Sovyetler Birliği döneminde, Kıbrıs meselesi ortaya çıktığı andan itibaren Moskova yönetimi kesinlikle Rum tarafında yer almıştı. Sovyetler Birliği'nin çökmesi ve Rusya Federasyonu'nun kurulmasının ardından da Moskova'nın bu politikası değişmemişti.Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin, üç gün önce Moskova'nın geleneksel Kıbrıs politikasını çok çabuk ve radikal bir şekilde değiştirdi.* Tabii bu değişimden Kıbrıs Rum liderleri hiç hoşlanmadı.* Bir de KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş hoşlanmadı. Çünkü Putin'in politika değiştirmesinin bir yanında Rumların istemediği, Kıbrıslı Türklerin onayladığı Annan Planı'nın tekrar gündeme getirilmesi de vardı.Olumlu siyasi adımAnkara-Moskova ilişkileri eski dönemde de, özellikle ekonomik alanda olumlu seyretmiştir. Siyasi gerilimlerin ötesinde ve Soğuk Savaş koşullarının etkileri dışında bu ilişkilerde her zaman belli bir "yakınlık"tan söz edilebilir.Yakın dönemde ise yeniden inşa edilen Rusya'da Türk işadamlarının faaliyetleri ekonomik ilişkilerin boyutunu katlamıştır.Buna enerji alanındaki işbirliği de eklenince Türkiye ile Rusya arasındaki ekonomik işbirliğinin boyutları iyice büyümektedir. Erdoğan'ın son gezisinin sonuçlarından biri de Mavi Akım projesinin büyütülmesiyle ilgilidir.Türk-Rus ekonomik ilişkilerinin özeti böyle.* Bu gelişmelerin siyasetteki ilk yansıması ise Kıbrıs'ta görüldü. Ekonomik ilişkiler geliştikçe insanlar, toplumlar birbirlerini daha iyi anlarlar.Ankara'nın Kıbns'ta Denktaş'a teslim olmuş politikasını değiştirmesinin ilk önemli sonucu, Moskova'nın siyaset değiştirmesi oldu. Bu, Türkiye'nin artık derdini anlatabildiğini gösteriyor.Bunun arkasından da adı ister Annan Planı olsun ister başka bir isim bulunsun yeni bir planın ortaya çıkması kaçınılmaz.Bu plan ne kadar erkenden ortaya çıkarsa, Rusya'da yakalanan rüzgârın etkisi de o kadar açık olacak ve çözüme daha kısa sürede yaklaşılacaktır.Bir insanlık dramıTribün terörünün kurbanı genç çocuğun ailesi "davacı" olmadı. Bu, belli bir "kan parası"nın ödendiği ve ailenin çocuklarının ölümünü "unutacakları" anlamına geliyor.Tabii ki kamu davası düşmeyecek ve katil sanığı gencin yargılanması sürecektir.Ancak "kan parası" diye bir gerçeğin de, ister utanç deyin ister dram deyin, varolmaya devam ettiğini böylece herkes görmüştür.Başlık parası, töre cinayeti gibi uygulamalar çok konuşuldu, artık "kan parası"nın da konuşulması ve ortadan kaldırılması gerekiyor.
Önümüzdeki kurultay CHP için gerçek bir "kader kurultayı" olacaktır. Parti yönetiminin sürdürdüğü tavır dolayısıyla bu kurultayın sonunda CHP diye bir partinin kalıp kalmayacağı da ortaya çıkacaktır.Zülfü Livaneli'nin "aday adayı" olduğunu ilan etmesi ve CHP'nin geleceği ile ilgili net bir program taslağı açıklaması CHP için çıkış yolları bulunduğunu da göstermiştir.Livaneli'nin bugünkü durumla ilgili teşhislerini aslında herkes, CHP'ye oy vermiş ya da vermemiş olan herkes biliyor.CHP, bugünkü yönetim ve siyaset anlayışıyla hem halktan hem de dünyadaki gelişmelerden kopmuş, içine kapanmış bir parti haline geldi.Parti içi demokrasi işlemiyor, her farklı ses, her yeni görüş ihraç tehdidiyle karşılaşıyor.Livaneli'nin ilk programının iki temel önerisi de bu konulara ilişkin. Livaneli bu kurultayın ardından hemen bir tüzük kurultayı yapılmasını ve bugünkü anti-demokratik tüzüğün değiştirilmesini öneriyor.Bir de çağrı yapıyor: CHP dışında kalmış ya da itilmiş bütün "sol" kişi ve grupların tekrar CHP içinde biraraya gelmesi, özellikle gençliğin parti içinde etkin olması...Sonuç almak isteniyorsaLivaneli'nin, CHP'nin bugün yürüttüğü güncel siyaset çizgisi açısından da çok önemli bir tespiti var: özellikle de AB meselesinde, CHP'nin çizgisi MHP'nin siyasetine çok yakınlaşmıştır. Atatürk'ün partisi, bugünün "çağdaş uygarlık" ölçülerinin benimsenmesi ve Türkiye'nin bu ilkeler üzerinde gelişmesi hedefinde öncü olmak yerine "fren" durumuna düşürülmüştür.* Zülfü Livaneli, CHP'nin temel çizgisine getirilen bu "sapmayı" da düzelteceğini söylemektedir.* CHP'de aday adayı sayısı, Livaneli'nin de katılmasıyla dörde çıktı. Genel Başkan Baykal tabii ki adaydır ve partinin biraz daha küçülmesi pahasına mücadelesini yürütüyor. Mustafa Sarıgül "Samsun'a çıkarak" adaylığını bir kez daha ilan etti. Hurşit Güneş de yarışta yer alacağını açıkladı.* Bu şartlarda gerek Sarıgül ve gerekse Güneş'in, Zülfü Livaneli'yi desteklemek üzere adaylıktan çekileceklerini açıklamaları "kısır kavga" görüntüsünü ortadan kaldırır.* Livaneli'nin aday olması kendisi açısından önemli bir fedakârlıktır. Okumayı, yazmayı seven, müzikle uğraşan bir insanın, uluslararası düzeyde bilinen bir sanatçının bütün bu uğraşları terk edip tam gün siyasete karar vermesi gerçekten büyük fedakârlıktır.
KKTC Başbakanı geçenlerde "bağımsız devlet bir hayaldi" dedi ve şiddetli saldırılara uğrayınca sözünü "tevil" etti, "düzeltti".Gerçeği Türkiye'nin Lefkoşa Büyükelçiliği Yardım Heyeti Başkanlığı'nın raporu gösterdi: Türkiye'den KKTC'ye 30 yılda 3 milyar dolar yardım gitmiş. Bu 3 milyar dolar "doğrudan yardım" dır.Bu sayıyı bölerseniz, ayda 8 milyon dolar gibi bir sonuç çıkıyor. Türkiye'de 150 bin nüfuslu herhangi bir ilçeye ya da ile böyle bir destek tarih boyunca yapılmış değildir."Doğrudan yardım" dışında yatırımlar vardır, krediler vardır, vergi bağışıklıkları vardır. Bunların yanında adada bulunan Türk askerleri için yapılan harcamalar vardır, bu birliğin KKTC'deki harcamaları vardır, mali kriz sonrasında ödenen banka batıkları vardır.Bunların dışında, özellikle turizm alanında Türkiye'den yapılan yatırımlar vardır. Türkiye'nin açtığı ve yaşattığı üniversiteler vardır.Büyükelçilik raporunda bölüm bölüm bütün bunlara değiniliyor, ama toplam bir "maliyet" çıkarılmıyor.Takke düşer, kel görünürKKTC'nin geçen yıl yaptığı ihracat 60 milyon dolar, ithalat ise 725 milyon dolar.Bu rakamların yanına rapor şunu da ekliyor: KKTC'de kişi başına gelir 7.350 dolara yükselmiştir. Yani Türkiye'deki kişi başına gelirin iki katından fazla.* "Hayal"i "gerçek" gibi göstermek isteyenler bu hesaba karşı hemen "milli dava" nutukları atabilirler. Ama bu parayı gönderen Türk halkıdır ve her Türk vatandaşının bu rakamları bilmeye hakkı vardır.* 150 bin nüfuslu bir "bağımsız devlet" e her ay 8-9 milyon dolar "bedavadan" geliyorsa "milli ve milliyetçi nutuklar" atmak çok kolaylaşır.* KKTC "bağımsız" bir devlettir. Türkiye'den her ay 8 milyon dolar doğrudan bir o kadar da dolaylı mali destek alır. Yatırımlarını Türkiye yapar. Okullarını Türkiye açar. Kredileri Türkiye'den gelir. Emekli maaşlarını Türkiye verir.* KKTC'yi dünyada Türkiye'den başka tanıyan bir devlet yoktur. Dünyada sağcı veya solcu, Müslüman veya Hıristiyan herhangi bir hükümet KKTC'yi tanımayı aklından geçirmemiştir.Gerçek budur. Hayal de budur. Hiçbir "milli ve milliyetçi" nutuk da hayal ile gerçeği birbirine ilanihaye karıştırmayı başaramaz. Bunu olsa olsa bir süre başarır sonra bir gün takke düşer, kel görünür.
Başkanlık sistemi tartışmasının ortaya atılmasının arkasında önemli bir "tehlike" görmek mümkün: Rejim seçimle gelmiş bir "tek parti" sistemine doğru gidiyor.* AKP hükümeti (nedenleri ve kaynakları ayrı ayrı tartışma konuları olmakla birlikte), birçok alanda başarılı olmuş ve merkez ile merkez sağı çok geniş biçimde "kapatır" duruma gelmiştir.Sadece DYP, çiftçi sorunları üzerinden bir muhalefet platformu oluşturma çabasına devam ediyor. Bunun dışında da toplumsal temeli olan bir farklı ses duyulmamakta."Bugün seçim olsa"Son olarak 30-31 Aralık 2004 tarihlerinde ANAR tarafından yapılmış bir kamuoyu araştırması "bugün seçim olsa" sorusunun cevabını şöyle veriyor:AKP .........yüzde 61,3CHP............yüzde 12,9MHP..........yüzde 6,5DEHAP ............yüzde 6DYP..........yüzde 3,5SP................yüzde 3Genç P. ........yüzde 1,6ANAP............yüzde 0,7Diğer..........yüzde 4,5Buna göre, seçim barajı yüzde 10'dan yüzde 7'ye inse bile Meclis'e yine AKP ile CHP dışında başka parti girememektedir.Üstelik CHP grubu da iyice küçülecek ve AKP "tek parti" rejimine çok uzak olmayan bir çoğunluk elde edecektir."Siyaset" nerede?Türkiye'nin siyasi manzarası hiçbir zaman bu kadar dengesiz olmamıştı. Buna yakın bir dengesizlik 1954 ve 1957 seçimlerinde ortaya çıkmış, bu da büyük gerilimlerin kaynağı olmuştu.Demokratik parlamenter sistemde, yürütmeyi yani hükümeti sürekli olarak denetleyen en temel organ parlamentodur. Eğer bir parti parlamentoda böyle büyük bir ağırlık taşırsa, onun da denetim ve denge görevini yapması fiilen mümkün olmaz.Adnan Menderes böyle bir hava içinde "odunu koysam milletvekili olur" deme noktasına gelmişti.Böyle bir seçim başansı kimin başını döndürmez ki? Buna dayanabilecek ruh ve beyin gücüne sahip politikacı sayısı herhalde pek azdır.Bu manzara nedeniyle de AKP'yi suçlamak mümkün değil. Haksızlık olur. Ama CHP başta olmak üzere diğer bütün partiler, sadece bu manzara nedeniyle en ağır eleştirileri haketmiş durumdadırlar.Fiilen bir "tek parti rejimi"ne yönelme ihtimali bile hem AKP, hem demokratik rejim için ve tabii ki Türkiye için önemli bir tehlikedir.
Şirazlı Sadi'nin "Gülistan" ve "Bostan" adlı eserlerinde aktardığı hikâyelerin birçoğunu bu köşede yayınladık.Bir de Şirazlı Sadi'nin kendisi hakkında bir hikâye var.Şirazlı Sadi, yıllarca Şiraz ve çevresinde yaşadıktan sonra buradaki insanlardan sıkılır. Uzun sürecek bir geziye çıkmaya ve bu arada da çok bilgili ve akil insanların bulunduğunu bildiği Şam'a gitmeye karar verir.Sadi Şam'a gider, kendisini tanıyan insanlarla uzun uzun sohbetler eder. Karşılıklı olarak bilgilerini ve fikirlerini birbirlerine aktarırlar.Sonra Sadi tekrar yola koyulur. Birkaç gün geçtikten sonra içinde bulunduğu kervan haydutların saldırısına uğrar. Haydutlar malları paraları alırlar, insanları da esir pazarına götürürler.Sadi'yi de bir çiftçi 5 altın ödeyerek satın alır, köyüne götürür. Sadi'yi tarlada çalıştırır ama kısa sürede ondan fazla verim alamayacağını görür. Tekrar esir pazarına getirir, satışa çıkarır.Pazarda gezinen bir zengin kişi çocuklarına öğretmenlik yapacak bilgili birini aramaktadır. Sadi'nin sahibi olan köylü, Sadi'yi bol bol över ve bu zengin kişiye 10 altın karşılığında satar.Sadi birkaç yılda zenginin çocuklarına okuma yazma öğretir, kitaplar okutur. Zengin, çocuklarının bu kadar bilgi sahibi olmasını yeterli bulur ve Sadi'yi tekrar satışa çıkarır.Sadi köle pazarında beklerken kendisini Şam'dan tanıyan bir Arap zengini oradan geçmektedir. Sadi'yi görür, tanır. "Aman büyük üstad burada ne yapıyorsunuz" diye konuşur ve fiyatını bile sormadan çıkarır eski sahibine 100 altın verir.Sadi onunla birlikte Şam yakınlarındaki yeni evine doğru giderken adamın aklına bir fikir gelir. Yaşı geçmeye başlamış ve kimseleri beğenmeyen bir kızı vardır. Sadi'nin tam kızına uygun bir koca olacağına karar verir. Eve gelmeden önce konuyu Sadi'ye açar.Sadi ne diyebilir ki, adam parayı vermiştir. Eve varır varmaz düğün yapılır, Sadi köle geldiği evin damadı olmuştur.Aradan birkaç ay geçer, Sadi kapkara bir suratla, son derece keyifsiz bir halde, öylece oturup durmaktadır.Bir gün eski sahibi ve kayınbabası Sadi'ye neden bu kadar mutsuz olduğunu sorar. Sadi cevap verir:"Ben 5 altına da 10 altına da kölelik yaptım... Ama en ağırı, yüz altınlık bu köleliğim oldu..."
Arka arkaya sıralayalım: * Üst düzey bir asker, Silahlı Kuvvetler'le iş ilişkisi bulunan bir müteahhitten 150 bin dolar borç aldığını kabul etti.* Bir eski savunma bakanı dolandırıcılıktan tutuklandı.* Bir eski kuvvet komutanı, eşi ve kızıyla birlikle yolsuzluktan yargılanıyor.* Bir eski banka sahibi, yurt dışına kaçarken yakalandı. Bu kişi bir eski cumhurbaşkanının yeğeni.* İki banka sahibi ve büyük bir işadamı bir oğluyla birlikte yurt dışına kaçtı.* Bir eski banka sahibi ve işadamı mahkemeden kaçtı, sonra yakalandı.* Bir eski başbakan ile 6 eski bakan, ihaleye fesat karıştırdıkları iddiasıyla Yüce Divan'da...Bu bir çöküntü tablosudur. Bir toplumun, bir ülkenin tepeden aşağıya nasıl çökmüş olduğunu anlatan bir tablodur.Cumhurbaşkanının yeğeni... Başbakan... Bakanlar... Büyük işadamları... En tepede bulunmuş siyasilerle ilişkili işadamları... Üst düzey askerler... Devlet müteahhitleri...Türkiye'ye bak, pişman ol!Bu olaylardan biri bile, gelişmiş bir ülkede ortalığı birbirine katar. İnsanlar sadece o olayı konuşur. Olayın her yanı medya tarafından didik didik edilir.* Batı'da son on yılda yaşanan mali ve siyasi skandalların toplamından fazlasını biz birkaç yıla sığdırmış durumdayız. Ve en kanıksamış halimizle, sanki bütün bu olayları, başka bir ülkede ya da Ay'da cereyan etmiş gibi izliyoruz.Bir kelime:Nepotizm diye eski bir kelime vardır, kökeni eski Yunancaya kadar dayanır. Anlamı, iktidar sahiplerinin iktidar imkânlarını kendileri ve yakınları için kullanmasıdır. Nepotizm eski Yunan'dan beri vardır, ama hâlâ Türkiye'nin de aralarında bulunduğu bazı azgelişmiş ülkelerde varlığını sürdürüyor.Bir de hatırlatma:* Fransa'nın eski başbakanlarından biri, bir gün intihar etti. Bir gazetede o eski başbakanın ev almak için bir işadamı dostundan borç aldığını yazmıştı. O işadamının devletle herhangi işi ve ilgisi yoktu. Üstelik eski başbakan, arkadaşı olan işadamı ölünce yasal faizi hesaplayarak borcuna karşılık elindeki değerli resimleri ve eşyaları mirasçılarına vermişti. O eski başbakan yine de intihar etti.Bu kadarcık bir iddia için, gazetede çıkan bir haber için intihar edilir mi ey Fransız sosyalisti! Bulunduğun yerden Türkiye'ye bak ve pişman ol: Bakanlıkları döneminde 4-5 milyon dolarlık açıklanamayan servet yapmış olanlar bile rahat rahat oturuyorlar!
AKP iktidarı yeni yılın ilk tartışma konusu olarak "başkanlık sistemi"ni ortaya attı. Şu anda bir "ön" tartışma yapılıyor ve kamuoyunun tepkisi bekleniyor.Tartışmalarda AKP sözcüleri daha çok Amerikan tarzı başkanlık sisteminden söz ediyor. Fakat Fransız tarzı yarı-başkanlık sistemini gündeme getiren tartışmacılar da var.* Türkiye'de serbest seçimler yapıldığından bu yana; yarım yüzyıldan fazladır, seçim kazanan her parti bir sonraki seçimi garantilemek için seçim sistemiyle oynamıştır.* Özal'dan bu yana ise ara ara başkanlık sistemi tartışması gündeme gelmiştir. Özal bu işin üzerine gitmeye zaman bulamamış, Demirel ise dayanacağı bir siyasi destekten yoksun olduğu için tartışmayı geliştirememiştir.* Bugün bu konunun gündeme gelmesinin nedeni, birçok bakımdan rahatlamış olan AKP'nin gelecek 10-15 yılın siyasi dizaynına girişme aşamasına gelmiş olmasıdır.Sıfırdan başlamak...Bugünkü sistemde Cumhurbaşkanı sadece "temsil" görevi yapmıyor, bazı yetkileri sayesinde siyasi iktidarı denetleme imkânına da sahip. Siyasi bakımdan güçlü olan Özal bir süre bütün ülkeyi Çankaya'dan yönetmiş, daha sonra o da partisinin iplerini elindenkaçırmıştı.* Geçmiş örnekler, ne kadar güçlü olursa olsun "yukarı" çıkan parti liderinin er ya da geç kişisel siyasi desteğinin zayıfladığını gösteriyor...* Hem Çankaya'da oturmak hem de ülkeyi yönetmek isteyecek bir siyasi için çözüm tektir: Başkanlık sistemi.* Bu, şu andaki siyasi yapının tümüyle değişmesi ve yeniden, hatta sıfırdan başlangıç yapılması anlamına gelir. Bu da gerçekten fazlasıyla güç bir iş.* Eğer Tayyip Erdoğan önümüzdeki dönemde başkanlık yetkileriyle birlikte Çankaya'ya çıkmayı hesaplıyorsa, bu hazırlıkların yaratacağı gerilimleri iyi hesaplamalıdır.AKP kurmayları da şu anda işler birçok bakımdan iyi giderken böyle bir rejim zorlamasının yaratacağı sorunları şimdiden görmek, tartmak durumundadır.* Tayyip Erdoğan henüz iki yıldır Başbakan. Bu kadar kısa sürede "daha yukarıda" ve "daha güçlü" olmaya dönük planlara girişmesi onu yanlış hesaplara sürükleyebilir. Türkiye'de iki yıl hem çok kısa hem de çok uzun bir süredir. Geçen iki yıl kısadır. Önümüzdeki iki yıl ise çok uzundur ve bu nedenle siyasi dengeler de çok hızlı değişebilir.
Dışişleri Bakanı Gül'ün İsrail ve Filistin ziyareti, ileriye dönük önemli yansımaları olabilecek bir gezidir. İki günlük görüşmeler ve sonrasında yapılan açıklamalar Türkiye'nin, Ortadoğu'nun en kritik sorununda etkin rol oynayabileceğini gösteriyor.Böyle bir rolü hem İsrail'in hem de Filistin'in kabul edebileceği anlaşılıyor. Ancak bu rolün hayata geçirilmesi ve öncelikle "yol haritası" denilen bir barış sürecinin başlaması için iki taraf da ortaya bir açık irade koymalıdır.* Arabuluculuk görevi, her zaman arabulucuya önemli etkinlik sağlar ama aynı zamanda da "tehlikeli" bir görevdir. Dengeler herhangi bir şekilde bozulduğunda arabulucu "taraf" haline düşer ve diğer tarafın düşmanı oluverir.Türkiye'nin, İsrail'e eşit tavır almasının önünde iki önemli engel bulunuyor.* Birincisi, Türk kamuoyu büyük bir ağırlıkla "Filistin davası"nın yanında yer alıyor.* İkincisi, İsrail'in karşısında Arap ve diğer Müslüman ülkelerin tümü bulunuyor.Böyle bir dengede oyunun gerektiği gibi oynanması çok güç. Çünkü Filistin meselesinin diğer yanına Irak savaşı oturdu. Arap ve Müslüman dünyası bu iki sorunu tek bir sorun olarak görüyor.Filistin sorunundaki her gelişmenin Irak savaşını etkilemesi de kaçınılmaz. Kaldı ki bugünkü koşullarda Filistinli liderlerin daha "ılımlı" ve "uzlaşmacı" bir yola yönelmeleri de son derece zor.Sorunun esası değişmediABD yönetimi bugünkü Ortadoğu politikasını sürdürdükçe bir "konuşma" ortamına geçilmesi bile neredeyse bir hayaldir. Amerikan yönetimi Irak savaşını başlatarak ve Irak'ı büyük bir savaş alanına çevirerek Ortadoğu'daki bütün olumlu gelişmelere kilit vurmuş durumdadır.İslam dünyasının Vietnam'ı uzun süredir Filistin'di. Şimdi İslam dünyasının iki Vietnam'ı oldu. Irak da Filistin'in yanına eklendi.Bu koşullarda ve savaş gerilimi içinde arabulucu olmanın sınırları da fazla geniş olamaz. Şu anda bu sınırlar "insani" destek çerçevesi içinde kalıyor. Bunun fazla ötesinde rol ve işlev hayal etmenin de fazla anlamı yok.Dışişleri Bakanı Gül'ün İsrail ve Filistin'de yaptığı görüşmelerde ve bunları izleyen konuşmalarda Türkiye'nin oynayabileceği rollere ilişkin iyimser görüşler dile getirilmiş olabilir. Ancak sorunun esası hâlâ Türkiye'nin bu batağa dalmakta çok dikkatli olması gerektiğidir.