Sıkıntılı ortaklık

6 Şubat 2005

Türk-Amerikan ilişkilerinin sıcaklığını tarif etmek için bulunan deyim "stratejik ortaklık"tı. Aynı deyimi önceki gece Ankara'ya gelen ABD'nin yeni Dışişleri Bakanı Rice da kullandı.Ancak şu anda bu ortaklık stratejik değil "sıkıntılı" bir ortaklık. Bunun nedeni ABD yönetiminin Türkiye'nin kaygılarıyla ilgili olmaması.Bush yönetiminin yürütmekte olduğu "dünya egemenliği" ve buna bağlı Ortadoğu politikası kapsamında Türkiye'nin kaygılarının dikkate alınmasını beklemek de kolay değil.Sıkıntının bir yanı, Irak savaşının sonuçlan. Bu savaşın aldığı seyir dolayısıyla Amerikan yönetimi Kuzey Irak'ta Kürt "özerk" bölgesinin bir "yarı-devlet"e dönüşmesi için yeşil ışık yaktı.Böyle bir devlet ya da yarı-devlet, hem Amerika'ya şiddetle bağımlı olacak hem de Musul-Kerkük petrollerinin bekçisi ve bu petrolden azami fayda sağlayan taraf olacaktır.Bu devletin Türkiye'nin geleceği açısından taşıdığı anlam ayrı bir konu. Ancak şu andaki pratik sıkıntılardan biri PKK'nın "savaşa devam eden" kesiminin bu bölgedeki durumu.Amerikan yönetimi Türkiye'nin güvenliğine yönelik bu tür oluşumlara taviz verilmeyeceği konusunda Türkiye'ye çeşitli defalar söz verdi. Ancak herhangi bir adım atılmadı."Irak'ta seçim yapıldı, artık kendileri hakkındaki kararları yeni Irak yönetimi verecek" sözü, gerçek durumu yansıtmayan bir kandırmacadan ibarettir.Bağdat'ta nasıl bir hükümet kurulursa kurulsun, asıl kararlan verecek olan Amerikan işgal yönetimi ve Washington'dur. Irak petrolünü bölüştürecek olanlar da onlardır.Kaplanla yatağa girmek...Amerikan yönetiminin Türkiye'den önemli bir isteği daha bulunuyor. Bu da İncirlik üssünün kulanımıyla ilgili kolaylık sağlanması. Bu "kolaylık" sağlandığı andan itibaren de Amerikan yönetiminin İran ve Suriye ile ilgili "niyetleri" biraz daha açığa çıkacak. Çünkü öyle bir bölgesel askeri operasyonda İncirlik çok daha fazla önem kazanıyor.Amerikan yönetimi şu anda Türkiye'ye "Siz 1 Mart tezkeresi ile askeri işbirliği yapmayı reddettiniz, sonuçlarına katlanın" diyor olabilir. Eski Dışişleri Bakanı Powell da Irak'ta direnişin sürmesini buna bağlamış ve kuzeyden operasyon yapılamadığı için bu bölgedeki Sünnilerin direnişi örgütleyebildiklerini söylemişti. Geçtiğimiz cuma günü ise Savunma Bakanı Rumsfeld benzer görüşleri dile getirdi.Amerikan yönetimi, Ortadoğu'nun tümü için kurduğu planlarda Türkiye'nin "kayıtsız" ve "şartsız" yer almasını istediğinin bütün işaretlerini veriyor.Bunu bir soruya çevirirsek, aklı başında herhangi bir vatandaşın buna "Peki" diyeceğini düşünemeyiz.İsmet Paşa'nın bir sözü vardı, aşağı yukarı şöyleydi:Büyük bir devletle müttefik olmak da zordur, kaplanla yatağa girmeye benzer...

Devamını Oku

İki ekmek, çok yorum

5 Şubat 2005

Hükümdarın biri emir vermişti, her gün sarayın önünde yoksullara ekmek dağıtılıyordu. Hükümdar da her gün kafesli bir pencerenin arkasına geçip ekmek almaya gelenleri ve tepkilerini izliyordu.Bir gün ekmekçisine talimat verdi:"Farklı iki ekmek yapacaksın. Biri tuzsuz bir ekmek olacak, diğerinin içine ise bu altınları koyacaksın. Sonra ekmek dağıtırken iki kişi seçeceksin. Değerli bulduğun birine içi altın dolu ekmeği, en değersiz bulduğuna da tuzsuz ekmeği vereceksin."Ekmekçi hükümdarın söylediğini yaptı, ekmekleri hazırladı. Kapının önüne çıktığında iki kişi duruyordu. Kılığından anlaşıldığına göre bunlardan biri din adamıydı; başında yeşil sarığı, elinde tespihi vardı. Diğeri ise üstü başı dökülen yaşlı bir adamdı.İçi altın dolu ekmeği din adamı olduğunu sandığı kişiye verdi. Oysa adam aslında din adamı filan değildi, insanları kandırmak için kendisine din adamı süsü vermişti. İçi altın dolu ekmeği aldı, elinde şöyle bir tarttı ve düşündü:"Bunun hamurunun dengesi kaçmış. Bu kadar ağır olduğuna göre demek ki pişerken hiç kabarmamış, içi taş gibi kupkuru hamurdur..."O sırada ekmekçi tuzsuz ekmeği de üstü başı dökülen yaşlı adama vermişti. Din adamı kılıklı sahtekâr baktı ve ihtiyarın elindeki ekmeğin ağzının tadına daha uygun olduğunu düşündü. Yaşlı adama:"Amca bu ekmek daha büyük, bunu sen al, elindekini bana ver" dedi.Ekmekçi, yeşil sarıklının bu davranışını görünce, "Ne kadar doğru yapmışım. Bir din adamının yapması gerekeni yaptı" diye düşündü.Hükümdarsa kafesin ardından olup biteni izlerken bir yandan da düşünüyordu:"Bu din adamı ekmeği elinde tarttı ve herhalde içinde altın olduğunun farkına varıp ekmeği fakir yaşlı adama verdi..."Onlar kendi kendilerine böyle düşünürken, sahte din adamı tuzsuz ekmekten bir lokma koparıp yemiş ve yüzünü buruşturarak "Yanlış yapmışım" diye kendi kendine kızmıştı bile.Fakir yaşlı adamsa, altın dolu ekmeği koltuğunun altına kıstırdı. Çok aç olmasına rağmen bir kırıntı bile koparmadan ekmeği paylaşacağı derviş arkadaşlarıyla buluşmak üzere yola koyuldu.

Devamını Oku

Atatürk belgeleri

4 Şubat 2005

Atatürk'ün eski eşine ait Türk Tarih Kurumu'nda saklanan belgelerin açıklanmasıyla ilgili tartışma sürüyor. Son olarak "Latife Hanım'ın akrabaları bunların açıklanmasını istemiyor" kararı açıklandı.Buradaki "akraba" sözcüğüyle yasal mirasçılarının kastedilip edilmediği ise açıklanmıyor. Hangi "akraba", hangi "gerekçeyle" bunların açıklanmasını istememiştir, o da anlaşılmıyor.Bu belgeleri görmüş olan tek kişi de hem "açıklansın" dedi hem "açıklanmasın" dedi. O kişi dışında da bu belgelerin içeriği hakkında bilgi sahibi olan kimse yok.* Belgelerin açıklanmasıyla Atatürk'ün özel yaşamına dair "gereksiz" ayrıntıların bilineceği ve bunların Atatürk aleyhine kullanılması imkânının doğacağı, "açıklanmasın" diyenlerin gerekçesidir.* Atatürk'ün ya da herhangi bir büyük tarihsel kişi olsun, özel yaşamıyla ilgili ayrıntıların ortaya çıkmasının o kişiyi yıpratamayacağı bir çağda yaşıyoruz.Hâlâ bu türden bilgileri kullanarak tarihi kişileri yıpratmaya çalışacak olanların ortaya çıkmasının da fazla bir önemi yok.* Ve bu olay da aslında "yasaklama" fikrinin neredeyse "genlerimize" işlemiş olduğunun göstergelerinden biri. Benzeri her olayda hemen bir "açıklanmasın", korosu beliriveriyor. Çünkü "yasakçı" ruhumuz, ortaya çıkacak her gerçeğin bize zarar verebileceği kompleksi içinde yaşamayı sürdürüyor. Atatürk'e ilişkin belgelerin "özel hayat" ile ilgili olması mümkündür ve bu konudaki kararın, belgelerin yasal sahibi olan yetkili mirasçı tarafından verilmesi de yasaya uygun olabilir.* Ancak konu Atatürk'tür ve eski eşinin yasal mirasçısının böyle bir konuda tek yetkili olması da doğru değildir.Yasakçı kafanın asıl derdiBu tartışma içinde yapılan resmi açıklamalarda genel olarak bir "akrabalar" kavramı kullanılıyor, ancak bu akrabaların kaç kişi olduğuna, kimler olduklarına ilişkin hiçbir bilgi verilmiyor.* Türkiye, her tarihi olayda yasakçı kafanın etkili olmasının en açık ve net zararlarından birini Ermeni meselesinde yaşadı. Belgeler "neme lazım, aleyhimize bir şeyler çıkar" diyenler tarafından saklanmış, bunlar araştırmacılara verilmemiş ve bu sorun da sonuçta büyük bir siyasi meseleye dönüşmüştür.Yasakçılık ancak o günü kurtarır. Bugüne kadar hep öyle olmuştur. Atatürk'e ilişkin belgelerin gizlenmesi de ancak bugünkü "yetkililerin" bu sorundan şimdilik "kurtulmasını" sağlar.Ve bu yasakçı ruh, Atatürk'e asıl zarar verecek olanın, bu belgelerin gizlenmesi olduğunu anlayamaz. Anlasa, zaten yasakçı olmazdı...

Devamını Oku

Uzak Asya ve Hakkari

3 Şubat 2005

Önce Hakkari'de depremden zarar gören vatandaşlar isyan etti: Güneydoğu Asya için yapılan faaliyetler bizim için de yapılsın, toplanan yardımlar bizim için de toplansın!..Güneydoğu Asya'daki felâketin yüzyılların en büyük felâketlerinden biri olduğu ortada. Bütün insanlığın da bu felâketin yaralarını sarmak için çaba göstermesi gerekir. Türkiye'nin yaşadığı 1999 felâketinde dünya bu duyarlılığı göstermiş ve yardım yağmıştı.* Bunun kadar önemli olan, bütün Türk toplumunun felâketin açtığı yaraların sarılması için seferber olmasıydı. (Araya sızıp bu olayı dahi zenginleşme aracı olarak kullananlar da bellidir.)Güneydoğu Asya felâketi tabii ki Türk toplumunu da etkiledi, buradaki insanların yaşadıkları herkes için üzüntü konusu oldu.Buna karşılık Türkiye'de halkın katılımı için açılmış olan yardım hesaplarına "Ankara"nın istediği düzeyde para yatırılmamış olduğu da görüldü.Bunun birkaç nedeni olduğu tahmin edilebilir. Birincisi, bölgenin uzaklığı dolayısıyla "ayni" yardım yapma imkânsızlığıdır. Buna bağlı olarak, Türk toplumunun büyük kesiminin maddi sıkıntı içinde yaşamaya devam ettiği gerçeği de ortada.Yanlış hesap değil mi...Bir başka neden olarak ülkemizde bu tür "büyük" kampanyalara olan inançsızlığı söyleyebiliriz. İnsanlar yardım olarak verdikleri paranın "doğru" yere gittiğinden emin olamıyor. Bu konularda sürekli olarak "kuşku" egemen.Örneğin 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra, devletin mali krizini atlatmak için "alyans" kampanyası açılmış, yüz binlerce kişi yüzüklerini devlete bağışlamıştı. Buradan elde edilen kaynağın nasıl kullanıldığı tam olarak açıklanamayınca da ortalığı türlü çeşitli ve gerçek dışı dedikodular kaplamıştı.* Güneydoğu Asya'ya yardım konusunu Başbakan Erdoğan'ın "kişisel" bir meseleye çevirdiği anlaşılıyor. Herhalde Başbakan "bizzat" çağrı yapmasına rağmen halkın çağrısına uymamasına tepki gösteriyor.Bu nedenle Başbakan "yardım miktarı"nın artırılması amacıyla Türkiye'nin en varlıklı bilinen kişileri için bir yemek düzenledi ve "bizzat" para topladı ya da yardım sözü aldı.Üstelik Başbakan, Güneydoğu Asya'daki felâket bölgelerini kapsayan bir geziye çıkacak...* Bunları Hakkari'de depremin vurduğu insanlara, açlık sınırında yaşayan insanlara anlatmak tabii ki çok güçtür.Başbakan Erdoğan çok hızlı bir şekilde uluslararası siyasetin ünlülerinden ve dünya kamuoyunun tanıdığı bir kişi oldu. Bu durum herkesin hoşuna gider, herkesin gururunu okşar. Ancak Güneydoğu Asya felâketi dolayısıyla Türkiye'de toplanan bağış miktarı, bu "dünya ünlüsü" imajının desteklenmesine yetmez.

Devamını Oku

Askeri çözüm

2 Şubat 2005

Kuzey Irak'taki Kürt politikasının başarılı olması ve Kerkük'ün bir "Kürt şehri" olduğunun seçimde tescil edilmesi üzerine Türkiye'de bazı sesler yükselmeye başladı.Bu sesleri anlamak çok kolay değil, çünkü Irak Kürtleri'nin Kerkük planının, Amerikan desteğiyle gerçekleşeceği uzun süredir belliydi.Başbakan Erdoğan'ın sert konuşmalan da çoğu kişinin aklına "askeri müdahale" fikrini tekrar getirdi.* Bugün Kuzey Irak için, konu ister Kerkük isterse Türkmen hakları olsun, askeri müdahaleyi bir çözüm olarak görmek ve göstermek Türkiye'ye yapılacak en büyük kötülüktür.Diyelim ki Türk askeri Kuzey Irak'a girdi ve amacının Kerkük'ün, Türkmenlerin güvenliğini sağlamak olduğunu ilan etti.Bu durumda Kuzey Irak Kürtleri'nin direniş göstermemesi mümkün değildir. Sonuçta, "kendi topraklarına bir işgal kuvveti girmiş" olacaktır.* Türk askeri Kerkük'ün ve Türkmenlerin güvenliği gerekçesiyle bölgede ne kadar süre kalabilecektir? ABD'nin Irak işgaline karşı çıkan dünya kamuoyunun ve Avrupa'nın böyle bir Türk işgaline hoşgörüyle bakması da mümkün değildir.* Dünya bu olayı, Türklerin fırsattan istifade petrol bölgelerine el koyması olarak görecek ve bu kanaati değiştirmek de mümkün olamayacaktır.* Böyle bir müdahale Türkiye ile ABD'yi de "askeri" olarak karşı karşıya getirecektir. Karşı karşıya kalma durumunun sonucu, çok farklı kaos ihtimalleriyle doludur.Kerkük hangi ülkede?* "Kerkük'e gidelim" diye bağıranların düşünmesi gereken çok önemli bir nokta daha var. Kerkük bir başka ülkenin toprağında. Çoğunluk ister Kürt ister Türkmen olsun. Buradaki Türkmenlerin güvenliği için asker göndermeyi savunanlar şunu da düşünmek durumundadır: Bir gün başka birileri de kalkıp "Siz Türkiye'deki Kürtlere kötü davranıyorsunuz biz onların güvenliğini sağlamak için asker göndereceğiz" dediğinde buna ne cevap verilecektir. Burası Türkiye, orası ise Irak ya da eski Irak. Irak ya da eski Irak'ta Türkiye'nin "kırmızı çizgileri" Türkiye'nin güvenlik gereklerinin ötesinde olamaz. Türkmenlerle ilgili olarak yapılabilecek bütün siyasi görevler yapılacaktır, yapılmalıdır. Ama bu, Türkiye'nin askeri yola başvurmasının gerekçesi olamaz.* Türkiye, Kuzey Irak'a asker soktuğu anda Avrupa'dan dışlanır ve Ortadoğu'nun kaosu içine gömülür.* Bütün bunları göze alan, Türkiye toprağının da yeniden savaş alanı olmasını göze alan, "Kerkük'e yürüyelim" diye bağırsın.

Devamını Oku

Seviye kaybı

1 Şubat 2005

Geçen dönemde siyaset ortamı gerçekten yerlerde sürünecek kadar seviye kaybetmişti. 2002 seçimlerinde Türk halkı tam bir "temizlik" yaptı. Dürüstlüğünden kuşkulandığı ya da ülkeyi yönetme yeteneği olmadığına inandığı büyük bir kadroyu siyasetten tasfiye etti. Tasfiyeden en çok nasiplenense, merkez ve merkez sağ oldu. Burada ortaya çıkan boşluk, kendiliğinden AKP tarafından dolduruldu.Solda ise, AKP'nin takıyye yaptığından kuşkulananlar için, bu partinin geldiği siyasi İslamı tehlike olarak görenler için tek çekim merkezi CHP'ydi.Beklenti çok açıktı, mesaj çok net verilmişti: Türk halkı sağda ve solda siyaset yapanlardan "seviyeyi yükseltmelerini" istiyordu.* "Seviye yükseltmenin" ilk şartı, yeni isimlerin, temiz isimlerin, seviyeli isimlerin politikaya girmeleri ve önde olmalarıydı.Bu süreç başladı ama başladığı gibi de durdu. Şu anda siyaset sahnesinde en önde bulunanlar yine geçen dönemin içinde şöyle ya da böyle bulunmuş aktörlerdir.Bu kesim siyasetteki yenilenmeyi yeterli bulmuş ve aslında birkaç yeni isim dışında eski kadrolarla yola devam etmeyi tercih etmiştir.* AKP'nin şu anda "rakipsiz" durumda olması da bu gerçeği değiştirmez. Tam tersine, tehlikenin büyüklüğünü gösterir.Her alanda başarılı olduğuna fazlasıyla inanmış siyasilerin kendilerini ve kadrolarını yenilemeleri mümkün değildir. Böyle bir ruh haliyle koltuklara daha fazla yapışılır, koltukları korumak için her şey yapılmaya başlanır.Türk siyasetinin gerçek anlamda seviye kazandığını sananları hükümetin ve AKP'nin "kendinden emin" havası etkiliyor.* Ancak görülmeli, bilinmeli ve hatırlanmalıdır: Bir zina tartışması çıktığında seviye hemen düşüyor; bir hediye meselesi ortaya çıktığında ilk tepki seviyeyi yükseltme yönünde olmuyor.Sınıfta kalmaya devam!Türk siyasetinde seviyenin hâlâ yükseltilmediğini ortaya koyan tek görüntü CHP Kurul-tayı'nda yaşananlar, orada yapılan konuşmalar değildir.* İşler yürüdüğünde seviye kendi kendine düşmez, sıkıntılı ve sınav niteliğinde bir olay ortaya çıktığında gösterilen davranış önemlidir. Başoyuncular ya eski ve düz tepkileriyle kendilerini ele verecek ya da seviye yükseltmeyi görev olarak benimsediklerini gösteren şekilde davranacaklardır.* Türk siyasetinin seviyesinin gerçekten yükseldiğini sanmak ya da düşünmek için fazla iyimser olmak gerekir. Siyasetin en önündekiler her sınavda sınıfta kalmaya devam ediyor.Seviyede yükselme olacaksa, bu hep birlikte olur. Birleşik kaplarda herkesin bulunduğu düzey sonuçta aynıdır, bazen birileri bazen de başka birileri üstte görünebilir, ama su durulduğunda görülen, seviyelerin eşit olduğudur.

Devamını Oku

İhtimaller

31 Ocak 2005

CHP'nin ve partidekilerin bundan sonra ne olacakları konusunda fikir yürütmeye devam ediliyor. Olaylı ve tatsız kurultayın ardından tabii ki CHP'ye yakın olanlar da uzak olanlar da bu partinin geleceğini "düşünüyor."Kurultay'da Mustafa Sarıgül'ün sürpriz oy alması kendisinin CHP'deki geleceği açısından bir şey ifade etmiyor. Çünkü gelecek kurultaya kadar bu oyları verenler tasfiye edilecek ve Baykal bu kez bin yüz oyla genel başkan seçilecektir.Baykal'a muhalif olanların ne yapacakları sorulduğunda ortaya birkaç ihtimal çıkıyor:1- CHP içinde beklerler; gelecek kurultay için bazı faaliyetlere girişirler ve tasfiye edilirler.2- CHP'den atılmak yerine istifa etmeyi tercih ederler; herkes evine döner, milletvekili olanların bazıları evine döner, bazıları tekrar milletvekili seçilmenin yollarını aramaya başlar.3- Kardeş parti olan SHP bazıları için çekim merkezi olabilir, daha güçlenmiş bir SHP ile Baykal'ın daha da yıpratılmasını isteyenler ya da SHP'nin gelişebileceğine inananlar bu partiye giderler.4- Bütün muhalif gruplar, hatta SHP yöneticileri biraraya gelip yeni bir parti kurmak için harekete geçerler. Her iki partinin dışındaki sol çevreler ve sivil toplum örgütleri de bu oluşuma dahil edilir.CHP için üç ihtimalBu ihtimallerin hepsi, artık CHP bünyesinde kalması mümkün olmayanlar için geçerlidir. Ancak en son ihtimali, yani geniş katılımlı bir parti kurmayı seçenlerin çok ustaca davranmaları ve bir yeni parti girişiminin daha boşa gitmesine yol açmamaları şarttır.Eğer Sarıgül ya da başkaları yine gecekondu partiler kurarak siyasette varolmaya ve Baykal ile mücadele etmeye kalkarlarsa herhangi bir başarı kazanmaları mümkün değildir. Türkiye, gecekondu partileri artık bir gün için bile kaldıramaz.Sarıgül'ün böyle bir gecekondu parti girişiminde bulunması mümkündür. Kurultay öncesindeki ve sırasındaki görüntüler Sarıgül'ün "lider" havasını pek benimsediğini göstermiştir. Bu havaya girmiş olan siyasilerin aklından ilk geçen, kendi partilerini kurmak olur. Böyle bir parti kurulursa belki bir süre yaşar ama sonra para biter, iş biter.Peki CHP'nin "güçlendirilmiş Baykal" yönetimindeki CHP'nin geleceği için hangi ihtimaller var, diye merak ediliyorsa, işte üç ihtimal var:1- CHP küçülür.2- CHP fazla küçülür.3- CHP çok küçülür.

Devamını Oku

Sosyal ve demokrat ve maganda

30 Ocak 2005

Herhalde biraraya gelmesi en güç üç kelime bunlardır. Hem sosyal-demokrat olunacak hem de maganda. Bunlardan biri olan, diğeri olamaz."Maganda," son yıllarda ortaya çıkmış bir sözcük ve "lümpen" kavramını biraz daha anlaşılır bir şekilde ifade ediyor.Biz yine "lümpen" sözcüğünü kullanarak CHP Kurultayı'nın dehşet verici görüntülerini anlatabiliriz."Dehşet verici" nitelemesi belki fazla ağır kaçıyor. Kimileri bunlar için "perişanlık" diyebilir, kimileri de "siyasetin dibe vurmuş yüzünün görüntüleri" diyebilir.CHP'nin siyasi olarak MHP'lileşmesinin örnekleri son birkaç yıldır fazlasıyla görülmeye başlamıştı. Kurultay "çalışması" ve "fikir tartışması" düzeyi de MHP'lileşmenin bir uzantısı olarak ortaya çıktı.* CHP Kurultayı'ndan geriye kalanlar, düzeysiz tartışmalar, hırsızlık suçlamaları, yumruklardan fazla bir şey değildir.Ne "sol" tartışılmıştır, ne "sosyal demokrasi," ne dünyadaki son gelişmeler, ne Türkiye'nin güncel sorunları, ne Türkiye'nin geleceği ne de bunlara çözüm önerileri.Sosyal demokrat bir partide böyle bir kurultay "çalışması" düzenini ve düzeyini hoşgörecek sosyal demokratlar varsa, onlar da kendilerinin ne olduğunu bir kez daha düşünmelidirler.Veliahttı demokrasi mi?!CHP Kurultayı'nı izleyen AKP'lilerin duygu ve düşüncelerini tahmin etmek de çok güç değil. AKP'nin önümüzdeki dönemde güçlü bir siyasi rekabetle karşılaşmayacağı son görüntülerle iyice belli oldu.CHP'liler şu soruyu kendilerine sormalıdırlar: Bu kurultay üzerine hangi vatandaş içi rahat ederek CHP'ye oy verebilir?* Deniz Baykal'ın "zamanı gelince" kendiliğinden çekileceğine ve yerine bir "veliaht" belirleyeceğine ilişkin imaları da belki de bu kurultayın en vahim yanlarından biridir.Demokrasinin temel direklerinden birisi olması gereken bir partide, zayıf bir aday karşısında bile zorlanarak seçilen bir genel başkanın böyle düşünceler içinde olması, en hafif deyimiyle "eşyanın tabiatına" aykırıdır.CHP'nin sosyal-demokrat ve sol kimliklerini kaybetme sürecinin en önemli aşamalarından biri, bu kurultayda yaşanmıştır. Bu sürecin tersine çevrilmesi için de herhangi bir umut ya da ışık görünmüyor. Genel Başkan'ın "veliaht" imaları da böyle bir umut olamayacağını gösteriyor.CHP ortalama bir muhafazakâr parti olmaya yönelirken, gerçek bir sol ve sosyal demokrat partinin ortaya çıkması için de zaman gittikçe daralıyor.

Devamını Oku