Yasaklar yasaklanmalıdır... Bu söz 68'in en önemli sloganlarından biriydi. O dönemden itibaren yasak koymak "ayıp" olmaya başlamıştı ve bugün artık ayıp."68 ruhu" şu ya da bu şekilde tartışılabilir veya tanımlanabilir fakat o ruhtan geriye kalan önemli kavramlar vardır. Bunların en önemlilerinden biri de yasaklamanın ayıp oluşudur. Gerçekten de bazı insanlara bazı şeyleri yasaklamak, bugün artık herkes için çağımızın ayıbıdır.Buna karşılık, yasaklamanın neredeyse kaçınılmaz olduğu bazı alanlar da var.* Örneğin ateşli silah bulundurma ve kullanma bunlardan biri. Ne yazık ki ülkemizde, vatandaşların elinde fazlasıyla ateşli silah, yani tabanca ve tüfek bulunuyor.Ve bu ateşli silahların olur olmaz kullanılması nedeniyle hayatını kaybeden insan sayısı (Cumhuriyetin başından itibaren alırsak) Çanakkale Savaşı'nda verdiğimiz şehit sayısına denk gelir.* Peki ya Kurban Bayramlarında, kurban keserken yaralananlar ve ölenler?..İletişim araçlarının gelişmediği günlerden bugünlere doğru geldiğimizde, bayram sayısı ve bugünkü ölü - yaralı sayısı üzerinden bir hesap yaptığımızda yine korkunç bir sayıya ulaşıyoruz.Bir süre önce 90'ıncı yıldönümü dolayısıyla çok geniş bir kitlenin haberdar olduğu, faturası Enver Paşa'ya kalmış olan Sarıkamış kıyımında ölen insanların sayısı, son 50 yılın Kurban Bayramı kurbanlarının sayısına eşittir.* Bir "ne yazık ki" daha, ülkemizde trafik "kaza"larında verilen kurbanlarla ilişkin! Trafik kazalarında son on yılda verdiğimiz kurbanların sayısı, Sarıkamış kıyımı ve Çanakkale Savaşı'nda verilen şehitlerin toplamından fazla.Bayram gibi bayram istiyorsak O zaman ne yapmak gerekiyor? Ateşli silahlar, bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemeyen, akıl edemeyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının elinden alınmalı.* Yine bazı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının; yani bu konuda ehliyetli olanlar dışındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, kendi kendilerine kurban kesmeleri kesinlikle yasaklanmalı.* Motorlu araç kullanırken kimin büyük kıyımlara neden olacağını işin en başından belirlemeye çalışmak sağlıklı bir yol değildir. Dolayısıyla, kimlere motorlu araç kullanmanın yasaklanacağını baştan tespit etmek de mümkün değil.* Bu durumda Türk toplumunun her halükârda muhtemel kıyımlara mahkûm olduğu görülüyor. O halde, "yasakların yasak olduğu" bu çağda, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için şu üç yasağı koymanın neredeyse şart olduğu açık:* Ateşli silah bulundurmak...* Motorlu araç kullanmak...* Kurban kesmek...Bu üç yasağı koymanın isabetli olup olmadığını, uygulamanın sonuçlarına ilişkin istatistiklere bakacak olan herkes görecektir. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, bayramlarını çok daha büyük bir huzur içinde yaşayabileceklerdir.
Solun, sosyal demokrasinin en geleneksel tartışmalarından biri "halktan kopuk olmak" üzerinedir. Bütün sol hareketler bunu tartışırlar ve işin başında olanlar da tartışmada kendilerini haklı çıkaracak teoriler üretirler.CHP kurultayı öncesinde yine "halktan kopmak" konuşuluyor, tartışılıyor. Partinin başındakiler "halktan kopulmuş olduğunu" açıktan reddediyor ama gizliden kabul ediyor, bunun için de merkez sağın klasik silahlarını kullanmaya çalışıyor.Bugünkü parlamenter demokratik sistemde halktan kopuk olup olunmadığının en objektif kıstası sandıktır. Bu demokrasi türüne kendimizi uydurmaya çalıştığımız süreç içinde zaman zaman, özellikle soldakiler, "halkın kandırılması" üzerine de çok konuştular.* Ama unutulmamalı ki "halktan kopuş" tartışmasında "halk kandırılıyor ve sandıkta kendi çıkarları aleyhine oy kullanıyor" görüşünü benimsiyorsanız, siyasi parti ya da hareket olarak seçimleri reddeder, "başka yollarla" görüşlerinizin iktidar olmasını sağlamaya çalışırsınız.* Bu eğilimin ülkemizdeki son kalıntısı "orduyu göreve çağırmaya" devam edenlerce yaşatılmaktadır.Parlamenter demokratik düzen içinde faaliyet gösteren bir siyasi parti için başarı ya da başarısızlığı gösteren ölçüt seçimdir.Sandığın gösterdiği gerçekBugünlerde CHP'nin durumu çok tartışılıyor. O halde bu partinin seçim tarihine bir göz atmalıyız:1950: Yüzde 39,451954: Yüzde 35,361957: Yüzde 41,091961: Yüzde 36,741965: Yüzde 28,75 (Bu seçim CHP'nin ortanın solu darbesini yediği seçimdir.)1969: Yüzde 27,371973: Yüzde 33,30 (Ecevit'in lider olarak ilk seçimi.)1977: Yüzde 41,381983: (HP) Yüzde 30,46 (Askeri yönetimin izin verdiği tek sol parti olarak Halkçı Parti CHP seçmeninin oylarını topladı.)* 1987: SHP yüzde 24,74 + DSP yüzde 8,53. Toplam yüzde 33,27 (CHP kadroları çoğunlukla SHP'nin içindedir, Ecevit DSP ile ilk seçimine girmiştir.)* 1991: SHP yüzde 20,75 + DSP yüzde 10,75. Toplam yüzde 31,50* 1995: CHP yüzde 10,71 + DSP yüzde 14,64. Toplam yüzde 25,35 (CHP kurulduktan sonra SHP ile birleşmiştir.)* 1999: CHP yüzde 8,71 + DSP yüzde 22,19. Toplam yüzde 30,90* 2002: CHP yüzde 19,39 + DSP yüzde 1,22. Toplam yüzde 20.61.* 2004 (yerel) CHP yüzde 19,10 + DSP yüzde 1,14. Toplam yüzde 20,24.Bu tablodaki seçim sonuçlarına bakıldığında, CHP'nin son 10 yıldır gerçekten bir "halktan kopma" süreci yaşadığı görülüyor. Bu sonuçlar, CHP'nin daha önceki en kötü günlerinde aldığı sonuçların daha da gerisindedir.CHP'liler önce bunu tartışmak zorunda.
Başbakan sonunda, gecikmeli de olsa aklın yolunu gördü. Önce kızdı, öfkelendi, yine "medya" filan dedi. Ama sonunda gereğini yaptı, eşine hediye edilmiş olan değerli ziynet eşyalarını geri verdirdi.* Aslında tabii ki, yapılması gereken, hiç almamaktı. Hediye meselesiyle ilgili tepkiler zaten bu noktada yoğunlaşmıştı. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın bir kuyumcudan ya da herhangi bir tüccardan 10 bin ya da 45 bin dolarlık bir hediyeyi, baştan kabul etmemesi gerekirdi.Başbakan'ın bu konuyla ilgili çıkışları da biraz talihsiz oldu. Hediye'nin fiyatının 45 bin değil 10 bin dolar olduğunu söylemesi, "etik" ve "siyasi etik" konusunda duyarlı olan herkesin içini burktu.* İlk "fevri" tepkilerinin ardından Başbakan'ın hediyeleri iade kararı son derece yerinde olmuştur. Bu karar, hediye vererek Başbakan'a yakınlaşma hevesindeki herkesin bu hevesini kıracaktır. En azından bir süre için kıracaktır.* Başbakan'ın büyük ve özellikle dış ihalelerde pazarlıkları bizzat yürütmesi ve bunların sonunda devlete bir "hediye" istemesi de, yaptığı işin heyecanına verilebilir.* Ancak şunu da hatırlatmak gerekir. Bu tür pazarlıklar ve en son ana sıkıştırılan "hediye" ya da "ekstra avanta" işleri -en azından- başbakan düzeyinde yapılması gereken işler değildir.Devlet gerçekten kazanıyor mu?Üstelik ticaret hayatından geldiği için Başbakan'ın çok iyi bilmesi gereken bir başka durum vardır. Pazarlık yapılırken taraflar hesaplarını kitaplarını yaparlar. Bunun sonunda bir anlaşmaya, uzlaşmaya varılır. El sıkışıldıktan sonra, koşullar zorlanıp alınacak "hediye" sonuçta "hesap dışı" bir maliyet anlamına gelir. Burada da "hediyeyi" mecburen veren tarafın ilk tepkisi, bu fazladan maliyeti bir şekilde çıkarmanın yollarını aramak olacaktır. Sonunda eğrisi doğrusuna gelir.* Başbakan'ın bu hediye işlerini, ortak aklın yolunda ve aldığı tepkilerin ışığında çözmesi, yani bu meseleden kendini kurtarması herkes için hayırlı olacaktır.Devletin en tepesindeki başbakanın "hediye" olayına bakışı en alta kadar iner ve o kademeleri de etkiler.Çok uzak olmayan bir geçmişte ülkemiz fena halde bir hediye "cenneti" olmuştu. Bunu önlemek zorunda olanlar da icraatın en tepesindekilerdir.***Bayramlarımızla birlikte yaşattığımız güzel gelenekler hayatımızın önemli unsurları olmaya devam ediyor. Son yıllarda bu güzel geleneği bozan, trafik katliamıdır. Bu bayramda trafik katliamının bütün keyfimizi kaçırmaması dileğiyle Kurban Bayramınızı kutlarım.
Devletin kadrolarını, memur ya da işçi adı altında şişirme, "partilileri" ya da eşi-dostu "devlet güvencesine" kavuşturma alışkanlığı yaşamaya devam ediyor.Son örnek, 2005 yılında kamuya 48 bin yeni personel alımı kararıdır. Düzgün bir şekilde açıklanmamış olsa da bu kez gerekçe AB'ye hazırlık olarak gösteriliyor. Söylenene göre her bakanlık kendi ihtiyacını belirleyip Maliye Bakanlığı ile Başbakanlığa bildirecek.* Bunun için bakanlar arasında çıkacak kavgayı tahmin etmek güç değil. Her bakanlıkta eşin dostun, milletvekillerinin gönderdiği listeler bekliyor.Bakanlar bu 48 bin kadroyu "bölüşerek" bakanlıklarının "gücünü" artıracaklardır.Hastalığın yaşamaya devam ettiğini gösteren bir örneği Gümrük Müsteşar Vekili anlatıyor: Her gün çok sayıda milletvekili Müsteşar'ı arayıp söylediği kişiyi işe almasını istiyor.Ayrıca Müsteşar Vekili, diğer kamu kurumlarında çalışan 7 bin memurun da Gümrük'te görev almak istediğini, bu amaçla başvurduğunu ve beklediğini söylüyor.* O 7 bin kişinin "vatanına daha iyi hizmet için" ille de gümrüklerde çalışması gerektiğine inandığını, bu yüzden talepte bulunduğunu düşünebilmek, oldukça saf olmayı gerektirir. Müsteşar vekili diyor ki: "Adam 45 yaşında. Niye gümrüğe geçmek istiyor?"Önce "düşünce temizliği"Yolsuzluklarla bunca mücadeleye rağmen, hâlâ binlerce kişi "ille de gümrükte çalışacağım" diye uğraşıyor, araya milletvekili sokuyorsa eski hastalıklarla mücadelede fazla bir yol alındığını söylemek zordur.* Şu anda devletin küçültülmesi faaliyeti de ilk baştaki hızla yürümüyor. Daha üç yıl önce memurlarının maaşını ödeme zorluğu yaşamaya başlamış olan, buna karşılık devlette yeni bir yapılanmaya direnen yöneticilerin arkalarında bıraktıkları miras hâlâ çok ağır.Üstelik bu mirasın hızla temizlenmesini sağlayacak gerçek "düşünce temizliği" de gerçekleşmiş değil.Devlet kadrolarının şişirilmesi, işsizlik sorunun çözüm yollarından biri olarak görülmeye devam ediyorsa yeni krizlere hazırlıklı olmalıyız.* Avrupa Birliği üyelik sürecinde en büyük uyum sorununu "hantal" ve eski alışkanlıklarından, hastalıklarından kurtulamamış olan "devlet" yaşayacaktır.Devletin yeniden yapılanması için çeşitli çabalar sürerken memur sayısını artıran bir yönetim, yapılan bütün işlerin boşa gitmesine neden olur.
Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan uzun konuşmasının dünkü 10'uncu bölümünde Fethullah Gülen, 12 Eylül yönetiminin başı ve eski cumhurbaşkanı Kenan Evren'in "cennetlik" olduğunu ilan etti. Fethullah Gülen aynen şöyle diyor: "Evren Paşa (...) seçmeli din derslerini mecburi yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Gençlerin çoğu onun bu icraatı vesilesiyle din eğitiminden nasiplerini almışlardır. Bu iş kanaatimce öyle büyüktür ki -doğrusunu Allah bilir-hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir."Din derslerini zorunlu kılmakla "cennetlik" olunuyorsa, unutulmamalı ki Kenan Evren bu alanda tek isim değil. Üstelik bu, Evren'in bu alandaki tek icraatı da değil. Orgeneral Kenan Evren, imam hatip mezunlarının üniversitelerin tüm bölümlerine girmelerini de sağlamıştı.Evren'in "kurtuluşu"nda bir işlevi olabileceği düşünülürse, TRT'de her hafta "İnanç Dünyası" adlı din programını yaptırması da belirtilmelidir.Güneydoğu'da uçaklardan dini bilgiler içeren Kürtçe yayınların atılması fikrinin de Evren'e ait olduğu söylenmektedir.Hakları yenmemeliEvren bu icraatları dolayısıyla "cennetlik" oluyorsa, Fethullah Gülen tarafından aynı şekilde ödüllendirilmesi gereken başkaları da vardır.Örneğin İsmet İnönü. 1930'da kapatılmış olan "İmam Hatip Mektepleri"ni 1949'da yeniden açtı. Yükselen Demokrat Parti muhalefetine karşı "tedbir" olarak ayrıca Türkçe okunan ezanın tekrar Arapçaya döndürülmesi için karar aldı. (Ancak bu kararı uygulamak Demokrat Parti'ye kaldı.)Bülent Ecevit'in aynı şekilde anılması gerekir. 1974'te Erbakan'ın desteğiyle başbakan olan Bülent Ecevit, imam hatip okullarının orta kısımlarını tekrar açtı. Devlet televizyonunda ilk kez canlı mevlit yayınlattı. TRT televizyonunda her hafta sürekli bir dini yayın yapılmasını sağlayan da Bülent Ecevit'tir.Fethullah Gülen, başbakanlığı döneminde 250'den fazla imam hatip lisesi açan Süleyman Demirel'i de unutmamalıdır.Fethullah Gülen, konuşmasına ekleyeceği bir bölümde İsmet İnönü, Adnan Menderes, Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel'in de "cennetlik" olduklarını ilan etmelidir. Yoksa haksızlık yapmış olur.
Demokrat Parti'nin askeri müdahale ile devrilmesinden sonra eski iktidar mensuplarına açılmış davalardan biri de "köpek davası" olarak tarihe geçmişti. Köpek davası şuydu: Afganistan'dan Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a iki değerli Afgan tazısı hediye edilmiş, Bayar bu iki köpeği devlete vereceği yerde evine götürmüştü.Bayar bu konuda suçlandı çünkü kamu görevlilerinin alabilecekleri hediyelerle ilgili yasal kısıtlamalar o zaman da vardı. Tabii şimdi de var.Bunun ötesinde, verilen hediye aslında o "makama" veriliyor, o makamda bulunan şahsa değil. Bulundukları makam ile kendi şahıslarının aynı şey olduğunu düşünenler bu hediye işlerinde gevşek davranırlar.Başbakan'ın eşine verilen hediyeler meselesi birkaç tarafıyla dikkati çekti. Bunlardan biri hediyelerin fiyatının "düşürülmesi"dir. Hediyenin fiyatını gazetecilere söyleyen, bizzat hediyeyi veren kişi. Ancak bu da fazla önemli değil. Önemli olan, 45 bin dolar ile 10 bin dolar arasında "fark olduğunu" iddia etmek. Bu bakış, özellikle hediyeyi alan kişiye aitse dikkat çekici oluyor.Bu çembere dikkat ediniz!Türkiye'de ne yazık ki her iktidarın çevresi son derece hızla bir "yalakalar çemberi" tarafından çevrilir. Bu "yalakalar çemberi" düğünlere götürülen hediyelerle, son olay benzen fırsatlarla ortaya çıkar."Yalakalar çemberi" bundan önceki bütün iktidar sahiplerini kuşattığı gibi, bu hediye ve düğün hediyesi olaylarında görüldüğü gibi, AKP iktidarının çevresinde de yerini almış durumda.Son olaylarla ilgili iddialardan biri de Moskova'daki alışveriş merkezinde dükkânı olan bazı kişilere "Başbakan'ın ve Rus bakanın eşine hediye verin" dendiği şeklinde."Yalakalık" bazen bu iddiada olduğu gibi, iktidar sahibinin yakın çevresinden de başlayabilir. Ve dalga dalga yayılır.Yalakanın yalakalık yapmasına imkân veren, iktidar sahibinin ve yakınlarının tavrıdır. (Bakınız, Turgut Özal dönemi.)Eğer iktidar sahibi ve yakınları kendilerine önerilen değerli hediyeleri uygun şekilde geri çevirir ve bu yalakalığa yeltenenlere "Beyefendinin ve ailesinin böyle şeylerden hoşlanmadığı" söylenirse durum farklı olur.Aynı şey çok tartışma konusu olan düğünler için de geçerlidir. Eğer iktidar sahibi, hediyeler konusunda hassas olduğunu duyurursa hiç kimse maddi değeri fazla olan hediye getirmeye teşebbüs edemez. Hediyenin geri çevrilmesinden ve iktidar sahibinin gözünde sevimsiz duruma düşmekten çekinir.Yalakalara cesaret veren sadece ve sadece iktidar sahibinin tavrıdır. Gereken tavrı almakta tereddüt edenler ve bu şekilde yalakalara cesaret vermeye devam edenler de sürekli olarak sorunlarla karşılaşırlar.
Sivrisinek bütün hayvanları, insanları ısırıp kaçıyor ve ne insanlar ne de hayvanlar onu yakalayabiliyordu. Giderek kendisini dünyanın en büyük, en güçlü canlılarından biri olarak görmeye başlamıştı.Artık büyüklüğünü herkese kanıtlamak istiyordu. Aklına bir fikir geldi. Dolaştı, dolaştı, sonunda kral aslanı buldu.Aslanın burnunun ucuna kadar yaklaştı ve "Gel dövüşelim, benim senden de güçlü olduğumu göreceksin" dedi.Aslan vızıldayan küçük yaratığa baktı, içinden gülerek başını çevirdi. Sivrisinek bundan hiç hoşlanmadı ve aslanın burnunun dibine halkalar çizerek onu kışkırtmaya devam etti.Sonunda aslan sinirlendi ve bir pençe savurdu. Bu saldırıyı bekleyen sivrisinek anında aslanın başının arkasına dolandı, ensesini, kulağını, sırtını, konduğu her yerini sokmaya başladı.Aslan deliler gibi uğraşıyor, ama sivrisineği bir türlü başından atamıyordu. Sonunda pes etti. Sivrisinekle uğraşmayı bırakıp, yaralarını yıkamak için su kenarına gitti.Aslan uzaklaşırken sivrisinek bağırıyordu: "Gördün mü kral aslan, bu alemin en güçlüsü benim!"Kral aslanı da perişan ettikten sonra sivrisinek bu dünyanın gerçekten en güçlüsü olduğuna iyiden iyiye inanmıştı. Keyifle atraksiyonlar yaparak uçuyor ve kendi kendine "en güçlü benim" diye tekrarlıyordu.O keyif içinde deliler gibi uçarken hiç fark etmedi, kendini bir anda örümceğin ağına takılmış buldu. Şaşkınlıkla bu kez örümceğe seslendi: "Hey! En güçlü benim, aslanı bile yendim..."Örümceği sivrisineğin söyledikleri değil kendisi ilgilendiriyordu. Bir hamlede onu yutuverdi.***Kurdun biri bir kuytuya çekilmiş yemeğini yiyordu. Boğazına bir kemik takıldı. Uğraştı didindi, kemiği çıkaramadı.Ortalığa çıkıp kendisine yardım edecek birini aramaya başladı. Sonunda balıkçıla rastladı ve ona durumu anlattı.Balıkçıl kurdun ricasını kırmadı ve ince uzun gagasını kurdun boğazına sokarak takılan kemiği çıkardı.Boğazındaki kemikten kurtulan kurt teşekkür edip gitmeye hazırlanırken balıkçıl seslenip kurdu durdurdu: "Senin hayatını kurtardım, herhalde bunun karşılığında bana bir şey vereceksin" dedi."Verdim ya" dedi kurt, "Hayatını verdim... Sen gaganı bir kurdun ağzına soktun ve sağ salim çıkardın, bundan daha büyük ödül olur mu?"
Türkiye gelecek hafta bir konuda daha "hesap" verecek. Bu konu Türkiye'de kadının durumu. Hesap verilecek örgüt de Birleşmiş Milletler.Türkiye'de kadın hakları ve eşitlik mücadelesi veren sivil toplum örgütleri iki ayrı rapor hazırladı.* İnsan hakları ve çağdaş yaşam standartları geliştikçe kadın hakları da gelişir, haksızlıklar giderilir. Konu, aslında insan haklarının bir parçasıdır.İnsanlar arasındaki eşitlik demek, her şeyden önce, kadınlarla erkeklerin eşitliği demektir. Toplumda her türlü ayrımcılığın kalkması öncelikle kadınlara yönelik haksızlıkların kaldırılması demektir.Ancak Türkiye'de kadının durumu, ayrıca ele alınması ve özel çözümler getirilmesi gereken bir olumsuzluk boyutunda.Sivil toplum örgütlerinin hazırladıkları raporlar, yasalarda yapılmış ve yapılacak değişikliklerin ötesinde "uygulama" da yani gerçek hayatta halen "eski düzen"in sürdüğünü belirtiyor.* Medeni Kanun'da ve Türk Ceza Kanunu'nda yeni değişiklikler yapılmış ve yapılacak olabilir. Ancak şu anda "gerçek hayat"a baktığımızda, toplumda, ekonomide, siyasette ve hemen hemen tüm mesleklerde kadın hâlâ "ikinci sınıf" konumundadır.Önce ve hızla zihniyet değişimi* Kız çocuklarının okula gönderilmesi için 2004 yılında özel bir kampanya yapılması gerekmişse; kızını okula göndermeyenler ancak biraz da "devlet" korkusu kullanılarak ikna edilebiliyorsa, "kadın sorunu" bütün yönleriyle ortadadır.* Türkiye OECD ülkeleri arasında bebek ölümlerinde hâlâ listenin en üst sıralarında yer alıyor. Bu kadar bebek, çocuk ölümü, bu orana yakın anne ölümü anlamına gelir.* Türkiye'nin az gelişmiş bölgelerinde okuma yazma bilmeyen kadınların oranı "resmi" verilere göre yüzde 40'tır.* Bu oranın gerçekte daha da yüksek olduğunu görmek için üstünkörü bir gözlem dahi yeterlidir.* Kadınların siyasete katılmalarına ve görev almalarına ilişkin rakamlar da Türkiye'nin 119 ülke arasında 103'üncü olduğunu gösteriyor. Meclis'teki 550 milletvekilinden 24'ü kadın. Hükümette tek bir kadın bakanlık görevinde.Kadın siyasetçilerin sayısı daha önceleri de hep çok azdı ve aralarında başbakanlığa yükselen de oldu ama kadının durumu hiç değişmedi.* Birleşmiş Milletler'e verilecek "resmi" raporda kuşkusuz ağırlığı olumlu gelişmeler taşıyacaktır. Bunların bile gerçek hayata yansıması için "zihniyet değişimi"nin hızlanmasından başka çare yoktur. Aksi takdirde her şey kağıtların üzerinde kalır.