Pazar günkü gazetelerde yer aldı: Suzan Mübarek, Esma Esad ve Benazir Butto'nun arasında Başbakanımız'in eşinin fotoğrafı.Bu fotoğrafı görenler "duygusal" olarak iki tepki vermişlerdir. Birinci tepki bellidir:"Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın eşi, üç Müslüman ülkenin birinci kadınlarının yanında en geri Arap ülkesinden gelmiş gibi duruyor... Cumhuriyetimize yakışır mı?"İkinci tepki de bellidir:"Siz türbanı yasaklar mısınız, alın! Başbakan'ın eşi en türbanlı haliyle Türkiye'yi temsil ediyor!"Başbakan'in eşinin Uluslararası İş Kadınları Forumu'nda Türkiye'yi temsil niteliğine sahip olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak buradaki bazı konuşmalardan "İslam dünyasının liderliği, yol göstericiliği" gibi bir görev üstlenmiş olduğu mesajı da çıkarılabilir.Bu görüntü, Türkiye'nin laik demokratik bir cumhuriyet değil de "ılımlı İslam" örneği olduğunu ve bu kimliğiyle diğer İslam ülkelerine liderlik etmesi gerektiğini düşünen Amerikalıların çok hoşuna gitmiş olabilir.O fotoğraf Türkiye'nin, daha doğrusu Türkiye'yi yöneten siyasi kadro ve liderliğin böyle bir rolü benimseme eğiliminde olduğunun görüntüsü olarak da görülebilir.Ancak Başbakan'in eşinin en türbanlı haliyle Türkiye'yi temsil etmesinin bir tür "türban rövanşı" ya da "alıştırma" girişimi olduğu konusunda fazla tereddüde gerek yok.İki yıl sonra?..Ancak böyle faaliyetler ve cinliklerle "rövanş" almaya çalışanların şunu iyi anlamaları gerekir:O fotoğraf aslında tam da Türkiye'nin bir "ılımlı İslam cumhuriyeti" olarak İslam dünyasına liderlik yapamayacağının fotoğrafı.Diğer üç kişi Mısır, Suriye ve Pakistan'ı temsil ediyor. Giyimleri doğal, başları türbansız. Başbakanımız'in eşinin giyimi ve türbanıyla onların "liderliğini" üstlenmesini kabul etmelerinin mümkün olmayacağını fotoğrafa bakan herkes kolayca anlayabilir.O fotoğraf aynı zamanda bundan iki yıl sonrasına yönelik muhtemel bir gelişmeyi de hatırlatıyor:İki yıl sonra Cumhurbaşkanı Sezer'in görev süresi sona erecek ve seçim yapılacak. Seçimi bugünkü Meclis yapacak, yani yeni Cumhurbaşkanı'nı AKP seçecek.Eğer Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmak isteyecekse, önünde herhangi bir hukuki ve siyasal engel bulunmuyor. Bugünkü siyasi yapıda önemli bir değişiklik olmazsa ve kendisi isterse, Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti'nın 11'inci Cumhurbaşkanı olabilir... mi?O fotoğrafa bakıp bunu düşünmek gerekiyor.
Adlarında "denetleme, düzenleme" gibi görevler belirten ve bağımsız olmaları öngörülen "üst kurullar" düzenini Ankara hiç sevmemişti. Sevmemesi doğaldır, çünkü aslında bu kurullar "dış dayatma" sonucu kurulmuşlardır.Amaç da çok basittir: Siyasilerin gündelik kaygılarla temel konulara müdahale etmelerinin engellenmesi.Bunun için enerji, bankacılık gibi alanlarda "özerk" kurullar oluşturuldu. Elbette siyasiler bu kurulları sevmediler, çünkü bugüne kadar sadece kendilerine ait olduğunu düşündükleri konularda "gündelik" iktidarları sınırlanmış oluyordu.* Ankara'nın kemikleşmiş sistemi, bu "bağımsız kurul" işini de fiilen tasfiye etmeyi becerdi. Bugün bütün bu üst kurulların bağımsız olmaları bir yana, en açık şekillerde siyasi iktidarın yönlendirmesi altında oldukları görülüyor.Ankara, bu kurulları da birer KİT'e dönüştürerek hantallaştırmayı başardı.Meclis, radyo-televizyon alanını denetlemek ve düzenlemekle görevli olan RTÜK için Anayasa değişikliğini bu hafta yapacak. Değişikliğin amacı kurul üyelerinin seçilme şeklini değiştirmek ve bu kurulun tümüyle Meclis tarafından "atanmasını" sağlamak. "Meclis tarafından" denildiği zaman, bunun gerçek anlamı, "iktidar partisi tarafından atanacak" oluyor tabii.Neden kötü olsunlar?.."Halk iradesi" gibi kavramları yanlış anlayanlar ya da bu kavramların arkasına sığınanlar "Her şeyi Meclis belirler" kandırmacasını sürekli olarak ileri sürüyorlar.Görsel medyanın günümüzde taşıdığı büyük etkinlik nedeniyle, bütün ileri demokrasilerde bu alanın "tümüyle bağımsız" organlar tarafından denetlenmesi öngörülmüştür.Bu kurulların karar ve icraatları çoğu siyasi iktidarın canını sıkmış, keyfini kaçırmıştır. Ama kimse bu kurulların bağımsız yapısına dokunmamış; tam tersine, bu kurulların bağımsız olmaları demokrasinin güvencelerinden biri olarak kabul edilmiştir.* Anayasa ve RTÜK yasasının değişmesi de fiilen bu heyet üyelerinin Başbakan tarafından atanması anlamına gelir. "Filancalar önerir..." "Üye sayısının şu kadar katı arasından seçilir..." gibi ifadeler gerçek durumu gizleme çabalarıdır. Bunu da bütün Ankara bilir, ama kimse sesini çıkarmaz. Neden çıkarsın ki? Yine her şey siyasi iktidarın, daha doğrusu onun başındaki kişinin iki dudağının arasından çıkacak söze bağlı olmaya devam ediyorsa, gerçekte, bağımsız-özerk kurullar yoksa, neden insanlar onlarla ya da onunla kötü olsunlar. Yoksa koltuklar bir anda gidiverir, kimsenin de ruhu duymaz.
Aslan kral o sabah biraz keyifsiz kalkmıştı. Kendini biraz yorgun ve bitkin hissediyordu. "Hasta mıyım acaba" diye düşündü.O sırada hep yanında bulunmaya dikkat gösteren diğer orman sakinleri de çevresine toplanmıştı. "Galiba hasta oluyorum" dedi ve çevresinde bir koşuşturma başladı. Bütün hayvanlar telaş içinde bir sağa bir sola koşuşuyordu. Hepsinin yüzüne "çok dramatik bir durum var" ifadesi yerleşmişti.Önce sırtları atladı:"Efendimiz belki az yemişsinizdir, belki iyi bir yemek yeseniz biraz kendinize gelirsiniz...""Olabilir" dedi aslan ve sırtlan hemen efendisine yemek bulmak için seyirtti.Bu sahneyi gören eşek, altta kalmamak için atladı:"Efendimiz belki içtiğiniz suda sorun vardı, ben hemen uzaktaki göle gidip size iyi su getireyim."Aslan "İyi fikir" deyince eşek hemen koşturdu.Akbaba olanları görünce geride kaldığı için rahatsız oldu ve hemen aslanın yanına koştu:"Efendimiz havalar da bu ara pek güvenilir değil, isterseniz kanatlarımla biraz rüzgâr yapayım, sizi ferahlatayım."Bu fikir de aslanın hoşuna gitti, iyice hasta havasına girdi. Bütün hayvanların böyle koşuşturması gururunu okşamıştı.O sırada gözü bir kenarda duran kurda ilişti. Kurt yalakalık yapabileceği bir şey bulamamıştı. Ama aklına başka bir fikir geldi. Tilki ortalıkta görünmüyordu. "Efendimiz" dedi, "dikkatinizi çekerim, tilki ortada yok, hastalığınızı duymamış olması imkânsız, bütün orman bu haberle sarsılmış durumda, herkes üzüntüden mahvoldu, herkes size faydalı olmaya uğraşıyor, ben de güvenliğiniz için yanınızda duruyorum... Ama tilki yok..."Aslan "Doğru" dedi, "bu tilkiye güvenemeyeceğimi şimdi anladım."O sırada ağaçların arasından tilki göründü ve aslan bağırdı:"Neredesin sen! Ben burada can derdindeyim, sen oralı değilsin!""Olur mu efendimiz" dedi tilki, "hasta olduğunuz haberini alır almaz şehre gittim, en ünlü doktorlarla konuştum ve sizin nasıl iyileşeceğinizi öğrendim."Aslan ilgilendi:"Neymiş bakalım ilacım...""Çok kolay efendim, bir kurt bulacaksınız, etini yiyecek, kürkünü de bir gece üstünüze örteceksiniz... Doktorlar hemen iyileşeceğinizi söyledi..."Son cümlesi bitmeden kurt aslanın pençesini yemişti.(Hikâyenin orijinalinin yazarı La Fontaine, bu ise güncelleşmiş şekli.)
Önce Gündüz Aktan Radikal'de yazdı, dün de Ertuğrul Özkök Hürriyet'te devam etti. Konu, Avrupa Birliği tarafından Türkiye'ye "imtiyazlı ortaklık" için yarı resmi yoklama girişimi.Bu fikre göre Türkiye "hemen" imtiyazlı ortak statüsüne alınacak, tam üyeliğin getirdiği birçok avantajdan yararlanacak, buna karşılık Türkiye'nin sıkıntı çektiği birçok konuda da tam üyeliğin gerektirdiği standartlar aranmayacak...Bu ilk "yoklama"nın içinde yer alan bir başka "kandırma" unsuru da imtiyazlı ortaklık durumunun tam üyelik görüşmelerini engellememesidir. Yani Türkiye Avrupa Birliği'yle imtiyazlı ortağı olarak yakın işbirliğine girerken diğer yanda da tam üyelik görüşmeleri devam edecek!* Aslında bu formül Ankara'da tereddüt içindeki çok sayıda kişiyi etkileyebilecek nitelikte. Çünkü böyle bir durumda Türkiye'de reform sürecindeki bazı zorlanmalar ortadan kalkacak, daha doğrusu, çok uzun vadeye itelenecektir.* Böylesi bir rahatlama, Ankara'nın kolayca kapıldığı rehavet eğilimlerine çok uygun düşer. İmtiyazlı ortaklığın getireceği bazı avantajlar halka abartılarak sunulur ve yine "idare-i maslahat" ile yetinilir.Bu nasıl milliyetçilik?"Yetinmek" denildiği zaman da hemen o eski deyiş "Bon pour l'Orient" akla geliyor. Yani "Doğu'ya bu kadarı yeter..."Sömürgeciliğin en belirleyici kavramlarından biri budur. Doğu, yani Yunanistan'dan berisi her zaman "bir altta kalmaya mahkûmdur." Sömürgecilik buna inandı ve kendisini haklı bulmak, haklı çıkarmak için bu "kavram"ı kullandı.Böyle bir durumu kabul etmek bile gerçek milliyetçiler için en utanç verici durum. Küçük meselelerde, küçük önyargılarla milliyetçilik oynayanların farkı, yani gerçek milliyetçilik ile abuk sabukluk arasındaki temel fark budur.* Türkiye'nin en üst standartlara hakkı olduğu ve bunu başarabileceği inancı kaybedildiğinde "o" milliyetçilik, kompleksleri gidermek için tırmanışa geçiyor, üste çıkıyor."Biz bunu başaramayız" duygusu Ankara'nın genlerinden sökülüp atılmadığı sürece Türkiye'nin işi zorlaşır. Son yarım yüzyıllarını otoriter rejimlerde ve büyük yoksunluklar içinde geçirmiş olan ülkelerin başardığını Türkiye'nin başaramayacağına inanmak gerçek ihanet olur.* Ankara yeni bir hareketlenme içine girmezse, inançsızlık hem içerde hem dışarıda kemikleşmeye başlar ve eski teklemeler tekrar karşımıza çıkar.
Bu sorun, temelde bir "etik" sorunu. Çifte standartla hayatını kolaylaştırmak bir kez insanın ruhuna işlemişse bundan kurtulmak giderek zorlaşır.Hayatımız, Ankara'nın hayatı, başkentteki ana siyaset çizgilerine "çifte standart"ın nasıl yerleştiğinin örnekleriyle bezenmeye devam ediyor.Birinci örnek: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Abdullah Öcalan için verdiği karan beğenmedik, uygulamamak için yollar arıyoruz.Ama türbanla ilgili kararını beğendik, hep birlikte rahat bir nefes alıyoruz. Herkes kurtuluyor. Konu türban olunca "işte hukuk" diye bağırıyoruz, Öcalan davası olunca "bu adalet mi" diye daha çok bağırıyoruz.İkinci örnek: Ermeni soykırımı konusunda bazı Avrupa ülkelerinin kabul ettiği yasalarda "Ermeni soykırımı yoktur" demenin suç olmasına şiddetle ve haklı olarak kızıyoruz, bunun demokrasiye uygun olmadığını, gerçek bir düşünce suçu yaratıldığını savunuyoruz. Sonra bir milletvekili çıkıyor, yeni TCK'ya "Ermeni soykırımı olmuştur" diyeceklere hapis cezası getiren bir madde konulmasını istiyor.Üçüncü örnek: Yine Ermeni soykırımı konusunda, tümüyle yanlışlar üzerine kurulu bir siyaset güderek bu meselenin haksız yere Türkiye Cumhuriyeti'ne "fatura" edilmesine yol açtık. 16 ülkenin parlamentosu "Ermeni soykırımı"nı kabul etti. Bunlara başkaları da eklenecek. Bir tarihi olayın bugünkü Türk halkına ve devletine karşı kullanılmasının yanlış olduğunu söylüyoruz, ama sözümüzü dinletemiyoruz. Bulduğumuz son "tedbir" söz konusu ülkelerin tarihlerinde yer almış katliamları TBMM gündemine getirerek bunları kınamak.Kendi kendini vurmakÇok ilginç olacak: ABD'yi Kızılderililere kıyım yaptıkları için kınayacağız. Fransa'yı Cezayir'de işledikleri suçlar için kınayacağız. Almanya'yı Nazilerin yaptığı Yahudi soykırımı için kınayacağız.Çifte standart sistemi üzerine, günü kurtarmayı amaçlayan bir kafa yapısı insanı sonunda böyle gülünç duruma düşürür.Fransa devletinin Cezayir'de yaptıklarını önce Fransızların kınadığını ve birçok işkencecinin hâlâ mahkûm olduklarını bile bilmeyerek politika yapmanın acı sonuçlarından birisi budur.Dördüncü örnek: Bütün gün demokrasi ve insan hakları üzerine, vatandaşların eşitliği üzerine nutuk atacaksınız sonra "trafik cezası" gibi basit bir konuda ayrıcalıklı kişiler listesi hazırlayacaksınız.Beşinci örnek: Avrupa Birliği süreci içinde gerçekten çağdaş ve ileri bir basın kanunu çıkaracaksınız, sonra TCK için son sürat giderken ve ilgililerin ilgisizliğinden yararlanarak bu yasaya diğeriyle tümüyle çelişen geri maddeler koyacaksınız.Böyle çifte standart üzerine kurulu siyasetlerin sonunda dönüp insanın kendine büyük zarar verdiğini görmemek için dünyayı hiç bilmemek gerekiyor.
Böyle bir konuda yazı yazınca, insanların dikkatlerini böyle bir habere çekince gelecek ilk tepki bellidir. Öfkeyle, "Sen, biz de aynısını yapalım demek istiyorsun..."Hayır aynısını yapmayalım, ama dünyada ne olduğunu bilelim. Neler olduğunu bilelim, sonra biz daha yaratıcı olalım. * İspanya'da Meclis, Hükümetin ayrılıkçı Bask örgütü ETA ile görüşme yapmasını kabul etti.Ancak bir ilk koşul var; ETA silahı bıraktığını ve kendini ilga edeceğini açıklayacak.* İspanya'da siyasi ve idari sistem özerk bölgeler üzerine kuruludur. Bu özerk bölgeler arasında ikisi, Bask ve Katalonya, milliyetçi eğilimlerin ağır bastığı ve merkezden daha fazla bağımsızlık isteyen iki bölgedir.Katalanlar ve Baskların "ruhi" durumlarını anlatan iki örnek verelim:* 1992 Olimpiyatları Barselona'da yapıldı ve bütün dünya medyasında doğal olarak "İspanya'nın Barselona kenti" diye yazıldı, konuşuldu. Katalonya özerk yönetimi de dünyanın önde gelen gazetelerine büyük bir ilan verdi. İlanda İberik Yarımadası çizilmişti, içinde daha ince çizgilerle Katalonya bölgesi gösterilmiş, onun içine de bir nokta ile Barselona'nın yeri belirtilmişti. İlandaki metin şöyleydi: "Barselona Katalonya'nın başkentidir. Katalonya, İberik Yarımadası'nda bulunan ülkelerden biridir."* Futbol meraklıları ise Atletiko Bilbao takımını bilirler. Bilbao, Bask bölgesinin başkentidir ve bu kentin takımında yalnızca Basklı futbolcular oynar, belki teknik direktör zaman zaman Bask dışından gelebilir. Bu takımın her maçı bir "milli gösteri" şeklinde geçer. Ama kimse kimseye vurmaz, kimse kimseyi öldürmez.Zamanlama ve kritik kararETA, Bask milliyetçi terör örgütü olarak 1968 yılında ortaya çıktı. O günden beri özellikle suikastler yoluyla 800'den fazla insanın canını aldı. Bombalar koydu, vurdu, yıktı.ETA'ya karşın hem barışçı ve radikal olmayan Basklar hem de bütün İspanya tavır aldı. Her kanlı olayın ardından milyonlarca insan sokağa çıkıp ETA terörünü kınadı.Son birkaç yıldır, Fransa'nın güneybatısındaki Fransız Baskı'nda örgütlenmiş militanlar başta olmak üzere, çok geniş operasyonlarla ETA'ya ağır darbeler indirildi.Bu aşamada İspanya'nın Sosyalist Hükümeti bu kritik kararı aldı ve Meclisin onayına sundu.Gerekçesi şudur:* ETA ortaya çıktığı günden bu yanaki en güçsüz durumundadır, çok büyük kayıplara uğramıştır ve bu yüzden şu an, görüşme için en elverişli andır.* Merkez sağdaki muhalefet partisi karara karşı çıkarken, "Bu yolla ancak örgütün yeniden toparlanması için zaman verilmiş olur ve teröristler döktükleri kanların yanlarına kâr kalacağını düşünür" görüşünü savundu.Sosyalist çoğunluk Meclis'teki diğer partilerin desteğiyle "görüşme izni" aldı.Bundan sonra ne olur. Kuşkusuz bu, kolay bir süreç olmayacaktır.İspanya'daki olayın özeti budur. Bunu iyi bilmek, üzerinde düşünmek durumundayız.Ve de daha yaratıcı olmak zorundayız.
Bütün yöneticiler için ayrıntılar içinde boğulup manzaranın bütününü kaçırma tehlikesi her zaman vardır ve bu yaygın olarak görülen bir durumdur. O nedenle yönetici adaylarına önemli bir alışkanlık kazandırılmaya çalışılır.Öneri basittir: Yönetici zaman zaman biraz geriye çekilecek ve manzaranın tümünü görmeye çalışacak, sonra da karşılaştığı tabloyu düzeltmek üzere "stratejiler" geliştirecek, öncelikler belirleyecek, ama bütün bunlan uzman ve iyi yetişmiş kadrolarla birlikte yapacaktır.* Ankara'nın şu anda böyle bir çalışma tarzı içinde olup olmadığını bilmiyoruz. Ama Türkiye'nin temel stratejik konularını arka arkaya dizer, genel manzarayı biz de görebiliriz.İçerden başlayalım:* Ekonomideki durgunluk giderilememiştir. Parlak rakamlara rağmen piyasalar sıkıntı içindedir.* İşsizlik sorununda, yine bazı rakam oyunlarının ötesinde gerçek bir azalma görülmemektedir.* Terör yeniden can almaya başlamıştır.* Asayiş, futboldan büyük şehirlerin merkezlerine kadar herkesin hayatını ve moralini etkileyen bir düzeydedir.Bu dört ana maddenin altına onlarca alt madde açılabilir.Gerçekleri göremedikçe Dışarıya dönelim:* ABD yönetimi ile sıkıntılı hava devam etmektedir. Amerikan yönetimi Ankara'ya yönelik güvensizliğini yakaladığı her imkânla ifade ediyor.* Avrupa ile ilişkilerde açık bir durgunluk görülüyor. Reformlar, Ermeni meselesi, Öcalan davası, Trabzon'daki linç girişimi gibi konular Avrupa'dan eleştirel seslerin öne çıkmasına neden oldu.(Buna bağlı olarak, Trabzon'daki linç girişimi dolayısıyla 2 bin kişi arasından tespit edilebilen 11 kişiye "öfkeye tokat atma" gibi bir suçlamayla dava açılmasını da açıklamak gerekecektir.)* Irak ve Kuzey Irak'ta Türkiye tümüyle devre dışı kalmış durumda. PKK'ya ilişkin talepler yerine getirilmediği gibi, uluslararası toplum Irak'la ilgili olarak Türkiye'ye "en önemli komşu" muamelesi de yapmıyor.* Yunanistan ile durup dururken bir gerilim ortamına girildi. Neden oldu, nasıl bu hale gelindi gibi soruların cevapları ortada yok.* Ermenistan ve Ermeni soykırımı konularında Türkiye'nin olayın arkasından "sürüklenmek" durumunda bir değişiklik olmadığı gibi haksız yere "sanık" olması da neredeyse kurumlaşmaya doğru gidiyor.* Kıbrıs'la ilgili olarak, Rum tarafı küçük hamlelerle ilerlerken Türkiye "beklemeye" geçmiş görüntüsünü veriyor.Bu başlıkların altına da çok sayıda konu başlığı ya da alt başlıklar eklenebilir, ama bunlardan herhangi biri tablonun esasını bozmaz.Manzaranın özeti budur. Ve bütün bu meselelerden birinci derecede sorumlu olanlar gerçekleri görmedikleri sürece manzarayı değiştirme yetisine de sahip olamayacaklardır.
Öcalan davasıyla ilgili gelişmeler ortaya çıktığı andan itibaren ortaya yeni bir tehdit kavramı atıldı: Etnik çatışma.Etnik çatışma, Türkiye'deki Kürt kökenli vatandaşlarla diğerleri arasında doğrudan çatışma anlamına gelir. Bu tür küçük provokasyonlar daha önce, özellikle batıdaki bazı ilçelerde yapılmıştı.Radikal milliyetçi Türkler arasında böyle bir çatışmayı isteyenlerin bulunduğu bir süredir satır aralarında yansıyor. Tabii hiç kimse böyle bir çatışma istediğini doğrudan doğruya söyleyemez.Ancak, Öcalan davasının yenilenmesi konusundaki hukuki tartışmalar devam ederken bazı çevreler "etnik çatışma ihtimali ni sık sık gündeme getirmeye devam ediyor.Bu çevrelerin söylemek istediğinin Türkçesi açık bir tehdittir: "Eğer Öcalan Avrupa İnsan Haklan Makemesi'nin kararına uyularak tekrar yargılanırsa sokağa çıkarız; eğer Kürtler de bu fırsatı başka şekillerde kullanmak isterse, gerekirse doğrudan müdahale ederiz..."Bunun adı "iç savaş tehdidi "dir. Maalesef herkes biliyor ki, ülkemizde yasa dışı olarak mevcut yüz binlerce ateşli silah var. Bir kıvılcımın bunların hep birlikte ortaya çıkmasına yol açması akıllarını kaybetmiş bazı kişilerin rüyalarında yer etmiş olmalı!Sadece Güneydoğu Anadolu'da değil, ülkemizin her yanındaki Kürt kökenli vatandaşlar arasında Abdullah Öcalan'in nasıl görüldüğünü de bilmek gerekiyor. Kürt kökenli vatandaşlarımız arasında "Kürtlük bilinci" yükseldikçe Öcalan bu bilincin içinde önemli bir unsur haline geldi.Oyuna gelinmemeliTürkiye Cumhuriyeti sınırlan içinde en büyük milliyetçi Kürt isyanı yaşanmış ve bunun bütün topluma çok ağır maddi ve manevi maliyeti olmuştur."Etnik çatışma" kavramı kimileri için "yarım kalmış bir hesaplaşmanın adı" olarak gündeme getiriliyor.Milliyetçi Kürt siyasi hareketlerinin Öcalan'in yeniden yargılanması vesilesiyle "zorlamalara" girişmelerinin tek sonucu da, böyle bir fırsat bekleyen radikal milliyetçi Türk örgütleri ve çevrelerinin bekledikleri ortamı yaratmak olur.Öcalan davasında Türk devletinin ve yargısının böyle bir şantaja boyun eğmesi, özellikle Batı ile ilişkilerde büyük sorunlann başlaması anlamına gelir.Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana, 1925 Şeyh Sait isyanından başlayarak (bunların nedenlerini tartışmak apayrı bir konudur,) çok sayıda Kürt isyanı oldu. Hiçbirinin ardından bir "etnik çatışma" olmadı.Bugün olması için çaba gösterenlerin seslerinin yüksek çıkıyor oluşu hükümet nezdinde herhangi bir tereddüt ya da bükülmeye yol açarsa, sıkıntıların çözülmesi şöyle dursun, daha büyük sıkıntıların tohumları atılmış olur.