Kendi seçmen kitleleri dışındaki seçmene de açılmak isteyen partiler, seçim öncelerinde "vitrin" kurarlar. Vitrin, aslında o partinin dokusunda yer almayan ama partiye oy verebilecek diğer seçmenlere sempatik gelecek isimlerle kurulur. O isimlerden beklenen de partiyle bütünleşmeleri, ana sistem içinde yer almaları değildir, sadece vitrinde bulunmalarıdır.* Erkan Mumcu da AKP'nin "vitrin" kompozisyonunda yer alan isimlerden biriydi. Siyasi geçmişi ve ANAP'lılığı dolayısıyla bu kesimden AKP'ye oy getirebilecek bir isimdi. Vitrine konuldu, vitrinde tutuldu.* Vitrin, sonuçta vitrindir; burada tutulanlar konumlarından sıkılabilir, ana yapının dışında bırakılmalarına da alınabilirler. Bu durumda kaçınılmaz son, yani ayrılık gelir.Erkan Mumcu olayı da tipik bir "vitrin" olayı. Zamanını doldurdu ve ayrılık zamanı geldi.* Bu istifayı "tekil" bir olay olarak görmek zor. Çünkü Mumcu bir anlamda, AKP içindeki eski ANAP'lıların sembol ismiydi. Mumcu'nun istifası, bir anlamda bu kesimin AKP'den umudunu kestiğinin işaretidir.Dengeler sarsılıyorAKP, merkeze açılma politikası içinde partinin ana yapısını oluşturan ve siyasi İslam içinde yer alan birkaç grubun yanına milliyetçi-muhafazakâr ve merkez sağ kadrolarla bir koalisyon kurmaya çalıştı.Buna benzer bir koalisyonu Turgut Özal da denemiş ve ancak kişisel gücüyle yaşatabilmişti. Özal'ın ardından koalisyon da hemen dağıldı.AKP'nin iç koalisyonundaki dağılma işaretleri bir süredir çeşitli şekillerde görülüyordu. MHP'ye daha yakın bulunan kesimin de aynı şekilde, ANAP-DYP çizgisinden gelenler gibi önemli rahatsızlıklar yaşadığı uzun süredir söyleniyor.AKP içindeki Kürt kökenli grubun kendi aralarında birlik oluşturmalarının özellikle milliyetçi-muhafazakârları tedirgin ettiği de Ankara'da yaygın olarak konuşuluyor.* Tayyip Erdoğan'ın Bakanlar Kurulu'nda yapmayı düşündüğü değişiklikleri, bu dengeleri bozmamak için sürekli ertelediği anlaşılmıştır.Eğer Mumcu'nun ardından merkez sağdan gelen başka milletvekilleri de istifa ederlerse, AKP "merkez ayağını" çok çabuk kaybetmiş olacak.Bu da AKP içinde daha sağ, İslamcı sağa daha yakın kesimin biraz daha güçlenmesi anlamına gelir.* Merkezden biraz daha sağa çekilen, siyasi İslam kökenlerine biraz daha yaklaşan bir AKP'nin Türkiye'yi yönetmesi hiç de kolay olmayacaktır.
Bir süredir, özellikle büyük şehirlerin en kalabalık semtlerinde görülen asayiş sorunu tartışılıyor. En kolay çözüm olarak, güvenlik kuvvetlerinin daha çok tedbir alması öneriliyor.Hızla artan asayişsizliğin nedenleri arasında ilk akla gelenlerse işsizlik göç ve eğitim sorunu.Bunlar genel gerekçelerdir ve her zaman, her toplumsal sorunu açıklamak için kullanılabilir.* Ancak bir de gerçeğin ta kendisi olan somut gerekçe var: 20 yıl boyunca Güneydoğu'yu kasıp kavuran savaş...Bu yirmi yıllık acı dönemde Türkiye'nin yaklaşık beşte birinde ekonomi tümüyle durdu. İnsanlar köyler halinde evlerinden, yerleşim yerlerinden boşaltıldı, binlerce on binlerce insan, daha güvenli olduğunu düşündükten yörelere göçtü.Diyarbakır'ın şehir nüfusunda; Mersin, Gaziantep ve tabii ki İstanbul. Adana, Ankara ve İzmir'in nüfuslarında olağanüstü artış oldu.Türkiye'nin ondan fazla ilinde, onlarca ilçesinde 'çalışanlar' sadece memurlar ve esnaf.Sorunun kaynağı...Asayiş sorunu, tıpkı kar kış meselesinde olduğu gibi. büyük şehirlerde, özellikte İstanbul'da ortaya çıktığında fazlasıyla göze batıyor. Teşhis ve çözüm arayanlar, İstanbul dışında, son yıllarda büyük göç almış illerin hemen tümünde aynı sorunun yaşandığını bilmelidir.* Canını korumak için önce güvenli bir yer arayan, bu yüzden büyük şehirlere gelen ancak bundan sonra ekmek peşine düsen milyonlarca inşamı arasından birkaç bin potansiyel suçlu çıkması kaçınılmazdır.Bu gerçeği "Kürtler şehirleri doldurdu, suç oranı artta" diye ele almak ya da tam tersini söylemek; "Sadece yoksul Kürtler mi suç işliyor" biçiminde tepki göstermek, olsa olsa sorunun çözümünü güçleştirir.* Asayiş sorununun gerçekten temeline yönetmek isteniyorsa, acil olan. yine Güneydoğu'ya yönelik yapılacak işlerdir.Güneydoğu'da ekonominin tam anlamıyla harekete geçmesi için önemli adımlar atılıp atılmadığı pek belli değil. Bazı sermaye gruplarının ve sivil toplum örgütlerinin tekil çabaları gazetelere yansıyor.Bunların ötesinde büyük bir ekonomik hamle havası görülmüyor.* Büyük şehirlerin. İstanbul'un merkez semtlerinin asayiş sorunu konuşulurken ise doğru noktalardan başlandığı takdirde doğru çözümlere ulaşılabilir. Yoksa ister İstanbul emniyetinin her mensubu günde 24 saat izinsiz çalışsın ister kadrolar iki katma çıkarılsın; kaynağı kurutmak yani, ekonomik yapıyı düzeltmek ve insanların güvenliğini sağlamak için birşeyler yapılmadığı takdirde geçici bir süre sükûnet sağlanır ama sonra her şey birkaç günde eski haline döner.
Genç hükümdar, tahtta geçirdiği her gün gücünün bilincine biraz daha varıyor ve kendince sürekli olarak "adalet" dağıtmaya çalışıyordu. Her işe karışıyor, her olay hakkında fikir belirtiyordu.Mağrurluğu, kibri ve kendine güveni de giderek artıyordu. Çevresindeki hiç kimseyi dinlemez olmuştu.Bir gün yemeğe oturdu. Yemeğini getiren, babasına da hizmet etmiş olan çok eski bir saray mensubuydu.Yaşlı hizmetkâr hükümdarın çorbasını koyarken bir an eli titredi ve hükümdarın kaftanına bir iki damla çorba döküldü.Hükümdar küplere bindi, bağırmaya çağırmaya başladı. Bu arada yaşlı hizmetkâr özürler diliyor fakat hükümdar onu duymuyordu bile. Sonunda hızını alamayan hükümdar askerlerini çağırttı ve buyurdu: "Alın bu adamı zindana atın, iki yıl da çıkmasın!"Askerler kendisine doğru yaklaşırken yaşlı hizmetkâr elinde tuttuğu çorba tenceresine bir an baktı ve kararını verdi.Yerine oturan hükümdara biraz daha yaklaştı ve tenceredeki bütün çorbayı başından aşağı boşalttı.Yaşlı hizmetkârın bu davranışı üzerine hükümdar da çevresindekiler de askerler de donakaldılar.Kafasından aşağı bir tencere çorba yemiş olan genç hükümdar gözlerinden ateşler fışkırtarak bağırdı: "Be adam şimdi ben sana ne ceza vereyim!..""Verdiniz ya" dedi yaşlı adam."Ben onu kaftanıma çorba damlattığın için vermiştim!.."Yaşlı hizmetkâr cevap verdi:"İşte bunun için çorbayı kafanızdan aşağıya döktüm ya... Eğer, kaftanınıza kazayla dökülen bir iki damla için bana iki yıl zindan cezası verdiğinizi halk duysaydı, sizin adaletinize duydukları güven bütünüyle sarsılırdı.Çorbanın hepsini başınızdan aşağıya boşalttım ki, bu cezayı hakedecek bir suç işlemiş olayım da halkın size ve adaletinize olan güveni sarsılmasın..."***Her hikâye gibi bunun da en az iki sonu var.Birinci "son" da hükümdar yaşlı hizmetkârın sözlerinden gereken dersi alıyor, cezasını affediyor; ondan sonra da verdiği bütün ödül ve cezaların yapılan eylemle orantılı olmasına dikkat ediyor.İkinci "son"da ise genç hükümdar yaşlı hizmetkârın ne dediğini anlamıyor ve kafasını vurduruyor. Tabii ki bu olaydan alacağı en büyük dersi alamamış yani gerçekten adaletli davranmayı öğrenememiş oluyor.
Başbakan Erdoğan'ın türbanla ilgili olarak Alman gazeteciye söyledikleri hakkında birçok açıklama yapıldı, yalanlama yapıldı, yorum yapıldı...Böyle bir demeç var mı? Erdoğan gerçekten bu sözleri söyledi mi?Görüşme nerede yapıldı? Görüşme ayaküstü mü yapıldı? Erdoğan ile Alman gazeteci tesadüfen bir ara yan yana mı geldi?Demeç Erdoğan'ın isteği üzerine Alman gazeteci tarafından bir danışmana onaylatıldı mı?Bütün soruların cevaplarını Meral Tamer dünkü Milliyet Gazetesi'nde verdi. Erdoğan ile Alman gazeteci Davos'ta bir yemekte biraraya gelmişti. Aralarında tercüman vardı. Gazeteci sormuş, Erdoğan cevap vermiş, tercüman Almancaya çevirmişti.Ayrıca belli oldu ki, Erdoğan'ın "bir görsün" dediği danışmana da konuşma metni iletilmiş ve danışmanın onayı alınmıştı.* Bu olayda dikkati çeken durum, bir "panik" havasının egemen olduğu. Sözleri Alman gazetesinde yayınlanıp Türk gazeteleri tarafından da aktarılınca Başbakan'ın ilk tepkisi, "böyle bir demecin olmadığı" yolundaydı. Sonra başka şeyler de söylendi. Bunların hepsi panik içinde yapılmış, "kafa karıştırıcı" açıklamalardı.* Paniğin nedeni de Başbakan'ın "türban takmanın Kur'an gereği olduğuna, eşi ve kızının da bu nedenle türban taktıklarına" ilişkin sözleriydi.Kuşkuları beslemek...Bu demeçle ilgili ilk açıklamalar yapıldığında, Alman gazetecinin konuşmayı biraz "esnettiği" de düşünülebilirdi. Nitekim "ayaküstü", "kahve içerken iki dakika" gibi sözler bu kuşkuyu yaratmayı amaçlıyordu.* Bu tür yanıltmalardan medet umanlar her zaman unuturlar ki, gerçek bir gün bir köşeden çıkabilir.Görüşmenin tanığının bir Türk gazeteci olması ve Meral Tamer'in görüşmenin nasıl yapıldığına ilişkin açıklaması her şeyi çok net bir şekilde ortaya koyuyor.Başbakan'ın "türban-Kur'an" sözlerinin doğru olduğunun ortaya çıkması da ancak Başbakan Erdoğan ve partisinin siyasi İslam düşüncesiyle bağlarının devam ettiğini gösterir.* Başbakan'ın ve AKP erkânının bilmesi gereken durumlardan biri de, sadece Türkiye içinde değil bütün dünyada kendilerinin bu kuşkular çerçevesinde izlendikleridir.Bu kuşkunun varlığı yanında sürekli olarak "ılımlı İslam" söyleminin tekrarı da belki Amerikan yönetimi açısından farklı görülmektedir ama Avrupa'nın bakışındaki güvensizlik payını artırmaktadır.Bu hassas dengeler içinde panik tepkileri de her zaman bu tür tepkiler gösterenlerin aleyhine çalışır.
Af, bizde kullanıldığı şekliyle kuralları, yasaları yine yasa yoluyla bozmaktır. Aynı zamanda da yasalara, kurallara uyanları cezalandırmaktır. Kurallara uyanlara haksızlıktır.Bu türden bir af mantığını, gelişmiş dünyada artık bulamazsınız, ancak bizde hâlâ yaşıyor.* Hükümet şimdi bir öğrenci affı için harekete geçti. Hazırlanan yasaya göre, çeşitli nedenlerle okullarıyla ilişkisi kesilmiş olan yaklaşık 700 bin öğrenci bu yasayla affedilecek, eski eğitim kurumlarına aynı haklarla dönebilecek.* Türban meselesinin çeşitli yollarla "ısıtıldığı" bir dönemde bu öğrenci affının asıl "derdinin" türban affı olduğundan kuşkulanmak için birçok neden var.Af kapsamına girecek olan eski öğrenciler arasında türban nedeniyle okulundan atılmış olanları gösteren, üzerinde anlaşılmış bir sayı yok. Kimileri bu sayıyı 200 bin, kimileri 24 bin, AKP çevreleri de 6-7 bin olarak veriyor.Ama bu sayı önemsiz. Önemli olan haksızlık.* Türbanını çıkarmadığı için okuldan atılmış olan bir tek kız öğrenci olsa... Bir tek kız öğrenci de okumak için yasalara uyarak türbanını çıkarmış olsa... Türbanını çıkarmış olan öğrenci, bu af dolayısıyla türbanını çıkardığı için cezalandırılmış olacaktır. Bu durum, türbanını çıkarmış olan öğrenci üzerinde doğrudan baskı anlamına gelir.Okuyacak yer olmasa da...Bazılarının türban konusunda, kendi kafalarına göre bir çözüm zamanının geldiğini düşündükleri anlaşılıyor. Bu af yasasıyla 6 bin ya da 24 bin veya 200 bin kız öğrencinin türbanlarını çıkarmamaları dolayısıyla aldıkları ceza düşmüş oluyor ve bunlara tekrar türbanlarıyla birlikte okula dönme hakkı verilmiş oluyor.* Bu af, aynı zamanda bu öğrenciler için bir "çözüm vaadi" niteliğinde. Çünkü bu öğrencilere, öğrenimlerine devam etmelerinin yolu gösteriliyor. Onlar bu yola gitmemiş, kurallara uymayı reddetmiş ve bu nedenle öğrenim hakkından vazgeçmişlerdir.Bunlara şimdi "dönün" demek, bu tavırlarıyla ilgili sonuçların ortadan kaldırılması demektir.* Bu af girişimiyle ilgili diğer gerekçelerin fazla mantıklı bir yanı yok. Bunlardan en geçerli olabilecek olan, okullarıyla ilişiği kesildiği halde askere gitmemiş olan erkek öğrencilere iki yıl daha askerliklerini geciktirme imkânının verilmesi.Üniversite çevrelerinin bu affa karşı çıkarken belirtikleri bir nokta da üniversitelerde şu anda 700 bine yakın öğrencinin tekrar öğrenim görebilmesi için yeterli kapasitenin bulunmaması.Affı hazırlayanların bunları düşünmediği belli. Asıl neyi düşündüklerini açıkça söylerlerse belki bu, kendileri açısından daha dürüst bir davranış olur.
Ankara'da ekonomiyi yönetenler bir süredir aşırı pembe tablolar çizerek ekonomide sağlanan gelişmeleri anlatıyorlar.Ortaya çok rakam atıp, bol bol ekonomik deyim kullanıldığında "anlatmak" birileri için "kolay" oluyor da bunun büyük çoğunluğun "anlamasına" hiçbir yararı olmuyor.Sürekli olarak ekonominin "büyüdüğü," ihracatın arttığı, rakamlar ve yüzdelerle anlatılıyor. Ancak bu "gelişme"nin işsizlik üzerindeki etkisinden söz edilmiyor. Şu artıyor, bu artıyor ama işsizlik sorunu olduğu gibi duruyor. Örnek: Ucunda iyi bir iş bulma umudu olan bir TV programına birkaç kişi yarışmak üzere alınacak, başvuran genç sayısı tam 30 bin! Benzeri örnekler her gün, her yerde görülebilir.Bütçe ile ilgili birçok unsur, yine oldukça karmaşık cümlelerle anlatılıyor. Tabii biraz basit anlatılsa kolayca anlaşılacak bir bir şey var: Geçen yıl hükümet bütçe disiplinini bozdu; yani 5-7 katrilyon beklenen açık 11 katrilyonu aştı.Bu, devletin açığı yine borçla karşılayacağı anlamına gelir...Uyarılara dikkat edelim"Ekonomi" ile ilgili her açıklamada bir çok rakam peş peşe sıralanıyor ama iç ve dış borçlardaki artış rakamları nedense pek telaffuz edilmiyor.Hükümetin para meselelerinde "gevşeme" eğiliminde olduğunu, rakamların ötesinde iki işaretten de anlayabiliriz.Birinci işareti IMF verdi. Sosyal güvenlikteki kara deliğin azalmadığı tam tersine arttığı ve bu konuda reform yapılmakta gecikildiği hatırlatıldı. IMF'nin üzerinde durduğu diğer iki yasa ise vergi reformunun ilk ayağını teşkil eden "Gelir İdaresi" yasası, diğeri de Bankacılık Yasası.* İkinci uyarı işareti de Merkez Bankası'ndan geldi. Başkan Serdengeçti yine nazik bir şekilde "disiplinin bozulmaması gerektiğine" dikkat çekti ve hemen hükümetin ilgili bakanından "azar" işitti.Ankara sürekli olarak toz pembe ekonomi tabloları çiziyor. Ancak buna karşılık güvenilir pek çok ekonomist, şu anda dünyadaki gelişmelerin Türkiye lehine olduğunu ancak Türk ekonomisinin "kırılganlığı"nın ortadan kalkmadığını söylüyor.* İşlerin gidişini olduğundan daha iyi görmek ve aşırı kendine güven her yönetimi kolayca "yoldan çıkaran" iki temel unsurdur. Ekonomiyi yönetenlerin sürekli övünmek yerine bundan sonrası için hedefler koymaları, şu andaki sıkıntı ihtimallerine karşı insanları uyarmaları daha yerinde ve daha gerçekçi bir tutum olacaktır.Bundan önceki ekonomik krizlerin nasıl "geliverdiğini" hatırlayanların dikkat ve özenine en başta hükümetin sahip olması gerekiyor.
Yirminci yüzyılın en uzun savaşlarından birinde, barış yolunda en büyük adımlar atıldı. Mısır'ın turistik merkezlerinden birinde biraraya gelen Filistin ve İsrail heyetlerinin ilk görüşmesinden "ateşkes" çıktı.İsrail'in işgal ettiği Filistin topraklarından çekilme kararı da Mısır ve Ürdün'ün İsrail'de büyükelçilik açma kararıyla birleşince barış yolunun ilk aşaması başarılı bir biçimde aşılmış oldu.Filistin'de savaş yaklaşık yarım yüzyıldır sürüyor. Savaşa dedeler başlamıştı, şu anda torunlar ölmeye devam ediyor.* Tarihe malolmuş olaylarda "kim haklı" sorusunu sormanın fazla bir önemi yok. Önemli olan bundan sonrasını kurtarmak, bundan sonraki kuşağın barış içinde yaşamasını sağlamak.Üç kuşak boyunca savaş, çok yorucudur, yıpratıcıdır. Ortadoğu'da üç kuşaktır savaşan halklar sadece Filistinliler ve İsrailler değil. Diğer Arap halkları için de, Kürt halkı için de son üç kuşağın hayatını kaplayan asıl olay hep savaş oldu.Bu ortamın dışında kalmayı başarmış olan tek ülke Türkiye'dir, tek halk Türk halkıdır.* Türkiye'deki büyük tahribat ise "Soğuk Savaş" dolayısıyla yaşandı.Ortadoğu'da ve diğer Müslüman ülkelerde terörün ve son olarak İslamcı terörün en büyük kaynağı Filistin meselesi oldu. Filistin meselesinde barış yolunda sağlanacak her ilerleme İslamcı terörün asıl kaynağının biraz daha kurumasını sağlayacaktır.Masada çözülmeliBugüne kadarki Amerikan ve İsrail politikalarının bu gerçeğin bilincinde oluşturulduğunu söylemek zor.Irak savaşının yarattığı yeni kaos, bölgede Filistin meselesini de aşacak gelişme gösteriyor.* "Barış içinde birarada yaşamak" içi boş bir kavram değildir. Irak'ta farklı gruplar "zor" yoluyla barış içinde yaşamışlardır, ama artık koşullar değişti ve Irak bölünmenin eşiğine geldi.* Irak bölünecek. Ya savaşarak, çok kan dökülerek, düşmanlıklar yükselerek bölünecek... Ya da "kansız" bölünecek.Filistin ile İsrail masaya oturduysa, Irak'ta da Şiiler, Sünni Araplar ve Kürtlerin de sorunları masada çözmeleri imkânsız olmamalı.Filistin'de silahlar bırakılırken Irak'ta savaş baltalarının her gün biraz daha fazla bilenmesi Ortadoğu yangınının daha büyük bir alanda yaşaması demektir.Yangın devam ederken insanların mantığına seslenmek zordur. Ama yangının sönebileceğini, sönmeye yüz tuttuğunu gören insanların davranışları da tepkileri de değişir.* Filistin ile İsrail'in attıkları bu tarihi adım, bölgenin tümü açısından da yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.
Türban meselesi için AKP'nin bulduğu formülde, kamu görevlileri yani hizmet verenler "yasak" kapsamında kalacak, hizmet alanlar yani üniversite öğrencileri "yasak" kapsamından çıkarılacak...Bu formül ilk anda üzerinde uzlaşma sağlanabilecek bir öneri olarak görülebilir.Ancak sorun türban konusunda taviz alıp taviz vermek değildir. Bu konuda uzlaşma ve çözüm arayacak herkes olayın bir "siyasi İslamcı" eylem ve dayatma olarak başladığını hatırlamak zorundadır.Türkiye'de başörtüsü, eşarp, türban gibi bir mesele yoktu. Bunu siyasi İslamın o dönemdeki liderleri başlattı. Amaç, üniversitede etkinlik göstermek; diğer kız öğrenciler üzerinde baskı kurma ve güç gösterisydi.Üniversitede türban yasağı, türbanın bir "dini sembol" olarak siyasi amaçla kullanılması üzerine ortaya çıkmıştır, gerekçesi budur.Bu ülkede başörtüsü takanlar her zaman her yere girebildi. Ama siyasi İslamın türban zorlaması sistemi bozdu.Bu şekilde kullanımıyla türban, bir hayat tarzı seçimi olmaktan ve kişisel özgürlük alanından çıkarıldı, siyasi İslamın bir mücadele aracı oldu. Oyunu sahneye koyan da siyasi İslamdır. Sorunun kaynağı bir kenara bırakılarak uzlaşma aramak ve sonuç almak zor olacaktır.Önce güven ortamı sağlanmalıSorunun kaynağına herkes aynı teşhisi koyabildiği takdirde çözüm üzerinde tartışma ve uzlaşma ortamı yaratılabilir.Yoksa, çözüm ya da uzlaşma diye getirilen her öneri, yine siyasal İslamın "dilim taktiği" gibi görülecektir. Siyasi İslam içinde yer alan kimseler de bunu böyle görecektir: "Bugünkü koşullarda üniversite öğrencilerini kurtardık, şartlar biraz daha gelişince öğretmenleri de kurtarırız..."Bir taraf olaya böyle baktığı sürece diğer taraftan tartışmaya girmesini, uzlaşma aramasını isteyemezsiniz.Tartışma ve uzlaşma arayışı ancak bir güven ortamı içinde olabilir. O güven ortamı ise henüz yoktur.Diyelim ki CHP de bu görüşe katıldı ve Meclis'te bir uzlaşma ortamına ulaşıldı. AKP'nin bir süre sonra diğer kamu görevlilerinin de türban takmasını sağlayacak yeni bir düzenleme ile gelmeyeceğinin güvencesi var mıdır?En yakın örnek, Türk Ceza Kanunu değişirken yaratılan "zina" krizi. AKP ile CHP belli formüller üzerinde uzlaşmışken ortaya birden zina meselesi atılmış ve bizzat Başbakan işin takipçisi olmuştu. Kamuoyundan büyük tepki gelince ve konu Batı basınına taşınınca AKP erkânı geri adım atmıştı.AKP'nin benzer zorlamalara girişmeyeceği konusunda güven vermesi için daha zamana ihtiyaç var. Türban meselesine çözüm de ancak öyle bir güvenli ortama kavuşulduğunda gündeme gelebilir.