CHP Genci Başkanı Deniz Baykal son iki gündür televizyon konuşmalarında medyadan söz ederken "vıcık vıcık" diye bir sıfat kullanıyor.Şöyle diyor: "17 Aralık'tan bu yana gazeteler mürekkeple de* ğil yağla çıkıyorlar, vıcık vıcık yağla..."Önce şunu belirtelim: medya genel olarak 17 Aralık Brüksel zirvesinde Türkiye'nin tarih almasına olumlu baktı. Bunun gerekçelerini de herkes kendince yazdı, anlattı.Eğer Sayın Baykal hafızasını biraz toplar da eski gazetelere bir göz atarsa, ya da ekibinden bir tarama yapmalarını isterse, medyanın genel olarak hangi meselelerde hükümete en olumlu şekilde yaklaştığını görecektir.Hatırlatalım:* Kıbrıs meselesinde bütün dünyadan tecrit olmuş, kimseye derdini anlatamamış ve herkesin uzlaşmaz bildiği Türkiye, bu sıkıntısını adattı ve çözümün mimarı olma noktasına geldi.* Enflasyon yüzde 10'a indi. Elbette bunun nedeni Hükümetin IMF politikalarından sapmamış olmasıdır.* Türkiye Irak batağına saplanmaktan kıl payı kurtuldu. Hükümet aşağıdan gelen sesi dinledi ve son anda Türkiye'yi bu bataktan kurtardı.İşte medya genel olarak bu konularda hükümete olumlu yaklaşmakta fikir birliği içindeydi.Bunların dışındaysa, örneğin bir zina tartışması çıktığında CHFnin sesi yine pek cılız çıkarken, hatta ses edip etmemekte bile tereddüte düştüklerinde en ağır eleştirileri yine medya getirdi.* Baykal imam hatipler tartışmasını hatırlasın.* Baykal türban tartışmalarını hatırlasın...Biraz kıpırdasalar...Baykal ve ekibi gazete arşivlerine göz atarlarsa daha böyle onlarcasını bulacaklardır.Medya yanlış bulduğu, Türkiye için zararlı bulduğu konularda sözünü esirgememiştir.* Bütün siyaset anlayışı tepki göstermek üzerine kurulu olan bir siyasi partinin, rakibi bir şeyler yapıyor ve bu nedenle olumlu eleştiri alıyorsa, bunu hazmetmesi zordur.Baykal ve CHP üst yönetimi halen siyaset yapmayı demeç vermek ve laf oturtmaktan ibaret olarak gördüğü için bir türlü halkın arasına giremiyor. Yine açıp baksınlar; CHP son 3 yıldır hangi siyasetin öncüsü olmuş, hangi konuda hükümeti sıkıştırmış ve bir siyasi süreci değiştirebilmiştir...* Sayın Baykal ve CHP, eğer biraz kıpırdanmaya, halkın içinde ve gerçekten yanında görünmeye bir gün karar verir ve kararını uygularsa...Zina meselesinde yaptığı gibi pişip katmazsa, merak edilmesin; medya Baykal'ın "vıcık vıcık" dediği şekilde onlara da desteğini gösterecektir.Yeter ki CHP bir şeyler yapsın; yaparsa gereken övgü ve destekleri alır. O zaman da başkaları medyaya "vıcık vıcık" diyecektir. Denir ama inandırıcı olmaz. Nasıl ki bugün Baykal inandırıcı olamıyorsa.
Her vatandaşın devlete ve adalete güvenmesinin birinci şartı, kendisine "eşitlik kaygısı" çerçevesinde yaklaşıldığına olan inancıdır.Bu inanç var olduğu sürece, vatandaş herkese eşit davranıldığını hissettiği sürece toplumsal güvenç sağlamlaşır.Güvenci tamamlayacak bir başka unsur olarak eşitliğin diğer yanında "hakkaniyet" kavramı bulunur. Bu da adaletin terazisinin doğru tarttığını, yerinde kullanıldığını gösterir.* Ne yazık ki ülkemizde son otuz yılda bu iki kavram da fena halde yerinden oynadı. Toplum olarak adalet kavramıyla ilgili güvenimiz sarsıldığı gibi, ölçülerimiz de fena halde şaştı.Ölçülerin tekrar yerine oturması, "hakkaniyet" kavramının tekrar anlam kazanması anlaşılan biraz zaman alacak.* Şu anda, banka krizleriyle ilgili olarak süren neredeyse yüzlerce dava bulunuyor. Ve sürmekte olan davalarla ilgili olarak, davaları etkileyici şekilde, kamuoyunu yönlendirecek tarzda yayın yapmak yasak. Zamana yaymanın tehlikesiHiç kuşku yok ki, bu davaların seyir şekli, toplumdaki eski dönemin hesaplarının görülmesi isteği açısından beklentilerin ötesinde önem taşıyor. Yeni bir düzen kurulurken, bu düzen en sağlam temeller üzerine inşa edilmemişse, sonuçların nasıl olduğunu biliyoruz.Mali krizle ilgili davaların da, geleceğin dayanacağı önemli temellerden olduğu açık. İş dünyasında yaşanmış kirliliğin hem yargıda hem de vicdanlarda temizlenmesi zorunludur.Mali krizin bir yanı hukukidir, bunların davaları görülüyor. Diğer yanı ise ekonomiktir. Bu krizlerin topluma maddi maliyeti de büyüktür.* Hesaplanan rakam 30-35 milyar dolar civarındadır ve asıl beklenen, bu rakamın tahsil edilmesidir.* Tahsilatın hukuki ve cezai sorumlulukları ortadan kaldırması sözkonusu olamaz. Ancak öncelik belirlenmesindeki tutum, yöntemi de belirleyecektir.* Farklı uygulama yapıldığı kuşkusu ve kaygısı bir kez daha toplumda yayılırsa, sonuçta yine adalet duygusu zarar görür.Mali krizin hem ekonomik anlamda hem de hukuki anlamda "temizlenmesi" zamana yayıldıkça, uygulama farklılıklarını gidermek de güçleşir.* Eski dönemin faturaları ödenecek. Ödeme yapılırken iki temel kavramın "adalet" ve "hakkaniyet"in varlığı, faturaları ödetenlerin "eşitlik kaygısı"yla davrandıklarını göstermeleri, Türk toplumunun geleceğinin önemli güvenceleri olacaktır.
Bir hükümdar amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Ülkenin bütün hekimleri saraya geldiler, komşu ülkelerin hekimleri de çağırıldı. Ama hastalığa hiçbir çare bulunamadı. Hükümdar, herkesin gözü önünde her gün biraz daha erimeye devam ediyordu. Umutsuzluk içinde çırpınırken son çare olarak bütün falcıların, büyücülerin bulunup saraya getirilmesini istedi.Adamları koştular, ülkede ne kadar adı falcıya büyücüye çıkmış insan varsa toplayıp getirdiler.Falcılar, büyücüler hükümdara tek tek baktılar, bildikleri bütün numaraları yaptılar, ama hiçbiri de yaptığıyla herhangi bir iyileşme sağlayamadı.Hükümdar artık iyiden iyiye umutsuzluğa düşmüşken günün birinde sarayının kapısına bir yaşlı kadın geldi. Bu kadın Hükümdarın derdini nasıl çözeceğini bildiğini söylüyordu!Yaşlı kadını hükümdarın yanına götürdüler. Hükümdar yatağında doğrulamadan, "Söyle kadın" diye güç bela konuştu: "Neymiş senin çaren!"Kadın bildiği çareyi anlattı: "Adamlarınız ülkeyi dolaşacak, ülkenin en mutlu adamını bulacak, onun gömleğini alacak ve size getirecek. Siz de bu gömleği giyince iyileşeceksiniz..."Hükümdar emir verdi, adamları hemen ülkeye dağıldılar. Önce en zenginlerin kapısınıçalmaya başladılar. Ama hangi zenginle gidip konuştularsa onun hiç de tahmin ettikleri gibi mutlu olmadığını gördüler. Aralarından bir iki kişi, en değerli gömleklerini verdi. Hükümdar gömlekleri giydi fakat bunların da herhangi bir faydası olmadı. Böylece o gömleklerin sahiplerinin, söyledikleri gibi mutlu olmadıkları ortaya çıktı.Hükümdar köpürüyor, adamları bütün ülkeyi adım adım dolaşıyor, artık zengin fakir dinlemeden mutlu insan arıyor ama bir kişi bile bulamıyorlardı.Durmaksızın dolaşırken susuz kalan hükümdarın adamlarından birkaçı dökülen bir kulübenin yanından geçmekteydiler. Su istemek için yaklaştıklarında içeriden gelen sesi duydular.Bir adam kendi kendine konuşuyordu:"Ne kadar mutluyum, benden iyisi yok, karnımı doyurdum, yarın çalışabilecek gücüm de var... Benden iyisi yok..."Hükümdarın adamları suyu falan unutup hemen içeri daldılar. Bu son derece yoksul kulübede bir adam yere oturmuş, kağıt üzerine serdiği peynir-ekmeğin son kırıntılarını ağzına atarken bir yandan da türkü söylüyordu.Hükümdarın adamları "Nihayet bulduk" diye adama doğru hamle ettiler ve yanan tek bir mumun zayıf ışığında adamın gömleğinin olmadığını gördüler.
Eski bir kuvvet komutanı emekli amiral, eşi ve kızıyla birlikte sanık sandalyesinde oturuyor. Bu çok üzücü ve hafızalardan kolay kolay silinemeyecek bir görüntü.Fakat bu görüntü aynı zamanda hiçbir yolsuzluk iddiasının üzerine gidilmeden bırakılmayacağını da düşündürüyor.Kamu yöneticileri ve kamu görevi yaptığı varsayılan diğer kişilerin belli aralıklarla "servet beyannamesi" vermesi yasa gereğidir. Devletin ilgili makamları, iki beyanname arasında büyük farklar bulunuyorsa, bunun kaynağını sormakla görevlidir. Ayrıca varolan malı mülkü gizlemek de suçtur.Eğer beyanlar arasında fark varsa ya da beyan edilmemiş mal-mülk, para ortaya çıkmışsa bunun kaynağının "kirli" olduğunu kanıtlamak değil "kirli" olmadığını kanıtlamak gerekmektedir. Yani kanıtlama sorumluluğu "zanlı" durumundaki kamu görevlisine aittir.Bir eski bakanla bir eski amiralin ve ailelerinin mal varlıklarında açıklanamayan artışlar tespit edilmişse, kaynağını kendileri açıklayacaktır.Kurtulmak isteniyorsa* Şu anda bu yaşananlar ne yazık ki buzdağının görünen bölümü.Herkes şunu biliyor ki, ülkemizde yolsuzluk, hayatımızın hemen her kesiminde var ve yaygın. * Okula öğrenci yerleştirmek için de "bir şey" ödenir, herhangi bir kamu dairesinde bir imza attırmak için de "bir şey" ödenir.* Devletten ihale almanın bedelleri vardır. Trafik polisinden kurtulmak için de bazen "bir şey" ödenir. Duruma göre "bir şeyler" ödenerek karakoldan kurtulmak da mümkündür....Bunlar hayatımızın içindeki, herkesin çok iyi bildiği örnekler.Söz konusu olan "bir şey," yerine göre bazen 5 milyon liradır, bazen 5 milyon dolar. Bir sigara parası ile "iş gördürülen" durumlar da vardır, milyon dolarların pazarlık konusu olduğu durumlar da...* Toplumumuzda yolsuzluk kirlenmesinin çok büyük boyutlarda olduğunu kabul etmeden bu kangreni durdurmak mümkün değildir.Başbakanlar olmuş, servetlerinin kaynağı olarak annelerinin yastık altında sakladığı altınları göstermiştir ve hiç kimse de bu ifadenin üzerine gitmemiştir.İşte, bunun üzerine gidilmiyorsa da yolsuzluk en alt seviyelere, 5 milyon liralara kadar iner.* Yolsuzluğu ödenen miktarın küçük ya da büyük oluşuyla değerlendirmenin yanlış olduğunu da görmek durumundayız. Eğer "Yahu koca adamlar üç lira için bunu yapar mı" mazeretini kabul edersek üç trilyon için yapılanı da üç lira için yapılanı da "hoşgörme"ye başlarız.Yolsuzluklarla mücadelede atılacak en önemli adım, hiçbir kişi ya da kuruluşun "kontrol dışı" kalmaması ya da bırakılmaması olacaktır.Emekli bir kuvvet komutanının ailesiyle birlikte sanık sandalyesinde oturması, belki de bu kararlılık açısından bir milat olacak.
Denebilir ki, siyasi kişiler de insandır, onlar da arada bir saçmalayabilir. Son birkaç gündür bazı siyasilerin beyanlarına bakılınca bu saçmalama durumunun "arada bir"i çok aştığı görülüyor.* Örneğin bağımsız bir devletin Cumhurbaşkanı olan Rauf Denktaş diyor ki: "Türkiye bizi satamaz çünkü Türk halkı bunu engeller..." Denktaş da mesele neydi, onu iyice karıştırmaya başladı.Kendisi bağımsız bir devletin Cumhurbaşkanı olarak sadece Türkiye tarafından tanınıyor, o aynı Türkiye'yi kendi halkıyla "tehdit ediyor".* Oğlu ve aynı bağımsız devletin Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş da diyor ki: "Eğer Türkiye bizi satarsa Filistin Kurtuluş Örgütü gibi örgütlenir direnişe geçeriz..."FKÖ gibi örgütlenip direnişe geçmekteken söz eden Dışişleri Bakanı'nın halkı da, kendisinin yeğeni dahil, gitmiş "Rum tarafının" devletinin vatandaşı olmuş...Herhalde Denktaş ailesi kendi aralarında konuşmuşlar, şaka yapıyorlar.* Eski başbakan Bülent Ecevit de önceki gün konuştu ve şunu önerdi: Türkiye Kuzey Irak'a girmelidir!Sayın Ecevit'in çevresinde kendisine konuşmamasını söyleyecek kimse olmadığı biliniyor. Amerika Irak'a bütün topu tüfeğiyle girmiş çıkamıyor, eski başbakanımız Türkiye'nin de bu bataklığa dalmasını öneriyor.Türkiye'nin, Türk halkının verilmiş sadakası varmış ki, Bülent Ecevit uzun süredir başbakan değil.Herhalde çok Kıbrıs sözü edildiği için onun da aklına Kıbrıs çıkarması düştü ki, birdenbire "buldum!" diyerek bu öneriyi getirdi.AKP ve Erdoğan şanslıEski başbakanlardan Mesut Yılmaz da Habertürk televizyonunda 17 Aralık Brüksel Zirvesinin bir "hezimet" olduğunu açıkladı.Son seçim öncesinde bütün siyasi stratejisini Avrupa Birliği üyeliği üzerine kurmuş olan Yılmaz demek istiyor ki "Ben başbakan olsaydım Brüksel'de masadan kalkar dönerdim." Ama o zaman eleştirdiği meselelerde neyin nasıl halledilmiş olacağını söylemiyor.* Mesut Yılmaz masadan kalktığı zaman Türk halkı Avrupa'da serbest dolaşım hakkını elde edecek miydi? Görüşme olmayacağına göre "ucu açık" ya da "kapalı" kavramlarının ne anlamı kalacaktı? Ve en önemlisi Kıbrıs'ta, KKTC halkına rağmen Denktaş politikalarında ısrar edilecek miydi?İyi ki 17 Aralık'ta Mesut Yılmaz başbakan değilmiş, Bülent Ecevit başbakan değilmiş, Devlet Bahçeli başbakan yardımcısı değilmiş ve iyi ki Deniz Baykal Brüksel'e gitmemiş!..Bir kez daha görüyoruz ki Tayyip Erdoğan gerçekten Türk siyasi tarihinin en şanslı başbakanı ve AKP de en şanslı hükümetidir.
60'lı yılların ve 70'li yılların ikinci yarılarında en çok kullanılan ifadelerden biri "karşıt görüşlü öğrenciler"di.Üniversiteler, sadece sağcı ve solcu öğrencilerin değil, bunların kendi aralarındaki bölünmelerden doğmuş gruplar arasındaki şiddet ve çatışmaların etkisi altındaydı. Her grubun kendine göre hakimiyet kurduğu okullar, yurtlar, mahalleler bulunuyordu.Şu anda yaşı 30'a yaklaşanlar için bile o günler artık "tarih" sayfaları içinde kaldı. * 80'li yıllarda ise Türkiye'de ne yazık ki silahlar bu kez Kürt sorununun yanlış tartışılması nedeniyle ortaya çıktı ve uzun süre susmadı."Karşıt görüşlü öğrenciler çatıştı" cümlesini duyduğunda yaşı 30'un üzerinde olan herkesin içini bir ürperti sarması doğaldır.* "Karşıt görüşlü öğrenciler" iki kez şiddetle "çatıştırıldı" ve her seferinde çok kan döküldüğüyle kalmadı, demokrasi "askıya alındı".Tartışmaya evet çatışmaya hayırKarşıt görüşlü öğrencilerin, hem üniversitelerde hem de gençlik örgütlerinde en sıcak tartışmalara girişmeleri, kendilerini sokakta ifade etmeleri ve savundukları görüşleri duyurmak için "eylem yapmaları" doğaldır. Böyle olmalıdır. Ama buradaki "eylem" kelimesine "silahlı" anlamlar yüklendiği takdirde işler sarpa sarar.Gençlerin zaman zaman, fazla gergin tartışmaların sıcaklığıyla ölçüyü aşmaları da doğaldır.Ama yine de "karşıt görüşlü öğrencilerin çatışması" hayatımızın sürekli ve kalıcı unsurlarından biri olursa, bundan korkmak gerekir.* Böyle bir ortam, daha önce de örnekleri görüldüğü gibi kışkırtmalara ve kullanılmaya en açık olan ortamdır. Gençlerin coşkulu inançları ve heyecanları geçmişte fena halde kullanıldı.Her seferinde de bu Türkiye'ye çok pahalıya mal oldu. En başta demokratik hakların yok edilmesi sonucunu doğurdu.Bazı "güçler", öğrenciler arasında başlayan olayları bütün toplumu saracak bir korku, dehşet ve düşmanlık ortamının temelleri olarak çok "başarılı" bir şekilde kullandı.* Bugün üniversite öğrencisi olan gençler, Türkiye'de demokrasinin nispeten geliştiği ve bu yolda ileriye doğru adımlar atıldığı yıllarda doğup büyüdüler. Demokrasinin rafa kaldırıldığı günleri bilmedikleri gibi, kuşkusuz yanlış ve çarpıtılmış efsanelerin etkisi altında da kalabilirler.* "Karşıt görüşlü öğrenciler" çatışmasınlar. Tartışsınlar, kavga etsinler, arada bir yumruklaşsınlar ama asla çatışmasınlar. Çünkü bunun faturasını en başta kendileri ödeyeceklerdir.
Bir haftadır aynı konu tartışılıyor. Gerçek ve uydurma soru işaretleri birbirine karışıyor. Bu toz duman arasında halkın ne düşündüğünü tespit etmek kolay değil.Elimizdeki tek düzgün veri Pollmark araştırma kuruluşunun 17 Aralık'ın hemen ertesinde 18-19 Aralık günlerinde yaptığı kamuoyu araştırmasının sonuçları.* Araştırmadan bir soru: Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye müzakere tarihi vermesiyle ilgili kararını nasıl karşılıyorsunuz?Çok olumlu: Yüzde 33,3Biraz olumlu: Yüzde 29,7Ne olumlu ne olumsuz: Yüzde 15,5Biraz olumsuz: Yüzde 11,2Çok olumsuz: Yüzde 10,3* Bir başka soru: Brüksel görüşmelerinde Erdoğan ve hükümet yetkililerinin gösterdiği performansı nasıl buluyorsunuz?Çok başarılı: Yüzde 53,3Biraz başarılı: Yüzde 21,7Ne başarılı ne başarısız: Yüzde 11,4Biraz başarısız: Yüzde 6Çok başarısız: Yüzde 7,5Bu iki sorunun cevaplarına birlikte baktığımız zaman Brüksel zirvesi sonuçlarının Türk halkı tarafından olumlu karşılandığını söyleyebiliriz. Burada eleştiri konusu olan unsurların halkın gözünde de tartışma konusu olduğu anlaşılmaktadır, ama sonuçlara tüm olarak bakıldığı zaman eğilimin "olumlu" ve "iyimser" yönde olduğu görülüyor.Ana soruya verilen cevap da toplumun ana eğilimini göstermektedir.Soru şudur: Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olmasıyla ilgili bir referandum yapılsa, siz hangi yönde oy kullanırsınız?Üyelik yönünde: Yüzde 75,9 Üyeliğe karşı: Yüzde 17 Fikrim yok: Yüzde 7,1Son iki yılın gelişmeleri çerçevesinde bu soruya verilen ezici "evet"in aynı zamanda yapılan bütün hukuki ve ekonomik reformlara destek anlamına geldiği de ortada, iki yıldır, Türkiye'nin hukuki, ekonomik ve sosyal yapısı bütün ayrıntılarıyla tartışılıyor ve belli çözümler öneriliyor. Bu çözümlerle AB kriterleri uyuşmaktadır ve Türk halkı bunu onaylıyor."Bugün seçim olsa"Pollmark araştırmasında "Bugün seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz" sorusu da sorulmaktadır. Alınan sonuç (kararsız ve hiçbiri oyları dağıtılınca) şudur:Ak Parti: Yüzde 48,5CHP: Yüzde 18,2DYP: Yüzde 8,9MHP: Yüzde 9,6Genç Parti: Yüzde 1,3DEHAP: Yüzde 5,3ANAP: Yüzde 1,1Saadet P: Yüzde 2Diğer: Yüzde 5,1Yani bugün genel seçim yapılsa, AKP çok daha büyük ve güçlü bir çoğunlukla Meclis'e gelecektir. DYP ile MHP'nin baraj altında ve Meclis dışında kalması güçlü ihtimaldir. CHP ise biraz daha eriyerek Meclis'te olacaktır. Bu rakamlar Türk halkının son iki yıla, son bir haftaya ve geleceğe nasıl baktığını göstermektedir. Herkes bu rakamlara bakarak kendi özel durumuyla ilgili sonuçlar çıkarabilir.
Avrupa Birliği fikrini ilk ortaya atanlar ve bunun için ilk çalışanlar "sol kanat" siyasiler değildir. Buna karşılık bugünkü "Avrupa değerleri" için en çok çalışanlar bütün Avrupa'daki sosyal demokrat veya sosyalist partiler olmuştur. Orta Avrupa ülkelerinin bu standartlara yönelmesi ve ulaşması için çalışanlar da o ülkelerin sosyal demokrat ve sosyalist partileri olmuştur.* Türkiye bir gariplikler ülkesi. Siyasi İslam kökenli bir siyasi parti "Avrupa değerlerini" savunuyor, buna karşılık, kendisine sosyal demokrat diyen parti en kaba anlamda ilkel milliyetçi muhalefet yapıyor.* Avrupa Birliği değerleri aslında bütün sosyal demokrat ve sol partilerinin varlık nedenleri olan değerlerdir.Nedir bunlar.Gelişmiş demokrasi... Tartışmasız insan hakları... Ekonomik özgürlükler... Çalışanların haklarının güvence altına olması...Gelir uçurumlarını azaltacak ekonomik politikaların, en ileri çevre politikalarının, en ileri sağlık politikalarının geliştirilip uygulanması.En geniş anlamda ve kapsamda inanç özgürlüğü... Devleti vatandaşların hizmetindeki bir örgüt olarak görme.. Laik düzenden taviz vermeme... İşkenceyi insanlık suçu olarak kabul etme.* Bu değerlerle yürüyen sistemde yargı siyasetten tümüyle koparılmıştır... Küçük ya da büyük hiçbir yolsuzluğun cezasız kalmayacağı inancı hakimdir. Refahın herkese yayılması için çalışılmaktadır..."Canımı verirdim"Ve ülkemizin sosyal demokrat partisinin lideri bunları tartışmak yerine ucuz siyasi ajitasyonla siyaset yapmaya devam ediyor.Eğer CHP gerçekten sosyal demokrat bir parti olsaydı, bütün bu temel politikaların bir an önce Türkiye'de yürürlüğe sokulması için muhalefet yapardı. Avrupa Birliği'ni var eden değerlerin Türkiye'de hemen geçerli olması için uğraşırdı.Hükümeti, on yıllık üyelik görüşmeleri sürecini daha da kısaltacak bütün tedbirleri almaya çağırır, bunun için baskı yapardı.Türkiye'nin sosyal demokrat partisi, kaba ve geri bir milliyetçilikle puan toplayacağını sanıyor. Bunun mümkün olmadığı yine görülecektir.Türkiye'de radikal milliyetçi parti vardır, milliyetçi unsurlara dayanan merkez partisi de vardır. CHP eğer bu partilere oy verecek kesimlerden oy alacağını sanıyorsa yine aldanıyor...Türkiye'nin Ortadoğu'da kalmasını isteyen ve bunun için çalışan bir sosyal demokrat partinin varlığı da Türkiye'nin utançları arasında sayılmalıdır.17 Aralık günü Brüksel'de bulunan bir CHP'li milletvekili, Tayyip Erdoğan'ın basın toplantısına gelişini izlerken "Burada şu anda bir sosyal demokrat liderin bulunması için canımı verirdim" dedi.Bu cümle CHP liderine verilmiş en iyi cevaptır.