Konu tümüyle bir inatlaşmaya dönüştü. Ankara'da oluşan "blok" haber alma özgürlüğünün anlamını görmemekte inat ediyor.Vatandaşların haber alma özgürlüğünü, bilgi edinme hakkını gözetmekle yükümlü olanlar için mesele "medyayı zapturapt altınına alma"ya dönüştü. Gözler başka bir şey görmüyor.Yeni Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesi bu düzeltmelerin yapılabilmesi için 1 Haziran'a ertelenmişti. Ancak iktidar partisinin beklenen düzeltmeleri yapmaya niyeti olmadığı da ortaya çıktı.* Alaturka alışkanlıklarımızdan biri, "bir uygulayalım, görelim ne olacak sonra düşünürüz" kolaycılığıdır. Böylece herhangi bir adım atılırken etraflıca düşünmenin, o adımın muhtemel sonuçlarının değişik boyutlarını ve farklı olasılıkları gözden geçirmenin "zorluğu" ortadan kalkar, önceden görülebilecek sakıncaları görmemek bu mantık düzeyinde bir "suç" değildir. Çünkü sistem bu mantık üzerine çalıştığı zaman kimsenin kimseye "neden bunu düşünmediniz" diyecek durumu da olmaz. Herkes, her birim "önce yapar sonra bakar".Olan yine halka olacakYeni TCK iki hafta sonra yürürlüğe girecek. Yani uygulanmaya başlayacak. Yargı mekanizması doğal olarak yasadaki bu maddelere göre işlem yapacak.Sonra bir gazeteciye ilk hapis cezası verilecek. Türkiye'de herkes bağırmaya başlayacak, Avrupa Birliği "ne oluyor" diye soracak, cezayı alan Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi'ne gidecek vs.* Bundan sonra da "yetkili zevat" ağız değiştirmeye başlayacak. Bir komisyon kurulacak, o komisyon çalışacak sonra başka bir komisyon kurulacak, sonra Başbakan'ın karan beklenecek...* Bütün bunların sonucu yine zaman kaybıdır. Yine Türkiye'deki demokratik sistem hakkında yeni kuşkuların doğmasıdır. Hükümetin demokrasi ve insan hakları konusundaki tutumunun tekrar incelemeye alınmasıdır. * Suyu baştan temiz tutmak yerine "önce kirlensin sonra temizleriz" mantığı, topluma sadece zaman kaybettiren, anlamsız yıpranmalara ve sorunlara yol açan bir mantıktır. Bu mantıkla durumu idare etmeye çalışanlar, fazla tartışmadan da hiç hoşlanmazlar. Tartışmanın demokratik düzenin temel güvencelerinden biri olduğunu bilmezler.Yeni TCK bu şekilde yürürlüğe girecek ve bazı tatsızlıkların yaşanması kaçınılmaz olacak. Tartışmaktan, farklı görüşleri, farklı bakış açılarını anlamaya çalışmaktan çekinenler böylece yine Türk halkına zarar vermiş olacaklar. Bundan önce yaptıkları bu oldu, bundan sonra yapacakları bu olacak.
Geçen hafta, 11-12'nci yüzyıllarda yaşayan, Pendname (Öğütler Kitabı) ile Doğu-İslam düşüncesinin önemli isimlerinden biri olan Feridun Attar'ın öğütlerini aktarmaya başlamış, "ahmaklık"ta kalmıştık. Devam ediyoruz:***"Talihsizlik nişanı dört şeydir. Aydın gönüllü isen bunları hatırında tut.Ahmağa fikir danışmak, cahile para vermek talihsizliktir.Dostların öğütlerini dinlemeyen bir kafasız gerçek talihsizdir. Dünyadan ibret almayan bahtsız cihanın nefretini kazanmış olur. Ahmakla yakınlık kuran zavallıyı, melun şeytan yolunu şaşırmış köpeğe döndürür.Malını cahillere teslim eden insan nasıl mutlu olabilirAhmağın eline para geçince bol bol harcayarak telef eder. Ahmak, dosttan öğüt dinlemez. Cehaleti yüzünden de ipini koparır gider.Ey delikanlı: Bugünden ibret al ki ahmaklar arasında sayılmayasın..." Rezillik"Ey Oğul: Herkeste olan dört şeyden dört şey daha meydana gelir.İnatçılıktan rezillik doğar. öfkeye pişmanlık ilacı fayda vermez. Kibirden düşmanlık, tembellikten de düşkünlük doğar.Ortada bir inatçı peyda olursa halk onun uğursuzluğundan kepaze olur. öfkesine uyan cahilin kazancı pişmanlıktan başka bir şey olamaz.Kibirden başı havada olan kimsenin dostları sonunda kendisine düşman olurlar. Her kim tembelliği adet edinmişse, horluktan baltayı ayağına vurur, öfkesini yenemeyen kimse sonunda çok pişmanlık çeker.Hele miskin ve obur kimse ise insan değil belki öküzden, eşekten daha aşağıdadır..." Düşkünlük nedenleri"İnsanı düşkünlüğe uğratan dört şeydir. Ey hak sever, sana söyleyeyim de kulak ver.Çok düşman...Hesapsız borç...Sayısız iş...Kalabalık aile...Yazıklar olsun borca batmış o miskine ki her an kaygıdan kan içmektedir.Düşmanı çok olanların da daima aydın gözleri bulanık olur.Hele çok iş yüklenenlerin dünyada işi gücü feryat ve şikâyettir..."***Feridun Attar'ın "Pendname" sinde (Öğütler Kitabı) daha çok öğüt var.
Üst düzey kamu görevinde bulunanların parasal işleriyle herkes ilgilenir. Özellikle de bakanlık ve başbakanlık görevlerinde bulunanların mali durumları her zaman yakın izleme konusudur.Dünyanın her yanında bu böyledir. Nedeni de çok basit: İnsanlar kendilerini yönetenlerin "temiz" olduklarına ve "temiz" kaldıklarına inanmak isterler.Türkiye'de başbakanlık görevine yükselenlerin mali durumlarına yönelik ilgi, Turgut Özal döneminde önemli ölçüde arttı. Yakın çevresinin zenginleşmesi, Özal'in siyasi etkinliğinin de kırılma noktası oldu.Daha sonra Tansu Çiller, mal varlığındaki artışı grafikler, şemalar ve tablolarla anlatırken asıl kaynak olarak annesinin vefatından sonra yastığının altından çıkan altınları gösterdi.Türk halkının bu açıklamayı inandırıcı bulmadığını, sonradan yaşananlardan ve Tansu Hanım'ın hızla emekli olmasından biliyoruz.Şu andaki Başbakanımız Tayyip Erdoğan da zaman zaman mali durumundaki gelişmelerle ilgili açıklama yapmak zorunda kalıyor. Tabii ki bundan hoşlanmıyor.Ancak bu konuyu kamuoyuna en açık biçimde açıklamak yürüttüğü görevin koşullarından biridir. Üst düzey siyasilerin ve kamu yöneticilerinin her kuruşlarının hesabını verebilecek durumda olmaları, toplumun her kesimini etkileyecek ilkesel bir tavırdır.Bu vergi sistemiyle...İleri demokratik sistemlerde bu konu çok açık ilkelere bağlanmıştır. Bizde şu anda kamu görevlileri ve bazı meslekler için mal beyanı zorunluluğu var.* Ancak bugüne kadar herhangi bir kişinin iki mal beyanı arasında açıklanmamış büyüklükte fark olduğu için soruşturma yapıldığını duymadık. Aynı şekilde, bu mal beyanlarının doğruluğuna ilişkin herhangi bir araştırma da yok.Üst düzey siyasilerin mal mülk meselesi ortaya çıktığında, tartışma konusu olan kişinin son on yıllık mal beyanlarını ortaya atıp "Buyurun, isteyen incelesin ve sorsun" diyebildiği bir aşamada değiliz. Çünkü ülkenin yarısından fazlası vergi sistemi dışında yaşıyor, sistem içindeki hemen herkes de şu ya da bu şekilde vermesi gerekenden daha az vergi veriyor.Bu durumda kim gönül rahatlığıyla her şeyi açıklayabilir?Lütfen kesinHaşmet Babaoğlu çok açık yazdı. Ancak son birkaç günde gelen mail sayısı yine 5 bini aştı. Fenerbahçeliler, Trabzonsporlular kulüplerine yapıldığını düşündükleri haksızlıkları protesto ediyorlar. Metinlerin hepsi birbirinin aynısı.Mail kutusu doluyor, bunları temizlemek büyük sorun oluyor ve aralarında başkalarının gönderdiği önemli mailler kaynıyor.Lütfen kesin bunları artık ve bu protesto yönteminin protestocuya sempati kazandırmadığına da emin olun.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Abdullah Öcalan kararı bir "olgunluk sınavı" başlatmıştır. Siyaset ve siyasiler açısından, toplum ve toplumun değişik kesimleri açısından.Türkiye bu mahkemenin kararlarına uymayı kabul etti ve bugüne kadar da uyguladı. AİHM'nin çeşitli konularda aldığı kararlar gereğince yüksek miktarlarda tazminatlar ödendi.* Öcalan ile ilgili karar, ne kadar "ince" tartışmalar yapılırsa yapılsın "yargılamanın tekrarı" karandır.Bu kararı "siyasi" bir çatışmanın malzemesi olarak kullanmak isteyenler var. Radikal sağda ve CHP'de bu olayı bir "milliyetçi kışkırtma" unsuru olarak sömürme işaretleri hemen ortaya çıkü.Bu kararı başka hedefleri için yeni bir aşama olarak kullanmak isteyecek Kürt milliyetçileri de olacaktır.İki taraftaki "radikal" unsurların ve "muhalefet yapmak" adına onlarla aynı çizgide yer alan CHP'nin kışkırtma politikalarının tek sonucu, bütün toplumun yeniden ağır bir gerilim ortamına sokulması olur.Türkiye bu tür gerilimlerden çıkmak için çok uğraştı. Ağır maliyetli gerilimleri yarattıklarına inandığı bütün bir siyasi yapıyı devre dışı bıraktı. Yeniden gerilim siyaseti yürütmeye çalışanların bunu akıllarından çıkarmamaları şarttır.Öcalan tekrar yargı önüne çıkarılır. Böylece bu konuyu kaşımak, üzerinden çatışma ortamı yaratmak isteyenlere herhangi bir fırsat tanınmamış olur ve olağan bir yargılama süreciyle mesele kapanır.Sorumluluk siyasilerdeBu tür "hassas" ve duyguları ayaklandıran konularda sağduyunun egemen olması kolay değildir. Çünkü bu duygusal ortamlardan yararlanmak isteyenler çok olur.Bunun bir örneği de dün Meclis'te TCK değişikliğini görüşen komisyonda görüldü. AKP'li bir vekil "Ermeni soykırımı olmuştur" diyenlere hapis cezası getiren bir madde önerdi."Soykırım yoktur" diyenlere ceza getiren ülkelere, yaptıkları haksızlık ve anti-demokratik uygulama dolayısıyla büyük tepki gösteriyorsunuz, sonra aynı mantıkla aynı yanlışı uygulamaya kalkıyorsunuz.* Bu, duygusal tepkilerle politika yapmanın ve duygular üzerinden siyasi nema ummanın tipik bir örneğidir.* Öcalan davası da Türkiye'nin, bütün Türkiye'nin ve bütün Türk halkının çıkarlarını küçük siyasi çıkarların üzerinde tutmak, dar ufuklu duygusal tepkilerin karşısında sağduyuyu egemen kılmak açısından önemli bir sınav olacaktır. Bu sınavın sonucu Türkiye'nin geleceğini belirleyecek, bu topluma ya yine büyük zaman kaybettirecek ya da kazandıracaktır.
AKP'nin son seçimde birinci çıkacağı ve tek başına iktidar olacağı anlaşıldığında en iyimser yorum "Nihayet koalisyonlar dönemi bitiyor" şeklindeydi.1995 sonrasındaki uyumsuz ve sadece "iç savaş" yürüten partilerin kurdukları koalisyonların Türkiye'ye büyük maliyetler getirdiği gerçeği tek parti iktidarını bir tür "umut" haline getirmişti.* AKP'nin kaynağı Erbakan'ın Fazilet Partisi, (FP) inanç kökenleri de siyasal İslamdır. Bu hareket de somut olarak "Milli Görüş" adıyla örgütlenmiş bir siyasi oluşumdur.FP'de Erbakan'a muhalefet bayrağı açarak partinin yönetimine talip olan gruba daha sonra Erdoğan'ın İstanbul kadrosu katılmıştır. AKP'yi oluşturan üçüncü grup da muhafazakâr kanadın siyasal İslama yakın bazı örgütlenmeleridir.AKP'ye daha sonra katılanlar, aslında siyasal İslam kökenli olmayan ancak AKP'de farklı nitelikler arayan ve olması için çalışanlardır.AKP iktidarının ilk iki yılında, "zafer yürüyüşü"nde bu gruplar arasında bir "uyum" sorunu yaşanmadı.İlk sorun, ABD yönetimiyle Irak savaşı öncesinde yapılacak işbirliği konusunda çıktı. Başbakan tereddütteyken "Milli Görüş" kesin ağırlığını koydu ve Meclis ABD'ye lojistik destek sağlamayı öngören tezkereyi reddetti.AKP'ye "eğreti" katılanlar ise ya aynı pozisyonda "durmaya" devam ediyor ya da kendilerine DYP ve ANAP'ta yer arıyorlar.Denge oyununun kıskacındaİktidar partisindeki "üçlü koalisyon"un yansımaları bazen AB meşelerinde bazen "ahlâkçı" icraatlarda bazen de çeşitli kanunlarla ilgili tartışmalarda ortaya çıkıyor; Meclis Başkanı Arınç'ın parti yönetiminin o gün izlediği çizgiyle çelişen sözlerinde görülüyor.Yine, TCK'nın tartışmalı maddeleri söz konusu olduğunda AKP içindeki koalisyon ortakları arasında bir "denge" olduğu dikkati çekiyor.Bu gibi örneklerin önümüzdeki günlerde daha da artması kaçınılmaz.* AİHM'in bugün açıklanması beklenen Öcalan kararı da AKP'deki hiziplerin bakış açıları arasındaki farkları ortaya çıkaracak.Başbakan'ın uzun süredir hükümette bir revizyon yapmak istediği biliniyor. Ancak bu bir türlü gerçekleşemiyor. Çünkü şu anda bir revizyon, hizipler arasındaki dengeyi bozabilir.Aynı gerekçe, AB ile görüşmeleri yürütecek olan "başmüzakereci"nin atanmasında da ortaya çıkıyor. Böyle önemli bir noktaya atanacak kişi konusunda partideki her hizip ayaklanabilir. Onun için, sükûneti korumanın yolu, atamayı yapmamak oluyor.* Türkiye'deki siyasi İslam geleneğinde açık tartışma yoktur. Az konuşulur, ancak "içerden" olanların anlayabileceği şekilde konuşulur. AKP'nin kanatlarından birine mensup siyasilerden herhangi birinin çıkıp açık açık tartışma açması beklenmemelidir.* Türkiye'nin karmaşık yapısı henüz tek parti iktidarına imkân vermiyor. AKP de hızla koalisyona dönüştü ya da kuruluşundaki koalisyon daha da belirgin hale geldi. Kısacası, Türkiye döndü dolaştı ve yeni bir koalisyon yönetimine girdi.
Bir siyasi partinin programı olur, ülkesi ve toplumu için koyduğu hedefler olur, toplumun nasıl ilerleyeceği, halkın refahının nasıl artacağı konusunda fikirleri olur.Siyasi partiler zaten bunun için vardırlar. Halk da onlara, bu niteliklerine bakıp değerlendirerek oy verir ya da vermez.Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve Mustafa Kemal'in kurduğu parti olarak iktidar olmuş, muhalefet olmuş ama hep bir siyasi vizyonu olmuştur.Bugünkü CHP'ye bakıldığı zamansa, bu köklü partinin her türlü siyasi vizyonunun yok olduğunu görmemek mümkün değil.Genel Başkan Baykal'ın hükümete yönelttiği eleştirilere bakacak olursak, bu partinin iktidar olması durumunda yapacakları şöyle ortaya çıkıyor:* Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararlarına uyulmayacak, Avrupa ile siyasi çatışma içine girilecek ve bu çerçevedeki demokratikleşme çabaları durdurulacaktır.* Uluslararası Para Fonu'nun dayatmalarına karşı çıkılacak, bunlar yerine getirilemeyecek ve dolayısıyla bu kuruluşla ilgi kesilecektir. Bu durumda Türkiye'nin ekonomisi ile ilgili ne gibi planlar yapıldığına ilişkin herhangi bir belirti bulunmamaktadır.* Avrupa Birliği'nin Kopenhag Kriterleri adı verilen ilkelerine uyum konusundaki talepleri yerine getirilmeyecek ve Türkiye, Avrupa Birliği üye adaylığından çekilecektir.* Özelleştirmeler durdurulacak, hatta daha önce yapılmış olanlardan vazgeçilecektir. Batık KİT'lerin nasıl kârlı hale getirileceği ya da bunların hayatlarını devam ettirebilmek için nereden kaynak sağlanacağı da söylenmemektedir.Neresinden tutulacak?Baykal'ın söylediklerine bakacak olursak, CHP'nin iktidar olması durumunda yapacakları bunlardır. AB hedefinden vazgeçmek... Demokratikleşme çabalarını durdurmak... IMF ile ilişkiyi kesmek... Avrupa ile ilişkileri gerginleştirmek... Kıbrıs'ta çözüm önerilerini baştan reddetmek... TCK'daki demokratik ilkelere uymayan maddelerin değiştirilmesi için çalışmamak, bunlan önemsememek...CHP'nin Türkiye'nin bugünkü sorunlarına ve geleceğine ilişkin görüşlerinin özeti, Genel Başkan'ın ağzından çıkan sözlere göre böyledir.* Aynı görüşler daha önce de MHP ve Genç Parti tarafından zaten ifade ediliyordu.Bu "siyasi" manzaranın içine bir de "etik" meselesi konulduğu zaman tablo iyice kararıyor. Bu "etik" meselesinin ne olduğu da ortada. Bir CHP'li AKP'ye geçtikten sonra kamu ihalesi almış, ihaleyle ilgili olarak suçlanmış ve istifa etmek zorunda kalmıştır. Şişli Belediye Başkanı Sarıgül hakkında en hızlı işlemler yapılmış, bunun için özel kurultay bile toplanmıştır. Sonra CHP'nin Genel Saymanı'na aynı iddialar yöneltilmiş ve yargılanması için fezleke hazırlanmıştır. Bu kez CHP'nin Genel Başkanı ya da herhangi bir yöneticisi bu konuda ağzını bile açmıyor.Bunların tümü biraraya geldiğinde ortaya çıkan görüntü, CHP'nin hızla tüketildiği görüntüsüdür.
Ülkemizdeki eğitim sisteminden, genel eğitim düzeyinden memnun olanın aklından şüphe edilir.Bunun nedenlerini tekrar tekrar anlatmaya gerek yok. Ama durum gerçekten acıklı.Genel olarak eğitim alanındaki geri kalmışlığımızın Türkiye'nin gelişmesi önündeki en önemli engellerden biri olduğunu bilmeyenin de aklından kuşkulanmak gerekir.Eğitim dünyamızın kronik hastalıklarından biri, sürekli olarak "önce yap sonra boz" döngüsünde yaşanması.Bir bakan gelir, bir şey yapmaya kalkar, o gider diğeri gelir, başka bir işe girişir. Ama sonuçta ilerlemek yoktur, sürekli gerileme vardır.Bir girişim daha boşa çıktıMilli Eğitim Bakanlığı son bir karar açıkladı: Anadolu liselerinin hazırlık sınıfları kaldırılıyor.Bunun anlamı, diğer devlet okullarına göre biraz daha fazla yabancı dil öğretilen bu okulların da diğer okullar düzeyine indirilmesidir.Ancak uygulamada Anadolu lisesi statüsündeki okullar arasında da ayrım yapılacak. Eski, köklü ve doğru dürüst yabancı dil öğretilen; genel olarak düzeyleri yüksek olan okullara dokunulmayacak.Bu da şu demek: Nitelikli eğitim yapılan, yabancı dil öğretilen okulların sayısını artırmaya kalktık, başaramadık; bundan sonra adına Anadolu lisesi dediğimiz ama eğitim düzeyini yükseltemediğimiz okullarda herhangi bir iyileştirmeye gitmeyeceğiz, diğer okulların düzeyiyle yetineceğiz.Milli Eğitim Bakanlığı' nın bu kararının ardına yüzlerce gerekçe eklenebilir. Ama vatandaş açısından bakıldığında görünen yine bir başarısızlıktır. Birkaç bin çocuğa daha nitelikli eğitim verilmesi için daha önce başlatılan girişim de boşa çıkmış oldu. Orta öğretimde nitelikli eğitim verebilecek yine bir avuç kuruluş kaldı. Onlar da "düşürülürse" herkes en alt seviyede eşitlenmiş olur. Ve Milli Eğitim Bakanları da iyice rahat eder.Bir ayıp vergi dahaGazetelerde küçük haber oldu. Bazı ithalatçılar, vergiden muaf tutardaki küçük partiler halinde posta yoluyla mal getirtiyormuş. Bunu önlemek için vergiden muaf olan tutar aşağıya indirilmiş.Ama Maliye, hazır eli değmişken yurt dışından postayla gelen her türlü pakete de 24 milyon lira vergi getirmiş.Bu paketlerle ne gelir? Ufak tefek hediyeler gelir. Türkiye'de bulunmayan yabancı dillerde kitaplar gelir, filmler gelir. Arkadaşınızdan bir kitap istediniz, o da size postaladı. Kitabı almak için ayrıca 24 milyon lira vergi ödemek zorundasınız.Bu vergi tam bir ayıp vergisidir. Bunu akıl edenlere "üstün vergici" madalyası verilsin.
Bundan tam 60 yıl önce aynı gün, iki önemli olay oldu. Bunlardan birini herkes biliyor, ama diğerini fazla kişi bilmiyor.8 Mayıs 1945 günü, ikinci Dünya Savaşı'nın resmen bittiği gün olarak tarihe geçti. Bir gün önce bir Alman generali, Berlin'e girmiş olan Sovyet birliklerinin başındaki generale teslim kağıdını verdi. Böylece savaş bitti.8 Mayıs 1945 günü bu haber dünyanın büyük bölümüne ya da haber alabilen bölümüne ulaşmıştı. 30 milyondan fazla insanın canına mal olan ve insanlık tarihinin en karanlık sahnelerinin oynandığı savaş nihayet sona ermişti.Milyonlarca insan seviniyordu. Bu korkunç olayın sona ermesini kutluyordu.Haber o sırada Fransa'nın sömürgesi olan Cezayir'e de ulaştı. Binlerce Cezayirli sokaklara döküldü. Savaşın bitişi nedeniyle yapılan sevinç gösterisi, bir anda Cezayir halkının hakkı olduğuna inandığı "bağımsızlık" için gösteriye dönüştü.Cezayirliler artık bağımsız olmak istiyordu.Gösteri devam ederken birden her yandan Fransız askerleri çıkmaya başladı. Paraşütçüler iniyor, göstericilerin üzerine binlerce mermi yağıyordu. O sırada bunun bir "isyan provası" olduğu söylenmişti. Ama şimdi biliniyor ki göstericilerde silah yoktu.On bin dolayında insan öldü. Hepsi Cezayirli. Erkekler, kadınlar, çocuklar. Fransa kamuoyu o sırada bu olayla fazla ilgilenmedi. Çünkü orası bir sömürgeydi. Üstelik Fransa halkı kendi kurtuluş sevincinin içine gömülmüştü...Tarihle yüzleşmekCezayir'de bağımsızlık mücadelesi geliştikçe Setif katliamı adıyla anılan bu olayın ayrıntıları da ortaya çıkmaya başladı. Fransızlar Cezayir'de olanları 1950'lerde öğrenmeye başladılar.Cezayirliler sadece Cezayir'de ölmüyordu. Paris'te Cezayirliler'in yaptığı ve çok sayıda Fransız'ın da katıldığı bir gösteride, yine güvenlik güçleri tarafından yüzlerce kişi öldürüldü. Bu olay da kanlı bir leke olarak tarihe yazıldı.Setif katliamı bugün dünyamızın yakın tarihi içinde yer almasına rağmen akıllarda kalmış bir olay değildir. Bu katliamı hatırlatan, Fransız gazeteleri ve televizyonları oldu. Katliamdan görüntüler verdiler, olayları tartıştılar, Cezayir'de yapılan bütün ağır işkenceleri ve kıyımları hatırlattılar. Tarihleriyle yüz yüze gelebildiler.Setif katliamının 60'ıncı yıldönümünde Fransız medyası onlarca saat süren yayınlar yaptı.Almanya da "Büyük Savaş"in bitişinin yıldönümü dolayısıyla kendi tarihiyle bir kez daha yüzleşiyor. Hem Hitler'in işlediği insanlık suçlarını hatırlıyor. Hem de yaşadığı bütün korkunç olayları.Tarihle yüzleşmek, gelecek kuşaklara daha iyi bir dünya bırakma bilincinin birinci koşuludur. Tarihle yüzleşmekten korkmayanlar geleceğe daha güvenle bakabiliyorlar.