Kur'an kursları

24 Haziran 2005

Yeni meselemiz yasa dışı Kur'an kursları... Bu meselenin başlığındaki o "Yasa dışı"lık durumu bazıları için isteyenin istediği gibi Kur'an kursu açması anlamına geliyor.Yeni Türk Ceza Kanunu değişikliğinde "yasa dışı" kurs açanlar için öngörülen hapis cezası düşük bir para cezasına çevrildi. Bu, fiilen isteyenin kurs açarak "dini" eğitim yapması ve yakalanması durumunda parayı verip kurtulması anlamına geliyor.Siyasi İslamın geleneksel yakınma unsuru, Türkiye'de dini eğitim ve uygulama konusunda baskı yapıldığı şeklindedir. Bunun doğru olmadığının örnekleri Cumhuriyet tarihinin her döneminde görülmesine rağmen bu yakınma şu ya da bu şekillerde sürdürülür.Kur'an kurslarıyla ilgili "yakınma" da aynı türdendir. Sanki isteyen çocuğunu Kur'an öğrenmeye gönderemiyormuş gibi bir hava yaratılmaya çalışılıyor.Başbakan bu propagandayı "Tom Miks okumak serbest olacak ama Kur'an okumak yasak olacak, olur mu böyle şey" cümlesiyle, en basit demagojiyle yürütüyor.Kur'an öğretimi ve kurslar tartışmasının bu şekilde gündeme getirilmesi ve gerçek olmayan bir zeminde yürütülmesi, "paralel din eğitimi" kuşkusunu tekrar canlandırmıştır.Önce iktidarı yıpratır* Türkiye'de "türban" diye bir mesele yoktu, siyasal İslam bunu bir siyasi mücadele aracı haline getirdi ve mesele büyüdü.* Türkiye'de isteyenin Kur'an öğrenememesi gibi bir mesele yok, ama sanki varmış gibi yeni bir siyasi mücadele "aracı" yaratılıyor.Adalet Bakanı dün bir açıklamayla bu iki konuda, türban ve Kur'an öğretimi konularında CHP'yi işbirliğine çağırdı. En azından Meclis'te geniş bir "ittifak" ile yapılacak yeni düzenlemelerle Türk halkında oluşacak tepkilerin azaltılması amaçlanıyor.Bu sorunlar bir de "Avrupa Birliği kriterleri" paketi içinde sunuluyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin türbanla ilgili kararına rağmen hem türban hem de din eğitimi, yanlış bir düzlemde insan hak ve özgürlükleri çerçevesine sokulmak isteniyor.* Her isteyen istediği gibi okul açamamaktadır; her isteyenin istediği gibi Kur'an kursu açması da söz konusu olamaz. Ama yapılmak istenen gerçekte budur.* Hükümet partisi toplumu yeni gerilimler içine sokarak güçlenemez, bu gerilimler önce iktidarı yıpratır. Şu anda olan da budur. AKP'nin siyasal İslam kökeniyle bağlarının durumu gündemde oldukça bu partinin güç ve destek kaybetmesi de kaçınılmazdır.

Devamını Oku

Efsaneler ve gerçekler

23 Haziran 2005

Uzun süredir tekrarlanan bir efsane var. Özeti şu: "Türk ekonomisi iyi durumda." Bu efsanenin bir tek dayanağı var, o da enflasyonun sonunda yüzde 10 düzeyine inmiş olması.Bu efsaneyi destekleyen ekonomistler de bilmediğimiz çeşitli kısaltmalar ve rakamlar verip "durumun iyi olduğunu" tekrarlayıp duruyorlar.***OECD'nin Yabancı Sermaye Yatırımları raporuna bakıyoruz ve şunu görüyoruz:Türkiye'ye 1995-2004 yılları arasında toplam 13.7 milyar dolar yabancı sermaye girişi olmuş. "Dünya artık bize güveniyor" sözünün en çok söylendiği 2004 yılında 2.6 milyar dolar yabancı sermaye gelmiş.Rapora göre aynı yıllarda, 1995 - 2004 arasında başka ülkelere giden yabancı sermaye miktarlarına bakalım:Slovakya: Nüfusu 5 milyon, gelen yabancı sermaye 11.8 milyar dolar.Yunanistan: Nüfusu 10 milyon, gelen yabancı sermaye 8.9 milyar dolar.İrlanda: Nüfusu 4 milyon, gelen yabancı sermaye 139 milyar dolar.Polonya: Nüfusu 38 milyon, gelen yabancı sermaye 56 milyar dolar.Macaristan: Nüfusu 10 milyon, gelen yabancı sermaye 35 milyar dolar.Bundan çıkan sonuç basit: Yabancı sermaye henüz Türkiye'de yatırım yapmıyor.*** Çalışma Bakanlığı açıklıyor:Türkiye'de halen "genç" işsiz sayısı 1 milyon. Bunlar henüz çalışmaya başlayamamış, iş bulamamış genç insanlar ve yaklaşık 150 bini üniversite mezunu.İşsiz sayısında hiçbir azalma olmuyor; tam tersine, gençlerin gelişiyle özellikle nitelikli işsizlerin sayısı artmaya devam ediyor.***Devletin resmi rakamlarına bakıyoruz: Türkiye'nin dış borcu azalmak yerine artmaya devam ediyor ve Aralık 2004 itibariyle toplam 160 milyar dolan aşmış durumda.Önümüzdeki üç yıl içinde artmaya da devam edeceği belirtiliyor.***IMF raporlarına bakıyoruz:Bu kuruluşa borçlu ülkeler arasında birinci sıradayız. Borç miktarı 12.4 milyar dolar. İkinci sırada bulunan ve borçlarını ödemeyeceğini ilan etmiş olan Arjantin'in borcu ise 8 milyar dolar.***Güngör Uras'ın önceki gün Milliyet'te yayınlanan yazısına bakıyoruz:TMSF batık bankalara 28 milyar dolar aktarmıştı. Yapılan tahsilat bu rakamın içinde tam anlamıyla "devede kulak tır. 28 milyar dolar koyabilmek için aldığı borcun faizini ödüyor ve yılda 10 milyar dolar zarara giriyor.Bu ve benzeri zararlar nasıl karşılanıyor. Tabii ki devletin içerden ve dışardan borç almasıyla. Burada da Ankara'nın mutluluğunun ve "işler iyiye gidiyor" diye sevinmesinin nedeni borçlanma karşılığı ödenen faizlerin düşmesi.***Yukardaki sayılara bakıldığında birilerinin gerçekten "ekonomide işlerin neden iyi gittiğini" açıklaması gerekiyor. Şunu da unutmayalım: Türkiye enflasyonu IMF ve Dünya Bankası'nın baskılarıyla indirmeyi başardı.Efsanelere kolay inanan bir toplumda yaşıyoruz ama bunun da bir sınırı var.

Devamını Oku

Aklın yolu

22 Haziran 2005

Geçen hafta 150 imza ile yapılan "silahı bırak" çağrısına dün de 300 imza katıldı. Bu imzaların çoğunluğu Kürt kökenli Türk vatandaşlarının imzalarıdır.Bu "silah bırak" çağrısının toplumun geniş kesimlerinin isteğini karşıladığını bilmek için kamuoyu araştırmaları yapmaya gerek yok. Kan dökülmeye devam edilmesini akıl sahibi hiç kimse istemez. Kan dökülmesini isteyenler ya akıllarını kaybetmişlerdir ya da "savaş" durumunun devamından çıkar sağlamaktadırlar.Gerçek barışın sağlanmasının birinci adımı, hiç tartışmasız PKK'nın ya da kendisine şu anda ne ad veriyorsa; silah bıraktığını ve kendisini lağvettiğini açıklamasıdır.Tabii bu açıklamanın inandırıcı olması da şarttır. Eğer "böyle bir açıklama yaparız ve karşıdan adım bekleriz" mantığıyla gidilir, yani sadece açıklama ile yerinilerek bir "müzakere" durumu beklenirse sonuç alınması yine güç olacaktır.Yapılacak böyle bir açıklamanın, "barış" kararının samimi ve gerçek olduğuna inanılmasını bazı koşullar sağlayacaktır. Bunların bir yanında hızlı bir şekilde şiddete yönelen gösterilerin, her türlü provokatif faaliyetin durdurulması, buna yönelecek olanların karşı müdahale beklenmeden engellenmesi de vardır.* Şu anda Van'da ve ona bağlı olarak İstanbul'da görülen olaylar zincirleme tepkiler yumağı haline dönüşmeden durdurulmak zorundadır.İyi değerlendirilmeliBütün Türk halkının yeni bir dönemi istediğine kuşku yok. Demokratikleşme adımlarına verilen destek de bunun en büyük kanıtı.Yeni dönem hazırlanırken, "kamu"ya ve kamu adına karar alanlara da büyük görev düşüyor.* Her gelişmede sağduyunun egemen olması, her durumda zincirleme tepkilerin oluşmasının engellenmesine yönelik bir zihniyetin egemen olması "kamu düzenini" korumakla görevli ve yükümlü olanlardan beklenecektir.Terör bütün Türkiye'ye çok insan kaybettirdi, çok zaman kaybettirdi, çok para kaybettirdi. Türkiye kaybederken bu ortam sayesinde "kazananlar" da oldu. Geçen dönemde, silahların egemen olduğu dönemde kimlerin ne kazandığı sır değil.Ancak sağduyunun sesi baskın çıktıkça kazanan artık bütün Türkiye olacaktır.* Geçen hafta yapılan 150 imzalı "silah bırak" çağrısının Ankara'da; iktidardaki ve Meclis'teki ve siyasi partilerde pek bir yansıması olmadı.* Bu çağrıya yapılan 300 imzalı desteği Ankara'nın görmesi, iyi değerlendirmesi gerekiyor. Kısır döngüler içine sıkışmış siyasi yapının geleceğe yönelik görevlerinin önemli bölümü de bu çağrıların içindedir.

Devamını Oku

"Ek protokol" davası

21 Haziran 2005

Türkiye, daha önce Avrupa Birliği ile "gümrük birliği" anlaşması yaptı. Bu anlaşmanın o dönemdeki bütün AB üyelerini kapsadığını bir protokolle kabul etti."Ek protokol" ise bu anlaşmayı sonradan AB üyesi olmuş ülkeler için de geçerli kılmak üzere düzenlendi, anlamı bu.Sorun da burada çıkıyor, çünkü sonradan AB üyesi olanlar arasında Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti de bulunmaktadır. Bu aşamada kimileri "ek pkotokol"ün imzalanmasıyla Türkiye'nin fiilen Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'ni tanımış olacağını savunuyor.Bu bir açıdan doğrudur. Çünkü bu adım, diğer AB üyelerinin Türkiye sınırları içinde yapabilecekleri ekonomik faaliyetleri aynı şekilde Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti vatandaşlarının da yapabileceği anlamına geliyor.Kıbrıs sorununun "ortak" bir devlet içinde çözülmesini istemeyen Rum siyasiler için bu durum bir "zafer" anlamı taşıyabilir. Aynı şekilde, Türk tarafında çözüm istemeyip bugünkü durumun devamını isteyenler için de "ek protokol"ün imzalanması Kıbrıs'ın "satılması" anlamına geliyor.Daha da kötü olur* İstendiği kadar tersi söylensin, Kıbrıs sorunu Türkiye'nin AB üyeliği önündeki temel engellerden biridir. AB, üyelerinden birini tanımayan bir yeni üyeyi bünyesine katmaz. Nitekim Türkiye'ye müzakere tarihi verilirken "ek protokol" kaçınılmaz bir şart olarak gelmiştir.Hükümet "ek protokolü" imzalamadığı sürece AB Komisyonu görüşmeleri başlatmayacaktır.* Bu durumda ek protokolü imzalamamak, Türkiye'nin AB üyeliğinden vazgeçmesi anlamına gelir. Bu adımın Türkiye açısından yaratacağı "teknik" ve siyasi sıkıntıların giderilmesi de yoğun bir diplomatik çalışma gerektirmektedir.Diğer yandan bakıldığındaysa, bu protokolün imzalanması Ankara açısından çok önemli bir irade beyanı anlamına geliyor. Avrupa'daki Türkiye karşıtlarının bu adımın atılmamasını beklediklerine kuşku yok.* Eğer bu adım atılmazsa, Türkiye-AB ilişkileri bilinmeyen bir süre için "dondurulmuş" olacak. Bunun anlamı da AB'nin gündeminden Türkiye'nin kesin olarak çıkmasıdır.* Avrupa'da Türkiye'yi istemeyen bütün tutucu siyasetler asıl o zaman önemli bir "zafer" kazanmış olacaktır.Bu gelişmenin Kıbrıs meselesinde Türkiye'yi daha güçlü kılacağını sananlar da çok yanılıyor. Çünkü bu gerilimin arkası Türkiye'nin Kıbrıs'ta daha büyük baskılarla karşılaşması olacaktır.Ankara'nın ek protokolü imzalamamasının sonuçlarının Türkiye açısından daha ağır olacağı tartışma götürmez. Böyle bir durumda Türk Hükümeti hedefini değiştirdiğini ilan etmiş olacaktır. Bundan da Türk halkının memnun olacağı çok kuşkuludur.

Devamını Oku

Kap-kaç siyaseti

21 Haziran 2005

ANAP'in son Genel Başkanı Erkan Mumcu "kapkaç siyaseti" nin en mümtaz örneğini verdi. Dünkü Hürriyet Gazetesi'nde yer alan beyanatında AKP'ye, daha doğrusu Tayyip Erdoğan'a iki çağrı yaptı.Birinci önerisi ANAP'ın 13 milletvekili ile AKP'ye vereceği destekle anayasa değişikliği yapılması ve türban konusunda "kesin çözüm" sağlanması.İkinci önerisi de yine anayasa değişikliği yapılarak Cumhurbaşkanı'™ halkın seçmesini sağlayacak bir sistem değişikliği yapılması.Birinci önerinin anlamı şudur: Sen AKP olarak sözünü yerine getirirsin ben de bu çözümün şanını kullanarak senin yanına sıkışırını.İkinci önerinin anlamı da şudur: Cumhurbaşkanı'nı halk seçtiği zaman Erdoğan en güçlü aday olur, yine bunun siyasi nemasını paylaşırız.Böylece AKP'yi türban sıkıntısından kurtaran ve Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkmasını sağlayan Erkan Mumcu olacaktır. Bunların siyasi getirişi ne olabilir?ANAP'ın orta vadede, birçok koltuk güvencesi alarak AKP'ye katılması mı?Gizli anlaşmalarla gizli bir koalisyon ortağı olmak gibi bir konum mu?AKP'nin içinde iktidara...Gerçi dün Mumcu'dan bir "ek" açıklama geldi ve türbanla ilgili önerisinin sadece üniversiteleri kapsadığı anlaşıldı. Yani sadece üniversite öğrencileri eğer isterlerse okula türbanlı gidebilecek, diğer "kamusal" alanlarda türban yasağı devam edecektir.Böylece ANAP da AKP'ye muhalefeti "sağdan" sürdüren gruba katılmıştır. Siyasi yarışın konusu bir süredir "kim daha muhafazakâr, kim daha milliyetçi, kim daha tutucu" teması üzerine yürümektedir.CHP'nin bile tutucu sağ çizgide siyaseti sürdürdüğü ve muhalefet yapar gibi yaptığı bir arenada ANAP'ın da aynı pastayı, hatta AKP ile anlaşarak paylaşmaya kalkmasında şaşılacak bir durum yok.İleriye dönük siyaset üretemeyen bütün siyasi partiler varolma güvencelerini aynı "direklere" sarılarak sağlamak peşinde olur.Bu yapı içinde, asıl "direğe" yani Avrupa Birliği "direğine" sarılmak konusunda tereddüt yaşayan AKP'nin kafası karışıyor. Bu da "kapkaç" siyasetlerine elverişli bir ortam yaratıyor.Bu arada Erkan Mumcu'nun AKP'ye "erken" katıldığını, uzun süre AKP hükümetinde bakanlık koltuğunda oturduğunu da hatırlamak gerekir.Belki ANAP'ın AKP'ye katılarak iktidara gelmesi ANAP açısından çok daha pratik bir çözüm olacaktır.

Devamını Oku

Avrupa'nın krizi

20 Haziran 2005

Avrupa geleceğini ağır bir kriz ortamında tartışıyor. Bu tartışmanın bütün boyutları bizi yakından ilgilendiriyor. Tartışmanın bir yanı "para" diğer yanı ise yakın gelecekteki "Avrupa kimliği dir.Bu kriz, öncelikle Türkiye'deki Avrupa karşıtlarını heyecanlandırdı. Bu cephenin temel tezi "biz ne yaparsak yapalım, ne taviz verirsek verelim Avrupa Birliği bizi almayacaktır" şeklinde özetlenebilir.Bu, Avrupa'nın genişlemesine, daha etkin bir kimliğe kavuşmasına karşı olan Avrupalılar açısından doğrudur. Türkiye'nin AB üyesi olmasına şiddetle karşı çıkan da Avrupa'daki bu siyasi hareketlerdir.Fakat şu anda tek bir Avrupa yok. Bundan önce de tek bir Avrupa olmadı. Avrupa Birliği bugünkü yapısına ulaşana kadar büyük görüş ayrılıkları ve çatışmalar yaşandı. Fransa'nın ingiltere'yi Birlik dışında bırakma çabalarının yarattığı çalkantılar da bugün yaşanan kriz kadar büyük krizlere yol açmıştı.Türkiye'nin Avrupa Birliği hedefini "Avrupa'ya tavizler vermek" şeklinde anlayanlar, tabii ki son çalkantıyı da Türkiye'nin yolunun kesilmesi çabası olarak algıladı.Sıkıntının kaynağıAvrupa Birliği'ne tam üyelik sürecini ve Türkiye'nin çağdaşlaşma atılımlarını "taviz vermek" olarak gören anlayışların gelecekle ilgili bir vizyonları yoktur. Sağlamak istedikleri sadece bugünkü yapının değişmesini engellemektir.Türkiye'nin toplumsal, hukuki ve ekonomik yapısının daha ileri bir düzeye ulaşması için yapılan her şeyi "taviz" diye görenler, ancak bugünkü yapıda etkili olabilecekleri için karşı mücadele veriyorlar.Avrupa Birliği hedefini basit bir siyasal dayanak olarak kullanmak ve ilk fırsatta da "yan çizmek" hevesi taşıyan bir siyasal yapı da sık sık kendini ele veriyor. Bu hedefi bir çağdaşlaşma çabası, büyük bir toplumsal zihniyet değişimi olarak görmeyi siyasi yapımız henüz içine sindirmiş değil.Bugün Ankara'da görülen tereddüt ve kararsızlıkların kaynağı da bu.Değişim ruhu henüz Ankara'da etkili olamadı, iktidar partisi her gelişmede tereddütler içinde kıvranırken, değişim karşıtlığının bayrağını da sosyal demokrat muhalefet partisi kapmaya çalışıyor.Daha on on beş yıllık demokrasi geçmişi olan Orta Avrupa ülkelerinin nasıl olup da Türkiye'nin önüne geçtiği sorusunun en basit yanıtı da buradadır.Sıkıntı ve güçlüklerin kaynağı Avrupa Birliği'nde değildir, Türkiye'nin merkezindedir.

Devamını Oku

Gerçek ve görüntü

18 Haziran 2005

Hükümdarın çok takdir ettiği bir sufi hoca vardı. Zaman zaman onu çağırtır, düşüncelerinden faydalanırdı. Hatta onu yakın dostları arasında sayardı.Bir gün hükümdara sufi hocanın birbirine tıpatıp benzeyen üçüz oğulları olduğunu söylediler. Kendisine o kadar yakın bildiği halde sufinin üçüzlerinden haberdar olmayışına hükümdar biraz bozuldu.Sonra sufiye haber gönderdi, üçüzlerini görmeye geleceğini bildirdi.Hükümdar ve beraberindekiler sufinin evinin geniş salonuna girdiler. Hükümdar oturdu ve sabırsızlıkla "Haydi görelim" dedi.Bulundukları salonun dört yanında dört perde takılıydı.Sufi elini çırptı, perdelerden biri açıldı. Arkada sandalye üzerinde bir çocuk oturuyordu."Eee" dedi hükümdar. Sufi tekrar el çırptı, o perde kapandı yandaki perde açıldı. Az önce gördükleri çocuğun tıpatıp benzeri bir çocuk yine bir sandalye üzerinde oturuyordu.Hükümdar kuşkuyla "Ya üçüncüsü" dedi. Sufi yine el çırptı, bu kez ikinci perde kapandı üçüncü perde açıldı.Diğer iki çocuğun tıpatıp benzeri bir çocuk yine diğer ikisi gibi bir sandalyenin üzerinde oturuyordu.Hükümdar birden kızdı:"Sen beni kandıracağını mı sanıyorsun be adam! Aynı çocuğu üç kere gösterdin ve üçüz olduklarına inanmamı istedin! Bu ne küstahlık!""Peki efendim" dedi sufi, yine el çırptı. Üçüncü perde de kapandı, dördüncü perde açıldı. Bu perdenin arkasında ışık biraz daha zayıftı, ama yan yana duran birbirinin aynısı üç çocuk görünüyordu."Şimdi oldu" dedi hükümdar, "Çocukların üçüz olduğuna şimdi inandım...""Olmadı" diye cevap verdi sufi, "İlk üç perdenin arkasında oturanlar gerçekten üç ayrı çocuktu, ama onları bir arada değil ayrı ayrı görünce sizi kandırdığımı sandınız. Buna karşılık son perdenin arkasında aslında bir çocuk vardı, ben bir ayna hilesiyle size onu üç çocuk gibi gösterdim...Yanlış sandığınız doğruydu...Doğru sandığınız yanlıştı...Gördüğünüz ya da gördüğünüzü sandığınız her zaman gerçek değildir..."

Devamını Oku

Dünyanın bir 'kısmının' lideri?

17 Haziran 2005

Başbakan Erdoğan Avrupa Birliği zirvesine gitmedi, onun yerine Ürdün'e ekonomik bir toplantıya gitti. AB zirvesinde, birliğin kendi içindeki sorunlar dolayısıyla yaşanan kriz durumu gündemdeydi ve böyle bir gerginlik içinde tahmin edilen oldu: "Bırakın şimdi Türkiye'yi!"Erdoğan'ın Ürdün toplantısında yaptığı konuşma, bundan önceki bazı beyanlarıyla bir arada okunduğunda bir "vizyon" tereddüdünü görmek mümkün.Türkiye'nin büyük İslam dünyası içindeki özel konumu ve bir açıdan "model" olması, Avrupa Birliği yolunda yaşanan güçlükler dolayısıyla İslam dünyasında bir liderlik "vehminin" ortaya çıktığı söylenebilir."Vehim" kelimesinin yeni Türkçesi "sanı"dır. Yani "sanmak." Bir bakıma gerçeği değil, görmek istediğini görmek...* Türkiye'nin Ortadoğu'daki siyasi ağırlığında bugüne kadar asıl pay Batı ile ilişkileri olmuştur. Bu, bazen olumsuz bazen de olumlu yönde bir etki yaratmış, ama her zaman bir ağırlığı olmuştur.* "Uygarlıklar çatışması"nın eşiğinde ve hassas dengeler üzerine kurulu bir uluslararası yapıda kendine 'bir kısım dünyanın' liderliğini vehmetmek büyük yanlışların temeli olur.Türkiye, nüfusunun hemen tümü Müslüman olan ülkeler arasındaki tek laik ve demokratik ülke. Türkiye 80 yıldır bu ilkeler içinde yaşamaya ve gelişmeye çalıştı, ama bu 80 yıl içinde Türkiye'yi izleyen hiçbir Müslüman ülke olmamıştır.Tehlikeli hayaller...* Müslüman ülkelerin yöneticilerinin ve zenginlerinin önüne çıkıldığında "bakın biz böyle başardık" diye konuşmakla bu ülkelerin imrendikleri "model" ve kabul ettikleri "lider" olunacağını sanmak ancak Ortadoğu tarihini ve bugünkü sosyo-ekonomik yapısını hiç bilmemekle mümkündür.Bugün Avrupa Birliği içinde daha etkili görünen siyasi güçlere rağmen Türkiye'nin tek yolu ve yönü AB'de varolan ileri demokratik düzendir. Bu düzen hedefinden herhangi bir bahane ile verilecek her taviz Türkiye'nin, İslam dünyasında lider olması şöyle dursun, o dünyanın içine sürüklenmesine yol açar.Şu anda eğer Ankara'da "Avrupa bizi istemiyorsa biz de gider Ortadoğu'nun ve İslam dünyasının lideri oluruz" hayalleri içinde olanlar varsa (ki olduğuna ilişkin birçok belirti bulunuyor,) hemen gerçeklere dönmelerinde Türkiye ve Türk halkı için sayısız fayda vardır.Bugünkü dünyada "alaturka" cinliklerle siyaset yapılması mümkün değil. Bu tür çabalan herkes anında görür ve sonuçlar her zaman o "cinlerin" aleyhine olur.Deniz Baykal açık konuştuCHP Genel Başkanı dün çok açık konuştu. Baykal'a göre Avrupa Birliği bir hayaldir, Türkiye'nin AB üyesi olması mümkün değildir. Bu nedenle de gümrük birliği ek protokolü imzalanmamalıdır.Baykal diyor ki, Türkiye Avrupa Birliği konusundaki bütün çalışmaları durdurmalıdır. "Peki ne yapmalıdır" gibi bir soruya Baykal ve "kurmayları" bugüne kadar bir cevap vermediler. Bundan sonra vermeleri de beklenemez.Ancak Baykal şunu hatırlamalıdır: Bugün tutturduğu üslup ve görüşler bugüne kadar MHP tarafından savunulmuştur ve aslı varken taklidine kimse oy vermez.Bu arada, önümüzdeki seçimde CHP oyları biraz daha aşağı indiğinde ne söyleyeceklerini Baykal ve ekibi şimdiden hazırlamaya başlasa iyi olur.

Devamını Oku