İktidar yorgunluğu

11 Mart 2005

AKP Hükümeti çabuk yoruldu. Yorgunluk sinir bozukluğunu getirir. Siniri bozulmuş olanların da değil kriz ortamlarında, basit sorunlarla karşı karşıya kaldıklarında dahi serinkanlı düşünmeleri ve davranmaları mümkün olmaz."Çok başarılıyız" diye sürekli övünmek de aslında yorgunluğun belirtisidir. Yorulan, geriye dönük başarılarıyla avunur, avutur. Geleceğe dönük yeni plan ve projeler hazırlayamaz.* AKP hükümetinin, özellikle Kıbrıs ve demokrasi konulannda önemli adımlar attığı ortadadır. Kimse bunlan inkâr etmiyor. Buna karşılık Avrupa Birliği meselesinde, yetkililer ne kadar inkar ederse etsin, gözle görülür bir yavaşlama var.* Bunun yanında, Türk-Amerikan ilişkilerinde de Washington kaynaklı bazı baskıların etkisiyle farklı bir ortama girildi.* Aynı şekilde, Irak'taki gelişmelerde Türkiye'nin "devre dışı" kaldığı ortada. "Devrede" olmak demek, Türkiye'nin en yakın komşusundaki gelişmelere, Irak'taki bütün halkların yararına katkıda bulunan bir ülke olması demektir.* Ve sıkıntı çekilen konular listesine ekonomi de eklenmelidir.Bu temel alanların hepsinde bir "iktidar yorgunluğu"nun bütün izlerini görmek mümkün.İpler elden kaçarsaİktidar yorgunluğunun temel kaynağı, tabii ki olayların hızla geliştiği bu alanlarda temel "vizyon" eksikliğidir. "Vizyonu" geliştirecek ve siyasi iktidarın olayların arkasından "panik içinde" koşturan değil, olayları önceden görebilen ve her konuda tedbir alabilen bir konuma getirecek olan da "kadro"dur.* Bugünkü yorgunluğun bir nedeni de Başbakan'ın şahsen her yere "koşuşturan" her konuda "konuşan" yönetme tarzı.Başbakan'ın kadrosu dar ve iktidarının üç yılı boyunca bu kadro aynı kaldı, geliştirilmedi. Bakanların çoğu "teknokrat" konumunda ve politika üretme süreçleri içinde değil.İktidar yorgunluğu, sürekli olarak yanlış yapma potansiyelinin varolması demektir. Bunun en basit örneği de İstanbul'daki, göstericilere polis dayağı olayında görüldü. Başbakan ya da İçişleri Bakanı daha ilk gün çıkıp "Ben de bu üzücü sahneleri gördüm, gerekli her şey yapılacak ve bundan böyle bu sahneler yaşanmaması için bütün tedbirler alınacaktır" deseydi, sorun anında bitmiş olacaktı."Yakın çevre"nin en klasik refleksi, bulunduğu yerde kalabilmek için, her şeye "baş sallamak"tır. Avrupa Birliği ile krize dönüşen böyle tatsız bir olayda kimsenin Başbakan'a mantıklı bir öneride bulunmadığı da bellidir.Yorgun iktidar, ipleri bir bir elinden kaçırır. Panik tepkileri verir. Aldığı her yanlış karar başka yanlış kararları getirir.AKP'nin üst düzeyi bunu görüp tedbir alamazsa da fatura yine, her zaman olduğu gibi bütün ülkeye çıkar.

Devamını Oku

"İhbar"mış!

11 Mart 2005

İstanbul'daki dayak rezaletini haklı çıkarmaya çalışanlar iki görüş ileri sürüyor. Birincisi: "Gösteri izinsizmiş"...* Bunlar bir zahmet Anayasa'nın 34'üncü maddesine baksınlar ve "izinli" gösteri olmadığını görsünler.Gösteri izinsiz diyerek vatandaşa dayağı, üstelik sadece 60 kişilik bir çocuk topluluğuna biber gazıyla saldınp dövmeyi haklı göstermeye çalışanlar ancak küçük bürokrat kafalar olabilir.İkinci söylenen: Avrupa kendisine baksın... Doğrudur, Avrupa ülkelerinde de buna benzer olaylar olmuştur, olabilir. Ama bunu söyleyenler böyle bir olay olduktan sonra ne yapıldığını da söylemek zorundalar. Olayların üstü örtülmüş, sorumlu memurlar korunmuş mu yoksa görevlerinden el çektirilmiş ve yargılanmışlar mı?* Bunları öğrendikleri zaman fena halde mahçup olacaklardır. Avrupa'yı bu kadar iyi izliyorlar ise, bu hafta Fransa'da yaklaşık iki milyon kişinin sokağa çıktığını, bazı liseli grupların sağa sola zarar verdiğini, ancak polisin bunları sadece dağıttığını da bilmeleri gerekir.Kimi kandırıyoruz?Dayağı savunma çabasındaki koronun başında bulunan Başbakan'ın "Medya Türkiye'yi Avrupa'ya ihbar etti" sözü de kahvehane köşelerinde bile söylense ayıplanması gereken bir söz olarak kayda geçmiştir.* Bu mantık diyor ki: "Sahte rakı haberlerini de koymayın, sonra turist gelmez...* Bu mantık diyor ki: "Töre cinayeti haberlerini de büyütmeyin ihbar olur..."* Bu mantık diyor ki: "Kol kırılır yen içinde kalır, medya buna göre davransın..."Bu mantık, Başbakan'ın "medya nedir", "demokrasi nedir", sık sık tekrarladığı "özgürlükler ve sınırları nedir" konularını ciddi olarak düşünmesi ve bunları bilenlere sorması gerektiğini gösteriyor.* 2005 yılında "Medya Türkiye'yi Avrupa'ya ihbar etti" diyebilen bir Başbakan'ın Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğini gerçekleştirmek için çalıştığını söylemesi de "traji-komik" bir durum!İstanbul'daki dayak olayını çeşitli bahanelerle haklı göstermeye çalışmak yerine tek bir şey yapılması gerekiyordu. Tekrarlayalım: Olayın hemen ardından bir hükümet yetkilisi çıkıp dayak olayını kınayacak ve sorumlular hakkında gerekenin yapılması için hareket geçildiğini söyleyecekti.Bu yapılsaydı iş biterdi.Avrupa medyasının bu olayın üzerinde bu kadar durmasının nedeninin Türkiye'yi yönetenlerin olayın üstünü kapama ve haklı gösterme çabası olduğunu görelim ki böylece hastalığı teşhis edip tedaviye geçelim.Yok, Başbakan Türk medyasına "ihbarcı" der, biz de "Avrupa medyası abarttı" dersek, hastalık beslenir ve giderek kronikleşir.

Devamını Oku

Hepsi birbirine bağlıdır

9 Mart 2005

İstanbul'daki göstericilere dayak olayını tek başına ele alarak "olur böyle şeyler" diye geçiştirmeye kalkmak, bu şekilde kendini kandırmak, başka konularda çaresiz kalmanın temelini atar.Bütün Batı ülkelerindeki ekranlarda, yerde dövülen kızların görüntüleri geçerken Ermeni meselesinde sesinizi kimseye duyuramazsınız. Ermeni meselesinde bugüne kadar "aslında Ermeniler Türkleri öldürdü" gibi budalaca bir savunma hattı tutturmuş olanların söylediklerine inanılmaması için de o görüntüler yeter.Şu anda Almanya'da günün konusu, evden ayrılan kız kardeşlerini kafasına üç mermi sıkarak öldüren üç Türk genç ise, bu İstanbul görüntüleri de ancak Almanların kanaatleri kuvvetlendirir.Çünkü onlar da biliyor ki bugüne kadar töre cinayetlerine "hoşgörüyle" bakıldı. * Ermeni meselesi... İç ve dış düşmanların oyunu!* Kürt meselesi... İç ve dış düşmanların oyunu!* Kıbrıs meselesi... İç ve dış düşmanların oyunu!Bütün önemli meselelerde sürekli olarak "iç ve dış düşmanların oyunlarına" gelmek de çok özel bir yeteneksizlik gerektiriyor.Bu üç önemli olayda da Türkiye'nin bugüne kadar benimsediği tutum, yapmaya çalıştığı savunmalar hiçbir zaman hiçbir kimseyi etkilemedi.Çıkmazların sembolüİstanbul'daki dayak olayı ve bu olaya "resmi" yaklaşımlar, aslında aynı zamanda bütün büyük meselelerde Türkiye'nin neden sürekli "yenildiğini" de anlatıyor.* Ermeni meselesinde kendinizi "aslında Ermeniler Türkleri öldürdü" gibi çocuklara bile mantıklı gelmeyecek bir üslupla savunmaya çalışırsanız...* Kürt meselesini uzun yıllar boyunca "aslında Kürt yoktur, dağ Türkleri vardır" gibi bir budalalıkla geçiştirmeye çalışırsanız...* Kıbrıs meselesini "biz devlet kurduk, iş bitti" diye hiç kimsenin tanımadığı bir devleti savunmakla çözebileceğinizi düşünürseniz...* Bütün bu olayları konuşmaya çalışan, bugün gelip dayandığımız çıkmazları önceden anlatmaya çalışan vatandaşları "dış mihrakların adamı" diye susturursanız...* Yanlış politikalara dikkat çeken, bunların sonuçta Türkiye'nin aleyhine sonuçlar yaratacağını söyleyen vatandaşlarınıza "hain" damgası vurursanız...* Budalaca politikalara "milliyetçi" sıfatını takıp herkesi susturursanız...Sürekli olarak kafanızı duvara çarpmanız kaçınılmazdır.İstanbul'daki dayak olayı bir semboldür. Bütün dünyaya, bugüne kadar bizi kıvrandıran bütün meseleleri hatırlatan bir sembol.İstanbul dayağını gören dünya, bir ay sonra "Ermeni soykırımı" kampanyası başladığı zaman Türkiye'nin "resmi" savunmalarına nasıl inanacak?Bunu göremeyen, kavrayamayan "yöneticileri," Türkiye'yi her konuda sıkıştırmıştır. İstanbul dayağı da bütün bunların simgesi olarak hafızalarda kalacak.

Devamını Oku

Özür bu kadar olur

8 Mart 2005

Kadınlar Günü gösterilerinde meydana gelen olaylarla ilgili olarak "yetkili" kişilerin söylediklerinin, gevelediklerinin ve söylemediklerinin tek bir adı var:* Özürleri kabahatlerinden büyük!Çoluk çocuğun "kılıçtan geçirilir" gibi dövülmesi, yerde yatanlara tekme atılması gibi bir olay konuşuluyor.Emniyet yetkilisi demiş ki: "Yere düşen bir göstericiye cop vurun diye bir emir verilmiyor. Bütün eğitimler sırasında da bu tip hareket tarzlarının yanlışlığı kendilerine gösteriliyor."Bu yetkilinin birinci cümlesinde zaten başlıbaşına özel bir mantık var. Yani "yere düşenlere de vurun diyebilirdik, ama sevildiğinizi bilin, demiyoruz" diyor.İkinci cümle de şu demek: "Biz genç polislere böyle yapmayın başımız derde giriyor, diyoruz..."Sayın yetkili şunu söyleyemiyor:* "Biz bütün eğitimlerde bu tür davranışların aslında suç olduğunu anlatıyoruz. Buna rağmen böyle yapanlar olursa da onlara şöyle disiplin cezaları veriyoruz ..."Vali demiş ki: "Polis zor kullanmaya tahrik edilmiştir."* Polis öldürmeye de tahrik edilebilir. Yahut diğer kamu görevlileri de vatandaşın bir davranışı dolayısıyla tahrik olup sövebilir, dövebilir. Bu vali herhalde Mülkiye'de "temel" dersleri görmemiş, ya da o derslerde uyumuş.Adalet Bakanı diyor ki: "Polisi anlayışla karşılamalı."* Olur. O zaman kapkaççı çocuğu da anlayışla karşıyacaksınız Sayın Adalet Bakanı. O zaman imkânlarım dar deyip dökülen kamyonuyla adam öldüreni de anlayışla karşılayacaksınız. O zaman töre cinayetlerini de anlayışla karşılayacaksınız.Adalet Bakanı'nın da tekrar hukukun temel ilkeleri ve kamu yönetimi derslerine dönmesi gerekiyor.Devlet Bakanı demiş ki: "Böyle olaylar Avrupa'da da oluyor, görüyoruz..."* Akıllarında kalan sadece küreselleşme karşıtı gösterilerde çıkan olaylar. Eğer Sayın Bakan bu gösterilerdeki olayların nasıl geliştiğini, güvenlik kuvvetlerinin nasıl davrandığını gerçekten bilmek istiyorsa TRT'ye söylesin, arşivden kasetleri alıp izlesin.Tercih sizinBu tarz konuşmalar tamamen "Ben söyleyeyim, nasıl olsa çıkıp aksini iddia eden olmaz" mantığıyla yapılır. Özellikle bir hukukçu olarak tanınan Devlet Bakanı'na da bu yakışmaz.İçişleri Bakanı susuyor, hiç konuşmuyor. Neden?Ve Başbakan, lafı karıştırarak "kamu görevlilerini" provokasyona gelmemeye ve kadınlara daha "hassas" davranmaya çağırıyor.Peki bu ne demektir? Başbakan polise "kadınları dövmeyin ya da az dövün, erkekleri istediğiniz gibi dövün" mü demek istiyor? Belli ki Başbakan'ın benzer bir fikri var, ama ifade etmekte güçlük çekiyor.* Biri de kalkıp demiyor ki: "Bu görüntüleri görünce ben de fena oldum. Bunlar ne ülkemize ne polisimize yakışan görüntülerdir. Ben bu ülkenin yöneticisi olarak halkıma bir daha böyle görüntülerle karşılaşmayacaklarına dair söz veriyorum."Söylenenler ve söylenmesi gereken arasındaki fark ortada. Bu ikisi arasında yapılacak tercih, iki farklı uygarlık arasında yapılacak tercihtir.

Devamını Oku

Yeter artık!

8 Mart 2005

Söylenecek başka bir şey yok. "Birileri" Türkiye'nin uygar bir ülke olmasını istemiyor.Uygarlık ve gelişme sadece kuru rakamlarla kanıtlanmaz. Bu rakamlar istediği kadar parlak görünsün, eğer o ülkenin sokakları bir şiddet alanıysa o rakamları koyver gitsin.* Genç bir kız copu yemiş yere düşmüş. Arkadan başka polisler geliyor, her polis yerde yatan kıza cop vuruyor, tekme vuruyor.Bu görüntü yeni değil. Bu görüntü, eski Türkiye'nin çok görülmüş görüntülerinden biridir.Bütün o kanunlar, yönetmelikler bu görüntünün yok olması için çıkarılmıştır. O kanunları uygulamakla görevli insanlar eski dünyada kalmışlarsa yine yapılacak bir şey yoktur. O kanunları da çöpe atın gitsin.* Yerde yatan kıza tekme atabilen kişinin polis olmasının ötesinde "insan" olmakla ilgili sorunları da vardır. Ülkenin bütün kahvelerinde "delikanlılık" nutukları atılır. Sonra yerde yatan kıza tekme atılır.Neden?Bu sorunun cevabını öncelikle verecek olanlar o tekmeyi atanlardır. Önce üstlerine vereceklerdir.Ama üstlerinin de böyle bir açıklama beklediği kuşkuludur. Bu tür olaylardan sonra herhangi bir yetkili polis müdürünün çıkıp gerekeni söylediği görülmemiştir. Gereği kamuoyu önünde özür dilemek ve sorumlular hakkında soruşturma açıldığını söylemektir.Ne Emniyet yetkilileri böyle bir şey söyler ne de İçişleri Bakanı. Onların susması da aslında bu şiddetin onaylanması anlamına gelir. Yerde yatan kıza tekme atanlar da bunu böyle anlar ve devam ederler.Türkiye'nin Adalet Bakanı çıktı "gereken sabır gösterildi" dedi ve yine Batı'daki gösterilerde çıkan olayları örnek gösterdi.Adalet Bakanı, eğer kendi vicdanında yerde yatan kıza tekme atmayı "sabır taşmasından" kaynaklanan bir hareket olarak aklıyorsa sonuç bellidir.Bundan sonra böyle olaylar olmaya devam edecektir.Sonra şu olur: Elalem gelir, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı'nın yüzüne bu ayıbı vurur. Türkiye Cumhuriyetinin Dışişleri Bakanı da susar.* Ne söyleyecektir?"Eğitimsiz polisler biraz aşırılığa kaçtılar" mı diyecektir?"Biz polise sözümüzü geçiremiyoruz" mu diyeceklerdir?Yoksa gerçek bambaşka mıdır: * "Biz aslında Avrupa Birliği standartları ve uygar bir Türkiye istemiyoruz, sadece ister gibi yapıyoruz, çok sıkıştığımız için böyle yapıyoruz, ama kritik anlarda aslımıza dönüyoruz..."Gerçeği bilmek zorundayızGömliğimiz kir pas içinde. Sakal traşı olmamışız. Yıkanmıyoruz. Çocukları dövüyoruz.Ve biz kendimizi düzeltemediğimiz için elalem geliyor, bunları yüzümüze vuruyor. Bugün pek çok insan yine kalkacak "Bu Avrupalılar iç işlerimize karışıyor" diye yaygara edecektir.Bunlara göre gömleğimizin kirli olması, sakal traşı olmamamız, çocukları dövmemiz bizim iç meselemiz. O zaman bırakın bu "uygarlık" numaralarını, "AB'yi istiyoruz" yalanlarını. İçimize kapanalım, bu suratımızla ve kılığımızla, şiddet eğilimlerimizle insan içine çıkmayalım.

Devamını Oku

İnat politikası

7 Mart 2005

Başbakan Erdoğan, son zamanlarda bir "inat" politikası geliştirmeye başladı ve bu politika giderek kronikleşiyor.Bu politikadaki "yerleşme"ye göre, karşısında yine "medya" var.Kilit söz, "medya istedi diye yapacak mıyız," tekrar edilip duruyor.Medyanın Başbakan'ı son olarak aynı tepkiye yönelten uyarısı, Avrupa Birliği Komisyonu ile görüşmeleri yürütecek olan "başmüzakereci"nin gecikilmeden belirlenmesi oldu.* Söylenen oldukça basit: 17 Aralık'tan bu yana geçen sürede, görüşmelerin başlayacağı 3 Ekim'e kadar yapılması gerekenler açısından zaman kaybedildiği görülüyor. Zaman kaybını en açık biçimde gösteren de "başmüzakereci"nin henüz belirlenmemiş olması.Başbakan ve diğer hükümet sözcüleri bunun bir zaman kaybı olmadığını tekrar ediyorlar. Oysa, "Başmüzakereci" bütün teknik sürecin birinci sorumlusu olacağına göre, bu kişinin görevine bir an önce başlamış olması, "dersini çalışması" ve teknik kadroyu oluşturmak için harekete geçmesi gerekirdi.* Önemli bir gecikme olmadığını, 3 Ekim'e kadar çok zaman olduğunu söylemek tipik bir "alaturka" savunmadır. Böyle bir savunmaya gidilmesi, aynı zamanda hükümetin 17 Aralık sonrası için bir strateji belirlememiş olduğunu da gösteriyor."Zamanı gelince bakarız" sistemi, her zaman işlerin son ana bırakılması, dolayısıyla düşünce ve zihinsel hazırlık süresinin iyice kısılması anlamına gelir."Kızmak"la nereye varılırBaşbakan bu çerçevede, "durup dururken" çıkılan Afrika gezisi konusunda söylenenlerden de hoşlanmadı.Türkiye'nin bu çapta bir "dünya politikası" yürütmesini anlamlı kılacak temel altyapıya ulaşmış olmadığının söylenmesi de Ankara'yı kızdırıyor.Eğer Başbakan kendisi bir "başmüzakereci" belirlemişse ve kamuoyundan saklanan bu kişi gizli gizli çalışıyorsa, bu bir yere kadar anlaşılabilir bir durumdur diyelim.* Ama "gizli tutma" eğer "medyadan" gelmesi muhtemel tepkileri geciktirmek içinse yine fazlasıyla "alaturka" bir taktikle tedbir alınıyor demektir ki, bu yine Hükümetin kendine güven sorunu olduğunu gösterir.Siyasi ve kişisel üslubu çok farklı olan Dışişleri Bakanı Gül'ün Ankara'nın zaman kaybettiğini söyleyen Avrupa Birliği temsilcisini "haşlaması" da yine bir "sorun" göstergesidir."Başmüzakereci"nin asıl görevi Avrupa Birliği ile pazarlık değildir. Türkiye'nin içindeki siyasi, ekonomik ve bürokratik dirençleri kırmaktır. AB'nin politikaları belli ve pazarlık, süreler üzerine olacak. Ama "başmüzakereci" belirlenen takvimler konusunda "içeride" etkili olamazsa devreye en kötü senaryo girer, yani AB görüşmeleri keser.Bunun sorumlusu kim olacaktır?

Devamını Oku

Bilgi mi yemek mi?

5 Mart 2005

Bir hükümdar, güvendiği bir sufi bilgeyi huzuruna çağırdı. Aslında ülkesinde işler iyi gidiyordu, hazine doluydu, her şey yolundaydı ama hükümdarın kafasına cevabı hakkında kolay kolay karar veremediği bir soru takılmıştı.Bu soruyu sufi bilgeye sordu:"Sence halkımın daha çok bilgi sahibi olması için mi çalışmalıyım, yoksa onlara daha fazla yiyecek mi dağıtmalıyım?"Sufi, "Tek tek sorun, tek tek düşünelim" dedi.Hükümdar tekrar sordu:"Halkıma daha çok bilgi vermek için mi çaba göstermeliyim?"Sufi biraz düşündü ve konuştu:"Daha çok bilgi vermek için çalıştığınızı düşünelim. Neden bilgi?Eğer karşınızdaki kişi bilgiye ihtiyaç hissetmiyorsa, o bilgiyi sindireceği bir temele sahip değilse size kızar.Bazıları genel olarak bilginin önemini bilir, ama onunla ne yapacağını bilmez, bunlar için de bilginin bir faydası yoktur.Bilginin değerini anlamayacak kişiler ise hemen bir gerekçe bulup tepki göstereceklerdir."Hükümdar ikinci soruyu sordu:"Halkıma daha çok yiyecek vermek için mi çalışmalıyım?"Sufi cevap verdi:"Az yiyeceğe alışmış olanlar birdenbire çok yemeğe başlarlarsa hastalanırlar, güçleneceklerine güçten düşerler.Bazıları çıkar, karşılarında fazla yiyecek bulduklarında bunun ardında bir şeyler arar, hikâyeler uydurup, dolap çevirmeye kalkarlar.Kimileri de neden bugüne kadar çok yiyecek vermediğinizi düşünüp size düşman olur, hatta işi ayaklanmaya kadar vardırırlar..."Hükümdar sordu:"Peki ne yapayım?"Sufi cevap verdi:"Hiçbir şey yapmayın, sadece kanunları uygulayın. Bilgiyi arayan, bilginin önemini bilen, o bilgiye ulaşır.Daha çok yiyecek isteyen de daha çok çalışır.Siz sadece bunlar arasında adaleti sağlayın...Adaleti sağlarsanız herkes size bağlı olacaktır ve adalet sürdükçe bağlı kalacaklardır. Eğer ülkenizde bazılarının daha çok bilgi bazılarının daha az bilgi; bazılarının daha çok yiyecek bazılarının daha az yiyecek sahibi olmasına yol açan haksızlıklar yaşanırsa, halkın tümü size düşman olacaktır..."

Devamını Oku

Bu cesaret nereden

4 Mart 2005

İlacın sahtesini yapıyor piyasaya sürüyorlar. Rakının, votkanın sahtesini yapıyor piyasaya sürüyorlar.Bunları, insanların ölebileceğim bile bile yapıyorlar.* Bu cesareti nereden buluyorlar?Bir kere bu işlerden çok fazla para kazanıldığı anlaşılıyor. Cesaretin birinci kaynağı tabii ki bu.Ekonominin en temel kuralıdır.* Herhangi bir ürün, piyasada maliyetinin çok üzerinde bir fiyatla satılıyorsa hemen sahtecilik başlar, karaborsa başlar.Bir hükümet politikası olarak öncelikle alkollü içeceklere, sigaralara ve talih oyunlarına büyük vergiler getirildi.Bu politikanın amacının insanları bu işlerden uzak tutmak olduğunu iddia edenler de var, amacın sadece vergi gelirlerini artırmak olduğunu iddia edenler de var.* Kaçakçıların cesaret nedeni böylece ortaya çıkıyor. Yani birinci neden ekonomik.Boş ver, bir şey olmaz!Peki bu insanlar bu işleri yaparken adaletten hiç mi korkmuyorlar.Herhalde korkmuyorlar. Çünkü sahte ilaç üretenler tutuksuz yargılanacak. Eğer ölenler olmasaydı, sahte rakı olayının sanıkları da tutuksuz yargılanacaklardı. Mahkeme bitene kadar da kim öle kim kala!Cesaretin ikinci nedeni de böylece ortaya çıkıyor: Yargı sisteminden, yani adaletin elinden kurtulma yollarının bulunması.Ama böyle bir cesaret için bu iki neden yetmez. Bunun bir de "Türk usulü" mantık karşılığı olmalıdır.O mantığı biliyoruz: "Boş ver bir şey olmaz!"Biri çıkıp da "Bu sahte rakı insanları öldürebilir" diyecek olursa ona verilecek cevap bellidir: "Boş ver bir şey olmaz...""Ya yakalanırsak!""Boş ver bir şey olmaz..."Böyle diye diye bir şeyler olur. İnsanlar ölür.* Burası Türkiye. Burada ekonomiye, adalete, topluma bakış dünyanın diğer bütün ülkelerinden farklıdır.* "Boş ver bir şey olmaz, yeter ki biz malı götürelim, köşeyi dönelim" mantığı, buradaki gerçek, esas sistemin mantığını oluşturur.Bu sistem de çok yukarılardan başlar, en aşağılara kadar iner. Ama her zaman faturayı arada birileri öder. Ölenler öder. Banka kapılarında kalanlar öder. Depremde evi yıkılanlar öder.1999 depreminde kağıt gibi yıkılan binaların hesabını kim verdi sorusunun cevabını "hiç kimse" diye verdiğimizde de "esas" mantık devreye girer:"Boş ver bir şey olmaz..."

Devamını Oku