Bugünkü uygarlık ayrımının özeti "karanlık" ve "aydınlık" sözcükleridir. Karanlık sevenler, toplumlarının karanlıkta kalmasını isteyenlerdir. Aydınlığı isteyenlerse insanların her şeyi öğrenme hakkına sahip olmasını savunanlardır.Karanlık sevenler hep bir şeylerin gizli kalmasını isterler. Bunun için her zaman farklı gerekçeler bulurlar.Bu gerekçe çoğu zaman "büyük tehlike" olur. Bizde en çok kullanılmış olan büyük tehlike de "komünizm tehlikesi dir.Gerekçe bazen "devletin ve ülkenin büyük çıkarları"dır. Ama o büyük çıkarın ne olduğu kimseye söylenmez, soranlara da iyi gözle bakılmaz. Bunların ne olduğunu sadece karanlık sevenler "bilir," kimseye de söylemezler.* Karanlık sevenler her zaman insanlık tarihinin "eksi" hanesine yazılmışlardır. Buna rağmen sürekli olarak yeni karanlık sevenler çıkar. Kendilerinden öncekileri unutmak bunların ana karakteridir.Gizli ve iyi çalıştılarYeni Türk Ceza Kanunu, Türkiye'nin daha ileri uygarlık düzeninde yer alma yürüyüşünün önemli bir adımı olarak düşünüldü, üzerinde çalışıldı.Çalışmalar sürerken, iyi niyet dalgası toplumu kaplamıştı, hiç kimse karanlık severlerin yine kafalarını uzatıp bu işi de berbat edeceğini düşünmemişti.Ama öyle oldu. Karanlık sevenler, yeni Türk Ceza Kanunu ile Türkiye'nin biraz daha aydınlık bir toplum olması imkânının karşısına dikildiler. Gizli çalıştılar, iyi çalıştılar. Siyasetin en yüksek noktaları da onlara bu imkânı tanıdı.Sonuçta özgürlük adına, öğrenme özgürlüğü adına yasa dışı Kur'an kurslarına sadece para cezası getirilirken, "basın yoluyla işlenen suçlar" kısmında 6-8-10 yıllık hapis cezaları yasaya konuldu.Bu, karanlık sevenin, görüntüsü ve ağzından çıkan laflar ne olursa olsun, sonuçta bir karanlık sever olduğunu gösteriyor. * Ehil olmayan insanlar küçük çocuklara yalan yanlış şeyler öğretebilir ama basın bu şekilde haber veremez. Neredeyse her kritik haber büyük hapis cezaları tehlikesini beraberinde getiriyor.* Karanlık sevenler karanlıkta yaşarlar. Böylece kimse kimseyi göremez, kimsenin gerçekte ne olduğu anlaşılmaz. Karanlıkta sesi çok gür çıkan birisinin aslında çelimsiz, zayıf bir sahte kabadayı olduğu da anlaşılmaz.Karanlık onların gizlenmesini sağlar. Aydınlıkta ise herkesin ne olduğu ortadadır. Kimse kendini başka bir şey olarak yutturamaz.Toplumlarını karanlıkta yaşatmak isteyenlerin adları bundan önce nereye yazıldıysa bundan sonra da aynı yere yazılacaktır.
Siyasilerin sözlerine güvenilmez insanlar olduğuna dair bir inancın Türk toplumunu sarması yeni değil. Siyasi ve siyaset kelimelerini bu kadar kirli hale getirenler siyasilerin kendileridir.Seçim öncesi bol kepçe vaatte bulunan ama bir kez seçildikten sonra ana uğraşısı kendi maddi ve manevi çıkarları olan siyasetçi türü, sadece üçüncü dünya ülkelerine ait bir olgu olarak kalmıştır.Gelişmiş toplum, gelişmiş demokrasi kavramlarının içini dolduran temel anlamlardan biri de siyaset düzeyinin yukarı çekilmesidir. Eski tür "kasaba" politikacılarının zorunlu olarak devreden çıkmalarıdır.Böyle bir düzeyden, güven ve inandırıcılıktan söz ederken Ankara'ya bakıldığında ülkemizin siyasi yapısının hâlâ eski dünyaya ait olduğunu görmemek mümkün değil. İktidar partisi olan AKP, sürekli olarak ileri demokrasiden söz ediyor. Avrupa Birliği yolunda samimi olduklarını söylüyorlar.Ama hayatın gerçeklerine döndüğümüzde, söylenenler ile yapılanlar arasındaki fark, ortaya bir "inandırıcılık" sorunu çıkarıyor.Kimse yutmuyor bunlarıTürk Ceza Kanunu konusunda hükümetin ve partisinin aldığı tavır ortada. AB uyum yasaları sürecinde büyük gösterilerle birçok çalışma yapıldı. Ama Türk Ceza Kanunu'nün tümüyle değişmesi gibi uzmanlık ve ileri düzeyde bir hukuk kavrayışı gerektiren bir konuda toplumun kandırılmasında bir sakınca görülmedi.Yeni TCK'daki geri maddeleri değiştirmemek için sonuna kadar direnen, buna karşılık kanun dışı Kur'an kurslarına yol veren değişikliği arada çıkartıveren AKP erkânının sözlerinin inandırıcı bulunması elbette olanaksız.Ankara'nın "inandırıcılık krizi" sadece AKP'ye ait değil. CHP de aynı tarzda politika yapmayı marifet saymaya devam ediyor.CHP, milletvekili dokunulmazlığının kalkması için bir kampanya başlattı. Bu, toplumda destek görecek doğru bir kampanyadır.Ama, aynı CHP'nin saymanı olan milletvekili kamu ihalesi yolsuzluğu iddiasıyla yargı önüne çıkarılamamaktadır. Bu kişi, kendi açık beyanını unutarak dokunulmazlık zırhının ardına sığınmaya devam etmektedir.Bu durumda CHP'nin temiz siyaset konusundaki kampanyasını inandırıcı bulmak için bayağı saf olmak gerekir.Bu kampanyayı açan bir siyasi önce kendi partisinde tam temizlik yapmak zorundadır. Ortada böyle bir mesele yokmuş gibi yaparak "temiz siyaset" kampanyası açan bir parti kimseyi kandıramaz.İnandırıcı, düzeyli ve ehil bir siyasi yapının ortaya çıkması için anlaşılan bir kuşağın daha değişmesi beklenecek.
Gazeteler de insanlar gibidir. Doğar, büyür, yetişkin olurlar. Ama gazetelerin zamanı insanlardan farklıdır.Doğdukları gün onlar da insanların yeni doğmuşları gibidirler. Kendi ayakları üzerinde durabilmek için tıpkı insan bebekleri gibi büyük çaba gösterirler. Gözlerini açar açmaz yine tıpkı bebekler gibi merak ve ilgiyle bütün dünya ile ilişki kurarlar.İşte bu aşamadan başlayarak da gelecekleri belirlenir. Dünya ile doğru ilişki kuranlar, dışarıda neler olduğunu iyi kavrayanlar artık yaşamayı seçmişlerdir.Gazeteler insanlara göre çok çabuk büyürler. Çok çabuk yetişkin olurlar. Eğer olamazlarsa zaten başka bir kadere doğru giderler.Olgun ve gençAyakları üzerine dikilen ve dünyaya doğru bakan çocuk gazete, ilk sınavından böylece geçmiştir. Hızla olgunlaşır, ama farkı, hem olgun hem de genç olabilmesindedir. Dünyaya en olgun gözlerle bakan, en genç gibi tepki gösterir.VATAN da işte böyle doğdu. Hemen ayakları üzerine dikildi, hemen olgunlaştı. Ama genç kalmak için de bütün tedbirlerini alıyor. Her gün yeniden doğmuş gibi... Gazetecilik, hem en bireysel hem de en kolektif bir hayat tarzı olarak her gün yeniden doğmanın heyecanıyla diri kalır. Zaten bu heyecan kaybolduğu anda gazete hızla "yaşlanır." Heyecansız gazeteler, habere hırsla sarılmayan gazeteciler hızla yaşlanır.VATAN projesini ilk kez duyduğumda, her gazetecinin içine işlemiş olan soruşturma güdüsüyle Zafer Mutlu'ya birkaç soru sormuştum. Bütün sorularıma çok net cevaplar verdi. Ben de hemen "evet" dedim.Bu konuşma yapılalı bin günden biraz fazla oldu. Kısa sürede VATAN doğum aşamasına gelmişti. Her doğum gibi bu da sancılıydı. Ama temeller iyi atılmıştı.Aradan geçen sürede VATAN'in gerçekten "bağımsız" davranabilmiş olması bundan sonrası için fazla bir sürprize yer bırakmıyor.Özgürlükçü ve rahatBasın ve gazeteciler ya da yeni ve genel deyimiyle medya, son yıllarda haklı haksız çok ağır suçlamalar altında kaldı. Bunların bazılarının doğru olduğunu kabul etmek zorundayız. Ama bazıları da gerçek durumun çok ötesine geçen ve başka amaçların ürünü olan kampanyalardır. Ancak yine kabul etmeliyiz ki bunların çoğu da bütün medyayı son derece olumsuz etkilemiştir.VATAN'ın geçen bin günde gösterdiği bağımsız tavır, özgürlükçü ve rahat gazetecilik refleksleri bütün medyanın geleceği için de umut veren bir görüntü yaratmıştır.VATAN'ın yazı işleri yönetiminin bu gazetenin niteliği konusunda çok açık fikirlere sahip olması VATAN'ın önemini, bütün Türkiye açısından önemini daha da artırıyor.
Büyük İskender, İran hükümdarı Dara'yı yendikten sonra Hindistan üzerine yürümeye başladı. Hint hükümdarı, İskender'le savaşmak istemiyor, barış yapmak istiyordu.Bunun için sınıra çok yaklaşmış olan İskender'e bir sürü hediye gönderdi. En güzel cariyelerin, en değerli malların yanında bir de filozof vardı.İskender'in ilgisini tabii ki bu filozof çekti, hemen yanına getirilmesini emretti.Filozof geldi, kurallara uygun bir şekilde İskender'i selamladı. Sonra karşısına oturtuldu.İskender bir büyük kupa getirtti, ağzına kadar yağla doldurttu ve filozofa uzattı.Filozof kupayı aldı, yağı bir gram taşırmadan içine bin tane iğne koydu ve kupayı tekrar İskender'e uzattı.İskender kupayı aldı, adamına verdi. Biraz sonra, eritilmiş iğneler bir küreye dönüştürülmüş olarak geldi. İskender küreyi filozofa uzattı.Filozof küreyi aldı, izin istedi, gitti. Geldiğinde elinde bir ayna vardı; küreyi eritmiş, aynaya dönüştürmüştü. İskender'e verdi.İskender emir verdi, bir leğen su getirildi. İskender aynayı suyun içine koyup filozofa uzattı.Filozof aynayı aldı, izin istedi. Döndüğünde ayna bir maşrapaya dönüşmüştü. Su dolu leğenin içine koyup İskender'in önüne itti.İskender emretti, toprak getirildi. İskender maşrapanın içini bu toprakla doldurup filozofa uzattı.Filozof bu kez bir şey yapmadı. Ağladı ve içinde toprakla dolu maşrapa olan leğeni aynı şekilde İskender'in önüne itti.İskender, "Anlat bakalım" dedi.Filozof anlattı:"Siz, ağzına kadar yağ dolu kupayı vererek şunu demek istediniz: İçim bilimle o kadar doludur, o kadar çok bilgi sahibiyim ki, başka bilgi almama hem ihtiyaç yoktur, hem gerek yoktur..."- Neden iğneleri doldurdun? "Dedim ki, bilgilerle dolu olmanıza rağmen ben onların düzenini bozmadan size yeni bilgiler verebilirim..."- Bu iğneleri küre olarak yolladığımda sen ondan ayna yaptın?"Siz dediniz ki: Çok insan öldürdüm, çok kan döktüm, içimde artık yeni bilgiye hiç yer kalmamıştır. Ben bu küreyi ayna yapıp size verdim, dedim ki: Bu parlak aynayla kendinize, kendi içinize bakınız, kalbinizdeki iyilikleri göreceksiniz..."- Ben aynayı suyun altına koydum, sen ondan maşrapa yapıp yine aynı suya bıraktın?"Siz bana dediniz ki: Çok yaşadım, kısa zamanda çok şey gördüm, artık derine gidiyorum ve yeni bilgilere ihtiyaç duymayacağım.Ben de size maşrapa göndererek hâlâ yeni bilgiler alabileceğinizi söyledim..."- Toprağa neden ağladın?"Siz sordunuz: Ölüme çare bulabilir misin? Ben de ağladım, çaresiz olduğumu söyledim..."***Hikâyenin sonuna göre bu zekâ yarışında İskender yenildiğini kabul etti ve filozofu, çok değerli hediyeler vererek evine gönderdi.
Komplo teorilerine inanmış olanlar, bazı olayları birbirine bağlayarak ortada bir "düğme" ve "düğmeye basan" ararlar.Tarihe ve siyasi tarihe aşina olanlar genellikle daha yukardan baktıkları ve bütünü gördükleri için bu komplo teorilerine pek itibar etmezler.Ama zaman zaman öyle gelişmeler oluyor ki, o soru gündeme geliveriyor: Yine birisi düğmeye mi bastı?* Mersin'de iki küçük çocuğun Türk bayrağı yakması. İki çocuk hemen bulundu ama onlara bayrağı verip "yakın" diyen takım elbiseli adam bulunamadı...* Trabzon'da bildiri dağıtan gençler linç edilmek üzereyken kurtuldu ama 11 kişiye açılan davanın şekli bir garipti...* Yüzlerce yıldır, aynı gün denize haç atan Ortodoks Patriği bu kez bir grup tarafından şiddetle protesto edildi, olay çıkarmaları güçlük engellendi...* Bir kaymakam, Orhan Pamuk'a kızdığı için kitaplarını toplattı...* Bir başka kaymakam Nazım Hikmet'ten şiir okuyan lise öğrencisini gözaltına aldırttı...* Üniversitede yapılacak olan "Osmanlı Ermenileri" başlıklı konferans ağır baskılar ve yalan yanlış suçlamalar nedeniyle zorunlu olarak iptal edildi...* Eğitim-Sen Sendikası'nın kapatılması yolu açıldı...* Türk Ceza Kanunu'ndaki haber alma özgürlüğünü engelleyen maddelerde önemli bir değişiklik yapılmadı, buna karşılık izinsiz Kuran kursu açanların hapis cezası kaldırıldı...Asıl bölünme neredeBunların yanına başka olaylar da eklenebilir. Eklendikçe de "düğme" kuşkusu giderek daha fazla gündeme gelir.* Evet, birileri "düğmeye bastı." Bunların hepsinin aynı "örgüt" içinde olmaları gerekmiyor.Düğmeye basanlar arasında, görüldüğü gibi bürokratlar da var, radikal milliyetçiler de var, iktidar partisi mensupları da var, kendisine solcu-Atatürkçü-sosyal demokrat diyenler de var.Bu olayları birbirine bağladığımız zaman Türkiye'deki asıl bölünme ortaya çıkıyor.* Bir tarafta Türkiye'nin gerçekten AB standartlarında gelişmiş bir ülke olmasını isteyenler...* Diğer yanda "mecburen" AB taraftarı gibi görünen, ama içten içe gelişmiş bir ülkeyi sindiremeyen, gelişmiş bir Türkiye'de kendi küçük iktidarlarının yok olacağından korkanlar...Bu ikinciler aslında Avrupa Birliği'ni ve bu birliğin ileri demokrasi, liberal demokrasi düzenini istemiyorlar. İster gibi yapıyorlar. En iyi bildikleri şey bu: "Gibi yapmak"...Gerçekten düğmeye basıldı. Ama düğmeye basanlar bir kişi veya bir örgüt değil. Onlar Ankara'da ve ülkenin her yerinde.Ve her olay, sahte demokratların, sahte solcuların, sahte çağdaşların gerçek yüzünü, gerçek düşüncelerini, gerçek ruh hallerini ortaya koyuyor.
Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenen ve büyük saldırı karşısında ertelenen "Osmanlı Ermenileri" başlıklı konferans konusunda söylenenler ve yazılanlar büyük bir "Türkiye manzarası m ortaya çıkarıyor.AB diyoruz, ileri demokrasi diyoruz, en gelişmiş uygarlık standartları diyoruz ve böyle bir manzarayla karşılaşıyoruz.Bu, ülkemizin gerçek insan manzarasıdır.Kıraathane üslubuTribüne oynayanlar:* Başlarında Adalet Bakanı var. İnsanları, daha fikirlerini açıklamadan, hatta bu kişilerin daha önce ne demiş olduklarını bilmeden, hapse atmakla tehdit eden Adalet Bakanımız, aldığı alkışla Ankara'nın tribüne en iyi oynayan siyasi kişisi oldu.Görevi Adalet Bakanlığı, yani hukuk devletini ve demokrasiyi korumak kollamak, arızasız işlemesini sağlamak olan bir "Ankaralı", "yetkim olsa hepsini içeri atardım" demeye getirebildi.Ankara'da kıraathane üslubuyla siyaset yapmak, durumun esası olmaya devam ediyor ve bu siyasi türü halen çoğunlukta."Ne gerek var" diyenler:* Onlara göre bu şekilde tarihi araştırma yapmak, fiilen her an ülkede kötü gelişmelere yol açabilir. Bu mantığa göre "Kürt diye bir şey yoktur" denildiği, "Kürt" kelimesini kullananların bile üzerine yüründüğü günler çok rahat günlerdi. Ve hep de öyle olmalıdır çünkü işler geliştikçe bu kişilerin vicdani ve fikri sorumlulukla hareket etmeleri gerekebilir. Bu durumda sıkıntıya düşerler. O zaman en iyisi kimse bir şey konuşmasın, tartışmasın, onlann da rahatı kaçmasın."Boşverin bu işleri, keyfinize bakın" diyen ve gerçek aydın sorumluluğu almak istemeyen ama iyi okumuş yazmış insanlarımızın sayısı da az değildir."Karşı görüştekiler çağrılsaydı" diyenler:* Bunlar, bazıları konuşmacı listesine bile bakmamış olanlar. Ya da katılanların düşüncelerini bilmedikleri halde genel akıntıya uyarak böyle bir "tedbir" almaya ihtiyaç duyanlar. Bunu ileri sürmekle "objektif" tavır aldığına inananlar. Oysa listeye baksalar ve düşünseler, çağrılmamış olanların sadece "Ermeni sorunu yoktur, üstelik Ermeniler Türkleri daha çok öldürmüştür" şeklindeki o en kaba görüşü savunan devletten maaşlı memurlar olduğunu göreceklerdi.Tabii bu türden bir "korunma ihtiyacı" ile değil, iyi niyetle farklı isimlerin de katılmasını isteyenler bu kesimin dışındadır. "Onlar da çağrılsaydı" diyerek küçük bir tedbir alanlar:* "Ekonominin sorunları ve çözümleri" başlıklı bir toplantıya "Ekonominin hiçbir sorunu yoktur, her şey yolundadır" görüşünde olanların çağrılmasının anlamını düşünmeden bu "cinliği" yaptılar."Ben tarafsızım" görüntüsüyle kendini "güvence" altına almaya özen gösterenler de toplumumuzun önemli bir unsurudur. "Ben, bana daha önce söylenenle yetinirim" diye bağıranlar:Lisede takılıp kalmak* Bu tür, lise kitaplarından aklında kalan bilgi kırıntılarıyla büyük meseleleri çözmeye eğilimlidir. Okuyan ve düşünen insanlardan hoşlanmaz. İlk öğrendiği bilgi kırıntısıyla yetinir. Genellikle kahvehanelerde "en bilmiş" havasıyla nutuk atar, sıkıştığı zaman da hemen "Büyük Türk milleti" edebiyatına başvurur.Bunlar, ülkemizin cahil, bir şey öğrenmek istemeyen kesimidir ve kendisine ilk söylenenle yetinirler, çünkü daha fazlasını anlama imkânından yoksundurlar. Aslında en zararsız kesim budur.Aydın düşmanları:* Bunların çoğu da aslında kendine aydın diyenlerdir. Ama kendilerinden başka kimsenin konuşmasına, fikir üretmesine tahammülleri olmadığı gibi her şeyi sadece kendilerinin bildiğine şiddetle inanırlar. Bilime, düşünce özgürlüğüne gerçekten inananlar:* Onların azınlık olduğu bellidir. Ama onlar yine daha ileri, daha gelişmiş bir Türkiye için düşünecek, yazacaklardır.Ve YÖK:Üniversiteyi askeri düzene sokmak için kurulmuş bir kurumun demokrasi, düşünce özgürlüğü gibi konularda tarafsız olması beklenemezdi. YÖK de kuruluş ruhuna uygun olarak tavır aldı.Bu olay YÖK'ün işlev ve varlık nedenini bir kez daha gösterdi.Bu da manzaranın "kurumsal" yanı.Bu manzara üzerine düşünmemiz gerekiyor. Ama gerçekten düşünmemiz ve bu manzarayla Türkiye'yi nasıl bir geleceğin beklediğini hayal etmemiz.
Bir konferans düzenleniyor. Konusu: Osmanlı Ermenileri. Soykırım oldu mu olmadı mı değil, Osmanlı Devleti içinde Ermenilerin durumu üzerine tespitleri ortaya koyma çalışması.Konuyla ilgili onlarca kişi çağırılıyor.* Evet çağrılmayanlar var. Çağrılmayanlar, Türkiye'yi bunca zaman zorda bırakan asılsız ya da uydurma bilgileri, tutarsız-ilgisiz argümanları papağan ciddiyetiyle tekrarlayan ve kimileri bunun için "devletten" maaş alan kişiler.Ve bu konferansa yönelik ilk yalan hemen söyleniveriyor: Konferansa çağrılanların tümü aynı görüşte. Demek istiyorlar ki konferansa çağrılı herkes "soykırım olmuştur" görüşünde.* Bir eski dışişleri bakanı, uygulanan bu ilk baskının ardından, kendisinin soykırım yoktur görüşü taşıdığı halde çağrılı olduğunu unutup toplantıya katılmayacağını açıklıyor.* Sonuçta toplantı iptal edildi. Doğru da yapıldı. Bu toplantıda söylenecek her şey "birileri" tarafından radikal milliyetçi tahriklere malzeme yapılabilecekti.Salt bu olayın kendisine bakarsak, olup biteni açıklayan ilk kelime "önyargı"dır. Kendisinin bilmediğini bilenlerden "korku"dur. Dizboyu "cahillik"tir.Üç beş kaba formülle, milliyetçilik atfedilen nutuklarla, "tarihimizde tek bir kara leke yoktur" gibi basmakalıp hamasetle bugüne kadar hayatı idare ettiğini sanan cahillerin korkusudur.Kompleksli ittifak ayaklandıBunlar; önyargı, korku ve cahillik biraraya gelince de utanç verici bir kompleks doğuyor.Önyargılarıyla yaşamaya alışmış olanların, cahilliklerinden memnun olanların, korkularını etrafa saçarak topluma en büyük zararı verenlerin oluşturduğu "kompleksli ittifak" yine titreye titreye ayaklandı.Bu konferansa katılan kişilerin daha önce neler yazdıklarından habersiz olanların, Adalet Bakanı da dahil böyle bir kışkırtma içinde bir araya gelmiş olmaları, Türkiye açısından büyük talihsizliktir.* Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı ve konferansın düzenleyicilerinden Prof. Selim Deringil bütün yazı ve konuşmalarında "soykırım olmadığını" savunmuş bir bilimadamıdır. Ve bilima-damıdır. Bu konferans dolayısıyla bütün korku ve cahilliklerini açığa vuranların bundan bile haberleri yok. Ama Prof. Deringil bu görüşlerini "devlet memuru" üslubu ve darlığı içinde anlatmadığı için saldın cephesinin bunlan anlaması mümkün olamadı.Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Tosun Terzioğlu'nun açıklamasını da bu konuyla ilgili konuşacak herkesin iyi okuması gerekir. * Türkiye'nin elini ayağını bağlayan, sürekli olarak Türk halkına zarar veren, Türkiye'nin "muasır medeniyet" yolunda ilerlemesine ihaneti özetleyen dört kelimeyi unutmayalım:Önyargı... Korku... Cahillik... Kompleks...
Başbakan Meclis grubunda konuşurken müjdeyi verdi. AB ile görüşmeleri yürütecek "başmüzakereci" olarak ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan'ı atadığını açıkladı.Bu haber sadece kamuoyu için değil, Ali Babacan için de sürpriz oldu. Çünkü Babacan da bu göreve atandığını, kürsüde konuşan Başbakan'dan, herkesle aynı anda öğrendi.* Ülkenin önümüzdeki 10 yıl için en önemli görevini yürütecek kişinin böyle bir "doğum günü sürprizi" havasıyla atanması, meseleyi Başbakan'in da pek ciddiye almadığını gösteriyor.Öyle ki, Başbakan bu kararı alırken Babacan'la da görüşmek, konuya nasıl baktığını, zihni ve fikri hazırlığını öğrenmek ihtiyacını duymamıştır.Şekil kurtarmak...Başmüzakereci'nin AB ile yapacağı fazla bir şey yok. Çünkü bütün müzakere konularında AB'nin kuralları, standartları belli. Bunlarda ne ölçüde "esnetme" yapılabileceği de belli.Asıl sorun, "iç" yapının bu kurallara ve standartlara direnme eğilimleri taşıması. * Başmüzakereci önce "Ankara" ile; köhnemiş yapılarıyla, önyargı ve korkularıyla savaşacak.Başbakan'ın bu görev için kendi kadrosunda ve "savaş" imkânları bulunmayan bir kişiyi ataması, sonuçta bütün kararları yine kendisinin vereceğini gösteriyor.Bu durumun "siyasi uyum" açısından faydaları olduğu da düşünülebilir. Ama başmüzakereci, görevini yaparken sürekli olarak siyasi kaygı ve kısıtlamalarla karşı karşıya kalacaktır.Örneğin "çevre koruma" kurallarının tam uygulanması girişimleri belli kesimin tepkisini çekecek, tarımla ilgili her karar "oy kaybı" açısından düşünülecektir.Ali Babacan, ekonomiden sorumlu Devlet Bakanlığı görevini de yürüteceği için çok yanlı baskılara uğramaya açık konumdadır.En başta Başbakan ile ya da diğer hükümet üyeleriyle herhangi bir tartışmaya girmesi de mümkün olamayacaktır.Sonuçta bütün her şey Başbakan'in iki dudağı arasından çıkacak sözlere bağlanmış oldu.Arkadan hançerlemek?Adalet Bakanı, Boğaziçi Oniversitesi'nde Ermeni sorunu konferansı düzenlendiği için esti köpürdü. Ona göre bu, Türkiye'yi "arkadan hançerlemek."Yüzlerce kez yazıldı, söylendi. Ermeni soykırımı meselesi "onlar daha çok öldürdü" gibi argümanlarla "arşivler hep açıktı" gibi yutturmacalarla, tarihe geçmiş sayılarla cahilce oynayarak çözülmez. Türkiye'nin başında bugün bir Ermeni soykırımı sorunu varsa bunu yaratanlar bu cahilce politikaları yürütmüş olanlardır.Eğer "arkadan hançerlemek" gibi ağır bir suçlama bu şekilde kullanılabiliyorsa, Türkiye'ye bu meselede asıl arkadan hançerlemiş olanlar cahil ve çapsız "memurlar" oldu. Hâlâ da hançerlemeye devam ediyorlar. Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyeti'nin hiçbir sorumluluğu olmayan, Lozan ile hukuken çözülmüş bir meselenin sorun olması onların yüzündendir.Kimin arkadan hançerlediğini zaman ortaya çıkarır. Zaman da affetmez, tarih de affetmez. En hamasi "vatan millet" nutukları atmış, herkesi vatana ihanetle suçlamış olanların asıl hainler olduklarını zamanla hep ortaya çıkarmıştır.