Tehlike ve sağduyu

13 Nisan 2005

Sokaktaki şiddetin boyutlarının tırmanması üzerine devletin en üst yetkilileri benzer uyarıları dile getirdiler. Türkiye bir hukuk devletidir ve hiç kimse yasaların verdiği yetkinin dışında bir hakka sahip değildir.* Bu uyarıların belli etkileri olması beklenir.* En azından bu yolla, yerel yöneticilere ve kamu görevlilerine bir mesajın ulaşmış olması umut edilir.Trabzon'daki linç olayının gerisine baktığımızda, bütün görüntüler ortada olmasına, hatta olaya karıştıkları anlaşılan kimileri gazetecilere beyanat vermelerine rağmen, hiçbir işlem yapılmamış olması dikkat çekicidir.Linç girişimini başlattığı için "kahraman" gibi konuşanların varlığı bütün toplumumuz adına bir utanç konusudur.* Peki bu konuda yetkililer harekete geçmek için ne beklemektedirler?RTÜK, Trabzon ve çevresinde yayın yapan ve olay günü "bayrak yaktılar" gibi bir yalanı yayan televizyon kanallarına sadece "uyarı"da bulunmuştur.Böyle bir toplumsal suçun işlenmesi için asıl kışkırtıcılığı yapan bir televizyon kanalı ise bu kanalın tespit edilmesi ve en ağır şekilde cezalandırılması hukuk devletinin en basit şartlarından biridir.Uyarmakla kalınırsaCumhurbaşkanı konuştu. Başbakan konuştu. Genelkurmay İkinci Başkanı konuştu. Bu konuşmalar ve sağduyu çağrıları elbette çok önemli. Ancak tepkilerin bu noktada bırakılması da bazı çevrelerce yine mesaj olarak alınacaktır.* Trabzon'daki linç olayı üzerine, bildiri dağıtanlar gerçekten anlaşılmaz bir şekilde tutuklandılar. Sonra salındılar.Sadece bu durum bile bazı çevreler açısından "devlet bizim yanımızda" mesajı olarak algılanabilir.* Tehlikeyi büyütecek ya da yok edecek olan devletin tutumudur. Bu tutumun, en üst düzeydeki açıklamalara uygun bir ciddiyet ve kararlılıkta olduğu gösterilmezse tehlike devam edecektir.Türkiye'yi bir etnik milliyetçilik ya da mezhep çatışması içine sürüklemek isteyenler ne yazık ki geçmiş yıllarda devletin içinde yer alan kişilerden destek görmüşlerdir. O günün koşullarına uygun olarak bu "hoşgörü" ya da "destek" için bazı gerekçeler de üretilmiştir.* Türkiye'de o dönemlerin geride kaldığını göstermenin en açık ve doğrudan yolu, beyanatların arkasının en ciddi şekilde getirilmesi olacaktır.

Devamını Oku

Aynı koalisyon

12 Nisan 2005

Türkiye yine ikiye ayrıldı. Ayrılma konusu da yine aynı. Türkiye gelecekte ve yakın gelecekte korkularından, fobilerinden, komplekslerinden kurtulmuş bir çağdaş ve ileri demokrasi ülkesi mi olacak yoksa dünün Türkiyesi olarak mı kalacak...Radikal milliyetçi kışkırtma cephesinde; yani çağdaş ve demokratik bir Türkiye'den korkanlar cephesinde yine aynı koalisyon yerini aldı.* CHP yönetimi, muhalefeti "sağdan" yapmaya, "sağcı" ve popülist çıkışlarla kendisine muhafazakâr koalisyonda önde bir yer tutmak için faaliyete devam ediyor.* Avrupa Birliği'ni daha büyük tehdit olarak gören, radikal milliyetçi kışkırtmaları "haklı" bulan, şiddet ve sokakta "hesaplaşma"yı isteyen koalisyonda sağcılar ve "solcular" kol kola.* Milliyetçi Hareket Partisi ile Cumhuriyet Gazetesi, Doğru Yol Partisi ile Türkiye Komünist Partisi, Atatürkçü Düşünce Dernekleri ile Hizbullah taklitleri, İşçi Partisi ile Saadet Partisi aynı çizgide birleşti.Bunları bir araya getiren ortak çizgi, Türkiye'nin ileri bir demokrasi ve hukuk devleti olmasına karşı direnme çizgisidir.Bütün dertleri kışkırtmakBu cephenin kışkırtma alanları da ortaktır.* Kürt kökenli Türk vatandaşlarının kültürel haklara sahip olmalarına hepsi karşıdır.* PKK ile mücadeleyi bir etnik çatışmaya dönüştürme hevesleri çoğunda öne çıkmaktadır.* 1915 Ermeni tehcirine ilişkin tartışma da aynı cephe için bir milliyetçi kışkırtma aracıdır. Mesele konuyu tartışmak ve günümüz Türkiyesi'nin bu tartışmadan alnının akıyla çıkması değildir. Ortak dertleri bu meseleyi kullanmaktır. Meseleyi bu biçimde kullanmanın Türkiye aleyhine sonuçlar doğurması da umurlarında değildir çünkü onlar için esas olan "kullanmak"tır.* Bu cephenin önümüzdeki günlerde kullanacağı kışkırtma konusu da belli oldu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Öcalan davasının yeniden görülmesiyle ilgili karar alması kesinleşmiş gibidir.Muhafazakâr "direniş cephesi" bu meseleyi de milliyetçi kışkırtmalar ve Türkiye'nin Avrupa ile ilişkilerini bozmak için kullanma hazırlıklarına girişmiştir.Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymayı kabul ve taahhüt etmiştir. Siyasi ciddiyet, böyle bir konunun herhangi birileri tarafından siyasi ve etnik-milliyetçi kışkırtma malzemesi olarak kullanılmasının önüne geçecek şekilde sağduyulu davranılmasını gerektirir."Direniş cephesi" için önemli olan kışkırtma ve gerilim yaratmak olduğundan, Türkiye'nin bu meseleden zarar görüp görmeyeceğini de herhalde onlar düşünmeyeceklerdir...

Devamını Oku

Sivri duygular ve akıl

12 Nisan 2005

Korku ve korkuya bağlı olarak şiddetin haklı gösterilmesi, kanuna uymayan güçlü kişilere duyulan hayranlıkla bir araya geldiğinde toplumun cıvataları atar.Böylece güçlü olanın, silahı olanın, kalabalık olanın her şeyi yapmaya hakkı olduğuna inanılan bir dönem başlar.* Kalabalık olan, olmayanı ezer, döver, öldürür.Kalabalıklar daha büyük kalabalıklara dönüşsün diye en çapsız ve düzeysiz bir üslup hayatın bütününü kaplar; başkasına saygı, budalalık olarak görülür.* Okuma imkânı bulamamış olanlar, bu imkânı bulmuş olanlara saygı göstereceği yerde onlardan nefret eder. Düşünce... Aydın... Fikir... Özgürlük... Tartışma... Bunlar en korkunç kelimeler olur çıkar ve sadece hakaret için kullanılırlar .* Serbest ekonomide alt sınıflar mağdur edilmişse sarılınan seçenek tekrar "devletçi" ekonomidir.Liberalizm toplumsal hayat için ne kadar kötü bulunmuşsa, ekonomik hayatta da o kadar kötü olarak algılanır.* Etnik köken, ulusal köken ve dini inanç ya da inançsızlık en büyük kuşku ve korku nedeni olur. İnsanlar "Onlar beni öldürmeden ben onları öldüreyim" noktasına itilir.Farklı dinden, farklı ulusal ve etnik kökenlerden olanların varlıklıları nefretin en büyüğünü toplar.Bütün dikkatler ve kuşkulu bakışlar onlara yönelir, ekonomik sorunların suçu onlara yüklenir.En tutucu ahlâk kriterleri temel kriterler olarak, özellikle de dini çerçevelerle çevrilmiş olarak insanların önüne sürülür. Bunları tartışmak bile kendi başına "düşman"lık olarak görülür.Yasalar, devletin kurumları "herkes için" güvenilir olmaktan çıkar.Herkes kendi güvenliğini kendi çetesine, kendi örgütüne, kendi silahına güvenerek sağlar.* En güçlü ve en kalabalık olanın koyduğu kurallar, yasaların, kamu kurumlarının, geleneklerin yerini alır.Şiddetin kendisi artık başlı başına bir değerdir. Şiddet kullanmak her durumda hoş görülür olmaya başlar. * İnfiale kapılanlar, galeyana gelenler daha kolayca şiddet kullanmaya başlar. Şiddet yarışında güçlü olan kazanır.***Türkiye'nin hakkının böyle bir senaryo, böyle bir toplum, böyle bir gerilik düzeni olduğuna inananlar var.Bunlar modern, demokrat, özgür ve laik bir Türkiye istemiyor. Öyle bir Türkiye'de yerleri olamayacağı için direniyorlar.* Türkiye'ye yine tuzak kuruluyor.Bu tuzak daha önce de kuruldu ve çapsız yöneticiler nedeniyle Türkiye defalarca bu tuzağa düştü. Bir kez daha düşerse, asıl o zaman son bağımsız Türk devletinin varlığı tehlikeye girer.

Devamını Oku

Dervişin teşekkürü

9 Nisan 2005

Şehrin zengin tüccarlarından biri mücevhere çok meraklıydı. Sürekli yeni mücevherler alır, bunları takar takıştırır, herkese gösterirdi.Her gün evinden çıkıp, çarşıya doğru yürüdüğünde caminin köşesinde oturan bir dervişle karşılaşırdı.Ve her gün de aynı olay tekrarlanırdı. Derviş, yaklaşan tüccara uzun uzun bakar, tam önünden geçerken "Çok teşekkür ederim zengin tüccar, çok teşekkür ederim, beni çok mutlu ettin" derdi.Aslında zengin tüccar dervişe para falan vermezdi. Herhangi bir hediye de vermezdi. Adamlarıyla da herhangi bir şey yollamazdı.Derviş'le tüccar arasında bu olay aylarca, yıllarca aynı şekilde tekrarlandı. Derviş zengin tüccara her gün teşekkür etti. Zengin tüccarsa tek kelime etmeden onun önünden geçti gitti.Çevredekiler de bütün bunları görüyorlardı. Ama hem dervişten hem zengin tüccardan çekindikleri için ikisine de bir şey soramıyor, sadece izliyor ve kendi aralarında konuşuyorlardı.Sonunda bir gün zengin tüccar karar verdi. Her gün kendisine teşekkür etmesinin nedenini dervişe soracaktı.Sordu:"Yıllardır her gün önünden geçerim. Sen de her gün bana teşekkür edersin. Ben bugüne kadar bir tek gün bile, sana bir kuruş vermedim. Neden bu kadar candan teşekkür ediyorsun?""Bak zengin tüccar" dedi derviş, "Ben de senin gibi mücevher severim. Ama bunları elde etme imkânım yok..."Zengin tüccar "Tabii olmaz" dedi, "sen çalışmadan burada oturup duruyorsun..."Derviş cevap verdi:"Sadece çalışmak yetmez. Bu mücevherleri alabilmek için çalışmanın ötesinde bir şeyler yapmak gerek. Bunları yapmak da kişiliğinden fedakârlık etmek demek. Sen sürekli olarak yeni mücevherler alıyorsun; her seferinde daha pahalı ve daha güzel mücevherler alıyorsun. Bunun için de hem çok çalışıyorsun hem de kendi kişiliğinden taviz veriyorsun...""Olabilir" dedi zengin tüccar, "Ama ben yine de bana neden teşekkür ettiğini anlamadım.""Çok basit" dedi derviş, "Benim de sevdiğim mücevherleri her gün benim gözümün önüne getiriyorsun. Onları seyrediyorum, bundan zevk alıyorum. Senin bunca fedakârlık yaparak tadabildiğin zevki ben de alayım diye önümden geçiyorsun. İşte sana her gün teşekkür etmemin nedeni bu..."

Devamını Oku

Üçüncü sayfa haberleri

8 Nisan 2005

Son günlerin dikkati çeken gelişmelerinden biri de "adi" yani siyasi bir yanı olmayan polisiye olaylardaki artış. Cinayet, hırsızlık, kavga, dövüş, kaza...Yetkililerin açıkladığı çeşitli istatistiklerde de artışa dikkat çekiliyor, ancak bu olayların birçok gelişmiş ülkedeki sayıların altında kaldığı da belirtiliyor.* Bu olayların birçok ülkeden daha az görünmesinin bir nedeninin çok sayıda mağdurun polise gitmemesi olduğunu savunanlar da var.Dünyadaki duruma göre Türkiye'nin "suç haritası"ndaki yerinden çok daha önemli olan, bu olaylardaki artıştır.Gazeteler uzun yıllar boyunca bu tür "adi" olayları üçüncü sayfalarında aktardılar, halen de aynı alışkanlık sürüyor.İki temel sorun çözülmedikçeGenel olarak suçlardaki artış, iki temel sorunumuzun çözülmediğini, tersine, derinleştiğini gösterir.* Birincisi tabii ki eğitim düzeyinin, yükselmek bir yana, gerilemesi. Eğitim düzeyi düştükçe suç miktarının arttığı, tartışılması mümkün olmayan bir gerçek.Aynı şekilde, ekonomik sorunların çözülememiş olması da suç sayısını artırıyor. Gelecekten umudunu kesmiş, işsiz ve çözümsüz insanların suça daha eğilimli oldukları da biliniyor.Çok da uzak olmayan geçmişte, bir tek cinayet işlendiği vakit toplumun bütünü bu cinayetle ilgilenirdi. Şu anda ise herhangi bir gazetenin üçüncü sayfasına ya da şehir haberleri sayfasına göz atmak durumun ciddiyetini görmek için yeterli.* Son günlerdeki bayrak tepkilerini ve Trabzon'daki linç girişimi gibi olayları, hatta yerde yatan gösterici kıza polis memurlarının tekme atmasını da yan yana koyduğumuzda, toplumda gerilim noktalarının artmakta olduğunu görmemek mümkün değil.* Bunlara futbol bahanesiyle yaşanan akıl dışı taşkınlık olaylarını da ekleyebiliriz. Ne kadar tedbir alınırsa alınsın, bu olaylar devam ediyor. Genç taraftarlar maça hâlâ savaşa gider gibi gidiyor.* Toplumdaki bu kaynaşmanın temellerine yönelme konusunda fazla bir yol almadığımız, alamadığımız kesin.Ve gerçekten, -gerçek temellere- yönelme sağlanmadığı sürece bu olayların önüne geçmek de mümkün olmayacak.Fazla uzağa girmeye gerek yok. Her yıl bir milyon gencin, öğretimine devam edemeyeceğini bile bile üniversite sınavına girdiğini ve evine kös kös döndüğünü hatırlamak bile bazı soruların cevabını verebilir.

Devamını Oku

Galeyan, infial

7 Nisan 2005

Bazı kelimelerin çok kullanılması bile büyük tehlikelere işaret eder. Son günlerde bu kelimelerin hepsi birlikte kullanılmaya başlandı.Galeyan... İnfial... Tahrik... Bu kelimelerin ifade ettiği duyguların arkasına saklanarak suç işleyenlerin hoşgörülmesi, tehlikenin bütün toplumu kavraması için çaba sarfedildiği anlamına gelir. * Trabzon'daki son olay bu tehlikenin boyutunu çok açık şekilde gösteriyor. Bildiri dağıtan gençler linç edilmek istendi. Bu arada o gençleri korumaya çalışan polislere de saldırıldı, vuruldu.Mahkemeye çıkarılanlar ve "infial" gerekçesiyle tutuklananlarsa, bildiri dağıtan gençler!Kamera görüntüleri ortadadır. Dört kişinin üzerine saldırıp linç etmeye kalkan yüzlerce insanı tespit etmek hiç de zor değildir.* Olay ne olursa olsun, linç girişimi suçtur. Polise karşı şiddet kullanmak suçtur. * Bu suçlar ortadayken gerekli işlemi yapmamak da suçtur.Görmezden gelinirse* Tahrik... infial... Galeyan...Bunlara dayanarak suçlar görmezden gelinirse arkası gelir. Hem de çok fena gelir.İnfial içindeki insanlar birinin dükkanına saldırır, insanları döver. Galeyana gelen insanlar ev basar, insanları linç eder. Tahrik edildiğini söyleyen insanlar, örneğin "solcu" kitap satıyor diye kitapçıya saldırır.Türkiye bu oyunları çok yaşadı.* Kahramanmaraş'ta Alevi mahallerine gidilip "Sünniler Alevileri öldürüyor," Sünni mahallelerine gidilip "Aleviler Sünnileri öldürüyor" denilmiştir. Ve iki taraf da silahları alıp çıkmıştır. Sonucu merak edenler eski gazetelere, arşivlere, kitaplara baksın. * Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atılmış, binlerce insan sokağa çıkıp Müslüman olmayan Türk vatandaşlarına saldırmış, evlerini ve işyerlerini yağmalamıştır.* Sivas'ta "galeyana gelmiş" insanlar bir otele sığınmış 34 insanı canlı canlı yakmıştır.Trabzon'da da bir yandan bildiri dağıtanlar linç edilmek istenirken bir yandan şehirde "bayrak yaktılar" söylentisi dolaştırılmış ve binlerce insanın sokağa dökülmesine yol açılmıştır.Tespit edilmezseMersin'de Türk bayrağını yakmaya kalkan iki çocuk video görüntülerinden tespit edilmiş ve yakalanmıştır. Ama onların eline bayrağı veren ve "yakın" diyen takım elbiseli şahıs tespit edilememiştir.Yoksa edilmemiş midir?Salihli'de bayrağın üzerine "Apo" yazıp yakanlar da tespit edilememiştir.Yoksa edilmemiş midir?Kıbrıs'ta Türk ve KKTC bayraklarını "haç" şeklinde kesenler de tespit edilememiştir.Yoksa edilmemiş midir?Türkiye'yi tekrar bir korku ve kan ülkesine çevirmek isteyenler deliklerinden çıktı. Bunlar tekrar çıktıkları deliklere sokulmadıkça Türkiye üzerinde tehlike bulutları varolmaya devam edecektir.

Devamını Oku

'Kamu' görevi

6 Nisan 2005

Gazetecilikten söz edildiği zaman sık sık kullanılan bir tanım, gazetecinin kamu görevi yaptığı şeklindedir. Bu tanım, diğer mesleklerin "kamu" görevi yapmadığını kastetmez; gazeteciliğin, gazetelerin işlev ve görevlerinin bütün topluma yönelik sorumluluklar taşıdığını gösterir.Türkiye dalgalanınca gazetecilik de dalgalandı.* Türkiye ileriye dönük bilinçli bir duruşa geçtiğinde bütün sektörler gibi gazetecilik de buna göre şekillenecektir.Bütün eleştirilere rağmen; gazete ve televizyonlarla diğer yeni iletişim araçlarını kapsayan, yeni adıyla medyanın yaptığı kamu görevinin anlamı, bu görevi yapamadığı zamanlarda ortaya çıkıyor.* Yeni Türk Ceza Kanunu'nda haber alma ve verme özgürlüğünü aşırı kısıtlayan maddelerin kalkması için girişilen çabalar "gazetecilerin kendilerini koruma çabası" olarak görülemez. Gazeteler, gazeteciler, duruma fazla zorlanmadan uyum sağlarlar. Tartışmalı ve sorun yaratacak hiçbir haberi vermezler, olur biter. Ama Türk halkı, bütün Türk vatandaşları en temel haklarından olan, "bilme hakkı "ndan yoksun kalır.Gazeteciler ne istiyorBaşbakan Tayyip Erdoğan, dün birçok anlamsız tartışma ve polemiğin ardından Basın Konseyi temsilcileriyle görüştü ve Konseyin TCK'ya ilişkin önerilerini kendi eliyle teslim aldı.Bu, doğrudan Başbakan açısından bu konuda "söz verme" anlamına gelmektedir. Başbakan'a verilen önerilerde "şöyle olsun" denilmemekte, hangi maddelerin basın kanununa aykırı olduğu ve sakınca yarattığı belirtilmektedir. İstenen bunların düzeltilmesidir.Türkiye'nin bugün hızlandığı "muasır medeniyet" yürüyüşünde ancak köstek olabilecek bir mesele, böylece çözümlenmiş olacaktır.Basın özgürlüğünün elbette belli bir çerçevesi vardır. Bu özgürlük, hakaret etme, aşağılama hakkı vermez. Gazeteciler de bunları bir hak olarak görmüyor, böyle bir hak istemiyor.Doğru yolları buluyoruz, ama bulmamız hep biraz zaman alıyor.Bir linç girişimiDört çocuk çarşıda bildiri dağıtıyor. Bir trafik polisi müdahale ediyor. Ve Trabzonlu esnaf "galeyana" gelerek çocukları linç etmeye kalkışıyor. Bu kişiler saldırıyor, polis çocukları korumaya çalışıyor. Herhalde bildiride yazılı olanlar bu kişilerin en kutsal duygularını rencide etti. Yoksa birkaç yüz kişi dört çocuğa saldırır mı!Bayrak provokasyonları böylece amacına ulaşmıştır. Bildiri dağıtan dört çocuk linç edilmekten güçlükle kurtarılmıştır. "Milli" kavramı içinde görmeye alıştığımız meseleleri bu şekilde kaşımanın nelere yol açabileceğini belki görenler olur. Ve bu radikal milliyetçi kaşımaları durdururlar.Futbol izleyenler bilir. Filanca takımın taraftarı bu hafta belli bir taşkınlık yapar, ertesi hafta başka takımların taraftarları aynı taşkınlığı daha da şiddetli olarak tekrarlar.Trabzon olayının ciddiyetini herkesin iyi düşünmesi gerekir. Bu, öyle geçiştirilecek "canım galeyana gelmişler" diye hafifsenccek bir olay değildir.

Devamını Oku

Bu mesele kapatılamaz

5 Nisan 2005

Önce "hortumları kesildi bu yüzden düğmeye bastılar" dedi. Soruldu: Hangi hortumlar, kimin için kesildi, düğmeye kim bastı?Cevap gelmedi. Kısa hafızalı bir toplumun bireyleri olduğumuz için, araya başka konular girdi ve bu suçlamayı unuttuk.Bazıları da meseleye iyimser yaklaştı, "Bu ara Başbakan medyaya kızıyor ya, bunlar o öfkeyle söylenmiş sözler" diyerek olayı hafifletti.Son suçlama ise ne genellenebilir ne de hafifletilebilir. Tekrar edelim:* Başbakan kendisinden gazeteci olarak randevu isteyen bazı kişilerin iş "bağlamaya" çalıştıklarını söylemiştir.Eskiden Özal'ın ve Demirel'in "gazetecileri" vardı. Her ikisi de bu gazetecilerin her telefonuna çıkar, her haberi onlara verirlerdi.Fakat biliyoruz, Başbakan'ın iletişim üslubunda gazetecilerle "sık" konuşmak yer almıyor.Bu durumda Tayyip Erdoğan ile "gazeteci" kimliğini kullanarak randevu alabilenlerin de yine Erdoğan'ın nezdinde "hatırlı" gazeteciler olması gerekiyor.İş nerede bağlanıyorBu olayda üzerinde durmamız gereken ikinci mesele de "iş bağlamak için Başbakan'a gidilmesi"dir.Türkiye'de "iş bağlama" merakı başbakanların, bakanların başlarını derde sokmuştur. Bu olaylar tekrar yaşanmasın diye "bağımsız kurullar" kuruldu. Başbakanlığın herhangi bir şekilde nema dağıtan kurum olmasının önüne geçilmek için tedbirler alındı.Yine de bazı kişiler "iş bağlamak" için Başbakan'a başvuruyorsa, bu durumdan bazı konularda doğrudan Başbakan'in sözünün geçerli olduğunu çıkarabiliriz.* Buradan da, devletin elinde kalmış olan gazete ve televizyonların neden nesnel ölçülere göre satışa çıkarılmadığının cevabını bulabiliriz.Göz boyama değilse ne?Devletin elinde çok "mal" var. Özelleştirilecek "mal"lar da var, banka krizleri dolayısıyla kalmış "mal"lar da var. Eğer bu konularda Başbakan'ın "söz hakkı" halen varsa, eski sistemden bir adım ileri gitmemişiz demektir.* O zaman durum, iki kişinin gazeteci kimliğini kullanarak "iş bitirme"ye çalışmasından çok daha ciddidir. Demek ki önemli satışlar için asıl söz hâlâ Başbakan'dadır.Büyük "mal sahibi" devletin başında oturanların bu "mal"ları kendi kafalarına göre kullanmalarını engellemek için özelleştirme programları yapıldı. Özelleştirmelerin ve devlet imkânlarının kullanımının ekonomik kurallara göre gerçekleştirilmesi için kurumlar, kurullar kuruldu.Anlaşılan o ki, bu tedbirlerin hepsi birer göz boyamadan ileri gidememiştir. Hamam da aynıdır, tas da aynıdır, hamamcı da aynıdır.

Devamını Oku