Korkularımız

27 Mart 2005

Bir Türk işadamı Fahri Konsolos olur. Törene iki büyük pasta gelir. Birinin üzerinde Alman bayrağı diğerinin üzerinde Türk bayrağı vardır. Pastalar kesilirken Erzurum Başsavcısı müdahale eder ve "bayrağın kesilemeyeceğini" bildirir. Bunun üzerine daha gülünç olaylar da olur, pastalar alttan kesilir...Korkumuzun bu kadar büyük olduğunu bilmiyorduk. İki sersem çocuk Türk bayrağına saldırdı diye heyecanlandık. Türk bayrağını korumaya yönelik ulusal reflekslerimiz harekete geçti. İhtimal ki Sayın Savcının tepkisi de bu çerçevede ortaya çıktı. Fakat, bayrak konusunda oluşan ulusal tepkinin ölçüsünü ve tarzını düşünmek zorundayız.Televizyonlar sağ üst köşelerine Türk bayrağı ve Atatürk fotoğrafı koydular. Ekranda kaynana programlarından biri var, birkaç kadın cırtlak cırtlak kavga ediyor, yanda Türk bayrağı ve Atatürk var.Bir başka program, bir kadın kocasını şikâyet ediyor, koca telefonda bağırıyor, kadın stüdyoda cevap veriyor. Pespaye bir aile kavgasının yanında Türk bayrağı var, Atatürk var.Bir başka televizyon kanalında en arabesk küplerden biri oynuyor, yanda Türk bayrağı ve Atatürk var...Gerçekten savunmak içinBu görüntülerin gerçekten ve yürekten bayrağa saygı mı yoksa üzerinde yeterince durulmamış gösteriş ürünleri mi olduğunu düşünmek şarttır.Savcının "pasta müdahalesini" de düşünmek şarttır.Küçük korkular ve küçük paniklerle saçmalamanın bayrağa saygı ve bağlılıkla bir ilgisi olmadığını gördüğümüz gün, küçük korkularımızın da üstesinden gelmiş olacağız.Türk bayrağı bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hayat ve kader birliğinin simgesidir. Onların bir arada bağımsız ve özgür yaşamasının simgesidir. Onların gelecekte de bağımsız, özgür ve birlikte yaşama iradelerinin simgesidir.Bayrak, gerçekten ciddi bir simgedir.Bayrağı savunuyoruz diye gülünç işler yapmak ise bayrağı savunmak değildir. İki çocuğun eline "birisi" tarafından bayrak verilip çiğnetilmesiyle Türk bayrağının değeri azalmaz. Bu iki çocuğun hareketi Türk bayrağına hiçbir zarar veremez.Türk bayrağına asıl zararı, "savunuyoruz" gerekçesiyle saçma ve gülünç işler yapanlar verir.Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı, özgürlüğü ve vatandaşlarının ülkü birliğinin simgesi olan Türk bayrağını gerçekten savunmak için de bunların bilincinde olmak gerekir.

Devamını Oku

Daha da azı var

26 Mart 2005

Sufi bilge bir gemiye binmiş, uzun yola çıkmıştı. Gemide başka yolcular da vardı. Tüccarlar, akrabalarını görmeye gidenler, macera peşindekiler...Yolculuk bir süre yolunda gitti. Yolcular kaynaşmış, bilgeyi sevenler onun yanından ayrılmaz olmuşlardı.Sonra büyük bir fırtına patladı. Gemi ceviz kabuğu gibi sallanmaya başladı.Bilge, güvertede bir masanın başında oturuyordu. Birkaç yolcu da onun çevresine yerleşmişti. Fırtına patladığı anda bilge bir soruya cevap vermekteydi. Konuşmasını kesmedi. Yanında oturanlar giderek telaşlandı.Önce bir kişi kalktı, kendine göre daha güvenli bulduğu bir köşeye gitti. Sonra biri daha, sonra biri daha...Diğer yolcular da telaşla kendilerine göre güvenli yerler arıyor, bu arada birbirlerini eziyor, itişiyor, kakışıyorlardı.Fırtına da giderek şiddetleniyor, gemi bir o yana bir bu yana yatarak ilerlemeye çalışıyordu.Kaptan ve denizciler de telaşlanmaya başladılar. Bu arada herkes bir köşeye sinmişti.Ama bilge hâlâ masanın başında oturuyordu. Masa bir gidiyor, bir geliyor, bilge oturmaya devam ediyordu.Yolculardan bazıları fırtınanın gürültüsü içinde ona seslerini duyurmaya çalıştılar. "Gel buraya sığın" diyorlardı, ama bilge duyup duymadığını bile belli etmiyordu.Fırtına arttı, arttı. Herkes, ölüm korkusuyla bildiği bütün duaları okumaktaydı. Hiç kimsenin en küçük bir umudu bile kalmamıştı. Denizciler bile dua mırıldanıyordu.Az sonra, fırtına başladığı gibi birden sona erdi. Birkaç dakika içinde deniz yine pürüzsüz bir çarşafa dönüşmüş, gemi de üstünde keyifle salınarak yol almaya başlamıştı.Korkmuş yolcular sığındıkları köşelerden yavaş yavaş çıkmaya başladı. Cesur olanlar fırtına kesilir kesilmez, temkini elden bırakamayanlarsa daha sonra görünmeye başladı.Bütün bunlar olup biterken bilge hiç yerinden kalkmamıştı. Aynı masanın başında oturmuş, aynı keyifle denizi izlemişti.Fırtınadan önce yanında bulunanlardan biri en sonunda yanına yaklaşmaya cesaret etti:"Efendim, bu fırtınada oturdunuz... Ölümle aranızda sadece bir masa vardı..."Bilge ona gülerek baktı:"Ölümle aranda bir masa olması hiç de fena bir durum değil... Bazen bir parmak kalır, bazen yarım parmak, bazen daha da az..."Sonra yine bakışlarını denize çevirdi.

Devamını Oku

En önemli taahhüt

25 Mart 2005

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın VATAN'a yaptığı açıklamaların içindeki bence en önemli taahhüt şu sözlerindedir:* "Ben bugüne kadar tabanıma göre politika yapmadım. Benim farklılığım biraz da buradan. Büyüklük neyi gerektiriyorsa, ülkenin gerçekleri neyi gerektiriyorsa bunu yapmak durumundayım. Eğer bunu yapamazsak bugüne kadar Türkiye'nin ödediği bedelleri ödemeye devam ederiz."* Bir kez teşhis şiddetle doğru. Türkiye'de siyasi yapının dibe vurmasının en büyük nedenlerinden biri "popülist" siyasetlerin her türlü gerçeğin ve vizyonun önüne geçmesidir.Çok partili rejimin kuruluşundan bu yana hiçbir siyasi liderin bundan kurtulamadığını söylemek abartma olmaz. Menderes de kurtulamamıştır. Demirel de, Özal da, Çiller de, Ecevit de. Bir sıralama yapılırsa, kuşkusuz, Demirel birinciliği alır. Bu arada Mesut Yılmaz'ın tarzının "popülist" nitelemesine fazla yakın olmadığı söylenebilir.Çok taban, çok sorun...* AKP'nin ve Tayyip Erdoğan'ın bir tek tabanı yok. Siyasal İslam'dan gelen "en muhafazakâr" taban da var, AKP'yi demokratik talepleri için destekleyen taban da var; eski dönemlere tepkiden oluşmuş bir tabanı da var, Avrupa Birliği hedefi dolayısıyla bir tabanı da var.Erdoğan'ın birçok kararına bu tabanlardan her birinin farklı tepki göstermesi de kaçınılmaz.Örneğin "türban" meselesinin ertelenmesine bir "taban" destek verirken bir diğer "taban" bozuluyor.* Dolayısıyla Erdoğan'ın "tabana göre politika yapmaması" her zaman "kısmi" sorunlar yaratacak. Ancak bugüne kadar bu açıdan dışa vurulmuş açık ve yaygın bir rahatsızlıktan söz edilemez. Erkan Mumcu ve yakınlarının ayrılarak ANAP'ın yönetimine gitmeleri de daha farklı bir girişimdir.Yol yakınken çözülmeliBaşbakan'ın TCK'daki basının görevini yapmasını engelleyecek maddelerle ilgili sözlerini de bir taahhüt olarak alabiliriz. Erdoğan, bu maddelerin uygulamasında doğacak sakıncaların ortaya çıkmasını bekleyip sonradan değişiklik yapmaya eğilimli görünüyor.* Bu sakıncalar aslında belli, uygulamayı beklemeye gerek yok. Zaman kaybedip, anlamsız gerilimler yaşamak yerine gereğini şimdiden yapmak herkesin yararınadır.Erdoğan'ın tabanının bir bölümünün medyanın çoğunluğuna iyi gözle bakmadığını söylemek de yanlış olmaz. Belki bu "taban" medyanın biraz "zapturapt" altına alınmasını istiyor olabilir. Bunu çözmek de yine Erdoğan'ın elindedir.

Devamını Oku

Avrupa halkının bakışı

24 Mart 2005

Dünyanın en büyük kamuoyu araştırma kuruluşu olan Sofres'in yaptığı araştırmanın sonuçları dünkü Hürriyet'te yer aldı.Araştırma 6 ülkede yapılıyor ve şu soru soruluyor: Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğini destekliyor musunuz?Dört ülkenin halkı çok açık bir "evet" diyor; iki ülkenin halkı ise aynı netlikte "hayır" cevabı veriyor.Durum şöyle:Polonya: Yüzde 55 evet, yüzde 28 hayır İngiltere: Yüzde 50 evet, yüzde 32 hayır İspanya: Yüzde 49 evet, yüzde 25 hayır İtalya: Yüzde 49 evet, yüzde 38 hayırVe diğer iki ülke:Fransa: Yüzde 37 evet, yüzde 59 hayır Almanya: Yüzde 36 evet, yüzde 60 hayır Almanya ve Fransa, Türkiye ile Türk halkı ile doğrudan ilişkisi olan iki ülke. Diğer dört ülkenin ve toplumlarının Türkiye ve Türklerle o kadar yoğun ilişkisi bulunmuyor.Bu iki ülke de Türkiye'yi öncelikle göçmen işçiler, kaçak işçiler, İslamcı hareketler, PKK faaliyetleri ile tanıyor. Bunlara her yıl birkaç töre cinayetini de eklemek mümkün.* Her iki ülkenin medyasında da Türkiye, turizm haberleri dışında hep olumsuzluklarla yer aldı. Bu olumsuzluk haberlerinin başında gelenler de hep işkenceler, insan hakları ihlalleri, hapisaneler vb. oldu.* Böyle bir bilgilenme ve izlenim "birikimi"nin üstüne bu iki ülkede de yüzde 59-60 oranında hayır çıkmasında şaşılacak bir durum yoktur.Biz düzelteceğiz...Durumu değiştirecek olan, yine Türkiye'nin ve Türklerin bundan sonraki tutumuyla yaptıktan olacak. Türkiye'nin değişmekte olduğunu bu iki ülkenin halkına da somut olarak göstermek, Avrupa Birliği sürecindeki en önemli görevlerden biridir.Bunun kolay olmayacağını bilmemiz gerekir. Neredeyse her gün, eski Türkiye'nin görüntülerinden kalanlar ortaya çıkıveriyor.Mersin'de iki çocuğun Türk bayrağı yakmaya kalkmalarının da Türkiye'nin eski çatışmaların içinde olduğunu göstermek gibi bir amacı bulunduğundan kuşkulanabiliriz.Avrupa Birliği, Türkiye'nin iki yüzyıllık modernleşme mücadelesi yolunda en büyük imkân olarak önümüze çıkmıştır. Bu yolda devam etmek için gerçek bir toplumsal ve kolektif çaba gerekiyor. Bunun için kafalardaki son kuşkuların da giderilmesi şart.Önce bizde bu kuşkular giderilecek ki sonra Avrupa halklarındaki kuşkular giderilebilsin.

Devamını Oku

Denktaş direnişi

24 Mart 2005

KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, önümüzdeki ay emekli olduktan sonra Kıbrıs'ta bir çözüme ulaşılamaması için mücadeleye devam edeceğinin işaretlerini veriyor.Denktaş'ın bir tek teması var, bağımsız bir Kıbrıs Türk devletinin varolmaya devam etmesi. Yani federasyon ya da konfederasyon şeklinde bir birleşme olmaması, adada iki ayrı devletin yaşamaya devam etmesi.Denktaş otuz yıldan fazladır aynı politikayı yürütmektedir. Bu politikanın tümüyle iflas ettiğini görmemek ve bu yüzden uğranılan maddi ve manevi zararlara aldırmamak için biraz farklı bir politikacı olmak gerekir.* Denktaş KKTC'nin Cumhurbaşkanıdır. Ama devleti Türkiye'den gelen paralarla maaş ödemektedir. Devlet sınırları dahilinde kara para olayları çerçevesinde garip işler olmakta, cinayetler işlenmekte, bazı kişiler tuhaf kazalarda ölmekte, ama Cumhurbaşkanı bunlarla ilgilenmemektedir.* Denktaş KKTC Cumhurbaşkanıdır. Ama ülkesinin vatandaşlarından birçoğu, düşmanı olan Rum devletinden emekli maaşı almaktadır. Vatandaşlarından binlercesi, kendi torunu da dahil, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti kimliği ve pasaportu almıştır, almaya devam etmektedir. Denktaş bunu görmezden gelmektedir.* Denktaş'ın devletinin vatandaşlarından her gün biraz daha fazlası, ekmeğini "düşman" devlette aramak üzere orada çalışmaktadır. Denktaş bunu da görmemektedir.Sorumlusu hükümet mi?..Denktaş'ın Cumhurbaşkanı olduğu devleti Türkiye dışında tanıyan bir tek ülke bile yoktur. Denktaş'ın devletinin pasaportu dünyanın hiçbir ülkesi tarafından tanınmamaktadır.Başarılı bir "devlet adamı" olarak nitelenen Denktaş'ın tek başarısı Kıbrıs Türk toplumunun hem ekonomik hem siyasi olarak Rum toplumuna göre geri kalması ve "yenilmesi" olmuştur.* Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti bütün dünya ülkeleri tarafından tanınıyor ve Avrupa Birliği üyesi. Bu durum bile Denktaş'ı yanlış siyasetler uyguladığı konusunda kuşkuya düşürmüyor.Denktaş, Türkiye'nin Kıbrıs sorununu dolayısıyla uluslararası toplumda yaşadığı sıkıntılara da aldırmıyor.Denktaş son olarak AKP hükümeti ile anlaşamadığı için cumhurbaşkanı adayı olmadığını ve bu yüzden siyasetten çekileceğini söyledi.* Denktaş'ın emekli olmasının nedeni Türk hükümeti değildir. Denktaş dünyanın dışına düşmüş, siyasetleri başarısız olmuş ve bu yüzden Türk halkına zarar vermiş bir politikacı olarak emekliye ayrılmıştır.* Ama Denktaş direnmeye, Türkiye'deki radikal milliyetçi siyasetler çevresinde ve onların desteğiyle zarar vermeye devam edecektir.Kendisini kendi halkının da istemediğini görmeyen politikacıların durumu gerçekten dramatiktir. Denktaş bunun en son örneğidir.

Devamını Oku

Bayrak yakmak

23 Mart 2005

Bayrak, bir ülkede yaşayan insanların kader birlikteliğinin sembollerinden biridir. O ülkede yaşayan, ekmek yiyen, kendi geleceğini, çocuğunun geleceğini arayan bütün vatandaşları temsil eden ortak bir unsurdur bayrak.Nevruz kutlamalarını bazı gruplar siyasi mitinglere dönüştürüyor. Her fırsatı, her olayı bir siyasi gösteri alanına çevirmenin mantıklı olduğu tartışılır.Fazla ve yerli yersiz tekrarların sempati yerine antipatiye yol açacağını da bilmek, düşünmek gerekir. Fakat bunlar ayrı tartışma konuları.Nevruz, Türkiye'deki Kürt siyasi hareketlerince bir "Kürt Bayramı" olarak kutlanıyor.* Oysa Nevruz, bütün Ortadoğu halkları tarafından benzer ya da farklı isimlerle kutlanan bir "Bahar Bayramı' dır. Bu gelenek İslam öncesinden geliyor. Böyle bir günü bir "milli gün"e çevirmenin mantıklı olduğu tartışılır.* Ancak bütün bunların ötesinde, iki kişinin ellerine Türk bayrağını alıp yakmaya kalkışmalarının üzerinde durulması gerekir.Günümüzde de yaşamakta olan geleneklerimizde bayrağın özel bir yeri var. Batı ülkelerinin birçoğunda bayrağın aynı duygusal ağırlığı taşımadığı görülüyor, ama Türkiye'de durum bu değil.Akıl, dürüstlük ve dikkat!* Türk bayrağını yakmaya kalkan kişilerin bilinçli ve "görevli" provokatör oldukları bazı Kürt siyasiler tarafından ima edildi. Böyle olup olmadığını onlar da bilemez biz de bilemeyiz.Ama böyle olsun olmasın; kimlikleri ne olursa olsun, bazı kişilerin Türkiye'deki demokratik gelişme ve demokratik "çözüm" yollarının tıkanması için çaba gösterdikleri anlaşılıyor.* Böyle bir eylem girişiminin büyük bir tepkiye yol açacağını bilmemek mümkün değildir. Nitekim öyle de oldu. Genelkurmay Başkanlığı sert bir açıklama yaptı.Türkiye, PKK silahlı kalkışmasına rağmen, onca insanın hayatını kaybetmesine rağmen bir "etnik çatışma" ortamına sürüklenmedi. Belki birileri bunu da istemiştir, ama başarılamadı.* Bayrak yakmaya kalkışılması, birilerinin halen böyle bir kanlı amacın peşinde olduğunun kanıtıdır.Kürt partilerinin kongrelerinde ve çeşitli toplantılarında sürekli olarak bir Türk bayrağı sorununun yaşanmış olduğunu hatırlayalım: Ya Kürt siyasileri sözlerini geçiremiyorlar ya da konuyu önemsemiyorlar.* Son bayrak krizi gibi krizler insanların birbirlerinin sesini duymasını ve birbirlerini dinlemelerini güçleştirir. En kötü ihtimalde de yok eder.Türkiye'nin tekrar o kanlı günlere dönmesini istemeyen herkes, biraz daha özenli olmak zorundadır.

Devamını Oku

Rota şaşması

21 Mart 2005

Ankara hedefini tümüyle Avrupa'ya çevirdiği ve bütün işleri bu hedefe göre yönlendirdiği sürece bir rota şaşması yoktu. Her şey AB'ye kilitliydi ve ne yapılacağı çok belliydi.Bundan sonra Ankara'da "stop" ışıklan yanmaya başladı. IMF programının son aşamalarına gelindi, enflasyon gerçekten düştü, Yeni Lira uygulamasına başarıyla geçildi.* Bundan sonra ne yapılacak? Bu sorunun cevabını Ankara'nın yüksek tepelerinden almak mümkün olmuyor.* Sıcak para girişi ve çıkışının yarattığı dalgalanmalar devam ediyor, kalıcı sermaye girişi olmuyor. İç yatırımlar artmıyor, işsizlik azalmıyor. Devletin borç yükü azalmıyor, artıyor.Bunların ne olacağı sorulduğunda verilen cevap, hep "zamanla olacak" biçiminde ve bu cevap değişik şekillerde tekrarlanıp duruyor.Hükümetlerin göreviAvrupa Birliği yolunda bundan sonra yapılacak işler de şu anda bürokrasiye devredilmiş gibi görünüyor. Bakanlıklar kendi alanlarıyla ilgili çalışmalar yapmakta ama bu çalışmaların hangi aşamada olduğu tam olarak bilinemiyor. AB yasalarının Türkçeye çevrilmesi bile tamamlanamadı.Bütün bu işlerin koordinasyonunu yürütecek olan "başmüzakereci"nin hâlâ belirlenmemiş olması da hükümette varolan kafa karışıklığının devam ettiğini gösteriyor.* İç "pazarlık" sistemini örgütleyecek olan ve hükümette belirlenmiş olan stratejilerin uygulamaya geçirilmesini sağlayacak olan (kişi değil organ) "başmüzakereci"dir.Hükümet şu anda Amerikan yönetiminin her yoldan sürdürdüğü baskılara karşı "bunalmış" ve bu sorunla uğraşırken bütün diğer konuları unutmuş görünüyor.* Böyle bir rota şaşması içinde önümüze gelecek olan diğer "bunaltıcı" konulardan biri, Gümrük Birliği dolayısıyla Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'nin fiilen tanınmasıdır. Bu sorun bugün yarın belli "ince" formüllerle çözülecek, ancak hemen arkasından Ermeni meselesi başlayacaktır.Bunların hepsi ağır meselelerdir ve bunları göğüslemenin kolay olduğunu kimse söyleyemez. Ama hükümetler bunları göğüslemek için kurulurlar ve görevleri budur. Bu görevi yerine getirebilmeleri için de önce rotalarının şaşmaması gerekir. Rota doğru belirlenmiş, gemi buna göre yürütülüyorsa her sorunla baş etmenin yolu bulunur.

Devamını Oku

Her konuda konuşmak

20 Mart 2005

Siyasilerimizin, özellikle en "yukarı" makamlara yükselmiş siyasilerimizin kurtulamadıkları hastalıklardan biri de "her konuda konuşmak'tır.Deprem olur konuşulur, tren kazası olur konuşulur, ekonomi konuşulur, dış politika konuşulur, konuşulur da konuşulur.Her toplantıya gidilir ve mutlaka konuşulur. Düzenlediği toplantıya ilgi çekmek isteyen herkes de mümkün olan en "yukarı"yı davet eder. Zamanın elverdiği ölçüde bütün bu davetlere katılınır ve toplantının ana konusu hakkında konuşulur...Sadece bir kürsü ve bir mikrofon bulunduğunda değil, ayaküstü de konuşulur. Sorulan herhangi bir soruya "O konu bir uzmanlık alanıdır, benim buna cevap vermem mümkün değil, filanca bakana ya da kuruma sorun" denmez, o anda akla gelenlerle cevap verilir.Ve tabii bunların hepsi "haber" olur. Televizyonların haber saatlerinde, gazetelerin iç ya da baş sayfalarında yer alır. Hatta bu ayaküstü konuşmalar üzerine tartışmalar yapılır, kavgalar çıkar.Siyasilerin bu konuda kendilerini savunmak için başvurdukları yollardan biri, gazetecilere, köşe yazarlarına dönerek "siz de her konuda yazıyorsunuz" demektir. Gazete sayfasının "köşesinde" yer alan ve etrafına çerçeve atılmış her yazıyı "köşe yazısı" olarak görürseniz bu savunma "yerinde" gibi görünür.Gazeteci de "her şeyi bilen insan" değildir. Bilginin kaynaklarını ve bu kaynaklardan yararlanmayı bilen, bunlan gazete üslubu içinde okurlara aktaran bir meslek insanıdır."Sui misal misal değildir," yani kötü örnek, örnek alınmamalıdır. Ama kötü örnekleri kullanarak düzeyi sürekli aşağıya doğru çekmek de yine bize özgü "mücadele" yöntemlerinden biri.O soru akıllara takıldı mı...Siyasiler, önünde bulduğu her mikrofona konuşmayı, televizyonda sürekli olarak görünmenin sağlam bir yolu gibi görebilirler. Ama bu kadar sık konuşup ve ekranda bu kadar sık görünen bir siyasinin artık sözleri duyulmaz olur, görüntüsü de "gına getirir," bıktırır.Üst düzey siyasilerin ayaküstü olmayan konuşmalarını danışmanlar yazar. Bazılarının bütün konuşmalarını danışmanları yazar. Danışmanlar da sonuçta her konuyu bilen kişiler değildir, belli konularda bilgisi olan kişilerdir.Danışmana sürekli olarak uzman olmadığı konularda talepler gelirse, o zaman danışman da hazırladığı konuşma metinlerini ortalamaya, genelleştirmeye başlar. Yani siyasinin önüne gerçek anlamda içerikli ve dolgun olmayan metinler konur ve o da bunları okur. Çağrıldıkları her toplantıya gidip konuşmaları, her durumda konuşmaları, sürekli olarak seyahat etmeleri, siyasilerin "iyi" çalıştığını göstermez. Bu kadar çok seyahat eden, bu kadar çok sayıda toplantıda konuşan, bu kadar çok açılışta kurdele kesen bir kişinin ne zaman toplantı yaptığı, ne zaman insanları gerçekten dinlediği, ne zaman kritik dosyalar üzerinde çalıştığı sorusu sorulur.

Devamını Oku