Öncelikle bir gerçeği hatırlayalım: Kürt milliyetçilerinin şiddete yönelmesi Türk milliyetçiliğini de radikal uçlara götürmüştür.İki ucun birbirini beslemesiyle Türkiye en kanlı dönemini yaşamıştır.Leyla Zana ve DEP'li arkadaşlarının hapisten çıkması bir dönemin üzerine çizgi çekilmesi anlamına gelmektedir. Bu çizgiyi taraflardan biri değil, bütün taraflar birlikte çektiği takdirde amaca ulaşılabilir.Leyla Zana ve arkadaşlarının tahliyesi sonrasında yakınlarının gösterdiği coşkulu tepkiler, heyecanlı demeçler kimilerinde haklı kuşkular uyandırmıştır.* Bu grubun tahliyesini bir mücadelenin başarısı gibi görmek ve göstermek isteyenler olabilir. Ama çizgi onların da üzerine çekilmek zorundadır.Önce 'silahlara veda'DEP'lilerin hapisten çıkışı bütün gazetelerde en büyük haber, bütün televizyonlarda birinci haber oldu. Batı medyası da bu olayı benzer şekilde, yoğun olarak yansıttı.Yalnızca bu durum bile, çizgi çekme iradesinin toplumun gündeminin ön sıralarında bulunduğunu göstermektedir.Zanalar Diyarbakır'a gidecekler ve hiç kuşkusuz burada da büyük gösterilerle karşılanacaklar. Bu gösteriler sırasında da kaygıları artıracak olayların yaşanmaması her aklı başında insanın dileğidir.* Provokasyon ortamı yaratmak, tepkileri güçlendirecek sivrilikler sergilemek, eski günlerin düşmanca gerilimlerini canlandırmak büyük suçtur.Türkiye'de Kürt meselesinin çözüm yollarının silah ve şiddetten geçmediğini, geçemeyeceğini son yirmi yılın acı tecrübeleri göstermiştir. Fakir Kürt halkı daha da fakirleşmiş, bütün vatandaşların faydalanabileceği trilyonlar savaşta heba edilmiştir.DEP'liler şu anda Kürt kökenli Türk vatandaşlarının tümünün ve bütün Türk vatandaşlarının dikkatle izledikleri bir noktadadır. Diyarbakır'a indikleri andan itibaren verecekleri mesajlar çok önemli olacaktır.Ve bu mesajların ağırlığının "silahlara veda" olması herkesin yüreğine su serpecektir.Elbette bunun arkasının gelmesi gerekir. Dağlarda telef olan çocukların durumu, hapiste gereksiz yere yatanlar, hepsi çözülmesi gereken sorunlardır.Geçmişe çizgi elbirliğiyle çekilecektir. Biri çizgi çekmeye çalışırken bir başkası eskiyi eşelemeye devam ederse aynı kâbusu tekrar yaşamamızın yolları açılır.Kan ve gözyaşını hangi aptal barışa tercih edebilir ki?
Yirmi yıl kadar önceydi. Kenan Evren cumhurbaşkanı olarak güçlü konumunda bulunuyordu. İlk seçimi Özal'ın ANAP'ı kazanmıştı ama siyasetteki asker ağırlığı çok azalmamıştı.Bir süre önce PKK'nın ilk silahlı baskınlan başlamıştı. Evren ile bir yurt dışı gezisinde bulunuyorduk. O günlerde "Kürt" sözcüğü de telaffuz edilmiyordu. Devlet destekli ve radikal milliyetçi çevreler hâlâ "Kürt kurttan gelir", "Kürt diye bir şey yoktur, dağlı Türklere Kürt diyorlar" gibi zırvalarla kafa karıştırmaktaydılar.Evren, yan yana bulunduğumuz bir anda şöyle bir olay anlattı: Bir süre önce ilginç bir Amerikalı'nın Irak Kürdistanı'ndan Türkiye'ye geldiği haber alınmıştı. Bu kişi Ankara'da bulunmuş ve Evren'in yanına getirilmişti. Kendi anlattığına göre, Evren bu Amerikalı'ya "Bu Kürt meselesini fazla kışkırtıyorsunuz, bir süre sonra büyük sorunlar çıkabilir" demişti.Evren bu olayı anlattıktan sonra ortamın rahatlığından cesaret bularak şöyle bir giriş yaptık: "Yarın Türkiye'ye döndüğümüzde halkın önüne çıksanız ve bu olayı aynı bu kelimelerle anlarsanız önemli bir tedbir alınmış olmaz mı?"Evren bu fikre hiç sıcak bakmadığı gibi, bu anlattığını da kesinlikle yazamayacağımı söylemişti.Sorun tamamen çözülmediBu küçük olay, Kürt meselesine yaklaşımda ne kadar tıkız davrandığının örneklerinden biri. Yirmi yıl önce "Kürt" sözcüğü kullanmak yargılanma nedeniydi. Ankara, eski korkular içinde "Kürt" sözcüğünü kullandırtmıyordu, ama Kürt gerçeğini de yok edemiyordu.DEP'li dört milletvekilinin doğal yargı yoluyla tahliye edilmelerinin anlamı "Kürt gerçeği"nin artık inkâr edilmesinin mümkün olmadığıdır. Devlet televizyonu Kürtçe yayına başladığı gün Leyla Zana ve üç arkadaşı tahliye olmuştur.Bu varılan nokta, çok büyük bir gelişme yaşadığımızı göstermektedir. Elbette bununla birlikte Kürt sorunu bitmiş değildir. Bu yeni dönemin olumlu bir çizgide yaşanması için de bütün taraflara düşen görevler vardır.Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin ilk görevi dağda kalmış insanların inmesini ve silah bırakmasını sağlayacak tedbirleri almaktır.Kürt kökenli siyasilerin birinci görevi ise terörü Türkiye'nin güneydoğusundan ve Kürt vatandaşlarımızın hayatından tamamen çıkması, Türkiye'nin bir barış ülkesi olması için somut adımlar atmalarıdır.Bugün ulaşılmış olan ortamı kendi başarılan gibi görmeye kalkan terörist gruplar ülkeyi tekrar kan gölüne çevirmeye kalkarsa her şey boşa gider.
DEP'li milletvekilleri salındı. Dün kararın açıklandığı andan itibaren yüzlerce hukuk yorumu ekranları doldurdu. Her hukukçunun ayrı bir yorumu var. Hepsi bazı yasa maddelerini arka arkaya sıralayarak bir şeyler söylüyorlar.Yasa maddelerini ve hukuk dünyasının karanlık labirentlerini bir kenara bırakıp ne olduğunu soralım.Gerçekten ne oldu? Bu insanlar neden tutuklandılar? Neden on yıldır hapisteler? Neden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aldığı kararla Türkiye'yi zora soktu?Ve son soru: Bu kişiler mevcut yasa maddelerine göre salınabildiği halde neden düne kadar salınmadılar?Bu davayla ilgili çözüm yasa maddelerinde vardı da, neden düne kadar uygulanmadı?DEP'li dört milletvekilinin durumu Türkiye'de yargının işleyişinin sakatlığına ilişkin temel kanıtlardan biri olarak dünyanın dilindedir. Birilerinin de vicdanını sarsmak durumundadır.İbret çizgisi!..Bu dava Türkiye'nin karanlık günlerinin kara bir noktası olarak bugüne kadar taşındı. Neyse ki çözüldü, deyip geçemeyiz.Çünkü bu dava Türkiye'ye çok şeylere mal oldu. Türkiye'de adalet olup olmadığı, yargının siyasetten bağımsız çalışıp çalışmadığını sorgulayanlar için en önemli örneklerden biri oldu.DEP olayını krize dönüştüren, o günlerde "şahin" kesilmiş eski başbakan Tansu Çiller'dir. Çiller "Bask modeli" lafını edince ağır bir uyarı aldı ve herhalde "ilkelerine pek bağlı ve fikirlerinin arkasında duran bir politikacı" olduğu içindir ki tam tersine dönerek birden "en şahin" olup Türk siyasi tarihinin en tozlu köşelerinden birinde yerini almıştır. Kürt sorununa "Bask modeli" önerdikten sonra Susurlukçuları savunmaya kadar uzanan bir çizgi, bu hanımın Türkiye'ye verdiği zararların ağırlığıyla bir ibret çizgisi olarak durmaktadır.DEP davası Türkiye'nin kendi ayağına bağladığı zincirlerden biriydi. Ve bu kararla zincirinden kurtulan, Türkiye'dir.Gerçekten müsamereTRT'nin ikisi Kürtçe olmak üzere beş dilde başladığı yayınlara en güzel tanımı Deniz Baykal getirdi. Bu programlar gerçekten aşırı amatör bir müsamere niteliğindedir. Üç gündür aynı haberleri vererek habercilik yapmak da tam TRT'ye uygun bir durumdur.TRT özerk olmadığını, basit bir devlet kurumu olduğunu bu şekilde de göstermiştir. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da bu mesele tartışılırken kalkıp herkesin istediği dilde yayın hakkı olması gerektiğini kuvvetli bir şekilde söylememiş, TRT'nin bu işi yapmasının doğru olmadığını söylememiş, ancak TRT çuvalladıktan sonra konuşmuştur.Buna da şükür.
Enflasyon son 32 yılın en düşük düzeyine indi. Sevinçliyiz, gururluyuz. Başbakan çok sevinmeyenlere kızıyor.Kızıyor, çünkü enflasyon başarısının tümüyle kendi hükümetine ait olduğunu düşünüyor. Bakış yanlışı da buradan başlıyor. Enflasyon, geçen kriz döneminin yüksek ateşidir. Ve bu ateşi düşüren Kemal Derviş'in sorumlu bakanlığa gelmesinden itibaren yürürlüğe konulan IMF programlarıdır. O dönemin hükümeti, üçlü koalisyon hükümeti tetiklediği krizlerle Türk ekonomisini uçurumun eşiğine getirmişti ve IMF programlarına boyun eğmek dışında yapacağı bir şey kalmamıştı.AKP hükümeti daha önceki programlara bağlı kalmış, bu programları delme girişimleri IMF tarafından bastırıldığı için de program "kısmen" başarıya ulaşmıştır.Başbakan'ın enflasyonla mücadelede gösterilen başarıyı tümüyle AKP hükümetine maletmesi hem yanlıştır hem de haksızlıktır. AKP'nin başarısı programı "bozmamak"tan ibarettir.Bir de bunlar var...Ekonominin diğer alanlarına baktığımız zaman, hükümetin elle tutulur herhangi bir başarısını göstermek güçtür.* En fazla övünülen konu ihracat artışıdır. Doğrudur, ihracat artmaktadır ama ithalat da artmaktadır.* Türk Lirası'nın değeriyle ilgili hassas dengenin henüz ortadan kalkmadığı, gerçek anlamda bir istikrarın henüz uzağında olduğumuz da kısa bir süre önce döviz kurlarındaki ani artışlarla ortaya çıkmıştır.* Türkiye'nin dış borcu azalmamakta, tam tersine artmaktadır. Orta vadede bu alanda önemli bir gelişmenin ışığının görülmediğini de ekonomistler anlatmaktadır.* Ankara'nın doğrudan elinde olan konu özelleştirmedir. Bu konuda da bütün imkânlar hükümetin elindedir. İsterse yasaları değiştirir, isterse yönetmelikleri değiştirir. Güngör Uras özelleştirme alanında ne olduğunu dünkü yazısında çok net ortaya koydu: Ecevit başbakanlığındaki koalisyon hükümeti iki yılda 6,4 milyar dolarlık özelleştirme yapmıştı, Erdoğan başbakanlığındaki AKP hükümeti bir buçuk yılda 572 milyon dolarlık özelleştirme yaptı.* Ekonominin en korkunç gerçeği de işsizlik olarak bütün ülkenin sırtında durmaktadır. İşsizlikle ilgili istatistiklerle oynanarak işsizliğin azaltılması da sağlanamamıştır. Başbakan, enflasyon bayramına katılmayanlara takacağı yerde ekonomiden sorumlu bakanlarını "sigaya çekmeli" ve onlara doğru soruları sormalıdır.
Adalet Bakanı, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılması ve yerine yeni özel mahkemelerin konulmasıyla ilgili olarak konuşurken Türkiye'de artık adaletin tartışılmamasından söz etti.Türkiye'de "adalet" ve "yargı" daha çok tartışılacaktır.* Sadece Devlet Güvenlik Mahkemelerini tartışarak ve bunların yerine yeni özel mahkemeler kurarak yargının tartışılması sona erdirilemez.DGM'lerin "niteliği" hakkında bugüne kadar çok konuşuldu, ama bu özel mahkemelerin gerçek niteliğini en iyi ortaya koyan yine yargının kendisi oldu. Yargıtay Başsavcısı, kangrene dönüşmüş olan DEP milletvekilleri davası kararının bozulmasını isterken DGM'lerin çalışma tarzının sakatlığını da ortaya koymuştur.Adaletin tartışılması bununla da bitmeyecektir. Türkiye'de "eşit suça eşit ceza" ilkesinin varolmadığının bütün kanıtlan her gün, herkesin gözleri önündedir. Trafik kazasında adam öldürenler birkaç ay hapis yatarak çıkabilmekte, cinayet planlayan, kiralık katillere cinayet işletenler 2-3 yıl hapis cezalarıyla kurtulabilmektedirler.O kadar basit değil...Bu örnekleri uzatabiliriz. İşkence sanığı memurların bir türlü ceza görmemesini hatırlayabiliriz. Bunu sağlayanın da Türk adliyesinin parçası olan mahkemeler ve hakimler olduğunu hatırlayabiliriz. Döner bıçağıyla adam öldürenler için "hafifletici neden" bulunduğunu ve bunların kısa sürede kurtulduğunu hatırlayabiliriz.Tabii ki "töre cinayetleri" rezaletlerini de hatırlayabiliriz.Bunun yanında, yıllarca süren davaların nasıl olup da bu kadar uzatılabildiğini hatırlarız ve sorarız. Devlete en büyük kazıklan atmış kişilerin bir türlü hapse girmemelerinin nedenini de sormak bu ülkenin bütün vatandaşlarının hakkı ve görevidir. * Dünyanın bu çağında hâlâ kitap toplayan Türk mahkemeleri vardır.* Dünyanın bu çağında bir dosyaya iki dakikadan fazla ayıramayan hakimler vardır.* Dünyanın bu çağında geçim sıkıntısı çeken, çocuğunu okutmakta zorlanan hakimler ve savcılar vardır.Türkiye'de adaletin ve yargının tartışma konusu olmaktan çıkması için sadece DGM'lerin kalkması yetmez. Bütün sistemin gerçek bir reformdan geçirilmesi gerekmektedir.
Bugün, yalnızca Müslüman ülkelerde değil dünyanın dört köşesinde insanların yüreklerinde oluşmuş tepkilerin sembol ismi George W. Bush'tur.* Bush, yanlış politikalarla sorunları daha da büyüten, savaşın kötü soluğunu bütün insanlığın hissetmesine neden olan isimdir.Ay sonunda İstanbul'da yapılacak NATO zirvesinin kilit ismi de yine Bush'tur. Zirvede ABD yönetiminin özellikle Ortadoğu politikalarına NATO desteğinin tartışılması, Büyük Ortadoğu Projesi'nin biraz daha açılması beklenmektedir.* Bush yönetiminin politikalarına Avrupa'da da ABD'nin içinde de büyük tepki vardır. Amerikan kamuoyunda Bush yönetimine destek en alt düzeye inmiştir. Ve önümüzdeki başkanlık seçiminde demokrat aday Kerry'nin kazanması beklenmektedir.Haziran sonunda İstanbul'a NATO ülkelerinin liderleri, onların yakın kadroları, yüzlerce gazeteci gelecektir. Ama aynı zamanda Bush'u protesto için "küreselleşme karşıtı" binlerce insan da gelecektir. Küreselleşme karşıtı örgütler bu tür toplantıları, zirveleri, tepkilerini dünyaya duyurabilmek için araç olarak değerlendirmektedir.Türkiye'de de Amerikan yönetiminin politikalarına tepki duyan hem sağ hem de sol kamuoyu ve bunların örgütleri vardır. Bütün bu grupların İstanbul zirvesini fırsat bilerek büyük gösteriler yapması beklenmektedir. Şimdiden çeşitli gruplar "ön" gösteriler yaparak "hazırlık" içine girmişlerdir."Güvenlik" ve ötesi...Bu gösteriler olacaktır, tepkiler olacaktır. Hem Avrupa'dan, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen gruplar hem de Türk gruplar Bush politikalarına tepkilerini gösterecektir. Bu da onların en doğal vatandaşlık, dünya vatandaşlığı haklarıdır.* Üç gün boyunca İstanbul haberlerinin bütün dünya medyasının ön sıralarında yer alması da kaçınılmazdır. İşte bu noktada "kritik" bir tercih söz konusudur. Eğer Türk yetkililer "alıştıkları" gibi davranır, gösterilerin büyük şiddet eylemlerine dönüşmesine izin verirlerse Türkiye yine bol şiddet yaşanan, kan dökülen bir ülke gibi gösterilecektir.Hafta sonunda Diyarbakır ve Mersin'de yapılan gösterilerde yine aşırı cop kullanıldı, yine insanlar yerde sürüklendi.* Güvenlik güçlerinin tek görevi güç kullanarak gösteri dağıtmak değildir. Asıl görev, göstericilerin şiddet kullanmalarını önlemek ve her tür gösterinin şiddete sahne olmasını engellemektir. Göstericiler bağıracak, çağıracak, düşüncelerini haykıracak, tepki ve nefretlerini gösterecektir. Bu, güvenlik görevlilerinin kişisel bir sorunu değildir.Haziran sonundaki İstanbul gösterileri Türk yetkililer için de önemli bir sınav olacaktır. "Bizim çocuklara" bol kepçe tekme tokat atmaya ve copla vurmaya, kaçanların arkasından koşup vurmaya, kızların saçlarından çekmeye alışmış güvenlik görevlisi imajı da değişmek zorundadır.Ne olur ki? "Konuk" göstericiler ve bizim göstericiler tepkilerini göstersinler, kimse dayak yemesin, eğer sınırları aşarlarsa müdahale edilsin, gereksiz şiddet uygulanmasın. Güvenlik görevlileri aynı zamanda göstericilerin can güvenliğinden de sorumludur.
Ustaların çıraklarına sadece edindikleri mesleği, zanaatı değil hayatı da öğrettikleri, en geniş ve gerçek anlamıyla öğretmen oldukları dönemde Hintli bir ahşap ustası yaşıyordu.Bu ustanın çırağı büyüdü, ahşap işlemeyi ve hayatı öğrendi, kendi işini kurup başlattı. Bir süre sonra dostlarından biri oğlunu getirdi, ustadan onu yanına çırak almasını istedi.Fakat bu çırak sürekli yakınıp duran, her şeye bozulan bir çocuk çıktı. Tahta getirmeye gidiyor, döndüğünde ellerine kıymık battığından uzun uzun yakınıyordu. Bir iş teslim etmeye gidiyor, döndüğünde yoldan, sıcaktan, müşterinin tavrından yakınıyordu.Usta çocuğa bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama sözlerinin hiçbir etkisi olmuyordu.Bir gün usta çırağını köye tuz almaya gönderdi.Çırak ustasının söylediği gibi, tuzu alıp döndü. Usta bir bardak su getirmesini söyledi. Çırak bir bardak suyu da getirdi.Usta, Şimdi o tuzu suyun için at" dedi. Çırak ustasının söylediğini yaptı. Sonra usta "Şimdi o suyu iç" dedi. Çırak suyu içti ve tabii ki içer içmez de tükürdü. Öfkeyle ustasına bakarken, usta "Nasıldı tadı" diye sordu.Çırak nefretle, "Çok acı" dedi.Usta çocuğa "Tuzu yanına al gel, gidiyoruz" dedi. Çırak ustasının peşine takıldı. Bir süre sonra civardaki gölün kıyısına geldiler.Usta çırağa "Bütün tuzu göle dök" dedi. Çırak söyleneni yaptı.Usta "Şimdi gölün suyundan iç" dedi. Çırak içti."Suyun tadı nasıldı" diye sordu usta. Çırak, "Çok güzeldi" dedi."Peki tuzun acısını hissettin mi" diye sordu bu kez de.Çırak "hayır" dedi.Usta çırağı karşısına oturtup anlattı: "Hayattaki bütün olumsuzluklar işte bu bir avuç tuz gibidir. Eğer sen küçük bir bardak su isen, nasıl tuzun bütün acısını tattıysan, hayatın bütün olumsuzluklarından da öyle etkilenirsin. Eğer sen kişiliğinle ve gönlünle bu önümüzdeki göl gibi isen, hayatta karşılaşabileceğin bütün olumsuzluklar seni, o bir avuç tuz gölün suyunu nasıl etkilediyse öyle etkiler, bir bardak suda tattığın acıyı vermez sana.Seçim senindir: Ya bardak olacaksın ya da göl..."
Kürtçe radyo ve televizyon yayınıyla ilgili olarak yaşanan sıkıntılı durumu TRT çözdü. Çözüm, Ankara'nın iflah olmaz alışkanlığına uygundur, yani "gereği yapılmış gibi yapılmış"tır.Beş dilde yayın yapılacaktır. Bu diller Kürtçenin iki lehçesi olan Zazaca ve Kırmançe ile Boşnakça, Arapça ve Çerkezce'dir. Yayınlar radyo 1'de sabah 6.10 ile 6.45 arasında, TRT 3 televizyonunda da haftada beş gün sabah 10.30'da yapılacaktır. Bu dillerden her birine haftada yarım saat radyo, yarım saat de televizyon yayını düşmektedir.* TRT'nin bulduğu çözüm ile yapılmak istenen şudur: Batı'ya dönülecek ve "İşte görüyorsunuz devlet televizyonu Kürtçe hem de Kürtçenin iki lehçesinde yayın yapıyor. Hatta hızımızı alamadık üç dilde daha yayın koyduk. Daha ne istiyorsunuz!"Sorun dışarıya bir şey satmak ya da Avrupa'yı "kandırmak" olarak görüldüğü sürece hiçbir soruna gerçek anlamda çözüm bulmak mümkün olmaz.TRT'nin yayın "programı" gerçek sorun açısından bir çözüm olmadığı gibi asıl sıkıntıyı da sulandırmaktadır.Kimi kandırıyoruz?Kürtçe yayın konusundaki çözüm tektir ve bu çözüm demokrasiyle ilgili olan temel bir çözümdür: Herkes yasalara uymak, yasaların emrettiği yükümlülükleri yerine getirmek koşuluyla istediği dilde kitap, dergi, gazete yayınlayabilir, radyo ve televizyon yayını yapabilir.* Bir sorun vardır. Önce sorunun adını içimize sindirerek koymak zorundayız. Sorun, anadili Kürtçe olan insanın bu dilde yayın yapma ve yayın izleme hakkının olmamasıdır.Ve bu sorun TRT'nin yapacağı gibi yasak savmacılıkla, çözüm bulmuş gibi yaparak hallolmaz. Çünkü sorun, Türkiye'nin gelişmiş bir demokrasi ve hukuk devleti olarak yasaklardan, önyargılardan kurtulmuş bir ülke olmasıdır. Sorun, Türkiye'de yayınla, kitapla, gazeteyle, düşünceyle ilgili herhangi bir yasak kalmamasıdır.Türkiye'nin gelişmiş bir demokrasiye sahip olmasını Türk halkının hakkı olarak değil de Batı'nın zoruyla yerine getirilmesi gereken bir "eziyet" olarak gören zihniyetle Türkiye demokratik bir ülke olamaz, kendisine demokrasi süsü veren bir ülke olarak kalır.Böyle "demokratik süsü verme" ile de ne içerde ne dışarda birilerini kandırmak mümkündür.