Neden gelmiyor...

29 Nisan 2005

Türkiye'ye yatırıma dönük yabancı sermaye gelmesi için bir toplantı daha yapıldı. Toplantıya birçok batılı şirketin en tepesindeki kişiler de katıldı.Böyle bir ilgi gösterilmesi önemlidir, çünkü daha önce sadece turist olarak geliyorlardı, bugün yatırım imkânlarını anlamak için geliyorlar.Toplantıya katılanların iki ortak şikâyeti olduğu haberlere yansıdı. Bunlardan biri vergilerin yüksekliği, ikincisi de bürokrasidir.Vergiler sadece yabancılar için değil Türkler için de; çalışanlar için, yatırımcılar için ve tüketiciler için de yüksektir.* Yabancı bir şirketin "alaturka" yollarla vergi sıkıntılarını çözmesi de mümkün olamayacağı için bu konu en büyük caydırıcı unsur olarak gündemde durmaktadır.Bürokrasi ise adeta yıkılmaz bir kale olarak yine en başta Türklerin hayatını zorlaştırmaya devam ediyor.Bu sorun ülkemizin karmaşık ve hantal devlet yapısının hem kaynağı hem de sonucudur. Yabancı yatırımcı için onlarca imza ve onay isteyen bürokratik gelenekler her Türk vatandaşına da yabancılardan daha az kötü davranmıyor.Vizyonsuz olmazTürkiye'de doğru dürüst bir yabancı sermaye yatırımı, birkaç büyük örnek dışında yok.Sayıyı yine tekrarlayalım: Son 24 yılda Türkiye'ye yapılan yabancı sermaye yatırımlarının toplamı 13 milyar dolardır.Batımızdaki Türkiye'den çok daha küçük ülkelerde ise bu sayı neredeyse yıllık yabancı sermaye girişini göstermektedir.* Yabancı sermaye öncelikle siyasi istikrara, ekonomik istikrara bakar. Ama aynı zamanda işini geliştirebilme imkânlarına da bakar.Daha önceleri Türkiye'ye yabancı sermaye davet edilirken, dağılmakta olan Sovyetler'den kopan Türkî cumhuriyetlerle olan ilişkilerimiz bir ticari unsur olarak gösterilirdi. Bugün Türkiye'nin Türki cumhuriyetler üzerinde böyle bir etkisi olduğunu söylemek mümkün değil.Ermenistan ile sınır açılınca, tek soluk kapısı olan Türkiye, bu küçük ülkeye her türlü malı doğrudan satacak. Kuzey Irak ile daha farklı ilişkiler kurulsa, Türkiye özerk Kürdistan'a "ağabey" olma tavrına seçse, bu durumu en büyük ilgiyle izleyecekler yine yabancı yatırımcılar olacaktır. Aynı şekilde, Türkiye'nin Suriye ile ilişkileri henüz normale dönmektedir. Suriye için de Türkiye kaçınılmaz ve doğal bir açılım alanı olacaktır.Yabancı sermaye Türkiye'nin iç siyasi ve ekonomik istikrarına bakarken çevresiyle ilişkilerine de bakıyor. Hem AB'nin içinde yer almış hem de bölgesinin "ağabeyi" olmuş Türkiye'nin konumu dünyadaki ekonomik merkezler açısından çok daha farklı olacaktır.Yabancı yatırımcıların bugünden yarına gelmeleri için dua etmek yerine daha başka vizyonların devreye sokulması asıl önceliktir.

Devamını Oku

Vergi sal ama toplayama...

28 Nisan 2005

Son vergi artışları, hükümetin ne yapmak istediğini bilmediğini göstermektedir.Özel Tüketim Vergisi adı altında lüks tüketim mallarına konulan yüksek vergilerin bizde ortalama mallara hatta basit tüketim mallarına da konulması sadece "yakaladığını sonuna kadar sömür" mantığının sonuçlarından biridir.Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı'nın bu vergi artırımının gerekçesini "lüks tüketimi düşürme önlemi" olarak belirtmesi ise telaştan kaynaklanmış bir açıklamadan ibarettir.Ekonomiyi yöneten bakanların bilmeleri gereken konulardan biri şu: Vergiler ne kadar yükselirse beyan ve tahsilat sorunları da o kadar artar.Yüksek verginin bir başka kaçınılmaz sonucu da Türkiye'nin tekrar bir kaçak mal cenneti olmasıdır. Bunun bir örneği şu anda sigarada yaşanıyor. Her yerde resmi fiyatların altında kaçak sigara bulmak mümkün.Bir başka örneği de kaçak rakı olayı. Devletin koyduğu vergi bir malın üretim maliyeti ile satış fiyatı arasında olağanüstü bir fark yaratıyorsa, o mal sahteciler için çekici hale geliyor.Eğer kaçak rakıcılar yanlış alkol türü kullanıp insanların ölümüne yol açmasalardı sittin sene kaçak rakıları insanlara içireceklerdi.Herkesin bildiği gerçekKaçak elektrik de örneklerden biridir. İnsanlar kaçak elektrik kullanarak güvenlik güçleriyle, resmi kurumlarla karşı karşıya gelmeyi göze alıyor. Sadece elektrik parası vermemek için. Bu alandaki büyük kaçağı ilgili uzmanlar tekrar tekrar açıkladı.Vergi oranları arttıkça tahsilat miktarı da artmış gibi görünebilir, ama gerçek anlamda azalmaktadır.* Yüksek vergi en başta vergisini dürüstçe ödemek isteyen vatandaşa haksızlıktır. Ve onu vergi kaçırmaya yöneltir.Türkiye'de emlak vergisinin durumunu bilmeyen yoktur. Milyon dolarlık evler, binalar vergisini vermemek için son derece düşük fiyatlarla alınıp satılmış gibi gösterilir.Bunu herkes bilir. Üstelik evinin değerini gerçek olarak göstermeye kalkanlara bütün komşuları düşman olur.Aynı şekilde ev kiraları da gerçek rakamların çok altında gösterilir. Bunu da herkes bilir.* Ama ülke olarak hep birlikte bu sahtekârlık düzeni içinde yaşamaya devam ediyoruz."Milli" bazı konularda aşırı hassasiyet gösteren birçok vatandaşımız için vergi vermek hiçbir zaman "milli" bir mesele olmamıştır ve bu sistemde olmayacaktır.

Devamını Oku

Derviş de kaçtı

27 Nisan 2005

Gözleri aydın olsun. Ankara'daki hayatlarının temeline "böyle gelmiş böyle gider" felsefesini oturtmuş olanların gözü aydın.Deniz Baykal'ın gözü aydın. CHP içinde kendisini eleştiren grupların gelecekte genel başkan olarak görmek istedikleri kişi gitti.Bütün Ankara'nın gözü aydın. Siyasete farklı gözle bakan, bir şeylerin değişebileceğine inanmış ve bunun için kendi kendine çaba gösteren birinden kurtuldular.* Ankara, bürokratıyla siyasetçisiyle "farklı" hiçbir duruma tahammül edemediği için "farklı" olanı çarkları içine almıyor. Ya kendine benzetiyor, kendine uyduruyor öyle alıyor ya da dışarıya atıyor.Ankara'nın bugünkü yapısında herhangi bir değişikliğe yer yok. Değişim çok büyük bir kelime. Değişim, bütün zihniyetin değişmesini içeriyor. Topluma, kendi işlevine, dünyaya ve geleceğe farklı bakabilmeyi içeriyor.Ankara, değil "değişim"e, en küçük bir değişikliğe bile tahammül edemiyor.Kalitesizlik kaliteyi kovdukçaKemal Derviş, Ankara'nın en çaresiz olduğu günlerde çağrıldı. Bütün ülke ona bir "kurtarıcı" gibi baktı. Dönemin başbakanı Ecevit çaresizdi. Çünkü ne olup bittiğini anlamıyordu. Derviş bu çaresizlik içinde "yapıya" eklendi. Ama ne o yapıya alışabildi ne yapı ona.* Kemal Derviş'in Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü'nün başına gelmesi çok önemlidir. Dünyanın en büyük uluslararası örgütlerinden birinin başında bir Türk'ün yer alması, Türkiye'nin gerçek insan potansiyelini, "aydın" potansiyelini göstermesi açısından önemlidir.Türkiye'de, Ankara'nın dar ufuklarının, önyargı ve koplekslere bulanmış bir yapının dışında insanlar da bulunduğunu dünyaya gösterecektir.Bu, olayın dünyaya dönük yanı. Ama yine de unutmamamız gereken, böyle insanları kaçırmaktaki başarımız.Kemal Derviş'ler kaçtıkça meydanı dolduranları görünce asıl sorunumuz da çok net bir şekilde ortaya çıkıyor. Kalitesizlik kaliteyi dışarı attıkça, bünyeyi içten içe kemirmeye devam ettikçe Kemal Derviş gibi insanlar kaçacaklardır. Kaçmakta da haklıdırlar.Sabri Altınel içinSabri Bey, birçok kuşak öğrenciye edebiyat zevkini tattırmış ve okumayı, soru sormayı öğretmişti. Öğrencilerinin sonraki gelişimini belirleyen öğretmenlerden biriydi.Şairliğini öne çıkarmazdı. Her türlü ucuzluğun insanı küçülttüğünü genç insanlara öğretirdi.Sabri Altınel'in öğrencileri onu anmak için bir toplantı düzenlediler. 30 Nisan günü saat 16.00'da Bilgi Üniversitesi'nde yapılacak toplantının bir bölümünde müzik de var.Sabri Bey'in öğrencileri orada olacaklar.

Devamını Oku

Vekillere dokunmak

26 Nisan 2005

Bir milletvekili. Seçildiği parti CHP. Sosyal demokrat bir parti. Seçildikten bir süre sonra kendisinin aslında "muhafazakâr sağda" yer aldığını anlayan vekil, iktidarda bulunan AKP'ye geçiyor.Bu "fikir" değişikliğinin ardından sahip olduğu şirket önemli ihaleler alıyor. Tabii ki devlet ihaleleri. Sonra yargı, bu ihalelerde sorunlar tespit ediyor. Ve söz konusu milletvekili sanık oluyor.Bu durumda iki ihtimal bulunmaktadır.Birincisi, söz konusu milletvekili ile ilgili fezleke Meclis Başkanlığı'na gelir, Meclis Başkanı bunu genel kurula gönderir ve söz konusu milletvekilinin dokunulmazlığı ile ilgili oylama yapılır.* Yolsuzluk sanığı bir milletvekilinin dokunulmazlığı ile ilgili oylamada bu kişi lehine oy vermek büyük cesaret ister. Ve "yol açılmış" olur. Çünkü kamuoyu başlar konuşmaya: Dokunulmazlık dosyası Meclis 'te bekleyen onlarca vekil var ve bunlar hakkında neden bir işlem yapılmıyor?.. diye sorulmaya başlanır.Parti değiştirdikten sonra istediği ihaleleri almış olan ve sanık durumundaki bir milletvekilinin iktidar partisi tarafından korunması ya da Meclis Başkanlığı'nın olayı "kaynatması" zor olacaktır.* O zaman ikinci yol seçilir. Milletvekili iktidar partisinden ve milletvekilliğinden istifa eder. Vekillikten istifa Meclis onayı gerektirdiği için hızlı bir oylama yapılır. Ve böylece Meclis açısından olay "kapatılmış" olur.Söz konusu milletvekili ile ilgili yargı sürecinin sonunda ne olacağı bilinmez. Ama olay sorunun Meclis'in sırtından atılmış olmasıdır. Dokunulmazlık düzeltilmedikçe Benzer bir durum, ana muhalefet partisinin üst düzey yöneticilerinden birisi için de var. O sosyal demokrat parti yöneticisi de "müteahhit"tir ve onun da adı yolsuzluk iddialarına karışmıştır, onunla ilgili fezleke de Meclis'e gönderilmiştir.Belki o da eski partili arkadaşının yolunu izleyecektir, belki de izlemeyecek, milletvekili korunması altında kalmayı tercih edecektir.Devletle iş yapan müteahhitler... Devletle iş yapan müteahhitlerle iş yapan kişiler... Düğümün bir tarafında bu gerçek yer alıyor. Diğer yanında da milletvekili dokunulmazlığının hâlâ kaldırılmamış ya da daraltılmamış olması.Bu düğümler çözülmeden istediği kadar iktidar değişsin; siyasi hayat üzerindeki şaibeli görüntülerin yok olması ve bütün bir siyasi yapının kamuoyu gözünde temizlenmesi mümkün olmayacaktır.

Devamını Oku

Türbana son nokta

26 Nisan 2005

Bu konuda tartışabilmek ve "çözüm" aramak için önce bu gerçeği kabul etmek gerekir.Siyasi İslam'ın Türkiye'de ortaya attığı en büyük yalanlardan biri "inançlı insanlara baskı yapılıyor" olmuştur. Türban da bu propaganda sisteminin bir aracı olarak kullanılmaya başlandığı andan itibaren siyasal çatışmanın ortasına itilmiştir.Şu anda Türkiye'nin sokaklarında sadece türbanla değil kara çarşafla dolaşan insanlar da var. Kimsenin bunlara herhangi bir baskı yaptığı, üzerine saldırdığı görülmemiştir.Buna karşılık giyimleri "açık" bulunan onlarca, yüzlerce genç insan hakarete ve saldırıya uğramıştır.* Önce gerçekleri göreceğiz, sonra bunların üzerine "yarın"ı konuşacağız.Temel, laikliktirAnayasa Mahkemesi Başkanı dün anayasal açıdan ve hukuki açıdan türban meselesine son noktayı koydu.Bugünkü laiklik anlayışının Anayasa ve yasalarda ifade edilen şekli, türbanın "kamusal" alana girmesini engelliyor.Bu konuda yapılacak küçük hukuki cambazlıklar meselenin temeli açısından bir anlam taşımayacak. Çünkü sonuçta bu konuda yapılacak düzenleme eğer laikliği "delen" nitelikte ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı olacaktır.Şu anda durum bu ve nelerin yapılabileceği, nelerin yapılamayacağı da çok açık. Bu sorunu bazı AKP sözcülerinin sunmaya çalıştıkları gibi sadece bireysel özgürlük ve yasak kapsamında ele almak da mümkün değil.Siyasilerin göreviSiyasal İslam, türbanı Türkiye'de bir kriz yaratmak için kullanmış ve bunda başarılı olmuştur. Hatta bu sorun Avrupa'da Müslüman nüfusun yoğun olduğu ülkelere de taşınmıştır.Bugünkü hukuksal ve toplumsal koşullar türban konusunda girişilecek her mücadelenin sonuçsuz kalmasına yol açacaktır.Bu nedenle türbanı siyasi mücadele aracı olarak kullanmaya devam edenlerin ilk iş olarak bu sorunu gündemden çıkartmaları şarttır.Meclis Başkanı ve Başbakan, Anayasa Mahkemesi Başkanı'na gösterdikleri tepkilerin ancak küçük bir azınlıktan "alkış" alacağını bilmek durumundadırlar.Türk halkı türban konusunu bir kriz ve çatışma olarak yaşamak istemiyor. Bu doğrultuda davranmak da siyasilerin görevidir.

Devamını Oku

Başmüzakereci

25 Nisan 2005

Elbette sonuçta bütün siyasi sorumluluğu taşıyacak olan kişi başbakan ve bütün görüşme sürecinin en üst noktasında kendisi duracak, son kararları o verecek.17 Aralık 2004 günü ve ertesinde görülen şenlik havası, kısa süre içinde yerini durgunluk havasına bıraktı ve "başmüzakereci" konusu da bu durgunluğun sembolü oldu.Hükümetin tepesinde, en azından 16 Aralık günü, "tarih alındıktan sonra neler yapılacağına ilişkin" net bir planın olmadığı kuşkusu ortaya çıktı.17 Aralık'tan bu yana 4 ayı aşkın sürenin sadece bir durgunluk görüntüsü içinde geçmesine gerekçe olarak ne gösterilirse gösterilsin, bu görüntü hiç de hayra alamet değil.* Türkiye, en kısa tanımlarıyla, "tarım toplumundan sanayi toplumuna geçecek ve arızalarından arınmış bir demokratik hukuk devleti" olacaktır.Böyle bir hedef konulduğunda kaybedilebilecek aylardan değil, saatlerden bile söz edilemez. Bu da şu demektir: Her aşamadan önce mutlaka bir sonraki aşamanın planları yapılacak, çalışma programları çıkarılacak.Asıl müzakere içerideTürkiye için Avrupa Birliği hedefi, sadece bu "ileri uygarlık kulübü" içinde yer almak değildir. Türkiye'nin o "ileri uygarlık standartlarını" gerçek anlamda yakalamasıdır. Demek ki bu meselede asıl "mücadele" Avrupa Birliği'ne "karşı" değil; içerideki, Türkiye'yi geriye çeken eski yapının direnç noktalarına karşı verilecektir.* "Başmüzareci"nin esas pazarlık yapacağı, direncini kıracağı kurum AB değil. Çünkü AB'nin kuralları, ilkeleri, mevzuatı belli. Önemli olan, Türkiye'nin kendisini bu "ileri uygarlık" düzenine uydurmasıdır.* Bu açıdan bakıldığında, Avrupa'da yürütülen Türkiye'ye ilişkin tartışmalar ikinci planda kalıyor. Çünkü eğer Türkiye bugün AB'nin temsil ettiği ileri, demokratik ve toplumsal standartları yakalarsa bu kulübün üyesi olmasını çeşitli siyasi nedenlerle engellenme çabaları da fazla bir önem taşımayacaktır.Bulunduğumuz aşamada önemli olan, Türkiye'nin bu hedefe yönelik iradesinin sürekli olarak canlı tutulması ve bu konudaki toplumsal ittifakın güçlendirilmesidir. Ve son dönemde ortaya çıkan kimi tehlikeli eğilimlerin, "sokak" görüntülerinin panzehiri de esas olarak budur.En tepedekiler, konu ne olursa olsun "ciddiye almıyor" görüntüsü verirlerse bu hava müthiş bir hızla aşağıya iner ve onarımı güç arızalar yaratır. Bunlar da sonuçta Türkiye'ye zarar verir.Hükümetin bu meseleye biraz daha geniş bir açıdan bakabilmesi şu anda çok önem kazandı. Bu nedenle başmüzakereci sorulduğu zaman konuyu hafife alan cevaplarla durumu geçiştirmek de sadece olumsuz rüzgârlara destek olacak bir tavırdır.

Devamını Oku

Gece yanan ışık

23 Nisan 2005

Genç hükümdar çok çalışkan ve iyi niyetliydi. Kendisine üç vezir seçmiş, işleri üçü arasında bölmüştü ama kendisi de sürekli onlarla birlikte çalışıyordu.Uyku tutmadığı bir gece, sabaha karşı sarayın balkonunda dolaşırken karanlığa gömülmüş şehirde bir tek ışık gördü. Bütün şehirde bir evde ışık yanıyordu. Çalışmaya olan merakı nedeniyle bu ışık çok ilgisini çekti.Ertesi gün ilk gelen vezire bu ışıktan söz etti. Vezir hemen atıldı: "O gördüğünüz benim evimin ışığıydı efendim. Biliyorsunuz birazdan yeni ticaret anlaşması için komşu ülkeye gideceğim. Onun için sabaha kadar çalıştım."Bundan sonra komşu ülke ile yapılacak anlaşmayı son bir kez gözden geçirdiler ve ardından da vezir yola çıktı.Genç hükümdar gelen ikinci vezire de aynı olayı anlattı. İkinci vezir de ilki gibi atıldı:"Benim evimdi hükümdarım. Biliyorsunuz güney sınırındaki topraklarınızın durumunu incelemek için az sonra yola çıkacağım. Bu nedenle sabaha kadar çalıştım."İkinci vezir de toparlanıp güney sınırına doğru yola çıktı.Hemen ardından üçüncü vezir geldi. Hükümdar bu vezirine de gördüğü o tek ışıktan söz etti. Ve üçüncü vezir de diğerleri gibi hemen atıldı:"Bendim efendim. Biliyorsunuz, az sonra kuzey sınırımıza gidip buradaki ordumuzu denetleyeceğim. O nedenle sabaha kadar çalıştım, siz de benim ışığımı gördünüz."Bir süre sonra üçüncü vezir de kuzey bölgesine yollandı.Genç hükümdar, güneş battıktan sonra gece boyunca bekledi. Giderek bütün şehir karanlığa gömüldü. Yalnızca tek bir ışığın yanmakta olduğunu gördü.Üç vezirinden ikisinin yalan söylediğini tahmin ediyordu. Ama üçü de şehir dışında olduğuna göre şimdi iyiden iyiye meraklanmıştı.Yola koyuldu, ışığa doğru gitti ve yandığı evi buldu. Kapıyı çaldı. İçeriden korku dolu bir kadın sesi "Kim o" diye sordu.Kapı açıldı. Bir kadın, korku içinde genç hükümdara bakıyordu. "Ne yapıyorsun bu saatte, neden ışığın yanıyor" diye sordu hükümdar."Ben dulum efendimiz, üç de çocuğum var. Onlara bakabilmek için gündüz çalışmam yetmiyor, geceleri de evde dikiş dikiyorum, o yüzden ışığım yanıyor... Eğer istemezseniz..."Genç hükümdar kadının sözünü kesti ve çıktı. Üç adamının üçünün de yalancı olduğunu anlayınca içi burkulmuştu.***Hikâyenin sonrası yok. Genç hükümdarın üç vezirine bir şey yapıp yapmadığı bilinmiyor. Ama kesin olan bir şey varsa o da üç vezirden birinin diğer ikisinin ayağını kaydırmış olduğudur.

Devamını Oku

Çocuk bayramı?

22 Nisan 2005

Mustafa Kemal, Birinci Meclis'in açılış gününü "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" yaparken bir noktaya dikkat çekmek istiyordu: Gelecek kuşakların daha iyi imkânlara sahip olmaları ve daha iyi yetişmeleri.Birçok konuda "takur tukur" laf üretimi ve tüketimi yüzünden meselelerimizin esaslarını kaybettik.Kuruluşunun ilk adımının atıldığı günü "Çocuk Bayramı" olarak ilan etmiş başka bir lider bulunmuyor.O zaman bu liderin o gün yapmak istediği ile bugünkü duruma baktığımızda, görünen aradaki uçurum baş döndürücüdür.23 Nisan 1920'nin 85'inci yıldönümünde boş laflar etmenin ötesinde bir şeyler yapılıp yapılmayacağını, daha doğrusu küçük şeylerle yetinmeye mahkûm olduğumuzu bir kez daha göreceğiz.* Birkaç yıl önce Türkiye'ye gelen bir Avrupa ülkesinin kadın ve çocuktan sorumlu bakanına bizim bakanımız şu soruyu sordu: "Siz sokak çocukları meselesini nasıl hallediyorsunuz?" Muhatabı, "sokak çocuğu" sözünün anlamını çıkaramadı çünkü böyle bir kavram o ülkede çoktan silinip gitmişti.Ve o ülke, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu sırada kendi ayakları üzerinde durabilen bağımsız bir ülke bile değildi.85 yıl sonra çocuklarımız...Bugün Çocuk Bayramı. Bu bayramı onlarla birlikte kutluyoruz:Okula gitmeyen çocuklar...Okula gönderilmeyen kız çocukları...Okuma imkânı bulamayan çocuklar...Okuma yazma öğrenmeden büyüyen çocuklar...Sokaklarda yatıp kalkan çocuklar...Başı zorla bağlatılan kız çocukları...Suç işlemekten başka yaşam imkânı olmayan çocuklar...Bakılamayan çocuklar...İstatistiklere göre, doğduktan sonra bir yıl içinde ölme ihtimali en yüksek çocuklar...Her bakımdan sömürülen çocuklar...Çırak adı altında sömürülen çocuklar...Dayak yiyen çocuklar...Evde ve okulda dayak yiyen çocuklar...En küçük yastan itibaren şiddet içinde ve altında yaşamaya alışan, şiddet ile büyüyen çocuklar...Geleceğe umutla bakamayan çocuklar...Geleceğe umutla baktırılmayan çocuklar...Bunların hepsi bizim çocuklarımız.Meclis'in açılışının 85'inci yıldönümünde, "Çocuk Bayramı"nda, bizim çocuklarımız.Ve karşılarında vatan millet nutukları atarak görevlerini yaptıklarını düşünen büyükler...* Yılda bir kere çocukları koltuğa oturttuğu için görevini yapmış gibi gerinen büyük insanlar...Bütün çocukların bayramı kutlu olsun.

Devamını Oku