İyi ki aydınlar var

4 Mart 2005

Orhan Pamuk adı bazı sivri sözleri nedeniyle epeydir dillerden düşmüyor. Sözlerinin yanlış olduğu savunulabilir, herkesten daha doğru bilgilere dayanan açıklamalar yapması da istenebilir.Ancak bu Orhan Pamuk olayından isteyerek ya da istemeyerek beslenen ve birçok kişinin de hoşuna giden bir aydın düşmanlığı kokusu yayılıyor.* Aydın, büyük kalabalığın içinde değildir. Farklıdır; bazen aykırıdır, bazen de çok aykırıdır.Ama kesin bir gerçek şudur: İyi ki aydınlar var.* İyi ki Voltaire var. İnsanlara dogmalara karşı aklın ve aydınlanmanın üstünlüğünü anlattı. Her şeyi göze alarak.* İyi ki Giordano Bruno var. Kilisenin kabul ettiği felsefenin dışında da felsefe olabileceğini söyledi, ilk kez din özgürlüğünden söz etti. Dili koparıldı, yakıldı. Başına bunların geleceğini biliyordu.* İyi ki Sartre var. İnanmadığı en uç fikirler için bile özgürlük mücadelesi yapılabileceğini gösterdi. Yaşına bakmadan sokaklarda yürüdü. Hiçbir saldırıya aldırmadı.* İyi ki Bertrand Russel var. Kimse Vietnam'da olanları bilmezken, Amerikan halkı orada komünizmle savaşıldığını sanıyorken çıktı doğruları söyledi.* İyi ki Camus var. Fransa'da el üstünde tutulurken Cezayirliler lehinde tavır almaktan çekinmedi, korkmadı.* İyi ki Michnik var. Polonya'da komünist sistemin en üst sıralarında yer alabileceği halde çıkardığı yeraltı gazetesinde ortaya attığı fikirlerle ülkesinin kaderini değiştirdi.* İyi ki Galileo Galilei var. Kilise dogmaları dışında gerçekler olduğunu söyledi, "yine de dönüyor" diyerek bilimin sembollerinden oldu.* İyi ki Victor Hugo var. Bütün Avrupa kralların ve imparatorların saldırısı altındayken bunlara açıkça savaş açtı. O sırada yaşı 70'in üzerindeydi.* İyi ki Thomas More var. İnsanlara daha iyi bir dünyada yaşayabileceklerini ilk anlatan oldu.* İyi ki Yaşar Kemal var. Türkiye'nin en çok okunan yazarı olarak ilk kez "Ben Kürdüm" demekten ve sadece bu söz için mahkemelerde sürünmekten çekinmedi.* İyi ki Nadine Gordimer var. Beyaz bir kadın olarak her şeyini bıraktı ve Güney Afrika'daki siyahların yanında yer aldı. Bütün çevresini kaybetti, tecrit edildi, ama pes etmedi.* İyi ki Kemal Tahir var. Uğrayacağı bütün saldırıları bile bile Türk tarihiyle ilgili en aykırı düşünceleri ortaya atmaktan ve tartışmaktan çekinmedi.* İyi ki Vaclav Havel var. "Ben aydınım, görevim budur" diyerek diktatörlükle mücadele etti ve sonuna kadar gitmekten korkmadı.İyi ki Uğur Mumcu var.İyi ki Theodorakis var.İyi ki Pablo Neruda var.İyi ki Eduardo Galeano var.İyi ki 1919'da esir şehir İstanbul'dan çıkıp imkânsız gibi görünen bir hayal uğruna Ankara'ya gidenler var.***Toplumlan ileriye doğru götürenler her zaman aydınlar olmuştur. Fikrini beğenirsiniz beğenmezsiniz, ama tartışırsınız."Aydın düşmanlığı" statükonun bozulmasını istemeyenlerdeki korkunun dışa vuruluş şekillerinden biridir."Aydın düşmanlığı"nın olanca saldırısına rağmen yukardaki isimlerin hepsi bugün yaşıyor, "var"... Onlar gibi daha binlercesi "var".Onlar var, onları "asanlar" yok...

Devamını Oku

SEKA'nın üç yanı

2 Mart 2005

SEKA olayına basit bir "özelleştirme" olarak bakmak ve üzerinde durmamak işin kolayına kaçmak olur.Bu kuruluş, Cumhuriyetin ilk sanayileşme çabalarının önemli ürünlerinden biridir ve 80'li yılların ortalarına kadar ülkenin bütün kağıt ihtiyacını karşılamıştır.Bu uzun dönemde, SEKA kaçınılmaz kağıt tekeli olması nedeniyle siyasi iktidarlar için de "oyun aracı" olmuştur. "Muhalif" yayınlara kağıt verilmemiş, zengin edilmek istenenlere kağıt tahsisi çıkartılmış ve bütün bu dönemde SEKA'nın modernleşmesi, daha kaliteli üretime geçmesi için hiçbir şey yapılmamıştır. Ürün kalitesi sürekli düşmüş, Gazeteler için SEKA kağıdını kullanmak önemli bir sorun haline gelmiştir.Türk ekonomisinin dünyaya açılması ve kağıt ithalatının kolaylaşması sonucunda da SEKA bütün işlevini kaybetmiştir.Böyle bir "kamu" kuruluşunun sürekli batık durumuna düşmesi kaçınılmazdı ve öyle de oldu. Bunun adı "ekonomik ölüm" dür.* SEKA da devletin ekonomik faaliyetlerini yöneten çapsız siyasilerin cinayetlerinden biridir.SEKA fabrikası aynı zamanda İzmit'in ekonomik ve sosyal gelişmesinin en temel kurumlarından biri oldu. İzmit ve çevresinin önemli bir ekonomik merkeze dönüşmesinin temelinde SEKA vardır.Bugünkü yapısıyla; sürekli olarak devlet kaynaklarıyla beslenen, ayakta tutulan bir kuruluş olarak SEKA'nın yaşatılmasını savunmak zor. Ama öte yanda bir de olayın "işçi" boyutu var.İşsizlik bu boyutlardaykenÖzelleştirmede henüz çözülmemiş meselelerden biri de işçi sorunları. İşsizliğin bu boyutlarda olduğu dönemde, tazminat alınsa bile işsiz kalmayı kabullenmek, kolay kolay göze alınacak bir fedakârlık değil. Ekmeğini kaybetme riskiyle karşı karşıya olanlar için "büyük gerekçeler"in fazla anlamı yoktur.SEKA işçilerinin direnişi aynı zamanda uzun zamandır unutulmuş bir "sendika" meselesini hatırlattı.* Bu olayda gelinen durum sendikaların ekonomik hayattan çoktan koptuğunu, işlevsiz kaldıklarını bir kez daha gösterdi.SEKA olayı birkaç boyutlu. Ve bunların her birinde fazla sayıda soru işaretleri var. Ama temeldeki olay aynı. SEKA'yı bu hale kimler getirdiyse, ülke ekonomisini de onlar bu hale getirdi.* Dar bakışlı, ufuksuz, çapsız siyasilerin yaptıkları yanlışların bedelini, her zamanki gibi yine kendileri ödemiyor. Halk ödüyor. Çalışanlar ödüyor.

Devamını Oku

Medya düşmanlığı

1 Mart 2005

Yeni Türk Ceza Kanunu'nun 23 maddesinde "basın yoluyla işlenmiş suçlara", yani gazetelere, gazetecilere hapis cezası getiriliyor.* Bir yıl önce kabul edilen Basın Kanunu'nda bütün hapis cezaları kaldırılmış olmasına rağmen Ceza Kanunu'na hapis cezalarının nasıl "sızdırıldığını" birilerinin açıklaması gerekir.Ceza Kanunu Meclis'teki iki büyük partinin, AKP ile CHP'nin "uzlaşmaları" ve "anlaşmaları" ile çıkarıldı. Çok hızlı çıkarıldı, çünkü zaman kalmamıştı. Ama Meclis komisyonunda görüşüldü, genel kurulda görüşüldü. Çok hızlı görüşüldü ve 23 maddeye böylece hapis cezaları "sızdırıldı".* Bir elimizle yaptığımızı öbür elimizle bozmak hastalığının kaynağı belli değil. Ama bu hastalıkla yaşamaya fena halde alıştığımız da ortada.Avrupa Birliği uyum yasaları çıkarıyoruz; bir yasayı düzeltiyoruz, o düzelttiğimizi başka bir yasayla bozuyoruz.Medyadan şikâyeti olanların da öncelikle bilmesi gereken, bu şikâyetleri giderme yolunun hapis cezalarından geçmediğidir.* Medyadaki yanlışları eleştirmekle medya düşmanlığı aynı şey değildir. Ama gazeteciler için tekrar hapis cezaları getirmek açıkça medya düşmanlığıdır.Bu takıntı içten içe kemirirSiyasi iktidarların en büyük alışkanlığı ya da hastalığı medyayı "bizden olanlar ve olmayanlar" diye ikiye bölmektir. Her iktidarın bu ayrıma göre medyayla "oynaması" alışkanlık haline geldi. Muhalefetteki parti iktidarın bu "oynama" eğilimlerini eleştirir, sonra iktidar olunca kendisi aynı şeyi yapar.Yeni Ceza Kanunu'na 23 madde halinde bol bol hapis cezaları yerleştirilmiş olması da bugünkü iktidarın medyaya bakışını gösteriyor.Başbakan'ın kendisini kedi olarak çizdiği için bir karikatüristten şikâyetçi olması ve karikatüristin mahkûm olması, tek başına (münferit) bir olay değildir.Öyle olmadığı Ceza Kanunu'na hapis cezalan eklenmesinden açık olarak anlaşılmaktadır.* Medya ile "oynamak" ya da "medyayı terbiye etmek" her zaman için kendine güvenmeyen siyasilerin önemli bir takıntısı olmuştur. Bu takıntı da iktidarları içten içe yiyen bir hastalığa dönüşür.* Ceza Kanunu'na hapis cezaları sızdırmak gibi örnekler, hükümetin özel olarak Avrupa Birliği genel olarak da demokratik gelişme hakkındaki niyetlerinin sorgulanmasına yol açıyor.* "AB'ye uyum sağlıyoruz" diye öncekinden daha ileri bir basın yasası çıkarttıktan sonra Ceza Kanunu'nda geri adım atılmasının bir açıklaması olmalıdır.

Devamını Oku

Demokrasinin zorlukları

28 Şubat 2005

Türk adli sisteminin en büyük reformu Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu'nda yapılan değişikliklerdir.Bu kanunlarda, çağdaş hukukun geldiği aşamaya ve anlayışa uygun değişiklikler yapıldı, büyük ölçüde "zihniyet" değişimi sağlandı.Kuşkusuz bu kanunlardaki "vatandaş aleyhine" olan bütün unsurlar temizlenmedi. Bu bir yana; hatırlanacaktır, "zina cezası" koymak gibi ilkel bir girişim bile denendi.Söz konusu kanunlarla ilgili tepkiler bugüne kadar hep daha ileri gidilmesi, insan haklarının, demokrasinin, ifade özgürlüğünün tam olarak korunması yönünde oldu.Buna karşılık son günlerde Emniyet teşkilatından tam tersi sesler yükseliyor. Söyledikleri şu: "Bu kanunlarla elimiz kolumuz bağlanır, hiçbir şey yapamayız."Buna karşı söylenecek şey en basitinden şudur: Alman polisi yapıyor, Fransız polisi yapıyor, İspanyol polisi yapıyor, Polonya polisi yapıyor, Macar polisi yapıyor, Yunan polisi yapıyor...Bu liste böyle uzar gider ve şu soru sorulur: "Bu ülkelerin polisi yapıyorsa Türk polisi neden yapamayacak?"Tepedekiler samimiyse...Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Emniyet'ten gelen tepkilere çok açık bir yanıt verdi. İçişleri Bakanı da onun gündeme getirdiği konuya değindi ve meselenin özünde "eğitim" bulunduğunu söyledi.Her önemli mesele, dönüp dolaşıp insan unsuruna geliyor.* Dünyanın en iyi yasalarını çıkarabilirsiniz, dünyanın en iyi anayasasını da yapabilirsiniz, ama yorumlayacak ve uygulayacak kişiler "uzak" duruyor, "soğuk" bakıyorsa sonuç almak zor olur.* "Soğuk bakışın" kaynaklarından biri, "katılım" olmayışıdır. Bu temel kanunlar değişirken değil Emniyet örgütü, hiçbir platformda önemli bir tartışma olmadı. Kaybedilen zamanı kazanmak için kanunlar son hızla kabul edildi. Meclis'te el kaldıran birçok milletvekili de bu hıza uydu.* Yıllarını boş kavgalarla, budalaca takıntılarla geçirmiş olan bir ülkede başka türlüsünü beklemek zordur. * Bunca zaman kaybının nedeni de zaten zihniyet değişimine direnen "devlet" yapısıdır. Bu yapının değişmesi ancak en tepedekilerin kararlığı ile mümkündür.En tepedekiler değişimi bütün güçleriyle destekler ve kararlılıklarını gösterirlerse eski yapının, köhnemiş anlayışların direnişini kırabilirler.Demokrasinin zorlukları vardır, en temel zorluğu da budur.

Devamını Oku

Rehavetin nedenleri

27 Şubat 2005

En çok Avrupalılar şaşırıyor. Avrupa Birliği'nden tarih almak için bu kadar çaba gösteren Ankara'nın üç aydır gösterdiği rehavet dikkat çekmeyecek gibi değil. 17 Aralık 2004 günü başlayan sevinç dalgasının ardından Ankara'da yaprak kımıldamıyor.En basitinden, on binlerce safyalık mevzuatın Türkçeden İngilizceye, İngilizceden Türkçeye çevirileri dahi yapılmış değil ki bu, henüz işin ilk adımı. Bunu örgütlemek bile bir sorunsa, gerçekten büyük sorunlarda nelerle karşılaşabileceğimizi düşününce umutsuzluğa kapılmamak elde değil.Ankara'daki rehavet önce, Irak seçimleri dolayısıyla Kerkük meselesinin gündeme oturmasına ve ABD ile yaşanan "serinliğe" bağlandı. Bu meseleler doğal mecralarına döküldü ama "Türkiye'nin en büyük uygarlık projesi" olarak benimsenmiş olan AB üyeliği yolunda hâlâ parmağını kaldıran yok.* Ankara'nın nasıl bir görüşme stratejisi izleyeceğini belirlemek, öncelikleri ayırmak için önce bu işin altyapısını hazırlayacak olan kadronun seçilmesi gerekiyor. Ankara'da ses yok.* Eğer Ankara, iddia edildiği gibi "erken seçim ve buna bağlı olarak "Cumhurbaşkanı seçimi için erken hazırlıklara girişmişse, zihinleri bu meseleler kaplamışsa Türkiye yine kendi içine kapanacak, kilitlenecek, yine dünyadan kopacak demektir.* Ankara'nın tepelerinde "biz bugüne kadar neleri hallettik, 2015'e kadar AB işini de iman gücüyle hallederiz" duygusu varsa şimdiden "geçmiş olsun" diyebiliriz.Yine hayaller mi...Aradan iki buçuk ay geçmiş olmasına rağmen bugüne kadar herhangi bir hükümet yetkilisi Avrupa Birliği konusunda yapılacak olanlar ve bundan sonraki program hakkında kamuoyuna herhangi bir bilgi vermişse, bütün uyanlara rağmen böyle bir konu yokmuş gibi davranılıyorsa bunun nedenleri hakkında iyice düşünmek gerekir.Uzakdoğu depremine, Afrika'nın sorunlarına, kredi kartları olayına gösterilen "yoğun" ilgi ve ayrılan zamana bakıldığında akla bir olasılık geliyor:* Ankara asıl sorunlarla karşı karşıya kalmamak için, "zor" konularda karar verip gerçek adımlar atmamak için zaman geçiriyor. "Türkiye büyük bir dünya devleri olacaktır" sözü bu türden zaman geçirme taktikleriyle gerçekleştirilebilecek bir söz değildir.Her ülke önce kendi başına "büyük" bir ülke olmayı başarma durumundadır.* Birilerinin kafalarını Avrupa Birliği projesinin yerine tekrar "İslam dünyasının liderliği" gibi hayaller doldurduysa, o birilerinin bu hayal aleminden çıkmaları, en başta kendi gelecekleri açısından önemlidir.* AB konusunda geçen sürede neler yapıldığını ve bundan sonra nasıl çalışılacağını bilmek bunu gerçek bir gelecek vizyonu olarak benimsemiş olan Türk halkının çoğunluğunun hakkıdır. Bu görevi üstlenmiş olanlar da bunun hesabını sürekli olarak vermek zorundadır.

Devamını Oku

Ateş ve insan

26 Şubat 2005

Yüzyıllar önce, dünyanın ücra köşelerinden birinde bulunan bir adaya ateş, geç de olsa gitmişti. Bu adada dört ayrı kabile bulunuyor, adanın dört köşesinde birbirlerinden kopuk yaşamlarını sürdürüyorlardı.Adaya yakın bir kara parçasında öğrencileriyle birlikte yaşayan bir bilge bu adaya gezi düzenlemeye karar verdi. Bir gemiye bindiler, zor bir yolculuktan sonra adaya ayak bastılar. Birinci kabileye ulaştılar.* Bu kabilede ateşi sadece rahipler kullanabiliyordu. Bunun kendilerine verilmiş bir kutsal armağan olduğuna diğerlerini inandırmışlardı. Sadece rahipler ısınıyor ve sıcak yemek yiyordu, diğerleri donuyor ve çiğ et yiyordu.Bilgenin öğrencilerinden biri "ben burada kalacağım ve bütün insanların ateşten faydalanmalarını sağlayacağını" dedi.Bilge ve diğer öğrencileri onu orada bırakıp yollarına devam ettiler, ikinci kabileye geldiler.* Bu kabiledeki insanlar ateşin ilahi bir güç olduğuna inanmışlardı ve ateş yakmaya yarayan bütün araçlara tapıyorlardı. Ama ateş yakan yoktu.Bir öğrenci "ben de burada kalıp bunlara ateş yakmayı öğreteceğim" dedi, orada kaldı, diğerleri yola devam edip üçüncü kabilenin yaşadığı yere geldi.* Bu kabilede, bir zamanlar ateşi adaya getiren adamın totemleri yapılmış ve her yere yerleştirilmişti. Halk ona tapıyordu. Birkaç kuşak öncesi ateşi görmüş, getiren adamın tanrı olduğuna karar verilmiş ve bu inanç yerleşmişti. Ama sonra kimse ateş yakmaya teşebbüs etmemişti.Öğrencilerden biri de ben burada kalacağım dedi, diğerleri dördüncü kabilenin köyüne yöneldi.* Dördüncü kabile de ateş yakmıyor ama ateş hakkında yayılmış abartılı söylentilere inanıyordu. Ateşin kendisi bir tür tanrı yerine konulmuştu. Ateş yakmayı kimse bilmiyor ama hep ateşin gücü hakkında hikâyeler anlatılıyordu.Başka bir öğrenci de bu köyde kalmak istedi.Bilge ve öğrencileri adayı biraz daha dolaşıp dört köyde kalan öğrencileri almak için tekrar aynı yolu izleyerek geri döndüler.Birinci köydeki öğrenci konuşmaya başlar başlamaz rahiplerce suçlanmış, bir yabancıya inanacağına kendi rahiplerine inanan halk da öğrenciyi yakalayıp yakmıştı.İkinci köydeki öğrenci, halkın tapındığı aletleri kullanarak ateş yakar yakmaz halk korkmuş, tapındıkları nesnelerin böyle kullanılmasına infial göstermiş ve öğrenciyi öldürmüşlerdi.Üçüncü köydeki öğrenci, bir insanın totemine tapmanın yanlışlığını belirterek söze başlayınca hemen öldürülmüştü.Dördüncü köydeki öğrenci de ateşin gerçekte ne olduğunu anlatmaya başladığı anda öldürülmüştü.Bilge ve kalan öğrenciler gemiye döndüler, denize açıldılar. Bilge bu ada gezisinin sonucunu şöyle özetledi:"Öğretmek bilmekten çok daha zordur. Bilmek istemeyenlere, bilgiye direnenlere bir şey öğretmek de en zorudur. Cahiller bildiklerine inanırlar ve yeni bilgilere direnirler. Ama aynı zamanda bir huzursuzluk içindedirler, bu yüzden de gerçekten bilen insanlardan nefret ederler; onları yakarlar, öldürürler..."

Devamını Oku

Tek parti hükümeti mi?

25 Şubat 2005

Türkiye, koalisyonlardan çok çekti. Koalisyonların kendi içlerindeki itiş kakışlardan çekti. Herkesin birbirinin elini tutmasından çekti. Bunların yarattığı krizlerden çekti.2002 seçimlerine "favori" olarak giren AKP'ye giden oyların bir bölümü de tek parti hükümeti isteyenlerin oylarıydı. Düşünce, "kim olursa olsun ama tek parti hükümeti olsun" diye özetlendi.* Tek parti hükümeti isteyenlerin tek bir derdi vardı: Hükümetin "iş yaparken" rahat olabilmesi. Yani "iş" yapması.Önceki dönemlerden kimi örnekler bu beklentiyi besledi. En yakın örnek de Turgut Özal'ın tek parti hükümeti dönemidir.* Özal, Türk ekonomisi için en önemli yapısal reformları bu dönemde yapabildi. Üstelik bugünkü gibi muhalefetsiz değildi, en başta Demirel, siyasi yasaklı olmasına rağmen Özal'ı sallayıp duruyordu.Ama sonuçta bir tek parti hükümeti iktidardı. Ve Özal'ın kafasında "ekonomide reform" anlamına bir şeyler vardı. Bugün de tek parti hükümeti iktidarda. Ama ekonomide "yapısal reform" olarak nitelenebilecek herhangi bir girişim görülmüyor."Sıcak para" her şey mi?Ankara'da sürekli tekrarlanan "ekonomi iyiye gidiyor, göstergeler çok olumlu" böbürlenmesinin temeli nedir. Bir "yatırım hamlesi" yok ve ona bağlı bir "işsizlikle mücadele hamlesi" yok. Bunların altyapısını sağlayacak daha kökten hamleler, örneğin bir "eğitim hamlesi" yok.* Daha önceki kötü yönetimler dönemlerinde atılmış birçok adımı tamamlama şansının bu hükümete denk gelmiş olması da herhangi bir "yapısal reform" gerçekleştirdikleri anlamına gelmiyor.* Devlet sürekli borçlanarak borç faizi ödeme, başta sosyal güvenlik olmak üzere "kara delikleri" kapatma çerçevesinin dışına çıkamadığı sürece ekonomide gerçek bir "iyiye gidiş"ten söz etmek zordur."Göstergeler"in iyi görünmesinin nedenlerinden biri "sıcak para" girişidir. Geçen yıl 7-8 milyar dolar sıcak para geldi, bu yıl bu miktarın 15 milyar dolara kadar yükselmesi bekleniyor. Ama bu "sıcak para" yatırım için gelen sermaye değil. Kısa dönemde kâr edip gidecek ve sonra belki tekrar gelecek para. Bunun dışında da önemli bir yabancı sermaye girişi yok.Seçmen gerçeği görür"Tek parti hükümeti" bu kısır döngüden çıkabilmek için isteniyordu. Ekonomide yapısal reformları ancak bir tek parti hükümetinin yapabileceği, reform yapılırken kimilerinin ayağına basmak gerektiğinde buna cesaret edebileceği düşünülüyor ve umut ediliyordu.Tek parti hükümeti bunu başaramadığında, halkın durumunda gerçekten bir gelişme sağlanamayıp buna ilişkin umutlar da sönmeye yüz tuttuğunda, koalisyon günlerine dönülmesi kaçınılmazdır.* Bugün AKP'yi korkutan ciddi bir siyasi alternatif olmaması önemli değil. Oylar ilk seçimde beş partiye bölünür ve eski günlere dönülür.AKP hükümeti öncesinde başlamış olan iki "program"ın, IMF programı ve Avrupa Birliği programlarının yürütülmesinin üzerine hükümetin artı bir şey ekleyip eklemediğini seçmen çok iyi görür ve değerlendirir.Ekonomide ciddi bir "vizyon" koyamayan, eldeki programların çerçevesinden çıkamayan AKP hükümetinin "her şey çok iyi" edebiyatını en kısa zamanda bir kenara bırakması, gerçek bir ilerleme sağlanması için birinci koşuldur.

Devamını Oku

Ekonomi çok mu iyi?

24 Şubat 2005

Sürekli olarak tekrar edilen ve "büyük" bir gerçek gibi sunulan bir görüş var: "Ekonomi iyiye gidiyor."Bunun kanıtları olarak da bazı kavramlar ve rakamlar konuşuluyor, yazılıyor. Ekonomi uzmanları dışında kimsenin anlamadığı bu kavramlar ve rakamlar söylendikçe başlar sallanıyor, hükümet çevreleri "işte, durumu görüyorsunuz" diye göz kırpıyor.Hükümet çevrelerinin ve hükümet yanlısı görüş sahiplerinin büyük tepki gösterdikleri bir de uyarı var ama. Bu uyarıyı gündeme getirenlerin söylemek istedikleri basit: Türk ekonomisi henüz kırılganlığını atlatmış değildir, programda en küçük popülist bir sapma bile ekonomiyi tekrar kriz eşiğine getirebilir.Bunu IMF de söyleyince cevap şu oluyor: "Türkiye'yi biz yönetiyoruz, bunlara biz karar veririz..."Türkiye'yi büyük krizlere başkaları sokmadı ki, hep Türkiye'yi yönetenler sürükledi. Bu yüzden; onlara güven olmadığı için IMF geldi, Dünya Bankası geldi ve bugünkü programın uygulanması için zorladı.Ekonomistlerin bazıları da durumu basit olarak anlatmaya çalışıyor. İşte basit bir tablo: * Türkiye Cumhuriyeti bütçesinin yüzde 40'ı borç faizlerine gidiyor. Borçlara değil borç faizlerine! Sürekli faiz ödeniyor ve borç oranı da sürekli olarak artıyor. Faizler düştü diye sevinmenin anlamı da, gelecek dönemlerdeki borç faizlerinin biraz daha az olacağıdır. * Bütçenin yüzde 15'i "kara delikleri" kapamaya gidiyor. Bu kara deliklerin en büyüğü de hâlâ sosyal güvenlik alanında. Önceki "yöneticiler" bu kara deliğin büyümesi için ellerinden geleni yaptı, şu anda da bunun kapatılması yönünde ortada herhangi bir çalışma yok.Susturmakla düzelse...İşsizlik konusu açıldığında da ortaya yine karışık istatistikler atılıyor. Oysa gerçek yine basit: İşsiz sayısı azalmıyor.* Rakamlarda yapılan bütün oynamalara rağmen çalışma yaşında olan 2,5 milyona yakın kişi işsiz. Bu sayıya "ev kadını" durumunda bulunanlar dahil değil. Bu konudaki hesaplar daha önce esnetilebileceği kadar esnetildiği için artık kafaları karıştırmak da mümkün değil.18 yaşından büyük ve öğrenci olmayan 2,5 milyon kişinin işsiz olması birçok toplumsal sorunu da yine basit bir şekilde açıklıyor.* Türk ekonomisi "dış" baskılarla bu noktada duruyor. Ama temel hastalıklar da olduğu gibi duruyor."Ekonomi çok iyi" diye böbürlenebilmek için ortada hiçbir neden yok. Ekonomi dünyası da bunu söylemeye çalışıyor. Ve her uyarısında da karşıdan azar işitiyor.Bu da bir yönetim üslubudur, ama tek parti gücüyle herkesi susturmanın ekonomiye herhangi bir faydası olduğu görülmemiştir.

Devamını Oku