Ayıp oluyor

5 Nisan 2005

Başbakan böyle söylediğine göre herhalde doğrudur. En az bir kişi "gazeteci" kimliğini kullanarak Başbakan'ın yanına gelmiş ve "iş" desteği istemiştir.Genellikle seçim öncesinde, bir partinin iktidar olması için, o partinin liderinin başbakan olması için büyük destek verenler sonra kendilerinde böyle bir hak görürler. Ancak, Başbakan açıklamadığına göre, gazeteci kimliği ile "iş bitirmeye" çalışan bu kişilerin kimler olduğunu söylemek olanaksız...'Çin Şeddi' meselesi...Başbakan'dan gazeteci olarak randevu almak kolay değil. Örneğin Nazlı Ilıcak ortaya bir "Çin Şeddi" sözü atmıştı. Ilıcak'a göre, danışmanları Başbakan'ın çevresinde öyle bir set örmüştü ki, kendisiyle görüşmek mümkün olmuyordu...Erdoğan'ın, kendisinden "iş ayarlamasını" isteyen gazetecilerin kimler olduğunu açıklamaması gerçekten bütün medya çalışanlarını rahatsız ediyor.Eğer Başbakan bunu bilerek, bütün gazeteciler rahatsız olsun diye açıklama yapmıyorsa, amacına ulaşmış demektir.Fakat, Başbakan'ın söz konusu "gazeteciler'in kimler olduğunu açıklamaması bir tür "vefa" duygusundan kaynaklanıyor da olabilir. Bu noktada, o gazetecilerin, iktidar yürüyüşü içinde Erdoğan'a destek olmuş kişiler olması ihtimali ortaya çıkıyor.Başbakan açıklasın medya temizlesinBazı gazeteciler, görüşleri dolayısıyla bazı siyasilere destek olabilirler. Bu bir "mesleki sapma"dır ve zaman zaman her yerde görülür.Bu "mesleki sapma"yı göze alarak kendisini desteklemiş olan gazetecilerin bugün kendisine "çıkar" için gelmeleri Başbakan'ı üzmüş olabilirBaşbakan kendisine gazeteci olarak destek olmuş bazı kişilerin bugün "nemalanmak" istemelerine kızıyor, bu duruma üzülüyor ama isimlerini açıklamaya da kıyamıyorsa durum daha da ciddi demektir.Çünkü her durumda ayıp ayıp üstüne binmiş oluyor. Demokrasiyi zedeleyen zincirleme sistemi işte budur.Bu ayıpların son bulması için görev Başbakan'a düşmektedir:Gazeteci olarak kendisine gelen ama iş konuşan kişilerin adlarını açıklamak. Medya ancak bu sayede söz konusu kişileri meslek dışına çıkarma imkânına sahip olabilir. Temizlenme bu şekilde olur. Genel suçlamalar ve imalarla değil.

Devamını Oku

Siyasi canlanma

4 Nisan 2005

Buna karşılık durgun bir görünüm içindeki AKP fire veriyor. Aynı şekilde CHP de küçülmeye devam ediyor.Bu hareketlenme siyasetteki temel bir gerçeği ortaya koyuyor: Hiç kimse alternatifsiz değildir, kendini rakipsiz görenler bir anda karşılarına dikilmiş "alternatif"le burun buruna gelirler.AKP hükümetinin iki buçuk yıldır yürüttüğü politikaların ana ekseni Avrupa Birliği üzerine kuruluydu. Hukuki reformlar bu çerçevede gerçekleşti ve toplumun büyük bir ölçüde benimsediği hedefe doğru geniş bir destekle hareket etti.Bugün ise böyle bir siyasi havanın oldukça uzağına düşülmüştür. Hükümet Avrupa Birliği sürecinde çok açık yorgunluk işaretleri vermektedir.Bu yorgunluktan ise daha muhafazakar çizgideki siyasetler, yani ANAP ve DYP yararlanmaktadır. Erkan Mumcu ve arkadaşlarının AKP'yi terktederken yaptıkları açıklamalar, DYP liderinin milliyetçi çizgideki çıkışları bu durumu açıkça göstermektedir.Buna karşılık sosyal demokrat kanatta "soldan" muhalefet ve faaliyet görülmediği gibi, CHP yönetimi de tam tersine hükümeti "sağdan" eleştirmeye devam etmektedir.Avrupa Birliği heyecanını kaybetmiş bir hükümet görüntüsünün yanında toplumun dikkat konularının radikal milliyetçilere alan açan konulara kaymasını da sağlamaktadır.Hükümetin duraksadığını gören bürokratların kitap toplatmaya kalkması, pasta krizi çıkartmaları çok doğaldır. AKP hükümetinin ekonomik ve siyasi liberal çizgide tereddüt göstermesi daha sağdan yıpratılmasının asıl kaynağıdır.Hükümet, Avrupa Birliği yolunda çalışmaların devam ettiğini söylemekte ama "ne yapıldığını" anlatamamaktadır. Bu çalışmaların gerçekten varolduğunu gösterecek olan hareket "başmüzakereci" atanması ve bu faaliyetleri yürütecek örgütlenmenin hızlanmasıdır.İki buçuk yıl önce hem ANAP'a hem DYP'ye dirilmesi zor partiler olarak bakılıyordu. Her ikisinin de bugün gerçek canlanmalar göstermelerini önlemek AKP'nin temel siyasi hedeflerde ilerlemesini sürdürmesiyle mümkündür.Bu kararlılık görünmediği sürece de AKP sağdan kemirilmeye devam edecektir. Bunun sonu da eski dönemin siyasi yapısına dönüştür

Devamını Oku

Mum ışığı

2 Nisan 2005

Kibirli, mal düşkünü, şımarık ve iddiacı bir hükümdar vardı. Her fırsatta kişilik gösterisine girer ve tabii ki kazanırdı.Bir gün maiyetiyle birlikte şehirde dolaşırken fakir bir dervişe rastladı. Mevsim kıştı, dervişin sırtında da sadece ince ve eski bir gömlek vardı.Hükümdar çevresindekilere dervişi göstererek:"Şuna bakın" dedi, "çalışmamış, kazanmamış, bu soğukta gömlekle dolaşıyor..."Derviş bu sözleri duydu ve hükümdara döndü:"Çalışmış ve kazanmış olmanın tek ölçüsü kürkler içinde dolaşmak değil efendim...""Olur mu" dedi hükümdar, "sen bu kılıkla fazla yaşayamazsın, örneğin çölde bir gece kalsan ölürsün... Giyimi bu halde olan bir insanın ne zenginliği olacak?""Mesela bilgi" dedi derviş.Hükümdar dervişin böyle cevap vermesine kızdı:"Seninle bir iddiaya girelim. Bu gece bu gömleğinle çölde, açıkta yat. Eğer sabaha çıkarsan ben bütün şehre ziyafet çekerim. Eğer dayanamayıp bir yere sığınırsan bana ve bütün maiyetime sen tam bir ziyafet çekersin. Ölürsen de zaten kaybetmiş olursun."Derviş kabul etti. Eline bir kitapla bir mum aldı ve çöle gitti. Hükümdarın adamları onu izliyordu. Derviş bütün gece mum ışığında kitap okudu. Sabah şehre döndü, hükümdarın sarayına gitti.Hükümdar haberi almış, öfkeden kuduruyordu. O sırada yalakalarından biri şöyle dedi:"Efendim, derviş yanına bir de mum almış. Onunla ısınmıştır, dolayısıyla iddianın kurallarına uymamıştır."Hükümdar bu fikrin üzerine atladı, dervişe kaybettiğini söyledi ve hemen borçlu olduğu ziyafeti hazırlamasını istedi.Hükümdarla maiyeti sofraya kurulup yemekleri beklemeye başladılar. Saatler geçti, yemek gelmiyordu.Hükümdar dervişin yemek hazırladığı mutfağa gitti. Kuzular kesilmişti, sebzeler hazırlanmış ve tencerelerin içinde sıralanmıştı. En baştaki kuzu şişe geçirilmiş ve altına bir mum konulmuştu.Hükümdar açlığın da verdiği öfkeyle bağırdı:"Be adam, bir mumla bu kadar yemek pişer mi!""Pişer efendim" dedi derviş, "beni çölde ısıtan ve hayatta kalmamı sağlayan mum bu yemekleri de pişirir..."

Devamını Oku

İki bürokrat

1 Nisan 2005

Son günlerin iki sembol olayının iki kahramanı da "bürokrat." Yani devletten maaş alan ve kamu görevi yapmakla yükümlü kişiler. Biri kaymakam, diğeri savcı.Biri, görüşlerine kızdığı Orhan Pamuk'un kitaplarını toplatmaya kalkışmıştır. Diğeri, "Türk bayrağını savunmak" adına anlaşılmaz bir pasta krizi çıkarmıştır.* Kaymakamın icraatı, bağlı olduğu ilin valisi tarafından durduruldu. Bu girişimiyle ilgili idari bir işlem yapılıp yapılmadığı henüz anlaşılamadı.* Pasta kollayıcı savcı ile ilgili de ne yapıldığı bilinmiyor.Her iki bürokratın tavırları da sıradan ve sokakta yükselen radikal milliyetçiliği tahrik anlamına gelmektedir. Her ikisi de, yetkili olmadıkları konularda yetkiliymiş gibi davranmıştır. Birisi kendisini milliyetçiliğin koruyucusu gibi görmektedir, diğeri de "milli" davaların koruyucusu.* Milliyetçiliğin ya da "milli davaların" ne olduğuna karar verme ve bu konuda girişimde bulunma hakkına en son sahip olacaklar, "bürokratlar" dır.* Bürokratların kendilerini siyasi, bilim insanı, sosyolog ve ahlâkçı yerine koymaya hakları yoktur. Bürokrat bürokrattır."Yukarı"nın bir görevi varHer iki olaydaki "tehlike" de bürokratların bu konularda gösterdikleri cürettedir. Cüretleri de tavırları dolayısıyla "yukardan" bir tepki gelmeyeceğine olan güvenlerinden kaynaklanıyor. Ya da "yukardan" gizlice "aferin" geleceğine inanıyorlar.Radikal milliyetçilik böylesi "güvenli" bir ortamda yükselir, sokaklara taşar ve faşizm olarak geri döner. Sonuç, bu dalga içine sürüklenmiş insanların, halkların kaçınılmaz zararıdır.* "Herkes bize düşman" ve "içimizdeki hainler" edebiyatının bu şekilde kışkırtıcı bir yaygınlığa kavuşmasının ucu saldırılara, linçlere kadar gider."Yukarıdan" gizli teşvik gördüklerine inananların sokağa hakim olması çok kolaydır. Bundan önce de hep böyle olmuştur. Yahudilere saldıranlar "aferin" almış, solcuları dövenler desteklenmiştir.Türkiye, yakın geçmişinde bu tarz yönlendirmelere uğramış, bu nedenle zaman zaman büyük tehlikelerin kıyısına kadar gelmiştir.* Tekrar bu ortama girmemek için görev, en başta "yukarı"ya düşüyor. Bugün bu görevin somut anlamı iki bürokrat hakkında harekete geçilmesidir. Eğer bu yapılmazsa, başka "bürokratlar" çıkar ve gizli "aferinler"in peşine düşerler.Öyle bir gidiş de Türkiye'nin, geleceğini bambaşka bir yöne çevirmesidir.

Devamını Oku

Tanımak, tanımamak

31 Mart 2005

Gümrük Birliği anlaşmasını, Avrupa Birliği'nin yeni 10 üyesine genişleten kararla ilgili iki görüş var. Birileri, daha çok hükümet kanadı "Bu, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'ni tanımak anlamına gelmez" diyor. Başka birileri ise "Bu, fiilen tanımaktır" diyor.Kıbrıs Rum kesimine ait malların diğer AB üyesi ülkeler gibi serbestçe Türkiye'ye gelmesi bugün adına ne denirse denilsin, ilişkinin normalleşme sürecinin başlamasıdır.Bu sürecin başlamasını Annan Planı'na "evet" diyen Kıbrıs Türk halkı da istemiştir. Bu "evet" aynı zamanda şu anda Türk tarafında kalmış olan Rum mallarının durumunun da yasallaşmasına "evet" demektir.Şu anda Türkiye'yi sıkıntıya sokan bazı meselelerin arkasına baktığımız zaman hep "mal" durumları çıkmaktadır.Azınlık meselesi ve azınlık vakıflarının tartışmasının ardında ya da göbeğinde bu vakıfların "mal"ları vardır.Ermeni meselesinin bu kadar yıl tartışılmasından duyulan korkunun arkasında yine "mal" konusu vardır. Tehcir döneminde mahalli yetkililer, göç ettirilen Osmanlı vatandaşı Ermenilerin mallarına "satıp parasını daha sonra onlara vermek koşuluyla" el koymuşlardır. Bunun yaraşıra çok sayıda varlıklı Ermeni de altın, ziynet gibi değerli mallarını yanında götürmek yerine yine mahalli yetkililere verip bunlara karşılık makbuz almışlardır.Buradaki korku, Ermenilerin en yoğun oldukları illerde bu belgelere dayanarak "mal" ya da tazminat istemeleridir.Türkiye Kıbrıs'ta Loizidu davasını kaybetmiştir, bunun ardından başka davalar da sonuçlanacak ve el konulmuş mallara karşılık Türkiye daha başka tazminatlar ödeyecektir.Azınlık vakıflarının malları konusunun ise savunulur bir yara yoktur. Bu yüzden kimse bu konuda açık bir direnç göstermemekte, ama çeşitli küçük oyunlarla meselenin çözümü ertelenmektedir.Kıbrıs'ta çözüm olduğu zaman, yani federatif ya da konfederatif bir tek devlete dönüş olduğu zaman aynı devletin vatandaşı olan insanlar, yine aynı devletin vatandaşı olan insanlardan şu anda kullandıkları mallan isteyeceklerdir.Ermeni meselesinde ise Türkiye'nin durumu çok açıktır. Ermeni mallarına el konulması olayı başka bir devletin, Osmanlı İmparatorluğu'nun sorunudur. Türkiye Cumhuriyetinin böyle bir bedel ödemesi sözkonusu olamaz.Nitekim aynı sıkıntı Türk vatandaşlarının Balkan ülkelerinde ya da Arap ülkelerinde kalmış malları için sözkonusudur. Bütün bu ülkeler, yeni devletler oldukları gerekçesine dayanarak eski tapuların geçerliliğini tanımamakta ve tazminat vermeyi reddetmektedir.Kıbrıs Rum mallarının bundan böyle Türkiye Cumhuriyeti sınırlan içine serbestçe girmesi bütün bu mal-mülk sıkıntıları arasında çok küçük bir ayrıntıdır.Büyük vatan-millet edebiyatlarının arkasında yine büyük ya da küçük mal-mülk meseleleri bulunabilmektedir."Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'ni nasıl tanırsınız" diye bağıranların durumlarına bu açıdan bakmakta yarar var.

Devamını Oku

Düğmeye mi basıldı?

30 Mart 2005

Son günlerdeki olayları, ardı ardına gelen bazı gelişmeleri bir araya getirdiğimiz zaman "o" soruyu sormak zorunda kalıyoruz: "Acaba yine düğmeye mi basıldı?"İlk olay Nevruz kutlamasıydı. İki çocuğun eline, "henüz kimliği tespit edilmemiş" olan bir "takım elbiseli" yetişkin bayrak verdi ve yakmalarını istedi. Olayın video görüntüleri çekilmişti, iki çocuk bu görüntülere bakılarak hemen yakalandı. Ama o "takım elbiseli yetişkin" ile ilgili olarak herhangi bir izleme ve yakalama haberi çıkmadı.Olay birkaç kınama ile geçiştirilirken Genelkurmay Başkanlığı sert bir açıklama yaptı. Bunun ardından da radikal milliyetçi örgütlerin başını çektiği gösteriler geldi.Bir yandan da birileri, Ermeni soykırımı tartışmasında sürekli olarak Türkiye'de gerilimi artırıcı çabaları sürdürüyor. Bunların da görüntüsü hep "milliyetçi hassasiyet."Bu iki "kaşımanın" ardından Erzurum'daki bayraklı pasta krizi ve Isparta'daki "Orhan Pamuk "un kitaplarını toplatma eylemleri geldi. Birinin kahramanı savcı diğerininki kaymakamdı.Bu arada Manisa'nın Salihli içesinde bir ilköğretim okulunun bahçesinde yakılmış ve üzerine "Apo" yazılmış bir Türk bayrağı bulundu. Aynı anda Kıbrıs'ta iki Türk ve KKTC bayrağı haç şeklinde delinmiş ve yakılmış olarak bulundu...Hedeflenen çok açık!Bu kadar olay ardı ardına geldiğinde kuşkulanmak, yakın tarihimizi bilen herkesin ilk tepkisi oluyor.Şoven ve akılsızca milliyetçi tepkilerle Türk halkına yeni zararlar vermeye hazır "gruplar" zaten var. Bunlardan her ülkede vardır. Ancak etkili ve aktif olmaları, halkın doğal vatansever duygularını kışkırtarak radikal tepkiler oluşturmaya çalışmaları için elverişli bir ortam yaratılmasına çalışılıyorsa iyi düşünmek gerekir.Kıbrıs'ta bayraklar haç şeklinde kesilmiş, Salihli'de ise üzerine "Apo" yazılmıştır.* Bunu yapanların ne demek istediği son derece açık. Halkın ilk tepki göstereceği unsurlar eklenmiştir ki, halk yanılıp tepkisiz kalmasın. Sokaklara çıksın. Televizyon ekranlarına kaynanaların yanına bayraklar konulsun vs...* Bu oyunlar Türkiye'de daha önce defalarca sahneye konuldu. Defalarca Türk halkı bu oyunlara geldi ve bunun faturasını ağır ödedi. Kıbrıs ve Salihli'deki bayraklar oyunu göstermiyorsa, bunları görüp oynanan oyunu hâlâ anlamayanlar varsa, zaten yapılacak bir şey kalmamıştır.

Devamını Oku

Partilerin paraları

29 Mart 2005

Siyasi partilere devlet hazinesinden para yardımı yapılmasının tek bir amacı vardır: Partilerin, mali ve ekonomik güçlerin parasal desteğini arama durumunda kalmaması, dolayısıyla herhangi bir mali gücün bağış yaparak siyasi partiler üzerinde etkili olamaması.Böylece partilerin ekonomik açıdan bağımsız olmaları sağlanmaya çalışılmıştır.Bunun yanında, siyasi partilere kurum ya da kuruluş olarak değil kişisel olarak bağış yapılabilmektedir ancak sınırlan oldukça dardır.Kendi üyelerinden aidat toplayamayan siyasi partilerin ikinci büyük gelir kaynağı, seçim öncesi aday adaylarından aldıkları paralardır.Bugünkü Siyasi Partiler Yasası'na göre Meclis'te en az üç milletvekili bulunan her parti devletten yardım alıyor. Siyasi partilerin alacakları yardımın miktarı son seçimde aldıkları oy oranına göre belirleniyor; yükseliyor ya da düşüyor.ANAP ile SHP son seçimde Meclis'e giremedikleri ve düşük oy oranlarında kaldıkları için Hazine desteği alamamışlardı. AKP'den ANAP'a, CHP'den SHP'ye yönelen son milletvekili geçişleriyle bu iki parti de 1,3'er trilyon TL yardım almaya hak kazandı.Tek sorun bu muydu?Siyasi partilere Hazine'den yapılan yardımla gerekçedeki amaca ulaşılıp ulaşılmadığı kuşkuludur. Aynı şekilde, siyasi partilerin hesaplarının gerçek anlamda şeffaf olduğunu söylemek de güçtür. Ama görülen o ki Ankara'da açıkça tartışılan siyasi meseleler bunlar değil.Tabii ki her parti devletten bu yardımı almayı ister. Ve son yaşananların ardından ANAP ile SHP'nin bu parayı alma imkânına kavuşmaları AKP ile CHP'yi hızla harekete geçirdi.Yapılan, Siyasi Partiler Kanunu'nun devlet yardımıyla ilgili maddesinin değiştirilmesidir. Bu maddeden "en az üç milletvekili" şartı çıkartılıp yardım almak için "son genel seçimde en az yüzde 8 oy almak" asgari koşul olarak getirilirse, transfer yapan partilere ceza verilmiş olacaktır. * Ne var ki, yürürlükteki Siyasi Partiler Yasası'nın tek tartışmalı maddesi devlet yardımına ilişkin madde değildir. Yasanın parti yönetimlerinin şeffaflaşmasını ve demokratik süreçlere açılmasını engelleyen maddelerle donatılmış olduğu, bunlara dayanılarak kolayca "lider sultaları" nın kurulduğu yıllardır söylenmektedir.Ortada Türk siyasi hayatinin bugünkü şekilde işlemesine yol açan bir yasa vardır ve bütün siyasi partiler her seçim öncesi bu meseleye el atacaklarını söylerler. Ama parti yönetimlerinin çok çabuk unuttuğu konulardan biri de budur.Kuşkuları desteklerSiyasi Partiler Yasası'nın bütün sıkıntıları ortada dururken yasanın sadece para yardımı maddesinin değişmesi için AKP ile CHP'nin bu kadar hızlı harekete geçmeleri de bu partiye ve siyasi yapıya yönelik kuşkuları destekleyecektir.AKP eski siyasi yapıyı değiştirme vaadiyle oy istemiştir. CHP de kendini sosyal demokrat bir parti olarak nitelemektedir. Ama üzerinde en kolay anlaştıkları konu, her iki partinin de vaat ve iddialarına uymuyor.

Devamını Oku

En önemli konu

29 Mart 2005

Gerçek bir konuyu tartışalım: Bildiğimiz bir konu. Türkiye'de kitap okunmuyor. Ya da çok az okunuyor. Son yıllarda önemli gelişmeler görülse de ve bu gelişmeler Ankara'ya rağmen sağlanmış olsa da yine çok geri bir noktadayız.Nüfusları bize yakın olan ülkelerde geçen yıl basılan kitap (piyasaya çıkan kitaplar, toplam tiraj değil) sayılan şöyle: Fransa 50 bin, İspanya 60 bin, Almanya 60 bin, İtalya 70 bin, İngiltere 80 bin.Toplam tirajlar da 450 milyon ile 600 milyon arasında değişiyor.Türkiye'de ise geçen yıl 20 bin değişik kitap basıldı. Bunların toplam tirajı 200 milyona yaklaşıyor. 200 milyonun 80 milyonu da ders kitapları.Ders kitapları çıkarıldığı zaman adı geçen ülkelerdeki kitap satışlarının Türkiye'ye göre üç dört kat fazla olduğu görülüyor.Beş dakika yeterAnkara'nın çok uzun yıllardır daha çok kitap yazılması ve okunması yönünde önemli bir katkısı ve desteği olmadı, tam tersine, Ankara hep köstek oldu.Eğer Ankara'daki iktidar Türkiye'de ciddi bir okuma ve kitap yayımı atılımı yapmak istiyorsa buna çok basit bir kararla başlayabilir.* Kitapta KDV hemen sıfırlanır. Bu, kitap üretiminin biraz daha artmasına yol açabilecek bir mali teşvik olacaktır.* Aynı şekilde, kitap teliflerine uygulananan stopaj düşürülebilir. Bu iki karar, birlikte kitap piyasasına büyük destek sağlar.* Son yıllarda büyük şehirlerde kitapçı sayısı arttı, ancak hâlâ kitapçı dükkânı bulunmayan şehirlerimiz var. Kitapçı açanlara belli bir süre vergi muafiyeti getirilebilir. Böylece kitapçı dükkânı açmak isteyenler doğrudan teşvik edilmiş olur.Bunlar Ankara'da beş dakikada yürürlüğe konulabilecek desteklerdir. Yeter ki karar alınsın.Yukarda adı verilen ülkelerin hepsinde kitap "sanayii" oluşması için büyük devlet destekleri uygulanmıştır. Devlet hem okumayı teşvik eder, hem kitap üretimini teşvik ederse biz de o seviyelerin çok altında kalmayız.Avrupa'ya kendimizi anlatamadığımız için şikâyet ediyoruz. Batı'nın bütün büyük şehirlerindeki kitap fuarlarının çoğunda Türkiye temsil edilmiyor. Türkiye'nin katıldığı fuarlarda ise en kıyıda köşede kalmak asıl içimizi burkması gereken durum.

Devamını Oku