Brüksel zirvesinde hükümetin aldığı sonucun bazı ayrıntılarına ilişkin "iç" ve "dış" eleştiriler hemen boy göstermeye başladı.Dışardan gelen muhtelif demeçlerin artık hiçbir geçerliliği yok. Bunlar tümüyle demeçleri veren politikacıların, kendi iç kamuoylarının "muhalif kesimlerine dönük manevraları olarak görülmeli ve üzerinde durulmamalıdır."İç" tepkilerle gelince... Önce bir soru sormak, bunları sonra değerlendirmek gerekiyor: Eğer Türkiye Avrupa'dan kopsaydı daha iyi mi olurdu?Böyle olsaydı, "iç" eleştirilerin anlamlı ana unsurları neler olurdu, tekrar gözden geçirelim:* Eğer Türkiye görüşmeleri kesip ilişkiyi koparsaydı, Türk işgücünün AB ülkelerinde serbest dolaşımıyla ilgili bir gelişme sağlanır mıydı?* Görüşmeler zaten kesildiği için Hükümüte yöneltilen "ucu açık görüşmeyi kabul etme" eleştirisinin herhangi bir anlamı kalır mıydı? Zaten görüşme olmayacağına göre ucu açık ya da kapalı olmuş, ne anlamı kalırdı?* Kıbrıs meselesini hakkaniyetli bir şekilde çözmek, AB içinde ya da AB ile yakın ilişki düzeninde olan bir Türkiye için mi yoksa AB ile ilişkileri en "soğuk" noktada bulunan bir Türkiye için mi daha kolaydır?Kıbrıs meselesinde bugüne kadar dünyada herhangi bir destek bulamamış olan Türkiye'nin eski politikasına devam etmesi bu meselenin Türkiye ve Kıbrıs Türkleri için olumlu çözüme kavuşmasını sağlayabilir mi?17 Aralık'ta Brüksel'de varılan "uzlaşma" platformunu eleştirenlerin öncelikle bu sorulara cevap vermeleri gerekir.Eğer görüşme kesilseydi ve Türkiye AB üyeliği hedefini terk ettiğini açıklasaydı başka neler olurdu?Art niyet yoksa..."İçerideki" eleştirmenlerin bu sorulara da cevap vermeleri gerekiyor:* Türkiye'ye gelmeyen yabancı sermaye yatırımları görüşmelerin kesilmesinin ardından gelmeye mi başlayacaktı yoksa varolanlar da korkup gerisin geri kaçacak mıydı?* Dış ticarette sorunları devam eden Türk ekonomisinin yeni döviz kurlarıyla kendisini koruması mümkün olacak mıydı?* Faizlerin yükselmeye başlamasıyla devletin borçlarını artırması yanında, iç yatırımların da tamamen durmasına kim, nasıl çözüm bulabilecekti?"İçerideki" eleştirmenlerin ve karnından konuşanların bu sorulara da cevap vermeleri, 17 Aralık sonuçlarını ondan sonra tartışmaları gerekir.17 Aralık günü Türkiye Brüksel'de görüşmeleri kesseydi ve Türkiye-AB ilişkileri bir kez daha aşırı soğuk bir döneme girseydi... Yani bugünkü durumun tam tersi bir sonuç alınsaydı Türkiye için, Türkiye'nin geleceği için daha mı iyi olurdu?Sorular basit, açık, net. Bunların dışında yaratılmak istenen tartışma ortamları da sadece "art niyetli" çabaların ürünü olacaktır.
Fazlasıyla mağrur bir hükümdar, bazı günler halkı sarayında kabul ediyordu. Ancak adamlarına kesin talimat vermişti, içeriye yalnız kılığı çok düzgün ve "efendi" görüntülü insanlar alınacaktı.Aslında bu iş şöyle yürüyordu: Adamları sağda solda dolaşıyor ve hükümdarın isteğine uygun, kılığını kıyafetini nispeten yerinde, halini davranışını sessiz ve mülayim buldukları adamları çağırıyorlardı.Böylece hükümdar kılık kıyafetlerine bakarak "halkın durumunun iyi olduğunu" düşünüyordu. Huzurunda sessiz sedasız durdukları için de halkının kendisine saygısından ve bağlılığından emin oluyordu.Yine bir gün halkın arasından seçilmiş kişiler sarayın büyük salonuna, hükümdarın huzuruna alınmaktaydı.Birden hükümdar, içeri girenler arasında giysilerinden fakirliği belli olan bir derviş gördü.Adamlarından birini çağırıp bu dervişi neden içeri aldıklarını sordu. Adam durumun farkında değildi, dervişi ilk defa görüyordu.Hükümdar hafif sinirli, yüksek sesle, "Böyle bir derviş nasıl saraya girer" diye söylendi.Derviş bu sözleri duydu ve hükümdara yaklaştı. "Ben saraya gelmedim dedi, "kalacak yer arıyordum, kervansaraya geldim."Hükümdar bu kez köpürdü, "Nasıl olur da benim sarayımı, gezginlerin yattığı hanlarla kıyaslarsın" diye bağırdı.Derviş bu hiddet karşısında geri adım atmadı:"Bu sarayda hep siz mi kaldınız efendim, sizden önce kalan olmadı mı?""Olmaz olur mu" dedi hükümdar, "Dedem kaldı, büyük amcalarım kaldı; babam kaldı, amcalarım, halalarım kaldı, annem kaldı... Şimdi de ben kalıyorum, ailem kalıyor...""İşte gördünüz ya" dedi derviş, "Burası aslında bir kervansaray. Bazı insanlar burada bir süre konaklıyor, sonra yollarına devam ediyorlar. Ben doğru yere geldim."Sonra arkasını döndü ve çıktı.***Hikâyenin sonunda, mağrur hükümdarın dervişin anlatmak istediğini anlayıp anlamadığı açıkça belirtilmiyor.Bir kaynağa göre mağrur hükümdar dervişin ne söylediğini anlamıştır; koşar onu geri getirir ve yanına alır.Bir başka kaynağa göre ise, dervişin sözlerinden hiçbir şey anlamamıştır, kendisinin sarayda kalıcı olduğunu sanmaya devam eder.
Kıbrıs'ın tanınması konusu başta olmak üzere tüm anlaşmazlıklar, diplomatik manevralarla "donduruldu" ve Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki tam üyelik müzakerelerinin 3 Ekim'de başlamasını öngören anlaşma imzalandı.Böylece Türkiye'nin önünde bugünden itibaren büyük bir "değişim" dönemi başladı.Gazeteler, televizyonlar günlerdir Avrupa Birliği Liderler Zirvesi'yle ilgili haberlerle dolu. Bu nedenle lafı uzatmak istemiyorum...Belki şu gün için aşağıda yazacaklarım birçok kişiye "anlamsız" gelebilir... Ama ben tarihe not düşmek ve günü geldiğinde, "Ben dememiş miydim?" diye böbürlenmek için, yazmak istiyorum:Bugün Avrupa Birliği'ne kayıtsız şartsız üyeliği savunanların yarısından fazlası, müzakereler başladıktan sonra en geç üç yıl içinde AB karşıtı olacak...Bugün karşı çıkanların birçoğu ise, "Yaşasın Avrupa" diye sokaklara dökülecek...Ne demek mi istiyorum?Aşağıdaki yazıyı okuyun!Neler değişecek?VATAN, Avrupa Birliği'yle müzakerelerin başlamasıyla hayatımızın nasıl değişeceğini bugün büyüteç altına aldı.Arkadaşlarımızın listesine ben de eklemeler yapmak istiyorum:* Cinayetten, dolandırıcılıktan, sahtekârlıktan ve diğer yüz kızartıcı suçlardan yargılanan bazı zanlılar, milletvekili olup dokunulmazlık zırhına bürünemeyecek.* Her seçim dönemi yaklaştığında, belediyeler kendilerine yakın müteahhitleri zengin etmek için, iki yıl önce yapılmış kaldırım taşlarını kırdırıp, yerine yenisini döşetemeyecek.* Altlarında Mercedes olan ve devlet ihalelerine girip milyondolarlar kazanan bazı yüzsüzler, "yeşil kart" alamayacak.* Gümrükler ve trafik başta olmak üzere, görevli memurlar "rüşvet tarifesi" belirleyip haraç kesemeyecek.* Yabancı ilaç firmaları özel ilaç depolarına 80 milyon liradan sattıkları ilacı, SSK hastanelerine 240 milyon liradan satamayacak.* "Derin" kavramı hayatımızdan silinecek. Devlette her şey şeffaf olacak.* Katillere, dolandıncılara, gaspçılara her üç senede bir af çıkarılamayacak.* Vergi kaçırmak, bütün çağdaş ülkelerdeki gibi devlete karşı işlenen en ağır suçlardan biri haline gelecek ve vergi affı tarihe karışacak.* Devlet arazileri yağmalanamayacak.* Devleti yönetenler "Verdimse ben verdim" diyemeyecek.* Mallarına haciz konulan batık banka patronları, devletten gizledikleri yatlarını rahatça satamayacak.* Adrese teslim yasalar çıkarılamayacak.* Bilgi edinme hakkımız, "devlet sırrı" diye engellenemeyecek.* Her mevkideki devlet görevlileri, devlet adına yaptıkları ihalelerden nemalanamayacak.* Korsan kitap, CD, VCD'ye göz yumanın gözü çıkacak.* Devletin suyu, elektriği kaçak olarak kullanılamayacak.***Bitti sanmayın... Bu listeyi bütün gazeteyi doldurabilecek kadar uzatabilirim.Şimdi anladınız mı; "Bugün AB, AB diye çırpınanların önemli bir bölümü, üç yıl sonra 'Kahrolsun AB' diye bağıracaklar" dememin nedenini...Bağırmayıp da ne yapsınlar? Saadet çarkları bozulacak!Çocuklar ölmesin!Ülkemizde her bin bebeğin 28'i, 1 yaşını doldurmadan ölüyor. Bu sayı, Yunanistan'da 5, Fransa'da ise sadece 4...Kadınların yüzde 26'sı doktorsuz doğum yapıyor. Her yıl doğan 1 milyon 600 bin çocuğun yaklaşık 650 bininin nüfus cüzdanı bile çıkarılmıyor.Çocukların yüzde 70'i, 5 yaşına kadar sadece bir kez doktor yüzü görebiliyor.***Bu bilgileri laf olsun diye vermedim.Türkiye Bankalar Birliği, ülkemizde yaygın olan çocuk ve bebek ölümlerini en aza indirmek için uzunca bir süredir çaba gösteriyor. Kampanyanın adı, "Türkiye'nin Geleceği İçin Çocuklara Sağlıklı Bir Gelecek."Bu uğurda bugüne kadar toplam 550 milyar lira harcandı; şimdi bu koşu daha da hızlanarak sürecek.Çocuk Acil Tıp ve Yoğun Bakım Derneği ile Anne Çocuk Eğitim Vakfı ihtiyaç sahibi hastaneleri belirleyecek, Türkiye Bankalar Birliği de bu hastanelere tıbbi cihaz bağışlayacak.Bankalar Birliği yöneticilerini yürekten kutluyorum.
Sabah Başbakan Tayyip Erdoğan serinkanlı mesajlar verdi. Bu mesajlar yine sıkıntı yaratan konular hakkındaydı ve Başbakan Türkiye'deki üslubunun çok dışında bir tarzı benimsemişti. Rahattı, iyimserdi ama aynı zamanda ihtiyatlıydı.* Brüksel'de dün gün boyu süren ve geceye sarkan pazarlıkta, AB üyesi bütün ülkeler bir şekilde "rol" aldı. Alman Hıristiyan Demokratlar bile görüşmelere bir ucundan katıldı.Her görüşme, her tartışma, görüşmeleri izlemeye çalışanlara değişik ağırlıklarla yansıdı. Aynı haberler Brüksel kulislerinden Ankara'ya gitti, oradan geri döndü. * Akşam saatlerinde iki ana konu kalmıştı. Birincisi Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımasının yolunun nasıl açılacağı konusuydu. İkincisi de görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması halinde Avrupa ile Türkiye arasında "güçlü ilişkiler"in korunmasıyla ilgili olarak karar metnine konulacak cümlenin şekliydi.Kıbrıs konusunda bulunan formül bellidir: Türkiye, Avrupa Birliği'nin on beş üyesiyle imzaladığı Gümrük Birliği Anlaşmasını yeni üyelere genişlettiğini ilan ettiği anda Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilk diplomatik ilişki kurulmuş olacaktır.Makul bir uzlaşmanın temelleri* Buna karşılık Türk tarafı ise son ana kadar, görüşme süreci içinde Kıbrıs sorununun çözümü için çaba gösterilmesine ilişkin bir formül üzerinde durdu.* Türkiye ile AB arasındaki tam üyelik görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması halinde nasıl bir yol izleneceğine ilişkin bir formülün karara konulmasına Türkiye'nin neden karşı olduğu da bütün Batılı liderlere defalarca anlatıldı. Böyle bir formül, "başka seçenekler"in sürekli olarak gündemde kalmasına neden olabilir ve görüşmelerin sağlığını etkileyebilirdi.Bunca çabadan ve katedilmiş bunca aşamadan sonra Türkiye'nin bu iki konuda tıkanmasının gerekçeleri hem anlaşılabilir hem de anlaşılamaz.* Gece yarısına gelindiğindeyse iki mesele aydınlığa kavuştu:* Görüşmelere başlamak üzere 3 Ekim 2005 gibi net bir tarih belirlenmesi, Türkiye'ye verilmiş bir "ciddiyet mesajı"dır.* Görüşmelerin ucunun açık olduğu hususu, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye verdiği önemi vurgular şekilde formüle edilmiştir.Bütün bunlar hem Avrupa Birliği'nde başta gelen ülkelerin Türkiye'ye bakışını vurgulayan unsurlardır hem de makul bir uzlaşmanın temelleridir.AB zirvesinin karar metninde yer alacak olan her cümleye farklı şekillerde bakmak ve cümleyi ona göre anlamak mümkündür. Zaten görüşme süreci de bunların "gerçek" anlamlarına kavuşturulması süreci olacaktır.* Gece yarısı kaldığı otelden çıkarken Tayyip Erdoğan'da sabahki "rahatlığın" yerini anlaşılabilir bir "gerginlik" almıştı. Bu da, son temel konuda, Kıbrıs konusunda pazarlığın öğleye kadar süreceğinin göstergesiydi.
Avrupa'nın başkenti sayılan Brüksel yine yoğun bir Türk akınına uğradı. Siyasiler, lobiciler ve gazeteciler bugün başlayacak zirve öncesinde "mevzilenmiş" durumda.Her kesimden "Türk heyetleri" dün sabahtan itibaren Brüksel'de toplanmaya başladı. Akşama doğru Başbakan Tayyip Erdoğan'ın gelmesiyle "toplanma" tamamlandı.Haftalardır süren Türk çıkarmalarını izleyen Avrupa Birliği Komisyonu yetkilileri, daha önce hiçbir ülkenin Brüksel'e böylesi bir çıkarma yapmadığını tekrar ediyorlar.Bu durum onları da, Türkiye'nin "iradesi" konusunda giderek daha fazla etkiliyor. Avrupa Birliği'nin çeşitli organlarında görevli kişilerin ve burada yerleşik gazetecilerin Türklerden daha rahat olduklarını da söylemek gerekiyor.Onlar Türkiye'nin istediği sonucun zirveden çıkacağına daha fazla inanıyorlar. Tabii ki bizim fazlasıyla üzerinde durduğumuz konular, Kıbrıs sorunuydu, Ermeni kıyımıydı, onlar için fazla önemli değil. Üstelik Türklerdeki bazı takıntıları anlamakta da güçlük çekiyorlar.Asıl sorun ekonomi...Avrupa Birliği Komisyonu'nda görevli diplomat ya da bürokratların ortak sorusu şöyle özetlenebilir: Türkiye'nin bundan sonraki asıl sorunu tümüyle ekonomi. Avrupa Birliği üyesi ülkelerle Türkiye'nin arasındaki ekonomik fark kolay kapanacak bir fark değil. Ve eğer Türkiye bir gün AB üyesi olursa tek özelliği dininin İslam oluşu ya da nüfusunun büyüklüğü olmayacak, en ayırt edici özelliği belki de ekonomisi olacak.* Söyledikleri şu: AB üyesi olsanız da, siyasi meseleleri aşsanız da ekonomik meseleleri aşmanız çok zor olacaktır; AB'nin en fakir, en geri ülkesi olacaksınız.* Fransız liderlerin gündemde tuttuğu "Ben halkıma sorarım" meselesi de Brüksel'den bakıldığında hiç önemsenmiyor. "On yıl içinde o kadar çok şey değişecek ki, Avrupalıların, Fransızların Türk halkı hakkındaki kanaatleri de defalarca değişebilir..."* Avrupa'nın başkentinde Türkler heyecanlı, AB yetkilileri daha sakin. Yine de, bu akşam yemeğe oturacak liderler arasında Türkiye'ye "kapıların kapatılmasını" isteyecek olan yok.Kuşkusuz zirvenin kararında her cümlenin nasıl kaleme alındığı bile bundan sonraki görüşme sürecinde etkili olacak. Bunlar arasında Kıbrıs görece daha kolay "atlatılabilecek" bir mesele. Ama Türk vatandaşlarının serbest dolaşımı meselesini çözmek Kıbrıs'tan çok daha zor olacak.Bu akşamki zirve yemeği öncesinde büyük olasılıkla Chirac, Schröder ve Erdoğan bir araya gelecek ve son uzlaşma bu üçlü görüşmede sağlanacak.***Brüksel havaalanında pasaport kontrolü yapan polis "İkinci kuşak" bir Türk genciydi. Pasaporta baktı ve hemen sordu: "Sizin fikriniz nedir. Türkiye için iyi bir karar çıkacak mı?"Türkçesi kırıktı ama soruyu Türkiye'de herkesin sorduğu gibi sormuştu. "İyi çıkacak" deyince "İnşallah" dedi ve pasaportu damgaladı.
Diyanet İşleri Başkanlığı bir "hutbe" hazırlamış. Yılbaşı kutlamasının "bizim anane, örf ve adetlerimize uygun olmadığı"nı, eğer ille de kutlanacaksa "aşırı eğlence yapılmamasını" söylüyor.Aslında belki de böyle bir "hutbe" hazırlayan şahıslara verilmesi gereken çok basit birkaç söz var:Sana ne! Sen insanların örf ve ananelerinin ne olduğunu belirlemekle yükümlü bir kurum değilsin.Sen insanların nasıl eğleneceklerini söylemekle görevli olan bir kurum da değilsin!..* Diyanet İşleri Başkanlığı, ülkedeki "bütün din hizmetlerinin koordine edilmesi" ile yükümlü bir kurumdur. Kuruluş amacındaki önemli unsur, din hizmetlerinin bazı güçlü tarikatların eline geçmesini önlemektir.* "Din işleri" kavramı da bir tek dini, bir tek inancı, bir dinin içindeki bir mezhebi kastetmez, bütün "din işleri"ni kasteder.Ancak belli ki, Diyanet İşleri'nin başındakiler kendilerini belli inanç, örf ve adetlerin temsilcisi olarak görmektedir. "Bizim örf ve ananelerimiz" diyenler bunu itiraf etmektedir.Türkiye'de ilahiyat fakülteleri vardır, bu alanda yetişmiş çok değerli bilim insanları vardır. Bu kişilerin artık bu meselelere müdahale etmeleri ve Diyanet İşleri'nin de bir tek mezhebin "örgütü" gibi çalışmasının sona erdirilmesi gerekmektedir.Tekrar tanımlanmalı2004 yılından 2005 yılına geçilirken, kimilerinin yılbaşı kutlamalarının "kendi geleneklerine uygun olmadığını" düşünmesi bile tuhaf. Dünyadaki bütün insanların; hangi inanç, hangi ırk ve hangi kültürden olurlarsa olsunlar, bütün insanların geleceğe dönük umutlarını simgeleyen tek ortak günün kutlanmasını kendi geleneklerine aykırı bulanlar "normal" değildir.Bunu Türkiye Cumhuriyeti'nin bir kamu kurumunun yapması ise fazlasıyla rahatsız edici. Türkiye'de "bütün" din hizmetlerinin düzenlenmesi ile görevli bir "kamu" kurumunun insanların yılbaşını kutlamalarından "rahatsız" olması, üzerinde durulması ve ciddiyetle durulması gereken bir konudur.Üstelik Diyanet İşleri'nin geçen yıl hazırladığı "yılbaşı hutbesi" ile bu yılın "hutbesi"nin mantıkları taban tabana zıt. Bu bir yıl içinde ne oldu da Diyanet'in başındakiler fikir değiştirdi?* Diyanet İşleri'ni yönetenlerin kendilerini İslam'ın bir mezhebinin temsilcisi ve "fetvacısı" gibi gördüklerinin ilk örneği bu değildir. Diyanet İşleri'nin görev ve işlevinin en azından tekrar tanımlanması gereğini bu "hutbe" meselesi tekrar göstermiştir.
Cem Uzan kişisel iş hayatına, Cumhurbaşkanı'nın oğlu ile yasaları çiğneyerek özel bir televizyon kurmakla başladı.Böyle başlayan olay, benzer şekilde devam etti; aynı "etik dışı" uygulamalar güçlere güç, paralara para kattı ve bu noktaya kadar gelindi.Cem Uzan, geldiği noktada aynı "etik dışı" mantıkla siyasette yükselmek, hatta Türkiye'yi yönetmek hırsına kapıldı.Bütün yabancı ortaklarıyla davalı olan, televizyonu birlikte kurduğu Cumhurbaşkanı oğluyla sonra kanlı bıçaklı olan bir "müteşebbisin" bu kadar başarının ardından ülkenin tepesine göz dikmesi ve aynı yöntemlerle siyaset yapması ancak Türkiye'de olacak işlerdendir.* Uzan ailesinin yükselmesi, Demirel'in başbakanlığının ilk döneminde "kendi zenginlerini yaratma" faaliyeti ile başlamıştır.Baba Uzan, Başbakan Demirel tarafından "zengin" edilmiş, oğul Uzan da Cumhurbaşkanı Özal tarafından büyütülmüştür.Uzan olayının bir yanı her türlü "etiksizlik" ise diğer yanı "iktidara dayan, zengin ol" oyunudur.Bu oyunda, mevcut iktidara dayanılır, ama iktidar değiştiği zaman eskisi hemen bırakılarak yenisine dayanılır.Uzanlar'ın son dayandığı iktidar unsuru MHP olmuş, ancak oğul Uzan bunu da yeterli görmeyip biraz daha yukarıya çıkmaya çalışmıştır.Çöküntüyü anlamak içinUzan olayının hukuki tarafı, yani davalar devam etmektedir. Bu arada "neden bu kadar yıl sonra" sorusunu soranlara da cevap yukarda verilmiştir.Uzan ailesinin Çukurova ve Kepez elektrik şirketlerine el koymalarının hikâyesi; on binlerce küçük tasarrufçunun paralarının "yutulması" ve başvurulan her türlü "etik dışı" yöntem defalarca yazıldı. Bu konularda yüzlerce dava açıldı ve hepsi de nasıl olduysa, "Uzanlar zarar görmeden" atlatıldı.Uzan olayı, sadece iş hayatındaki etik krizinin değil, Türk siyasetinin, bürokrasisinin ve adalet sisteminin etik krizinin de açık bir örneğidir.Cem Uzan, her istediğini etik tanımadan elde ederek, sonunda küçük bir "Mussolini" ruhuna kadar ulaştı.Uzan olayı, gerçekten Türkiye'nin çöküntü yıllarının sembol olayı olarak incelenmelidir.Bütün bunlar gözler önündeyken, gözlerini kapatan "iktidar" sahipleri, Uzan'in milliyetçiliğinden etkilenen "solcular", Uzan ile Türk milliyetçiliğinin tekrar şahlanacağını düşünen "milliyetçiler" de bu olay üzerinde uzun uzun ve iyi düşünmek zorundadırlar.
Karar gününe yaklaşırken, kaderlerini bu karara bağlı görenlerin giderek gerginleşmesi de doğal. Ancak gerginliklerini öncelikle kendilerinin "gizlemesi" gerekiyor.Üst düzeyde yaşanan her gerilim aşağıya doğru çarpılmalara uğrayarak iner, bazen de umulmadık yansımalara yol açar. Başbakan Erdoğan'ın şu günlerde gergin olması çok doğal. Ancak en başta kendisinin, konuşmalarına çok çok daha fazla dikkat etmesi de şart.Bir süredir olduğu gibi, dünkü konuşmaları da yine Başbakan'ın gerilimini yansıtıyordu. "Avrupa'yı Türkiye için tek istikamet, kurtuluş reçetesi gibi görmenin hata olduğu" gibi sözler, tartışılırlıkları bir yana, bu aşamada söylenmesi hiç de gerekmeyen sözlerden.Elbette her ülkenin kendi geleceği için düşüneceği bir değil birkaç seçeneği olacaktır, bu doğaldır. Ancak içinde bulunduğumuz aşama, bu seçeneklerin tartışılacağı aşama değil.Üstelik unutulmamalı ki bu seçenekler geçen yarım yüzyıl boyunca bol bol tartışılmış, bu yüzden büyük krizler çıkmış, insanlar birbirlerini öldürmüştür. 80'li yılların başında da tartışma bitmiş ve Türkiye hedefini belirlemiştir.Yanlış riskler almadanTürkiye'nin kendisi için belirlediği hedefi göstermek ve bu meselede sağladığı ulusal birliği sergilemek amacıyla geçen hafta Brüksel'de yapılan ve bütün sivil toplum örgütlerinin katıldığı toplantı herhalde Batı'nın karar vericilerine net bir mesaj vermiştir.Başbakan geçtiğimiz iki günde "Türkiye görüşme tarihi verilmesinin aşağı yukarı kesin" olduğunu da neredeyse ilan etti. Kuşkusuz, geçen haftaki yoğun temaslarının ardından Başbakan bu kanaate varmış olabilir. Ancak kanaatini bu şekilde ifade etmesi de yine şu aşamada asla yapılmaması gereken işlerdendir.Siyasette bu kadar kesin öngörüde bulunmak, her zaman "risk" taşır.Avrupa şu anda kendi geleceğini tartışmaya devam ediyor. Ve Türkiye, Avrupa'nın geleceğini belirleyecek en önemli unsurlardan biri bugün.Türkiye, Türk toplumu, Batı'ya söyleyebileceği her şeyi söyledi; Başbakanıyla, bütün sivil toplumuyla ve medyasıyla. Batı'nın kararında etkili olabilecek herkes, her örgüt üzerine düşeni kendine göre yaptı.Son hafta yapılması gereken tek şey artık susmaktır. Siyasi görüşmeler devam edebilir, "ince pazarlıklar" da söz konusu olabilir. Ama bu hafta artık "sessizlik" haftası olmalıdır. Öncelikle Başbakan, bakanlar ve bütün siyasi sorumlular için.