Pendname -Öğüt Kitabı

7 Mayıs 2005

Feridun Attar, 11-12'nci yüzyıllarda yaşamış ve Pendname (Öğütler Kitabı) ile Doğu-İslam düşüncesinin önemli isimlerinden biri olmuştur. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Mevlânâ ile görüştüğü söylenir. "Attar" adı eczacılık ve hekimlik yaptığını gösterir. Yaşlılığında Moğol işgalcilerin eline düşmüş, köle olmuştur. 114 yaşında, bir sözüne kızan Moğol "efendisi" tarafından öldürülmüştür.Attar'ın Pendname'sinde tekrara değer "öğütler" çok.***MutlulukDört şey mutluluk delilidir. Bu dört nimete ermiş olanlar aziz olurlar. Talihli olmanın delili soy temizliğidir. Soysuzlar taç ve tahta layık değillerdir. Talihliler daima doğru düşünceli olurlar. Kötü fikirli insanlar azap çekmeye mahkûmdur... TalihsizlikDört şey mutsuzluk eseridir. Cahillik, tembellik, bunlar çok zordur. Hele kimsesizlik ve bayağılık ile birlikte dört belirti olur ve bunların dördü bir araya gelince kötü talihin belirtileri olur...Cihanda yalnız uyku ve yiyecek düşüncesinde olan kimse, kıyamette ateşten kurtulamaz... HırsHer kim hırs ile dünya varlıklarına erdiyse şüphesiz ki Tanrı ondan hoşnut olmamıştır. Bu nefsi bir devekuşu gibi farzet. Ne yük taşır ne havada uçabilir. Uç dediğin zaman deveyim der, yük vursan kuş olduğunu söyler... AhmaklıkAhmaklığın dört belirtisi vardır.Kendi kusurunu görmeyip de başkalarının kusurunu aramak.Gönlüne cimrilik tohumu saçtığı zaman cömertlik ummak.Huyu ile halkı hoşnut etmeyen kimsenin Tanrı kapısında hiçbir değeri yoktur. Adeti huysuzluk olanın işi daima nefret kazanmaktır. Kötü huy, tende canın belasıdır. Huysuz kişi insandan sayılmaz.Cimrilik cehennem ağacından bir daldır. Zavallı cimri de mezbaha köpeklerine benzer. Cimri, filin ayakları altına düşmüş sivrisinektir. Cimriliğin pintiliğinden kendini bir tarafa çek ki ahmaklar zümresinden sayılmayasın...***Feridun Attar'ın öğütleri bu kadar değil.

Devamını Oku

İnat siyaseti

7 Mayıs 2005

Türk Ceza Kanunu'nun "basın yoluyla işlenen suçlar"la ilgili maddeleri hakkında çok konuşuldu, düzeltilmesi için çok öneri getirildi.Sorumlu kişiler, ilgili bakanlar, bir süre direndikten sonra eleştirileri kabul ettiler. Kanunun, düzeltilmek amacıyla yürürlük tarihi değiştirildi, 1 Haziran'a alındı.Ancak şu anda Ankara'da yapılan çalışmalara bakıldığında Hükümetin bu eleştirileri dikkate almadığı, sadece dikkate alır "gibi yaptığı" görülüyor.* Yeni TCK'daki basın özgürlüğünü, gazetecilik yapılmasını, halka haber verilmesini engelleyen maddelerde önemli bir değişiklik için harekete geçilmiş değildir.* Eğer bu maddeler değişmezse Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları birçok önemli olayı öğrenemeyecek, farklı yorumlar okuyamayacak, farklı bakış açılarıyla karşılaşamayacaktır.Bu hükümete de bulaştıSiyasi iktidarların kendilerini zor kurtardıkları bir hastalık AKP hükümetine de bulaşmış görünüyor. Bu hastalık, sonuçta "demokrasiden korkma" hastalığıdır.İktidara aday olan siyasiler her zaman demokrasideki kısıtlardan şikâyet eder, sonra bunların arasından çıkıp iktidar olanlar da demokraside kısıtlama yapmanın yollarını ararlar.Bu iktidar hastalığının uç verdiği alanlardan biri basındır, medyadır.* Siyasiler basın özgürlüğünü, halkın haber alma, bilgi alma hakkının güvencesi ve tek yolu olarak görmezler. Kendi iktidarlarını daraltmaya, yıpratmaya yönelik bir organizasyonun dokunulmazlık zırhı gibi görürler.1 Haziran'da yürürlüğe girecek olan TCK'nın "basın yoluyla işlenen suçlar" maddelerinde tümüyle bu anlayışın egemenliği görülmektedir.Meclis komisyonu çalışmalarına katılan bütün vekiller çabalarını bu konuda yoğunlaştırmış ve ortaya bu maddeler çıkmıştır.CHP yönetimi farklı mı?* İşin ilginç yanı, bu maddeler geçerken CHP'nin herhangi bir tepki göstermemiş, kamuoyuna durumu anlatmamış olmasıdır.Kendilerinin ana muhalefetteki iktidarıyla yetinen CHP yönetiminin de basına, medyaya "iyi" gözle bakmadığının bir kanıtı bu konudaki sessizliğidir.Ankara'dakiler demokrasiyi ve onun güvencesi olan, özünü oluşturan tüm özgürlükleri içlerine sindiremedikleri sürece demokrasi sürekli zedelenmeye mahkûmdur. Sonuçta kısıtlanan ise vatandaş hakları ve özgürlükleridir.Ankara'da resmi plakalı araçlarda, ruhsuz makam odalarında, koruma, hademe ve partili ordularıyla kuşatılmış muktedir ortamlarda bazı gerçekleri görmek zor olur.TCK konusunda Ankara'da görülen direniş ve inadın kaynağı da budur.

Devamını Oku

"Kamu" medyası ve yabancı sermaye

5 Mayıs 2005

Çözümü çok basit olan bazı konuların, anlaşılmaz bir şekilde sürüncemede bırakılması bize özgü bir durum.Bunlardan biri, yayıncı şirketlerin çeşitli nedenlerle batmaları dolayısıyla devlete kalmış olan yayın kuruluşlarının durumudur.Devlet şu anda çok sayıda televizyon kanalının, gazetenin ve radyonun sahibi durumunda.Bu yayın kuruluşları Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu'na geçti ve halen bu statü altında yayın yapıyor.Ayrıca bunların aralarında medya sektöründe önemli kuruluşlar bulunduğunu da belirtmek gerekir.Şu anda TMSF bunları satamıyor. Gerçi satış konusunda daha önce de fazla acele edilmediği görülmüştü ancak şu anda ortada bir de yasal ve önemli bir yasal sorun var.Bu sorun, Cumhurbaşkanı'nın medyaya yabancı sermayenin girmesini olanaklı kılan yasayı veto etmesiyle ortaya çıktı.* Medyaya yabancı sermaye girmesine "karşı" olanların kanıtları son derece zayıftır.* Eğer medyada yabancı sermayenin büyük oranda yer alması ulusal çıkarlar açısından önemli bir sorun oluşturuyorsa, bu sorun herhalde bankacılık sisteminde yabancı sermayenin büyük ağırlık taşımasından daha önemli değildir.Yabancı sermayenin yayıncılıkta yer almasını sakıncalı bulanların bugünkü teknoloji ile de pek yakınlıkları olmadığıanlaşılıyor.Bugün dünyanın herhangi bir yerinden yayın yapacak bir televizyon kuruluşu, gerekli yatırımı yaparsa bütün Türk vatandaşlarına ulaşabilir. Bu durumda zaten Türkiye'nin herhangi bir denetim hakkı yoktur.* Buna karşılık ister yerli ister yabancı sermayenin olsun, ülkede yayın yapan bütün radyo ve televizyon kanalları RTÜK'ün denetimi altındadır. Herhalde Türkiye'nin temel çıkarlarına aykırı yayın yapan bir kanala da RTÜK gereken yasal müdahaleyi yapacaktır.Kamu yararı aranıyorsaŞu anda CNN Türk, ülkemizin en nitelikli televizyonlarından biri ve yüzde 50 hissesi ABD'deki CNN'e ait. Bugüne kadar bu kanalın yaptığı yayınların niteliği hakkında kimse, herhangi bir kuşku duymamıştır.* Devletin elinde bulunan ve "kalan" yazılı ve görsel medyanın ömrünün ne yazık ki uzun olmayacağını bugüne kadarki deneyler gösterdi. Bu yayın organlarını bu durumda tutmak hem devlete yeni maliyetler getiriyor hem de daha sonrası için değerlerini düşürüyor.Türkiye'de medyanın sermaye yapısının şeffaflaşmasına ve yabancı sermayenin girişine imkan veren yasal düzenlemelerin hızlı bir şekilde yapılması ve şu anda devletin elinde kalmış yayın kuruluşlarının satılması en başta kamunun yararına olacaktır.

Devamını Oku

"Vekaleten" yönetim

4 Mayıs 2005

Ankara'da yeni bir sorun ucunu gösterdi. Bu sorun, "vekaleten" sisteminin, üst düzey kamu görevleri için bol kepçe kullanılması.* Şu anda "vekaleten" çalışan üst düzey bürokrat sayısı 300'e yaklaşmıştır. "Vekaleten" çalışan bir bürokrat "asaleten" çalışan bürokratla aynı yetki ve sorumluluklara sahiptir. Farkı, o göreve bulunuşunun "çok geçici" olmasıdır. Yani vekaleten atanan bürokrata denilmektedir ki: "Biz buraya ehil birini bulana kadar sen onun yerine çalışacaksın, biz o kişiyi bulunca da sen eski işine döneceksin..."Tabii ki bunun sakıncası, o bürokratın, görevinde ne kadar başarılı olursa olsun tekrar eski işine döneceğini bilmesidir. Başarı kıstası olmadığına göre "vekaleten" çalışan bürokratın büyük sorumluluk altına girmesi de beklenmez. Bu konumdaki herkes durumu idare eder.* Şu andaki sorun ise hükümet ile Cumhurbaşkanı arasında yaşanan bir gizli "kriz" durumu. Üst düzey bürokrat atamalarında "üçlü kararname" denilen sistem geçerlidir, atamada Cumhurbaşkanı'nın imzası şarttır.Nereye kadar?Sezer'in bu konuda son derece titiz davrandığı, atanacak her kişi hakkında ayrıntılı araştırma yaptığı uzun süredir biliniyor.Sonuçta Sezer, "ehil" görmediği kişilerin atama kararnamelerini imzalamıyor. Hükümet de Cumhurbaşkanı imzası engelini aşmak için "vekalet" imkânını kullanıyor.Bu açıkça bir "atama savaşı"dır.Böyle bir savaşta iki tarafın da kazanması mümkün değildir. Cumhurbaşkanı atama kararnamelerini imzalamadan geri gönderecek, bu kararnamelerde adı bulunan kişiler vekaleten atanacak, savaş bu şekilde sürüp gidecektir.İktidara gelen her siyasi partinin bürokraside kendine yakın bulduğu kişi ve kadrolarla çalışma hakkı vardır. Ama şuna haklan yoktur: Bu kadroları bulamıyorlarsa sadece partiye yakınlığın tek atama kıstası olarak görülmesi.* "Ben halk tarafından seçilmiş bir hükümetim, istediğim her şeyi yaparım" anlayışına demokratik sistemde yer olmadığı uzun zamandır biliniyor.AKP hükümeti de, görülüyor ki bir "kadro sıkıntısı" yaşıyor. Ama bunu gidermenin, ülke yönetiminde daha geniş bir katılım ve uzlaşma ile ilerlemenin yolu Cumhurbaşkanı ile atama savaşı yapmak değildir."Vekalet" sisteminin böylesine geniş bir şekilde kullanılmasının sakıncalarını da en iyi Ankara bilir.

Devamını Oku

Kuyuya taş

3 Mayıs 2005

Meclis Başkanı Arınç'ın "İstersek Anayasa Mahkemesi'ni kaldırırız" sözüyle başlattığı tartışma tam bir kuyuya taş atma durumu.Anayasa Mahkemesi'ni "kaldırmak" rejimin dengeleriyle oynamak demektir. Bu türlü "oynama"ların sözünü etmek bile kasıtlı bir gerilim yaratmak anlamına gelir.Başbakan "gerilini politikalarından medet umanlar"ı eleştirirken kendi partisinin seçtiği, AKP kurucusu Arınç'ın belli zaman aralıklarıyla yarattığı gerilimleri de görmek durumunda.CHP "gerilim" yaratmak için uğraşıyor. Ancak bunda bile başarılı olduğunu söylemek zor. Buna karşılık Meclis Başkanı, iktidar partisinin dışında bir siyasi merkez gibi davranıyor ve gerilim yaratmakta başarılı oluyor.* Anayasa Mahkemesi'ni "kaldırmak" sözü ağızlardan çıkınca bunun yarattığı ilk etkinin AKP'nin rejimle ilgili düşüncelerine ilişkin kuşkuları canlandırmak olacağını Arınç'ın bilmeyeceği düşünülemez.Meclis Başkanı'nın bu tarz çıkışlarla ortamı "denediği" anlaşılıyor. Bu tür "deneme"lerin amacının da ilerde gidilebilecek noktaları belirlemek olduğunu düşünmek için de birçok neden var.Taş önce AKP'yi vuruyorArınç zaman zaman kuyuya taşı atıyor, sonra çıkan sesi dinliyor. Oysa Türkiye'nin genel dengelerini, halkın ana eğilimlerini bilen bir siyasinin bu tür denemelere ihtiyacı olmaması gerekir.* Çünkü taşın çıkardığı ses değişmiyor ve her seferinde bu ses, AKP'ye ilişkin kuşkuları diriltiyor.Bülent Arınç, AKP'nin kuruluş ve gelişme döneminde "liderlik" için konuşulmuş, bu yönde talepleri olduğunu belli etmiş bir siyasi. En azından "sonradan gelen" Erdoğan'ın genel başkanlığını kabullenmesinin zor olduğu o zaman da ifade edilmişti.Eğer Arınç bu tür çıkışlarla kendisini parti ve iktidar yapısı içinde ayrı ve "yukarda" bir yere koymayı amaçlıyor, onun için en muhafazakâr tabanın dikkatini kendi üzerinde tutmaya çalışıyorsa bu, "ilerde AKP'nin bölünmesi" temellerinin atılıyor olduğu anlamına gelir.Arınç, partisinin ve hükümetin bugünkü politikalarından memnun olmayan kesimin sözcüsü olarak öne çıkarken attığı taşlarla öncelikle kendi partisini yaraladığını herhalde biliyordur.Bunu göze almışsa, farklı siyasi niyetleri olduğunu düşünenler haklı çıkacaktır.

Devamını Oku

Yapılacak olan belli

3 Mayıs 2005

Abdullah Öcalan ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı 12 Mayıs'ta açıklanacak. Aslında karar da belli, ne yapılması gerektiği de belli.Karar, başvuruda bulunan avukatların talebi yönünde, "yeniden yargılanma" olarak çıkacaktır. Türk mahkemeleri de Öcalan'ı yeniden yargılayacaktır.Daha bu kararla ilgili ilk bilgi kırıntıları gelmeye başladığı andan itibaren konuyu dar politik çıkarları için kullanma hevesinde olanlar hemen yalan yanlış açıklamalara giriştiler.Türkiye, Avrupa insan Hakları Mahkemesi kararlarıyla ilgili yasal düzenleme yaparken bir tarih sınırı getirmiştir. Buna göre Öcalan davası bu sınırın dışında kalmaktadır. Yani Türkiye bu davanın yeniden görülmesini reddedebilir.Reddetse ne olur?Avrupa Mahkemesi bu düzenlemenin de hukukun temel ilkelerine aykırı olduğu kararını alır.Sonuçta Türkiye bu mahkeme ile çatışma haline girer ve bunun daha başka olumsuz sonuçlarını yaşamak zorunda kalır.İşin esası değişmezTürk yargısının Öcalan davasında çekineceği bir şey yok. Davanın görülmesi aşamasında bazı "teknik" yanlışlar yapılmış olması bu davanın esasıyla ilgili durumu değiştirmez.Aynı şekilde, bu davanın yeniden görülmesi de durumun esasını değiştirmez. Yargılama konusu olan suçların nitelikleri değişmemiştir, değişmesi de mümkün değildir.Yeniden yargılama meselesini iç politika unsuru olarak kullanmanın bir yararı olmayacaktır. Bunu radikal sağ kışkırtma için kullanan ya da kendisine solcu dediği halde en sağdan "çalışan" siyasiler deneyecektir."Bulanık suda balık avlamak" deyimine çok uyan faaliyetleri siyaset yapmak ya da muhalefet yapmak zanneden bir kısım siyasinin bu tür konuları kullanmada oldukça deneyimli ve becerikli olduklarını biliyoruz.Ancak, bu siyasilerin akıllarından çıkarmamaları gereken nokta, böyle hassas bir meselenin sonuçta hem içerde gerilim yaratabileceği hem de Türkiye açısından yeni sorunlara yol açabileceği, dolayısıyla bunlara meydan verilmemesi gereğidir.Öcalan'ın yeniden yargılanması kararı resmen açıklandığında paniğe kapılmaya gerek yok. Kararın gelişi çok önceden belli olduğuna göre Ankara'da gerekli tedbirlerin alınmış olmasını da umut etmek zorundayız.Böyle bir konuda yapılacak kışkırtıcı faaliyetleri de hükümetin soğukkanlılıkla göğüslemesi, tuzağa düşmemesi beklenir.

Devamını Oku

Oluyormuş

2 Mayıs 2005

Her yıl 1 Mayıs arifesinde bütün ülkenin gerilime girmesine alışmıştık. Radikal gruplar olay çıkarmaya hazırlanır, güvenlik güçleri çatışmaya hazırlanır, sert açıklamalarla herkes en "kötü"ye hazırlanırdı.Farklı siyasi görüşlere sahip ama hepsi solda yer alan grupların kendi aralarında çatışmaları da alışılmış olaylardı.Yirmi sekiz yıl önceki 1977 l Mayıs'ında Taksim'de yaşananlar ise hafızalardan kolay kolay silinemeyecektir.Bu yıl, çok küçük denebilecek birkaç olay dışında en sakin l Mayıs kutlaması yaşandı. Farklı sol gruplar yan yana yürüdüler, ellerinde farklı görüşleri yansıtan pankartlar vardı.Sendikaların bayrağı altında yürüyen işçilerin "iş" ve "üretim" ile ilgili sloganlar yazılı pankartlar taşımaları da yeni bir sendikacılık bilincini göstermesi açısından ilginçti.Kimse kimsenin pankartına saldırmadı, kimse sağa sola taş atmadı, kimse polisle çatışma çıkarmak için kışkırtmaya girişmedi.Sadece Taksim'de izinsiz gösteri yapmaya kalkışan bir grup olması, hâlâ çatışma ve gerilim ortamından medet umanlar olduğunu göstermektedir.Çare sağduyudurMilliyetçi Kürt örgüt ve gruplarının Türkiye'nin bugün geldiği demokratik aşamaları iyi değerlendirmesinin zamanı geldi, geçiyor. Gerilimler yaratacak, gerginlikleri tırmandıracak, kuşkuları ve aşırı hassasiyetleri besleyecek girişimlerin kimseye bir yararı yoktur.Ekranlarda görünmek, Batı medyasında ön planda yer alabilmek için provokasyonlara girişmenin demokratik haklar elde etme amacına hizmet etmeyeceğini artık herkes anlamalı.Dün, güvenlik güçleri de herhangi bir eleştiriye imkân vermeyecek şekilde kontrol ve önleme görevlerini yaptı. Kışkırtma girişimleri o alanda da başarılı olmadı.1 Mayıs 2005, Türkiye'de demokrasi geleneklerinin yerleşmeye başladığını, ucuz kışkırtmaların önlenebileceğini gösterdi.Kuşadası'nda, İstanbul'da bomba koyanların, kim olurlarsa olsunlar, hangi amaç için bu eylemleri yaptıkları bellidir. Bu tür girişimleri de boşa çıkartacak olan yine toplumun sağduyusudur. Bu sağduyunun toplumda egemen olmasını sağlayacak olan da siyasi liderlerdir.Kuşadası'nda kim ve neden bomba koyar? Bu soruyu sormak ve cevabını iyi düşünmek de şarttır. Eğer eskiye dönmek istemiyorsak.

Devamını Oku

Dalga ve su

30 Nisan 2005

Açık denizde biri büyük diğeri küçük iki dalga keyifle ilerliyorlardı. Gökyüzünün masmavi olduğu rüzgârlı bir gündü.İki dalga, koca denizde yalnızdılar ama büyük dalga, daha da heybetli olmak için gittikçe daha hızlı yol alıyor, küçük dalgaysa onun arkasından gidiyordu.Bir süre böyle gittikten sonra kıyıya yaklaşmaya başladılar. Ve kıyı seçilir seçilmez büyük dalga, "eyvah!" diye bir çığlık attı: "Büyük tehlike!..""Nedir" diye sordu küçük dalga.Büyük dalga endişeli bir şekilde devam etti:"Başımıza geleni görmüyor musun, karşıda kayalıklar var. Oraya vardığımızda kayalıklara çarpacağız ve mahvolacağız...""Ne var bunda" dedi küçük dalga.Büyük dalga panik içindeydi çünkü uzaklığı kestirmeye çalışmış, artık durabilmesinin imkânsız olduğunu anlamıştı."Ne var olur mu? O kayaya çarptıktan sonra artık ben büyük dalga olamam..."Küçük dalga, "Seni bu dertten kurtaracak bir sözüm var, söyleyeyim mi" diye sordu.Büyük dalga panik içindeydi: "Hemen söyle!""Dinle o zaman" dedi küçük dalga, "ve benden sonra aynı şekilde tekrar et..."Büyük dalga kabul etti ve küçük dalgaya kulak verdi.Küçük dalga konuştu:"Ben aslında suyum; zaman zaman rüzgâr arkamdan gelir, benden bir dalga yaratır. Bazen küçük bir dalga olurum bazen de büyük dalga...Ama büyük dalga olsam da hep öyle kalamam. Bir an gelir, kaçınılmaz olarak tekrar su olurum..."Büyük dalga küçük dalganın sözlerini dinledi ve bozuldu:"Neden büyük dalga olarak kalmayayım. Sen küçük dalgasın diye bana böyle söylüyorsun. Beni kıskanıyorsun...""Peki" dedi küçük dalga, "istediğini yap..."O anda sahildeki kayalıklara ulaştılar. Büyük bir hızla kayalıklara çarpıp köpüklenerek dağıldılar.Büyük dalga ile küçük dalga eski durumlarına, asıllarına dönmüşlerdi, su oldular.Eski büyük dalga şaşkınlık içindeydi. Küçük dalga ise tatlı bir çırpıntı tutturmuştu, keyfi yerindeydi...

Devamını Oku