Denizde bulunan şişe ya da lamba ve içinden çıkan cin hakkında sayısız masal, hikâye vardır. Bunlardan bazıları çok bilinir. Bilinmeyen bir tanesi, "zekâ" hakkındadır.Balıkçının ağına bir eski şişe takılır. Balıkçı şişenin kapağını açar açmaz içinden cin çıkar.Ve (bütün hikâyelerde olduğu gibi) balıkçıya sorar:"Sen beni yüzlerce yıllık mahpusluğumdan kurtardın. Benden üç şey isteyebilirsin. Bunlar ne olursa olsun, üçünü de yerine getireceğim. Dile benden ne dilersen..."Balıkçı biraz düşünür, sonra kendisini bekleyen cine dönüp cevap verir:"İsteyecek bir şey bulamadım, daha doğrusu birçok şey arasında kararsız kaldım. Birinci isteğim şu: Beni zeki bir insan yap ki, sonra isteyeceğim iki şeyi bulabileyim.."Cin "tamam" der ve balıkçının isteğini yerine getirir. Sonra diğer isteklerini söylemesini bekler. Ama bir süre sonra bakar ki balıkçı hâlâ diğer isteklerini söylemiyor, "Haydi diğer iki isteğini söyle" der.Balıkçı bir an düşünür, cevap verir: "Sağol, başka bir şeye ihtiyacım yok..."Bir Afrika hikâyesinde de konu insanlar arasındaki zekâ farkıdır.Yoksul bir köylü ölüm döşeğindedir. Üç oğlunu yanına çağırır ve şunları söyler:"Biliyorsunuz ben yoksul bir insanım. Tek bir tarla ile bugüne kadar size bakmayı başardım. Bu tarla artık üç eve yetmez. Sadece birinizi geçindirebilir.Masanın üzerinde birer kuruş var. Yatağın yanında da büyük bir sandık var. Bir kuruşunu kullanarak hanginiz bu sandığı doldurmayı başarırsa tarla onun olacak.Birinci çocuk bir kuruşla saman alır, ama o kuruşla alabildiği saman sandığı tam dolduramaz.İkinci çocuk hayvan tüyleri satın alır, ama bunlar da sandığı doldurmaz.Üçüncü çocuk bir mum alır, onu yakar ve sandığın içine koyar. Mumun ışığı bütün sandığı doldurur.İnsanlar arasında, doğumdaki en temel farklılık zekâ düzeyidir.
İnsanlar gibi, toplumlar için de yıldızın parladığı ya da karardığı anlar vardır. 23 Nisan 1920'de Mustafa Kemal'in Ankara'da kurduğu Meclis'i destekleyen Anadolu halkı yıldızın parlamasını sağlamıştır. Alman halkı ise Hitler'i sandıkta destekleyip başbakan yaparak kendi yıldızını karartmıştır.* Kıbrıs Türk halkı da bugün hem kendileri için hem de Türkiye Türkleri için yıldızın parlamasını sağlayacaktır. Kıbrıs'ın her iki tarafındaki statükocular son çabalarını gösterdiler. Rum tarafında kısmen istedikleri olacaktır ama Türk tarafında olmayacaktır.* Ne kadar ilginçtir. Kıbrıs Rum yönetimi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde Rusya'nın veto hakkını kullanmasını sağladı, buna en çok sevinen Rauf Denktaş oldu.* Papadopulos Rum tarafında, memurları "işsiz kalabilirsiniz" diye tehdit ederken Türk tarafında Denktaş "evsiz kalacaksınız" diye bağırmaya devam ediyor.* Papadopulos "Türkler sözünü tutmayabilir" diyor, Denktaş "Rumlar sözünü tutmayabilir" diye onu tamamlıyor.Statükoculara rağmenTürkiye ve Kıbrıs Türk toplumu, yarım yüzyıldır ilk kez dünya kamuoyunun desteğini sağlamışken, Denktaş yine "hayır" çıkması ve Türk tarafının bütün avantajlarını kaybetmesi için çalışıyor.* Rum tarafında Papadopulos televizyonlarda sansür uygulattı, Türk tarafında Denktaş'ı destekleyen Türkiye'den gelmiş ülkücüler insanlara saldırdı.Bunlar iki tarafın statükocularının son çabalarıdır. İki taraf da demokratik olmayan yollarla baskı yapmayı seçmişlerdir.Ama dün akşamın son haberlerine göre Türk tarafında "evet" çıkması kesindir. Rum tarafında da "hayır" çıkması kesindir.* Eğer Rum tarafında "evet" oranı yüzde 40'a yakın çıkarsa bu kesimde yeniden bir referandum gündeme gelebilir.Ama her durumda Ankara'nın uzlaşma politikası Türkiye'nin, Kıbrıs Türk toplumunun yararına sonuçlar vermiş olacaktır.Bugünkü oylama Türkiye'nin dış politikada, dünya ile ilişkilerinde geleneksel statükocu çizgilerin dışına çıktığı gün olacaktır.* Yıldızın patladığını görmek yeni kuşakların hakkıdır. Kıbrıs Türk halkının cesareti, Türkiye'deki Türkler için de bir "milat" olacaktır.Yıldızın parlaması ihtimalini görüp bunun için çalışmamak "vatana ve insanlarına ihanettir".
Kıbrıs "sorunu" tam 50 yıl önce uluslararası bir sorun oldu ve Birleşmiş Milletler gündemine girdi. O sırada çekişme Ada'da yaşayan Rumlar ile adadaki egemenliğini bırakmak istemeyen İngiltere arasındaydı.Türk tarafı ve Türkiye bu sorundan "uzak" durdu. Kıbrıs'ın bağımsızlık mücadelesi Rumlar tarafından yürütüldü.Ve tam 40 yıl önce faşist Rumlar Türklere saldırarak Ada'da kan dökülmesi sürecini başlattılar. Sonraki 10 yılda da kan döküldü ve 30 yıl önce Türkiye'nin Barış Harekâtı ile kan dökülmesi durduruldu. * Kıbrıs, şu anda dünyada varolan en eski sorundur. O dönemdeki "sorun"ların hepsi çözülmüştür. Ama Kıbrıs sorunu çözülememektedir.Bu sorunun çözülmesini istemeyenler bir "şer cephesi" oluşturmuş, çalışmaktadırlar.* Rum tarafında sağcı ve solcu partilerin çoğunluğu "biraz daha almak" için ve aslında Türklere "eşit" davranılacak bir düzenin kurulmaması için "hayır" demektedir.* Türk tarafında ise Denktaş ve bir siyasi parti "hayır" için Rumlarla aynı cephede yer almaktadır.Bu cephenin en sıkı diğer destekçileri, referandum öncesi KKTC'de terör estirmek için seferber olmuş radikal milliyetçi MHP ile, hükümeti "sizi astırırız" diye tehdit eden sosyal-demokrat CHP'dir.Onlar da öğrenecek!..Kıbrıs Türk halkı nasıl bir "gelecek" öngördüğünü sandıkta gösterecektir. Uygarca bir barış ve eşit haklara sahip bir toplumsal uzlaşma mı? Yoksa sürekli gerilim, sürekli ekonomik gerilik ve sürekli olarak bir şeyler ödemek mi?* Kıbrıs halkı ve Türk halkı geleceğini uygar ve barışçı bir dünya içinde mi arayacak yoksa nefretler ve savaşlar dünyasında mı?* Kıbrıs Rum kesiminin politikacıları, Avrupa Birliği üyeliği avantajını kullanarak Kıbrıs Türklerine haksızlık yapma hevesi içindedir. Ama barışçı ve özgür dünya buna izin vermemek durumundadır.Kıbrıs sorunu ilk kez 50 yıl önce Birleşmiş Milletler gündemine girmişti. Bu hafta sonu gündemden çıkarsa, dünyanın en eski sorunu da barış içinde çözüm bulmuş olacaktır. Barış ve toplumsal eşitlik hiç kimsenin zararına olmamıştır.Nefret ve düşmanlık içinde yaşanan yer, insanlara "bey" diyeceğine "ulan" demeyi tercih eden izansız ve çağdışı faşistlerin dünyasıdır.Barışı seçemeyen sözde sosyal demokratların dünyalarıysa Ankara'daki "memur" odaları kadardır.Ama onlar da öğrenecektir. Kıbrıs Türk halkı onlara da öğretecektir.
DEP milletvekilleri tam on yıldır hapis yatıyor. Yargılama tekrar yapıldı ve DEP'lilerin cezaları onaylandı.* Bu kişiler hakkındaki "tek" kanıt PKK'nın ileri gelenleriyle telefon görüşmesi yapmış olmalarıdır.* Bunun dışında, gerekçe olarak Meclis kürsüsünde söyledikleri kullanılmıştır.DEP'liler seçilmiş, gelmiş ve Meclis sıralarına oturmuşlardı. O dönemde başbakan olan Tansu Çiller, başka bazı konularda fikri olmadığı gibi Kürt meselesinde de fikri olmadığından, anlamsız bir tırmanışa yol açtı. Ortam gerildi, DEP'liler Meclis'e kapandılar. Sonunda da kendilerini hapiste buldular.* DEP'lilerin halen hapiste olmaları "bağımsız adalet"in işlemesinin sonucu değildir, tamamen siyasi "adalet"in varlığının sonucudur.Bu siyasi "adalet" öyle bir adalettir ki, kendi anı kitabında genç insanları nasıl boğarak öldürdüğünü anlatan bir kişi yıllarca yakalanamamış; sonra yakalanmış ama kaçmış, bir süre hapiste kaldıktan sonra bu kez salınmıştır.Bu katilin, işlediği bütün cinayetleri itiraf ettiği halde koruyucu ya da koruyucuları olmaksızın nasıl olup da son yirmi dört yılın büyük bir bölümünü sokaklarda rahat rahat dolaşarak geçirebildiğini "birileri" açıklamak zorundadır.DEP'liler yatıyorsa...Siyasi "adalet" faşist bir insan kasabının lehine, herhangi bir terör eylemine bulaştıkları kanıtlanmamış olan insanların ise aleyhine çalışmaktadır.* DEP'liler PKK'nın yöneticileri ile konuştukları için hapis yatıyorlarsa, Türkiye'de daha binlerce insan, yüzlerce gazeteci de hapiste olmalıydı. Ama değil. İşte siyasi "adalet" budur.* Adalet siyasi kararlara göre yön değiştiriyorsa; vicdanların ve yasaların yerini siyasi takıntılar, "birilerine gününü gösterme" duygusu alıyorsa ortada adalet yoktur, siyasi "adalet" vardır.* Yedi kişinin katili son yirmi dört yıl boyunca defalarca hapisten kurtulabilmişse, son olarak da bir hukuk kargaşası sayesinde salınabilmişse ve bunu yapan kamu görevlilerinin hiçbirine hesap sorulmuyorsa ortada adalet yoktur. Çağdaş hukuk devleti de yoktur.* Yargı, devlette etkili olan "birilerinin" verdikleri kararlara göre çalışıyorsa ya da "birilerine inat" üzerine çalışıyorsa yine adaletten söz etmek mümkün değildir.DEP'liler hapis yatmaya devam edecek, insan kasapları bazı hilelerle sürekli olarak kurtulacak! Bunu vicdanlarına yedirenler de kendilerine "hukukçu" diyecekler!Ve aynaya bakabilecekler...
Türkiye'nin Avrupa Birliği standartlarına yaklaşmasını sağlayan birçok anayasa ve yasa değişikliği yapıldı. Gündemde yeni bir anayasa paketi daha var. Ve yasalar Birlik ile görüşmelerin süreceği yıllar boyunca defalarca değişecek.Bunların hepsi tamam da, "uygulama" diye bir şey var ki, bu mesele insanlarımızın bir bölümü için devasa zorluklar oluşturuyor.Yasalar, Anayasa "süs" için değildir, uygulanmak içindir. İnsanların hayatlarını kolaylaştırmak, toplumsal düzenin korunmasını ve gelişmesini sağlamak içindir.Ayrıca, yürürlükteki yasaları uygulamamak da suçtur.Bazı alanlarda yasalar değiştirilmiş ama bu yasaların pratikte uygulanmasını sağlayacak olan yönetmelikler çıkarılamamıştır. Ya da yönetmelikler de çıkarılmıştır ama uygulamakla yükümlü olanlar, bunlar "yok" muş gibi davranmaktadırlar."Uygulama" sorunu içinde "büyük ayıplar" da vardır. Bunların en önemlisi de "işkence"dir. Ve tuhaf bir şekilde devlet mekanizmasının bir bölümü, işkence sanıklarının yakalanması ve cezalandırılması konusunda inanılmaz şekilde ağırdan almakta, isteksiz davranmaktadır.İşkenceden hüküm giymiş kamu görevlileri cezalarının infazı için aranmakta ama bulunamamakta ve bunları bir türlü "bulamayan" kamu görevlileri hakkında da herhangi bir işlem yapılmamaktadır.Azınlık vakıflarının malları konusunda, anlaşmalara rağmen yapılan haksız uygulama da bir türlü telafi edilememektedir. Bir liste çıkarılacaktır, ama bu listeyi hazırlamakla yükümlü kamu görevlileri bu listeyi bir türlü hazırlayamamaktadır.Kürtçe kursu açılması yasal güvenceye bağlanmış, fakat açılan ilk kursun binasının kapısının iki santimlik bir "yönetmelik ihlali" yüzünden açılması geciktirilmiştir. Kapı yıkılmış, tekrar yapılmış ve kurs böylece açılmıştır.Şaşkınlık sürdükçe...Böyle bir geciktirmeye verilecek sıfat sadece "gülünç"tür.Yasaları uygulamamak için kendilerini gülünç duruma düşüren kişilerin varlığı bile bütün ulusu yaralayacak bir olaydır.Bunlar gibi başka konular daha vardır ve görünmez eller yasaların uygulanmasını engellemektedir.Kafalardaki mantık değişmedikçe, yasaların değiştirilmesinin pratikte pek bir anlamı olamaz. Şu anda da öncelikle devlette bir mantık değişiminden çok bir şaşkınlık görülmektedir. Bu şaşkınlık devam ederse uygulamalar daha da gecikir, yasalar bir işe yaramaz. Bunu da içerden ya da dışardan bakan herkes görebilir.
Bu yazılarımızda zaman zaman özellikle Batı'dan "iyi" örneklere değindiğimizde çok sık gelen bir cevap vardır:"Onlarda her şey iyi mi ki, hiç aksayan bir şey yok mu?"Doğrudur. En gelişmiş toplumlarda bile aksayan birçok yan vardır. Yanlış mantıklar vardır, "geri" önyargılar vardır.Yoz politikacılar, hilekâr gazeteciler de vardır.Ama çok güzel bir eski deyiş de vardır: Sû-i misal misal olmaz... Yani: Kötü örnek, örnek olmaz.Bugün iki örnek olay aktaralım. İkisi de Fransa'dan.* Fransa'da 100 yıldır bir gazete yayınlanmaktadır: L'Humanite. Türkcesi "İnsanlık" tır ve 1904 yılında sosyalist barış savaşçısı Jean Jaures tarafından kurulmuştur. Gazete daha sonra Fransız Komünist Partisi'nin yayın organı olmuştur. Bu partinin yükselişte olduğu dönemlerde çok etkin bir yayın organıdır.L'Humanite'nin geleneklerinden biri, her yıl baharda bir şenlik düzenlemektir. Bu şenlik sadece solcuların değil, siyaseten çok farklı görüşteki insanların da katıldığı bir bayrama dönüşmüş, Johnny Halliday gibi popstarlar bile bu şenliklerde sahneye çıkmıştır.L'Humanite son yıllarda büyük mali güçlükler içinde hayatta kalmaya çalışıyor. Yaklaşık 60 binlik satışı gazetenin ayakta kalmasına yetmiyor.* L'Humanite'nin son şenliği geçen hafta sonunda yapıldı. Ve büyük "yemek" sırasında Fransa Kültür Bakanı, yani bugün görevde olan sağ koalisyonun bakanı geldi, söz aldı ve L'Humanite gibi bir gazetenin hayatta kalması için ellerinden geleni yapacaklarını açıkladı.Bizden de iki örnek* İkinci olay, Fransız gazetelerinin sayfalarındaki en en dip köşelerde yer aldı. Çünkü onlar için fazla bir önemi yok.Nazi işgali sırasındaki direnişin kahramanlarından biri, Maurice Kriegel-Valrimont. Direniş döneminin komutanlarından birisi, bir sendikacı, komünist parti yöneticisi. 1944'te Almanların teslim olması sırasında direnişçiler adına Alman generali teslim alan kişi.Bu direniş kahramanı 1958'e kadar komünist Parti milletvekili olarak görev yapıyor, daha sonra komünist hareket içindeki tartışmalarda özgürlükçü tarafta yer alıyor.Fransa'nın "sağcı" Devlet Başkanı Chirac geçen hafta bu kişinin "Legion d'Honneur madalyasını en üst dereceye çıkardı. Buna neden gerek duyduğunu gazeteler yazmadı. Anlaşılan bu kişinin bu yaşında mevcut seviyedeki madalyayla taltifini "sağcı" Başkan doğru bulmadı ve hayattayken madalya derecesini yükseltti.* Bu iki olayı görünce aklımıza "bizdeki" bazı "kötü" olaylar geldi.Mesela, Nazım Hikmet'in mezarı hâlâ Türkiye'ye getirilemedi. Mesela Aziz Nesin'in kimsesiz çocuklar için kurduğu vakfa destek olmak bir yana, kapanması için uğraşılıyor.Bu "mesela"lar çok artabilir. Arttıkça da üzülürüz.
Bir televizyon reklam filmi var. Ekran tümüyle siyah beyaz kutularla kaplanmış, yatay çizgiler bunları ayırıyor. Çizgilerin tümü eğri görünüyor. Sonra siyah beyaz kutular kalkıyor ve bir önceki görüntüde eğri görünen bütün çizgilerin düz olduğu anlaşılıyor. Bu bir göz yanılması. Ama bu örnek sadece göz yanılmalarını açıklamıyor. Reklamcı zekâsının bu ilginç ürünü, insanların düşüncelerinin nasıl yanıltılabileceğini de gösteriyor.* Sorunları sadece siyah beyaz olarak iki parçada görmeye ve açıklamaya çalıştığımız zaman bunları ayıran çizgileri eğriymiş gibi görüyoruz. Hiçbir sorun, insanlara ait hiçbir olay "siyah-beyaz" ikilemi içinde açıklanamaz, anlaşılamaz. Olaylara, sorunlara böyle bakanların çizgileri eğri görmesi de kaçınılmazdır. Gördükleri gerçek değildir, bir yanılsamadır. Kasıtlı ya da kasıtsız yapılmış bir yanılsama."Siyah-beyaz" ikileminden kurtulunarak, soruna ya da olaya kafa karıştıran ayrıntılar ayıklandıktan sonra bakıldığında görülen, "çizgilerin düz olduğu" dur. Kimileri bu çizgilerin düz olduğunu göremez ya da görmek istemez. Kimileri ise başkalarını "siyah-beyaz" ikilemi içinde bırakıp çizgileri eğri görsünler diye çalışır.40 yıllık eğrilerimiz...Bunların bazıları "kasıtlı"dır. Bazıları ise kendi zihinleri, kapasiteleri sınırlı olduğu için veya bağlı oldukları koşullarla sınırlanmış oldukları için siyah-beyaz kutulara bakarak çizgileri eğri görmeyi tercih ederler.Olaya düz çizgilerin sadeliği içinde bakmak için, gerçek ayrıntıları, anlamı olan ayrıntıları bir araya getirmek gerekir. Anlamsız ayrıntılar üzerinde durmak her zaman siyah-beyaz kutuları artırır, çizgileri eğri gösterir.* Çizgilerin en çok eğrilip büküldüğü kırk yıllık meselelerimiz var. Bunlardan biri Türkiye'nin demokrasiye "hakkı" olup olmadığıdır. Böyle bir hakkımız olmadığına inananlar, buna başkalarını da inandırmak isteyenler çizgileri öylesine eğmişlerdir ki, bunların düzelmesi kırk yıl almıştır.* Çizgilerin en fazla eğrildiği bir diğer sorunumuz Kıbrıs'tır. Bu sorunun gerçek ve düz çizgileri ortaya çıkmıştır. Kıbrıs'ın Türk halkı gibi Rum halkı da, Türk ve Yunan hakları da bu sorunda siyah-beyaz kurular, eğri çizgiler arasında dağıtılmıştır.Düz çizgiler, eğer varsa, er ya da geç görülürler. Bunları ilk görenler çoğu kez "azınlıkta" kalır, onların söylediklerine çeşitli "kulplar" takılır. Ama düz çizgiler en sonunda herkes tarafından görülür.
Bir sufî hikâyesinde, insan ilişkilerinde "yöntem" meselesi tartışılıyor. Bu hikâyeden birkaç yorum çıkarmak mümkün:İnsan ilişkilerinde yöntem çok önemlidir."İyi bir sonuç elde etme uğrunda kötü davranmayı seçmek" bir yöntemdir.Eğer zorunlu görünüyorsa, "bazı şeylere rağmen" davranma kararlığı da bir yöntemdir.Bu hikâyeyi her okuyanın farklı bir yorumu olabilir...* Adamın biri bir ağaç köşesine kıvrılmış uyuyordu. O sırada da oradan bir süvari geçmekteydi. Süvari, uyuyan adama iyice yaklaştığında bir yılanın adamın açık ağzından içeri süzüldüğünü gördü.Atını gemledi, bir an durup düşündü. Adam derin bir uykudaydı, yılan boğazından içeri girmişti. Müdahale etmezse yılan her an adamı öldürebilirdi.Birden kararını verdi. Atından indi, adamı kuvvetle dürttü. Adam tam gözünü yarım açmışken elindeki kamçıyla adama vurmaya başladı. Adam kamçıyı yedikçe büzülüyor, kımıldamadan duruyordu.Öyle şaşkın durmaya devam ederken, süvari onu yakaladı ve az ötedeki, köylülerin çürük patatesleri attığı bir köşeye götürdü.Kamçısıyla tehdit ederek adama birkaç çürük patates yedirtti. Sonra da kenardaki bir pis su birikintisinden su içmesini emretti.Adam korku içinde süvarinin bütün dediklerini yaptı. Suyu da içtikten sonra başını kaldırdı, süvariye "Ben sana ne kötülük yaptım?" diye sordu.O anda adamın yediği çürük patateslerle pis su harekete geçti ve adam çıkarmaya başladı. Çıkardıkları arasında az önce içine giren yılan da vardı.Adam, süvarinin aslında ne yapmak istediğini o anda anladı."Neden beni kurtardın?" diye sordu.Süvari cevap verdi: "Bilgi sorumluluğun anasıdır."Adam bir şey anlamadı, tekrar "neden böyle yaptın" diye sordu.Süvari söyledi:"Yılanın açık ağzından süzüldüğünü gördüm. Seni uyandırmalıydım ama o sırada senin yılanın ürkmesine yol açacak fazla bir hareket yapmaman gerekiyordu. Seni uyandırdım, kamçıyla vurarak fazla hareket etmemeni sağladım. Kamçıyla tehdit etmesem çürük patatesleri yemez, pis suyu içmezdin. Bunları yapmayıp içinde yılan olduğunu söylesem buna inanmazdın. Yada bana güvenmez, panik içinde yanlış bir şeyler yapıp yine yılanın seni öldürmesine yol açardın."Süvari bu açıklamayı yaptıktan sonra atına atladı ve uzaklaştı.