Bu ülkenin yönetimine talip olanların, yönetime geldikten sonra en çok kullandıkları gerekçe "kanun yok" şeklindedir.Stadyumlarda insanlar birbirini yaralar, yetkililer kanun ister. Başkasının canına malına zarar vermekle ilgili bütün kanunlar vardır, ama bunlar tribün haydutlarına uygulanamaz, yeni kanun istenir. Bugünkü kanunlara göre de suçtur ama, mala ve cana kasıtlı zarar veren ya da bu suç girişiminde bulunan insanlar karakola götürülür, ardından kulüp yöneticileri gelir, onları karakoldan kurtarır. Bu haydutlar için kanunlar geçerli değildir.* Trafik kazaları Türkiye'de teröre kıyasla çok daha fazla insanın canını almıştır. Kanunlar vardır ama karıştığı kazada insan öldürüp hapiste kalmış olan yoktur. Herkes bir yolunu bulur, trafik cezasından kurtulur.Şu anda yollarda ölüm makinesi olarak dolaşan binlerce araç bulunmaktadır. Bunların trafikten men edilmesini sağlayacak her türlü kanun ve yönetmelik vardır. Ama bunlar ölüm makinesi olarak dolaşmaya devam ederler.Sadece büyük ve çok ölümlü kazalar medyada yer aldığı için tek tek insan hayatına kasteden "küçük" kazalar görülmez, bilinmez.Tüketicinin korunması ile ilgili kanunlar vardır. Ama kadınlar için bakım kremlerine ve bunların reklamlarında çıplak kadın bedeni kullanılmasına karşı fazla hassas olan Sanayi Bakanı ve bakanlık yetkilileri aynı hassasiyeti tüketicinin gerçek haklarının korunması için göstermezler.* Üç gün önce Bolu'da bir deprem oldu. Depremin arkasının geleceği söylentisi üzerine özellikle üniversitede gerilim yaşandı, yurtlarda kalan öğrenciler kendi şehirlerine dönmeye çalıştılar.Ve Bolu'nun otobüs şirketleri, ortaya büyük bir talep çıkıp insanlar da çaresiz olunca, bu fırsatı kaçınmadılar, hemen bilet fiyatlarına zam yaptılar. Bu haber televizyon ekranlarında da gazetelerde de yer aldı.Sanayi Bakanlığı'nın bu haber üzerine hemen harekete geçmesi ve kanunlan uygulaması görevi vardır. Ama üç gündür Sanayi Bakanlığı'ndan bu konuda hiçbir açıklama gelmemiştir.* Liberal ekonomiyi "hırsızlık" fırsatı olarak değerlendirenleri engelleyecek bütün kanunlar vardır. Bunlar da uygulanmaz.Türkiye'nin kanunları yeterlidir, ama eksiği bu kanunları uygulayacak ve bu kanunlara saygı gösterecek insanlardır.
Rauf Denktaş, Kıbrıs'ta referandumda "hayır" çıkması için Türkiye'deki son "vuruş"u Ankara'da Meclis'te yaptı.Denktaş baştan aşağı "hamaset" niteliğinde olan konuşmasında Annan Planı'na neden hayır dediğini ve diyeceğini anlattı.Bu konuşmayı şu anda Meclis dışında olmalarına rağmen, konuk localarında Rahşan-Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Recai Kutan da izledi.Tabii, Türkiye'yi yönettikleri dönem, cumhuriyet tarihin en "başarısız" dönemi olarak yazılacak bu siyasilerin son olarak Denktaş'ı desteklemelerinden gerekli sonuçlar çıkarılabilir.* Konuşmanın tamamlanmasından bir saat sonra CNN Türk'te emekli büyükelçi Yalım Eralp önemli bir açıklama yaptı. "Dostum" dediği Denktaş kendisine "Amacının KKTC'yi Türkiye'ye bağlamak ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesini engellemek olduğunu" söylemiş.Bunun Denktaş'ın ana planı olduğu zaten son dönemde yürüttüğü siyasetten belliydi. Yine de kendi ağzından ifade edilmiş olduğunu öğrenmek farklı bir anlam taşıyor. Demek ki özel görüşmelerinde Denktaş, Meclis kürsüsünde yaptığı hamasi edebiyatın ötesinde niyetlere sahip olduğunu açıklıyor.* Eğer Kıbrıs'ta hem Türk hem Rum tarafında "çözüme hayır" çıkarsa KKTC'nin ne Türkiye dışında başka bir ülke tarafından tanınması gerçekleşir ne de ambargoların kalkması sağlanır...Rum tarafından "hayır" Türk tarafından "evet" çıkması halinde Türk tarafının sağlayacağı siyasi avantajlar da Denktaş'ın umurunda değildir.Tanrı uzun ömür versin de...Denktaş dün Meclis'te KKTC'nin tanınması için çabaların yoğunlaştırılacağını da söyledi.Peki son otuz yıl içinde ne yaptınız, neden KKTC'nin tanınması için "çabalarınızı yoğunlaştırmadınız" ?Eğer iki taraftan da hayır çıkar ve KKTC Türkiye'ye katılma aşamasına gelirse, ki bugünkü uluslararası ortamda bunu yapmak hiç de kolay değildir, Kuzey Kıbrıs sadece bir il olacaktır.* Türkiye'nin diğer illeri gibi olacaktır. Hakkari gibi, Yozgat gibi, Kastamonu gibi.* Her ayın başında Ankara'dan çuvalla para gelmeyecektir.* Denktaş'a yakın olanlar "memur" olarak maaş alamayacaktır.* Ortadoğu ülkesi olarak kalmış bir Türkiye'nin bugüne kadar Yozgat'a ya da Hakkari'ye ya da Kastamonu'ya verdiği kısıtlı desteğin Kıbrıs'a da verilmesi mümkün olamayacağı için hep birlikte gelişmemiş bir ekonomi içinde yaşayacağız...* Geri ekonominin yaratacağı siyasi sorunlar içinde boğulmaya devam edeceğiz...İşte Denktaş'ın hedefi...Denktaş'a Tanrı'dan çok uzun ömür dilememiz gerekiyor.Kıbrıs'ta barış gerçekleşip halkın bu barışın nimetlerinden nasıl yararlandığını görmesi için...Ya da kendi çabalarının sonucunu Türk ve Kıbns Türklerinin nasıl ödediğini görmesi için...Bu iki durumun hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin, Denktaş görmelidir.
Genelkurmay Başkanı Org. Özkök'ün Kıbrıs'a ilişkin sözleri, Kıbrıs tüccarlarının elinden çok kullandıkları bir silahı almıştır. Bu silah "Silahlı Kuvvetler bizim gibi düşünüyor" diyerek karşı görüştekileri tehdit etme, korkutma silahıdır.Kıbrıs tüccarları, Kıbrıs meselesini sürekli olarak iç politika malzemesi ya da oy kazanma aracı olarak gören ve kullananlardır. MHP ve DYP, kırk yıllık edebiyatla oy oranlarını tekrar artırdıklarını düşünerek Kıbrıs ticaretine devam etmektedir.Kendisine "Kemalist" diyen ve yüzeysel fikirlerle, 50'li yılların Soğuk Savaş üslubuyla ayakta kalmaya çalışan çevreler de aynı Kıbrıs ticaretinin bir kenarından tutmaktadır. Bu ticarete son günlerde, biraz geriden gelmekle birlikte eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de katılmıştır.Demirel de Annan Planı ile gelecek bir çözümün Kıbrıslı Türkler ve Türkiye'nin aleyhine olduğunu savunmakta, televizyonlarda, radyolarda "hayır" kampanyası yapmaktadır. Demirel, başbakanlığı döneminde Kıbrıs sorununda Türkiye'nin bir adım ilerlemesini sağlayamamış, başaramamış siyasetçilerden biri olmuştur.Cumhurbaşkanı olduğu dönemde de Kıbrıs meselesi vardı, KKTC vardı. Ve Demirel özellikle Türk cumhuriyetlerindeki etkisiyle çok övünür, sık sık oralara giderdi. Azerbaycan, Gürcistan, Tükmenistan, Kazakistan liderlerinin çok yakın dostları olduğunu sık sık vurgulardı.Peki onca yakınlığına ve etkisine rağmen Demirel bu ülkelerden herhangi birinin KKTC'yi tanımasını neden sağlamamıştır? Girişimde bulunmuştur da ret cevabı mı almıştır, yoksa hiç girişimde bile bulunmamış mıdır? Ecevit de çözüme karşıdır, Demirel de karşıdır. Her ikisi bu görüşlerini anlatırken 1974'ten sonra başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yaptıkları dönemde Kıbrıs sorununda Türkiye ve Kıbns Türk halkı için ne gibi bir ilerleme sağladıklarını da anlatmak zorundadırlar. Tabii her ay Kıbrıs Türk liderlerine para göndermek dışındakileri...Sezer ve "ılımlı islam"Cumhurbaşkanı Sezer'in ABD'nin "Büyük Ortadoğu Planı" ve ılımlı İslama ilişkin söylediklerini bu planları yapanların da duyması gerekir. Irak'taki son gelişmeler bu ülke için "ılımlı İslam"ın bile ilerleme olacağını göstermektedir. Afganistan için, Pakistan için belki bugün "ılımlı İslam" bir anlam taşımaktadır. Ama Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik bir ülkedir. Türkiye'deki laik ve demokratik düzen sadece daha ileri gitmeye, "mükemmel"e yaklaşmaya çalışmaktadır. Türkiye ile "ılımlı İslam" kavramını bir araya getirmek bile mümkün değildir.Türkiye için "ılımlı İslamcı" bir yönetimden söz etmek, Türkiye'nin geriye gitmesini istemektir. Türkiye ileriye gidecektir, asla geriye değil.
Kemal Derviş daha önce de Türkiye'ye gelmiş, on yıl önce parlak bir çıkış yapan Yeni Demokrasi Hareketi içinde yer almıştı. Ancak o zamanki "yer alışı" da "iğreti" olmuştu.İkinci gelişi, üçlü koalisyon hükümeti Türk ekonomisini duvara çarptırdığında gerçekleşti. Kemal Derviş ekonominin bir bölümünden sorumlu bakan oldu. Bu gelişinde ise Ecevit'e hayranlığını belirtti. İcraatı da kemer sıkma politikasının temellerinin atılması oldu. Bu sayede Türk ekonomisi uçuruma düşmekten kurtuldu.Üçlü koalisyon dağıldığı sırada, Ecevit'in partisinin de aile partisi olarak kalacağı anlaşıldığında Derviş, İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan ile birlikte bir "yeni oluşum" hareketine katıldı. Sonra Derviş CHP'ye geçti, Özkan kaçtı, YTP sadece İsmail Cem'e kaldı.2002 seçimi öncesinde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal bir önceki seçimde olduğu gibi barajın altında ve Meclis'in dışında kalmamak için Derviş'i CHP'ye "kabul etti". Derviş de önerdiği birkaç isimle birlikte milletvekili oldu.Siyaseti istemiyorsa...Kemal Derviş için anlatılan bir "Antep" fıkrası var: Adamın biri yoldan geçen birine seslenmiş: "Ne haber Haso?" Adam dönmüş, "Ben Haso değilim" demiş gitmiş...Bu hikâye Kemal Derviş'in CHP ya da başka bir sosyal demokrat hareketin başına geçmesine ilişkin tartışmaları çok iyi özetliyor.Derviş ısrarla siyasete ancak en tepeden gireceğini, fikir çalışmaları yapacağını, bunların ötesinde bir siyasi faaliyet yapmayacağını, liderlik sorumluluğunu kaldırmayacağını söyleyip duruyor.Arkadan birileri de ona hâlâ "Ne haber Haso" diye seslenmeye devam ediyor.Derviş, her yerde görülen, Türkiye'de de zaman zaman en uç örneklerine rastlanan bir "akademisyen" politikacı türünün örneği olarak gelip gidiyor.Bu türün özellikleri aynıdır: Sadece fikir çalışmalarıyla siyasete bir etkide bulunmanın mümkün olduğunu zannederler, böyle olmadığını görünce de küserler; siyasetin en fazla fedakârlık gerektiren alanlarından kaçarlar; sürekli tereddüt halinde yaşarlar.Üç yılda üç sosyal demokrat partiye girip çıkan, hiçbirinde aradığını bulamayan çok değerli akademisyenler bile görülmüştür.Siyaset dünyanın her yerinde siyasettir ve başka bir iş yapılır gibi yapılamaz. Siyasetçi, inançları ve vizyonu için ısrar eden ve başa geçmek isteyen insandır. Çalışkan bir akademisyenin iyi bir siyasetçi olması şart değildir ve genellikle de öyle olamazlar.Derviş, kişisel özellikleriyle doğal olarak ilgi ve sempati görmüş ve çok sayıda insan onu daha önemli görevlerde görmek istemiştir. 2002'de CHP'ye verilen oyların bir bölümünün kaynağı budur.Ama Kemal Derviş, daha ilerisine gitmemek, kendi sevdiği tarzda çalışmaya devam etmek konusunda ısrarlıdır. O zaman bir an önce siyasetten tam olarak çekilmeli, başka umutlara yol açmalıdır.
Kıbrıs, dünyanın yaşadığı ve zaman zaman çok acılar yaratmış, kana bulanmış bir sorun. Rum milliyetçilerin Türklere saldırmasının üzerinden 40 yıl geçti. Türkiye'nin Kıbrıs Barış Harekâtının üzerinden de 30 yıl geçti.Ve bütün bu süre içinde ilk kez çözüme, barışa bu kadar yaklaşıldı. Geçen 30 yılda hep Türk tarafı uzlaşmaz, çözüm istemeyen taraf olarak göründü.Bu kadar acının üzerine ilk kez Doğu Akdeniz'de kalıcı bir barış ve bu bölgedeki bütün halkların yararına bir çözüme yaklaşıldı.24 Nisan'da Kıbrıs Türk ve Rumlarının oylayacağı Annan Planında KKTC "kurucu ortak" olarak yer alıyor. Bu planın reddi, Kıbrıslı Türklerin bir "azınlık" olarak kalmaları, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin sadece Rumların yönetiminde olması anlamına gelmektedir.Rum tarafında eski EOKA'cı Papadopulos, Türk tarafında Rauf Denktaş "hayır" kampanyalarını sürdürüyorlar. İkisinin de gerekçeleri aynı, ikisinin de gözleri aynı şekilde yaşlı. Biri Annan Planında neden şikâyetçi ise diğeri de aynı şeyden şikâyetçi. Birisi kendi toplumuna hangi haksızlığın yapıldığını söylüyorsa, diğeri de aynısını söylüyor.AKEL ve Serdar Denktaş"Anavatanlar"a gelince durum değişiyor. Yunanistan için Kıbrıs "heyecanlı" bir iç politika malzemesi değil. Türkiye'de ise "garip ittifak" bu meselenin çözülmemesi için hâlâ çalışıyor."Garip ittifak"ı tekrar edelim: MHP, CHP, DYP, Genç Parti, İşçi Partisi, Atatürkçü Düşünce Dernekleri, Ülkü Ocakları, Cumhuriyet Gazetesi.KKTC'de Denktaş'ın yanında UBP yer alıyor. Denktaş, oğlu Serdar Denktaş'ın başında bulunduğu DP'nin de "hayır" demesi için "babalık edebiyatı" yapıyor.Kıbrıs Rum tarafında ise Kilise, Papadopulos'un yanında "hayır" kampanyasına katılmış durumda. Radikal sağ parti de aynı ittifak içinde yer alıyor.Buradaki "garip ittifak", solcu AKEL'in de "hayırcı" olmasıyla sağlanacak. AKEL şu anda "ortada gibi".* Eğer Kıbrıs'ta çözüme böylesine yaklaşılmışken, fırsat kaçırılırsa, bunun sorumlusu olacak AKEL'in genç kuşaklara anlatacağı bir şey olamaz. Akdeniz'in en köklü solcu partilerinden biri AKEL kendine "milliyetçi-şoven cephede" yer bulursa bunca yıllık geçmişini bir anda çöpe atmış olacaktır.* Kıbrıs'a barışın gelmesi, Doğu Akdeniz'de kırk yıllık bir sorunun adil bir şekilde çözülmesi ve küçücük bir adada herkesin barış ve refah içinde yaşamasını engellemek, tarihe karşı, kendi halkına karşı büyük bir suçtur.AKEL böyle bir suça ortak olmamalıdır. * Serdar Denktaş da, Rauf Denktaş'ın oğludur, ondan daha ileri görüşlü olmak zorundadır.Aksi durumda Kıbrıs'a ve bütün Kıbrıs halkına yazık olur.
Sakıp Sabancı'nın kaybının ardından çok şey yazıldı, daha da yazılacak, anlatılacak. Başarılı işadamı oluşu, hayır işleri, ilginç kişiliği, kültür ve sanata desteği...* Sakıp Sabancı'nın bütün Türkiye'yi ilgilendiren özelliği bir "dava adamı" olmasıydı. Türkiye'nin sorunlarına kendi sorunları gibi yaklaşan siyasilerin de mumla arandığı bir ortamda Sakıp Sabancı Türkiye için "cesaretle" davranmayı bilen bir vatandaş oldu.Cesurca davranmak bazen çok kolaydır. Bazen de çok zordur. Sabancı en zor dönemlerde bile cesurca davranabildi, doğruyu söylemek adına çok şeyi göze aldı.* Güneydoğu sorununda en çıkmazda bulunulan günler yaşanırken, ufuksuz politikacılar ve yöneticiler "krizi yönetmek" bir yana, sorunu dahi anlayamamışken Sakıp Sabancı bir "Güneydoğu Raporu" hazırlattı.Vatanını seven her insanın her sorunu konuşabilmesi gerektiğini düşünüyordu.Rapor yayınlanınca bütün "statüko", yani Türkiye'yi geri bırakanların hepsi birden Sabancı'ya saldırdılar.Bir süre sonra da şirket merkezinin tepe noktasına bir silahlı baskın düzenlendi. Hedef büyük olasılıkla Sakıp Sabancı'ydı. Katiller kardeşini ve iki çalışanı öldürdüler.Solcu değildi ama...Hikâyenin gerisini de hatırlayalım.* Katillerden biri Suriye'den getirildi, cezaevine konuldu, burada evlendi, çocuk sahibi oldu, sonra da bir mafya grubu tarafından öldürüldü.* Suikastin ikinci önemli kişisi olan kadın Belçika'ya kaçtı, orada tuhaf bir koruma altında olduğu anlaşılıyor.* Cinayete adı karışan radikal sol örgütün bu cinayeti neden işlediği ya da işlettiği öğrenilemedi.Sakıp Sabancı, Türkiye'nin Kürt meselesinin ağırlığından kurtulması için konuşmuştu, ardından böyle bir acıyı yaşadı.* Sakıp Sabancı'nın ülkesine ilişkin son derdi Kıbrıs sorununun çözülmesiydi. Bir türlü çözülmeyen bu sorun nedeniyle Türkiye'nin ağır bir kelepçeyle sıkıştırılmış olduğunu düşünüyordu, hükümetin bu konuda attığı adımları destekliyordu.Kıbrıs için, yine konuşmak istedi. Konuşamadı.Sakıp Sabancı hakkında çok şey anlatılacak, ama onun gerçek bir vatansever olduğu "her şeye rağmen" aldığı demokrat tavırlarla hatırlanacak.Sakıp Sabancı solcu değildi. Büyük patrondu. Zengindi. Ama ortalıkta solcu diye dolaşanlardan daha barışçı, daha demokrat, daha özgürlükçü oldu.
Baharın ilk aylarıydı. Dağın eteklerinde kurulmuş bir köye sel geldi. Yakındaki ırmak yatağından taşmıştı. Köye kadar ulaşan su hızla yükseliyordu. Köy halkı bütün imkânlarını seferber ederek canlarını ve mallarını kurtarmak için telaş içinde koşuşturmaya başladılar.O hengâme arasında köylülerden birinin aklına aniden caminin imamı geldi. Bakmak için camiye koştu. İmam yüzü mihraba dönük, orada öylece oturuyordu. "Haydi imam efendi, sen de gel bizimle, kaçalım bu sel felâketinden" dedi.İmam yerinden hiç kımıldamadan, "Ben bugüne kadar Tanrı'ya bütün varlığımla hizmet ettim, o beni her türlü beladan da, bu sel felâketinden de kurtarır, siz kendinize bakın" diye cevap verdi.Çaresiz köylü, imamı öylece bırakıp ailesinin yanına koştu.Köylüler yardımlaşma ve dayanışma içinde kendilerini kurtarırlarken köyü basan su hızla yükselmeye devam etti, camiyi bastı. İmam da zorunlu olarak minareye çıktı. Bulup buluşturdukları tahtalardan sal yapmış olan birkaç kişi köyden uzaklaşırken imamın minarede olduğunu fark ettiler. Yaklaştılar, imama "haydi gel" diye seslendiler.İmam yine istifini bozmadı, "Siz kendinizi kurtarın, Tanrım beni kurtarır" dedi.Su biraz daha yükseldi, minareye kadar ulaştı. İmam öylece bekliyordu. Bu arada şehirden de yardım gelmişti. Bir helikopter camiye doğru alçaldı, minarenin hizasına geldiğinde kurtarma ekibindekiler aşağıya ip merdiven sallandırdılar ve imama "haydi gel" diye işaret ettiler.İmam yine kımıldamadı, "Tanrım beni kurtarır" dedi, başını öte yana çevirdi.Biraz sonra su minareyi de örttü, imam boğuldu...Cennetin kapısına geldiğinde imam Tanrı ile görüşmek istediğini söyledi. Melekler isteğini yerine getirdiler."Tanrım" dedi imam, "Ben hep senin iyi bir kulun oldum. Hiç senin yolundan ayrılmadım. Ama sen beni selde kurtarmadın, boğulmaya terk ettin. Neden?" "Olur mu" dedi Tanrı, "Ben seni kurtarmak için çok uğraştım, Önce bir köylü gönderdim, sonra salın üzerinde başka köylüleri de gönderdim, en sonunda da kurtarma ekibiyle bir helikopter de gönderdim. Ama sen kurtarılmayı hiç istemedin! Kendini kurtarmak istemeyen birisi için ben bundan daha fazla bir şey yapamam ki!.."
Erbakan, Tansu Çiller'in desteğiyle iktidarın bir köşesine yerleştiği zaman ülke çapında en büyük gerilimlere yol açanlar, haddini bilmeyen belediye başkanları olmuştu.Biri yılbaşında hindi yenmesini yasaklamıştı, bir diğeri abuk subuk konuşmalar yapmıştı, bir başkası Taksim'e cami meselesi çıkartmıştı.Bu saçmalıkların her biri ülkenin gündemine birer gülle gibi düşmüş ve bütün toplumda gerilim yaratmıştı. Bu çıkışlar "28 Şubat süreci" adı verilen olayı hazırlayan gelişmelerin en önemli nedenleri arasındaydı. Yanına Erbakan'ın saçmalıkları da eklenince Türkiye bir kez daha siyasi krize girmişti.* Erbakan'ın belediye başkanlarının yanlışlarından ders almayanlar tekrar boy göstermeye başladılar.Bunlardan biri Esenyurt Belediye Başkanıdır. Bu kişi, heykellerde kadın bacağı görünmesinden rahatsız olduğunu "açıklamış", bu arada belediye kültür faaliyetlerinde görevli sanatçıları parklar müdürlüğüne "ağaçları bellesinler" talimatıyla göndermiştir.* Bir kadın heykelinin bacağından rahatsız olmak en azından bir psikolojik sorun belirtisidir. Böyle konuşan bir yöneticinin psikolojik sorunları olduğu için görevden alınması gerekir.Esenyurt Belediyesi'nin bütün kültür ve sanat faaliyetlerine son vermek, burada görevli insanları ağaç bellemeye göndermek de o şahsın herhalde yanlışlıkla başkan olduğunu göstergesidir.Tepki görmezlerse...Yerel yönetim reformunun unsurlarından biri de, yerel yönetimlerin kendi bölgelerinde kültür faaliyetleri yapabilmeleridir. Bu unsurun kapsamında her türlü faaliyet vardır.Ama bugün bir belediye başkanının ilk icraatı bu faaliyetleri durdurmak olunca konuya biraz kuşkulu yaklaşanları dinlemek gereği de ortaya çıkmıştır.Bir belediye başkanının durumu elbette aynı partiden diğer başkanları bağlamaz. Ama bu kişinin sözlerine ve icraatlarına karşı hemen tepki gösterilmez, üst yönetim gerekli girişimlerde bulunmazsa bunlar "pıtrak" gibi yayılabilirler."Ne olacak canım, sadece biri böyle" denilip geçilmesi, "böyle" olmaktan yarar umacak başka başkanların da bu başkanın yanına eklenmesine yol açar.Esenyurt Belediye Başkanı bu dönemin ilk saçmalama örneği olmuştur. Onu başkalarının izlememesi için, güçlü bir tepki şarttır.* Küçük yörelerde belediye başkanları o yörenin en önemli "adamı" olarak kolay havaya girerler. Bunlardan kimileri de hadlerini aşmaya meraklı olur. Esenyurtlu da haddini aşmıştır, haddinin hemen bildirilmesi ülkenin genel sağlığı için oldukça acil bir görevdir.