Tespiti Avrupa Birliği büyükelçileri de yaptı ve en açık şekilde Erdoğan'a söylendi. Hükümet, Avrupa Birliği yolunda yorgun ve isteksiz olduğu görüntüsünü veriyor.Hükümet sözcülerinin "hayır" demesinin bir anlamı yok, çünkü görüntü tam anlamıyla o. Üstelik bu yeni bir durum değil. Geçen yılın 17 Aralık günü, AB'nin Türkiye'ye görüşme tarihi verdiği andan itibaren yorgunluk ve isteksizlik, her gün biraz daha açık hale geldi.'İsteksizlik'le ilgili kuşkuların kaynağı "başmüzakereci" atanmasında gösterilen tavırdır. Hükümetin bu konudaki tutumu, sanki "Bir şey olmaz ama haydi tayin ediverelim" halidir.AB elçilerinin açıkça söyledikleri sorunların neler olduğu da aslında belli:* Azınlık vakıfları konusunda kararlar verilmiş olmasına karşın işler anlaşılmaz bir şekilde yavaş yürüyor.Böyle bir konuda siyasi "irade" ortaya konur ve gereken talimatlar verilirse konu hızla çözülebilir. Bunu beklemek en olağan tepkidir. Ancak sürekli olarak bazı "bürokratik" sorunlar ortaya çıkıyor ve bu sorun "çözülmüşler hanesine" geçemiyor.Boşluk bırakırsanız...* Kürt meselesiyle ilgili olarak da sanki sorun çözülmüş bitmiş gibi bir tavır, açık şekilde görülüyor. Örneğin önceki gün açıklanan 150 imzalı "silah bırak" çağrısı, bu sorunda ilerleme sağlamak isteyenlere bir adım atma imkânı sağlıyor. Ancak Ankara'dan herhangi bir tepki gelmiyor, Ankara sanki bu konunun dışındaymış gibi durmayı sürdürüyor.Hükümet eğer bugüne kadar atılan adımlarla sorunun çözülmüş olduğunu düşünüyorsa fena halde yanılıyor. Bu yanılgının kanıtı da halen şehit vermeye devam etmemizdir.İpleri elinden kaçırmış ve siyasi iradesini kararlı bir şekilde uygulamayan bir hükümeti, içerde ve dışarıda kimse ciddiye almaz.Başbakan'ın şikâyet ettiği "bürokratik oligarşi" böyle durumlarda ortaya çıkar, siyasi irade eksikliği gördüğü anda o boşluğu doldurmak için harekete geçer.AB büyükelçilerinin tespit ettiği görüntünün devamı, bu yönetimin AB sürecinde yol alma konusundaki zaaflarını ortaya koyuyor. Bu da dışardan bakışın ne olduğunu, Türkiye ile görüşmelerde ve her türlü pazarlıkta AB ülkelerinin tavrının ne olacağını gösteriyor. Aynı durum ABD ile de yaşandı ve henüz çözülemedi.* Dosyalara hakim, kararlı ve "muktedir" olmayan bir siyasi iktidarın geleceği her gün biraz daha içeriye kapanmak, kapandıkça da sorunların altında biraz daha fazla ezilmek ve boğulmaktır.
Bir süredir Güneydoğu illerimizde çatışmaların tırmandığını, bombaların patladığını izliyoruz. Her gün birkaç şehit cenazesi kalkıyor. Böyle bir tırmanma baş gösterince doğal olarak askeri operasyonlar da yoğunlaşıyor.Bugün Türkiye'de silahla herhangi bir amaca ulaşılamayacağını herkes görmek zorunda. Eğer demokrasi sürecinde silahların katkısı olacağını düşünenenler varsa fena halde yanılıyorlar. Tam tersine, silahlar demokrasi sürecinin gelişmesini bugüne kadar engelledi ve bundan sonra da başka bir sonuç sağlaması mümkün değildir.Yazar, aydın ve sendikacı 150 kişinin dün yayınladığı çağrı, bir dönüm noktası olarak görülebilir.* Çağrı çok açıktır: Silahları bırakın. Silahları bırakacak olan da belli: PKK ya da adı ne olursa olsun, kaynağı aynı olan örgütler.Bu örgütlerin silahlı faaliyetleri bundan sonra da sadece ölüm ve gözyaşı getirecektir. Bu faaliyetleri sürdürmekteki amaçları bir karşı baskının artışını sağlamak ve yeniden Kürt kökenli vatandaşlara yönelik anlamsız uygulamalara yol açmayı sağlamak ise, bugünkü koşullarda bu da mümkün görünmemektedir.Aklın sesini duymak içinPKK'nın bugün alacağı en doğru karar, bir an önce silah bıraktıklarını ve örgütleri lağvettiklerini açıklamaktır.Bu açıklamanın yapıldığı ve uygulandığı görüldüğü zaman "özel af" meselesi gündeme gelebilir. Şu anda özellikle dışarıdan bu yönde bazı telkinler yapılıyor.* Bu telkinler ancak silah bırakıldıktan sonra ciddiye alınabilir. Ondan önce bu telkinlerin tekrarlanmasının da bir anlamı yoktur.Silahlar bırakıldıktan sonra çok daha farklı bir tartışma ortamının doğabileceğini, bugün hâlâ girilmeyen birçok önemli sorunun bundan sonra çok daha rahatlıkla konuşulabileceğini herkes dikkate almalıdır.* Terör ve silahlı mücadele bazı kişiler için bir yaşam biçimi, kendi başına bir amaç olabilmektedir. Bu şekilde, akıl dışına çıkarak yaşam biçimini sürdürebilmek uğruna başka insanların kan ve gözyaşlarının akmasını, geleceklerinin kararmasını kabul edecek olanlar çıkabilir. Bunları etkisiz kılmak da yine öncelikle aklın yolunu görmüş olan Kürt liderlere düşer.* Silahların susmadığı bir ortamda aklın öne çıkması mümkün değildir. Silahlar sustuğu zaman, aklın sesi daha kolay duyulabilir.
Cumhurbaşkanı seçimi erkenden konuşulmaya başlayınca kaçınılmaz olarak türban meselesi de konuşulur oldu.Bir an için hukuki konuları, anketleri, resmi beyanları, sahte ve gerçek demokrasi gösterilerini bir kenara bırakalım. Diyelim ki:Yıl......Yer, Türkiye... Türban tartışması tam özgürlükle sona ermiş... Ve şunlar olmuş:* İlkokullarda türbanlı ve türbansız kadın öğretmenler yan yana çalışıyor, veliler çocukları için türbanlı ya da türbansız bir öğretmen seçiyor.* Üniversitede türbanlı öğrencilerin ayrı dernekleri var, öğrenci temsilcisi seçimlerine ayrı giriyorlar. Türbanlı öğretim üyeleri de onların toplantılarına katılıyor.Bazı üniversiteler türbanlı öğretim üyesi olmasına direniyor, buna karşılık bazı üniversitelerde bütün kadın öğretim üyeleri türbanlılardan oluşuyor, onlar da türbansız kadın öğretim üyesi almıyor. Haksızlığa uğradığını düşünen türbanlı ve türbansız öğretim üyesi adayları sürekli olarak yargıya gidiyor.* Bazı mahkemelerin yargıçları ve savcıları türbanlı. Türbanlı bir sanık onlara düşünce çok seviniyor. Diğer sanıklar da türbanlı yargıç ve savcılara ne kadar dindar olduklarını anlatarak kendilerini kurtarmaya çalışıyor.* Ünlü bir atlet artık uluslararası yarışmalara "perukla" katılacağını açıklıyor ve şort yerine uzun eşofman ve kollu formayla yarışabilmek için mücadele başlatıyor.* Cumhurbaşkanı'nın eşinin sekreteri ve koruması da türbanlı. Çeşitli hayır işlerine, yemeklere ve kermeslere katılan kadınlar da "first lady"ye ayıp olmasın diye başını kapayıp geliyor.* Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın eşinin katıldığı yemeklerin ve toplantıların görüntüleri silme türbanlı kadınlardan oluşuyor.* Başbakan'ın iki kadın sekreterinden biri türbanlı diğeri türbansız. Bazı toplantılara türbanlı bazılarına türbansız sekreter götürülüyor.* Avrupa Birliği ile görüşmeleri yürüten başmüzakerecinin iki kadın danışmanından biri türbanlı biri türbansız. Başmüzakereci Türkiye'deki demokrasiyi göstermek için her toplantıya iki danışmanını birlikte götürüyor.* Kadın ve aileden sorumlu bakan türbanlı, konuklarının hemen tümü "Doğu"dan geliyor, "Müslüman kadınlar kongresi" gibi toplantılar İstanbul'da düzenleniyor. Bu toplantılarda türban zorunluğu bulunmuyor, ama türbansız kimse de katılmıyor.***Bunlara çok daha başka görüntüler eklenebilir.Ama hepsini gözden geçirdikten sonra şu soruyu sormak ve cevabını vermek zorundayız: Türkiye'nin hedefi olan ileri demokrasi bu mudur? Yoksa Türkiye'de laik-anti-laik kavgasını en üst ve en istenmeyen düzeye asıl çıkaracak olan bu manzara mıdır?
Her siyasi iktidar değişikliğinde önce Ankara-İstanbul uçaklarının yolcuları değişir. Bakanlar, milletvekilleri ve yüksek bürokrasi ile görüşmeye çalışan yeni yüzler ortaya çıkar.Elbette önceki dönemde aynı konumda olan bazı kişiler de yenilerin arasında yerlerini korumaya çalışırlar.Ama yeni iktidarın "ruh" hali kendisinden önceki iktidarlarla fazla yakın olmuş "iş" çevrelerine kuşkuyla bakmayı gerektirir. Dolayısıyla, çok azı yeni iktidar tarafından kabul görür.Bunların yanında, başbakan ve bakanların yurt dışı gezilerinde yer alanlar da değişir, önceki dönemde "dışarıda" kalmış, yakına girememiş olanlar bu kez fırsattan yararlanmak için harekete geçerler.Tercihler değişinceBu gezilerde asıl amaç devlet büyüklerinin, başbakan ve bakanların yakınında olmak, üst düzey bürokratlarla yakınlık kurmaktır.Bunların hiçbiri yasa dışı değildir. Ama bu, halen "iş" yaparken "devlete" dayanmanın ve devleti yönetenlerle yakın olmanın önem taşımaya devam ettiğinin göstergesidir.Özelleştirme kavgaları da bu sistemin önemli bir parçasını oluşturur. Özelleştirme çalışmalarında da herhangi bir yasa dışı durum olması gerekmez. Ama sonuçta en yukardakiler "birilerini" tercih eder, birilerini etmez...İşte bu tercihler "yeni iktidar zenginleri" grubunun ortaya çıkmasını sağlar. Vergiler, ihracatta vergi iadesi sistemi ve özelleştirme halen devletin elindeki en büyük güç kaynaklarıdır. Bir kararla biri zengin olurken, aynı kararla başkası iflas edebilir.Devlet müteahhitleri, belediye müteahhitleri bu düzenin ayrılmaz parçalarıdır. Belediyelerde yönetim değişir, müteahhitler değişir. Bu işlemlerin de yasa dışı olması gerekmez. Burada da sadece tercihler değişir, dolayısıyla işleri yapanlar değişir, parayı alanlar değişir.Her şey eskisi gibi!Bu düzenin dışında ya da üzerinde kalmak çok zordur ama bunu başaranlar vardır. Yine de "fırsat bu fırsat" düzeni yürümeye devam etmektedir.Sadece dış gezilerde devlet büyüklerinin uçağında yer alanların listelerini incelemek, kimler kaldı kimler gitti listesi yapmak bile sistemin nasıl yürüdüğünü gösterir.Bu sistemin bir ucu da gazetelerin magazin sayfalarına yansımaktadır. Uçaklar bir, magazin sayfaları iki: "Kadro" değişimi en kolay buralardan izlenebilir.Sonuç: Türkiye'de ekonomi ve iş hayatı halen Ankara'nın denetimindedir ve gerçekten liberal bir ekonomi düzenine ulaşmamız mümkün olmamıştır.
Erken seçim tartışması Türk siyasi hayatının vazgeçilmez unsurlarından birisidir. Muhalefet "şartların olgunlaştığını" düşünür, kendisini iktidara yakın hisseder ve "erken seçim" diye bastırmaya başlar. İktidar partisi önce buna direnir, sürekli olarak "Seçim zamanında yapılacaktır" açıklamaları gelir. Sonra da aynı iktidar partisi kendisi için en avantajlı olacağını düşündüğü bir zamanlama içinde "baskın seçim" e gitmeyi dener.Bu sahneler çok partili demokrasiye geçildiğinden bu yana defalarca yaşandı. Şu anda Başbakan da "erken seçime gerek yok, seçim zamanında yapılacak" diyor.1946'dan bu yana söylenenleri ve yapılanları yan yana koyduğumuzda, bu sözlere dayanarak "gerçekten de erken seçim olmaz" sonucuna ne yazık ki varamıyoruz. Siyasiler bu tür sözler söyler, sonra "şartlar değişti" der ve başka işler yaparlar.Erdoğan'ın kararıBaşbakan "erken seçim yok" derken CHP Genel Başkanı Deniz Baykal erken seçim istiyor.Baykal'ın gerekçesi, partisinin böyle bir seçimi kazanabileceği ihtimali olamaz. Baykal'ın gerekçesi yeni Cumhurbaşkanı'nı yeni Meclis'in seçmesi gerekliliğine dayanıyor.Eğer erken seçim yapılır ve Başbakan Erdoğan Çankaya için aday olursa Ankara yeni bir çalkantılı dönem yaşayacaktır.Öncelikle AKP içindeki farklı kanatlar partinin yönetiminde daha fazla ağırlık sahibi olmaya çalışacaktır. Bu mücadelenin bir bölünmeye kadar gitmesi büyük bir olasılık olmayabilir. Ama böyle bir gerilimi AKP'nin yaşaması kaçınılmazdır.Bu gelişmelerde "kilit" unsur, cumhurbaşkanı seçimi ve Erdoğan'ın adaylık için kararı olacaktır.Erdoğan'ın gücüErken ya da zamanında bir seçimde, CHP ya da diğer merkez sağ partilerden birinin AKP'nin önüne geçmesi söz konusu olamayacağına göre siyasetin bundan sonraki şekillenmesi yine AKP'nin tepesindeki kararlar çerçevesinde olacaktır.Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya adaylığı ise yıllardır önemli bir gerilim ve mücadele konusu olan "türban" in en üst düzeyde tartışılmasına yol açacaktır. Bundan kaçınmak mümkün değildir.Erdoğan'ın, bu gerilimi göğüsleyecek ve türban konusunun geleceğini belirleyecek bir siyasi güce ve desteğe sahip olup olmadığı ise ancak o gün geldiğinde görülecektir.Seçimin erken ya da zamanında yapılması ise, bu temel meseleler açısından sadece bir ayrıntıdır.
Zengin bir tüccarın evinin yanında perişan bir kulübede bir derviş yaşıyordu. Tüccar dervişe saygı duyuyor, orada yaşamasına izin veriyordu.Bir gün tüccarın küçük oğlu dolaşmaya çıktığında dervişin evine girdi. O sırada derviş ile karısı yemek yiyordu. Yedikleri etin kokusu çocuğun dikkatini çekti. Davet etsinler diye biraz bekledi.Bekledi ama ne derviş ne de karısı çocuğu yemeğe çağırdı.Onlar yemeklerini yemeye devam ederken çocuk ağlayarak evine döndü. Hemen babasının yanına koştu ve bir yandan ağlarken bir yandan da güçlükle, "komşudaki yemekten istiyorum "dedi.Babası önce neler olduğunu anlatmasını istedi. Çocuk olup biteni anlatınca babası çok kızdı, hemen dervişin evine gitti. Gerçekten, dervişle karısı, önlerindeki kızarmış etleri yemekteydiler.Zengin tüccar bağırmaya başladı: "Bu yaptığınıza ne denir! Çocuk sizi yemek yerken görüyor, canı çekiyor, ama siz ona bir lokma bile vermiyorsunuz!"Derviş "haklısınız" diye cevap verdi, "ama vermem doğru olmazdı...""Neden olmasın" diye bağırmaya devam etti zengin tüccar, "küçük bir çocuğa yediğiniz etten bir lokma verecektiniz, o kadar. Size burada kalmanıza izin vererek yaptığım iyiliğin karşılığı bu mu olacaktı!"Derviş "tamam, anlatacağım" dedi ve anlattı:"Bizim burada kalmamıza izin vererek büyük iyilik yaptınız ama başka ihtiyaçlarımız olacağını da hiç düşünmediniz...Üç gündür karımın da benim de ağzımıza bir tek lokma girmemişti. Öğleyin eve dönerken bir eşek ölüsü gördüm. Artık dayanamaz hale gelmiştik... Ondan bir parça kestim, eve getirdim.İşte oğlunuz ve siz bizi o yemeği yerken gördünüz. Biz o etten oğlunuza vermedik çünkü hastalanabilirdi...Yine de bize yaptığınız iyiliklere teşekkür ederiz..."***Zengin tüccar herhalde karşılaştığı durumdan utanmış ve yoksul komşularıyla o günden sonra daha fazla ilgilenmiştir.Belki de tersi olmuştur, ölü eşek eti yiyecek kadar fakir insanlarla komşu olmaktan utanıp derviş ile karısını evlerinden kovmuştur...
AKP ile CHP yine anlaştı, ama bu anlaşma da Çankaya duvarına çarptı. Cumhurbaşkanı Sezer, Radyo Televizyon Üst Kurulu üyeliklerinin iki parti tarafından paylaşılmasını sağlayacak yasayı da geri gönderdi."Bağımsız üst kurul" sistemini Ankara hiçbir zaman istemedi, ama dışardan gelen baskılar sonucu kabul etmiş gibi göründü. Şu andaki faaliyet ise siyasetten bağımsız herhangi bir alan bırakılmamasına yöneliktir.* İktidar sahipleri kendi alanlarının daraltılmasına direnmektedir. Muhalefet partisi CHP de kendisine tanınan "oyun alanı" ile yetinmeyi baştan kabul etmiştir. Bu nedenle RTÜK üyelerinin 6'sı iktidara 3'ü muhalefete şeklinde paylaşılması herkesi memnun etmişti.Bu girişim de Çankaya'dan döndü. İktidar ile muhalefet alan paylaşımı üzerine anlaştığı zaman ortaya tek engel olarak Cumhurbaşkanı çıkıyor.* CHP esasa yönelik bir muhalefet partisi olmak, halk adına demokratik ilkeleri savunmak görevini çoktan bıraktı. Tek derdi şu anki durumunu korumak. Bu da AKP'ye çok az görülmüş bir rahatlık sağlıyor.CHP de destekleyebilirBu rahatlığa karşın siyasi iktidarın önünde tek muhalefet gücü olarak Cumhurbaşkanı'nın kalmış olması, sınırsız iktidar istemeye alışmış hükümetin bu makama yönelik tepkilerini biliyor.* AKP bugün sahip olduğu Meclis çoğunluğuyla cumhurbaşkanı seçebilir, ancak cumhurbaşkanının yetkilerini kısıtlayacak anayasa değişikliklerini yapamaz.Böyle bir girişim için mutlaka CHP'nin desteğine ihtiyacı vardır. Bu, hiç olmayacak bir durum da değil. Çünkü CHP böyle bir operasyonu kendisine göre gerekçeler üreterek destekleyebilir. Derler ki: "Yeni cumhurbaşkanını AKP seçecek, dolayısıyla hem başbakan hem de yetkili cumhurbaşkanı AKP'den olacak. Cumhurbaşkanı yetkilerinin azaltılması bundan daha iyi bir durumdur."Böylece Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkma tartışması da gündemden düşer ve temsili bir cumhurbaşkanının seçimiyle ilgili büyük bir kriz yaşanmaz, herkes rahat eder.Acaba ne karşılığındaErdoğan'ın bugünkü koşullarda Çankaya'ya çıkmayı istemesi halinde sürekli olarak "eş durumu" gündeme gelecek ve bu iddialaşma içinde kendisini de yıpratacak gerilimler yaşanacaktır.* Yeni cumhurbaşkanının daha geniş bir toplumsal uzlaşmayı sağlayacak şekilde seçilmesi halinde de gelecek seçimi kesinlikle kazanacağına inanan AKP, 5 yıl daha aynı sorunlarla yaşayacaktır. Bu durum AKP'nin iktidar sınırlarının tescilini de beraberinde getirecektir.O zaman ortaya çıkan seçenek, cumhurbaşkanının yetkilerinin azaltılmak ve bu makamın sadece "temsil" makamı olmasını sağlamaktır. Bunun için de CHP'nin desteği şart olduğuna göre tek sorun CHP'nin "ne karşılığında" bu oyuna destek olacağının belirlenmesi oluyor.
Düşüncesi, fikri beğenilmeyen bir kişiyi karalamanın en kolay yolu her zaman "vatanı satmak" suçlaması olmuştur.Soğuk Savaş döneminde en yaygın suçlama buydu. Kapitalist ülkelerde yaşadığı halde sosyalist düşüncelere sahip olanlar "vatanı satmak"la suçlanırdı. Aynı şekilde komünist ülkelerde yaşayan ama Batili bir düzen isteyenler de yine "vatana ihanetle" suçlanırdı. Her iki tarafta da en ağır suç buydu ve en ağır şekilde cezalandırılırdı.* Özgürlükçü düşüncelerin Batı demokrasilerine egemen olması ve Soğuk Savaşın sona ermesi bu yaygın karalama yönteminin de geride kalmasını sağlamış gibiydi. Gibiydi ama geçmişin en kötü alışkanlıklarını bir türlü üzerinden atamayan ülkemizde gündemde kalmaya devam etti.Kıbrıs meselesinde "Türkiye'ye asıl zarar veren çözüm olmamasıdır" diyenler "vatanı ve yavru vatanı satmak"la suçlanırdı.Daha sonra Güneydoğu'da silahların susması için Ankara'nın dışında görüşler söyleyenler "vatanı satmak ve bölmekle" suçlandılar.Türkiye'nin kendi içine kapalı kalmasını, eski sorunları ve korkularıyla yaşamaya devam etmesini kendi varlıkları açısından şart görenler için de Avrupa Birliği yönünü savunanlar "vatanı satmak"ta...Bunlara birçok başka başlık ve konu eklenebilir. Ama konusu ne olursa olsun bu suçlamanın arkasında bir korku ve güvensizlik vardır.Kestirmeden muhalefetFarklı düşünen birisine karşı kendisinde sağlam bilgi ve tartışma gücü görmeyen kişiler için en kolay mücadele yöntemi hemen karşıdakini "vatanı satmak" la suçlamaktır.* Kendi ülkesinde, kendi vatandaşlarının bazılarını ya da önemli bölümünü potansiyel "Vatan satıcısı" olarak gören anlayış bugün insanlık ayıbı olan kapalı rejimlerin başındaki insanların en favori korkutma yöntemi olmuştur.Şu anda farklı görüş savunan, bazı meseleleri "kurcalayan" insanları "vatanı satmak" la suçlayanların kendilerine farklı siyasi etiket yapıştırmaları da tarihin komik oyunlarından biridir.* CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ABD'de "vatanı satmak" la suçlaması da gerçek anlamda siyaset yapamayanların, muhalefet yapabilecek fikri ve zihinsel gücü olmayanların düşebilecekleri durumun en özgün örneklerinden biridir.* Başbakan'ın ABD gezisinin gündemi ve genel olarak ABD ile ilişkiler, Ortadoğu'daki gelişmeler hakkında hükümet politikasından farklı düşünmek her vatandaşın hakkıdır. Ama ana muhalefet partisinin lideri, eleştirilerini ve kendi görüşlerini anlatamıyor ve kestirmeden gidip "vatanı satmakla" suçluyorsa CHP'nin ve liderinin bulunduğu yer de iyice ortaya çıkıyor. "Vatanı satmak" her zaman söyleyecek sözü, tartışılacak düşüncesi, bilgisi olmayanların en kolay savaş yöntemlerinden biridir. Ve böyle bir yöntemin 2005 yılında sosyal demokrat ana muhalefet partisi tarafından kullanılmasının da açıklanabilir hiçbir yanı yoktur.