Müflis ile tamahkâr

2 Temmuz 2005

Tamahkârlığın nasıl insanın gözünü kör, kulağını sağır ettiğini Mevlânâ bir hikâyesinde şöyle anlatıyor.***Bir müflis adam varmış. Çalışmadan, bedavaya getirerek yaşamak uğruna etrafına yapmadığını bırakmamış. Sonunda zindana düşmüş.Ama zindanda da rahat durmazmış; her gün bin türlü bahane uydurup mahpusların yemeklerini yer, eşyalarını kullanırmış. Öyle ki biri çıkarıp bir lokma bir şey yemeye kalksa hamle edip ucundan bir parça koparır ağzına atarmış.Zindandaki mahpuslar, canlarına tak edince kadının vekiline çıkmış ve demişler ki:"Hemen selamımızı kadıya götür, bu aşağılık adamdan incindiğimizi, yıldığımızı söyle. O boşboğaz, gözü doymaz, obur ve muzır herif, kötü huyu yüzünden tıpkı bir sinek gibi çağırılmadan, selamsız sabahsız her yemeğe konuyor. Altmış kişinin yemeği ona yetmiyor. Sofraya oturdu mu bin bir hile yapıyor, zindandakilere bir lokma olsun kalmıyor. Ya bu sığır zindandan defolup gitsin yahut da doyması için vakıftan ona maaş bağlansın..."Vekili, şikâyeti kadıya aktarmış. Kadı durumu incelemiş, sonra müflisi zindandan getirtmiş ve kararını açıklamış:"Tellalı çağırın bu adamı bütün şehirde dolaştırsın. Bu adam müflistir, dolandırıcıdır diye bağırsın. Kimse ona veresiye bir şey satmasın, kimse ona bir mangır bile borç vermesin. Birisi hilesine kanar, canı yanıp da dava etmeye kalkışırsa bu adamı tekrar zindana atmam, ona göre..."Tellal müflisi almış, yola koyulmuş. Biraz sonra yanında devesiyle bir deveciye rastlamışlar. Tellal, herkes daha iyi görebilsin diye müflisi deveye bindirmiş ve başlamış bağırmaya:"Bu adam müflistir, dolandırıcıdır... Kimse sözüne inanmasın, kimse ona borç vermesin... Borç verir para kaptırırsa da şikâyetçi olmasın... Duyduk duymadık demeyin..."Bu şekilde şehri defalarca dolaşmışlar. Tellal, herkesin dolandırıcı müflisi gözleriyle görmesini, tanımasını sağlamış.Bu arada deveci kendi kendine geçen saati hesaplar, kaç para isteyeceğini düşünür, düşündükçe de isteyeceği miktarı artırırmış. Öğle saatlerinde "bir altın istesem" derken akşama doğru, "en az bir kese!" diye düşünür olmuş.Sonunda güneş batarken tellal müflis ile deveciyi şehrin meydanında bırakıp gitmiş. Müflis de deveden inmiş, yoluna gidecekken deveci kolundan tutmuş, "para?" demiş..."Ne parası" demiş müflis. "Saatlerdir devemin üzerinde gezip duruyorsun, para vermeden gidemezsin. Paran yoksa da bir şey ver, arpa ver..."Müflis gülmeye başlamış: "Saatlerdir tellal ne bağırdı durdu, duymadın mı be adam... Tamah senin kulağını tıkamış, gözünü mühürlemiş. Şimdi hemen savul git, yoksa deveni de alıveririm elinden..."

Devamını Oku

Zaman kaybetmede birinciyiz

1 Temmuz 2005

Türk Telekom ihalesi, televizyonlarda canlı yayınlanarak heyecanlı bir spor karşılaşması gibi gerçekleşti. İhaleyi kazanan grubun ödeyeceği paranın iyi bir para olduğunu çeşitli yorumcular anında belirtti.Bu canlı satış boyunca çok kişi hiç kuşkusuz bu konunun geçmişini de hatırlamıştır...* Özelleştirme meselesini Türkiye'nin gündemine Turgut Özal getirmişti. 1983 seçimleri öncesinde yine televizyonda canlı yayınlanan bir tartışma programında "Boğaz Köprüsü'nü halka satmaktan" söz etmişti. Karşısındaki icazetli, askerden izinli "sosyal demokrat" partinin sözcüsü de elini masaya vurarak "Köprüyü sattırmam" demiş ve yüzde 30'un üzerinde oy almıştı.Turgut Özal, bir "erken öten horoz" olarak Boğaz Köprüsü'nü satmanın ne anlama geldiğini açıklayamamıştı.Daha sonra da yılları Türk toplumuna özelleştirmeyi, yabancı sermaye yatırımlarını çekmenin önemini anlatmakla geçti. Ama anlatamadı.* "Devlet malı" kavramına "komünizan" bir anlayışla sarılmış olanlar, her türlü özelleştirmenin "devletin malının peşkeş çekilmesi" olduğunda ısrar ettiler.Yarısına sevindik!Bundan sonrası tam bir kargaşa içinde geçti. Özelleştirme yapıldı, ardından mafya çıktı. Özelleştirme yapıldı, alanın parası olmadığı anlaşıldı. Özelleştirme yapıldı, gerçekten birilerine bir şeyler peşkeş çekildi. Kısacası bir türlü doğru dürüst bir özelleştirme yapılamadı.Ve Türkiye böyle gel-gitler içinde kıvranırken Orta ve Doğu Avrupa'da rejimler değişti, yeni toplumsal yapılanmanın en temel araçlarından biri özelleştirmeler oldu. Her şeyin devlete ait olduğu bir sistemden birkaç yılda her şeyin halka ait olduğu sistemlere geçildi.Ama o ülkelerde bu yapılabildi. Türkiye ise bir türlü yapamadı. Her özelleştirme hamlesi bir yerlere çarptı; eski kafalara çarptı, kötü niyetlilere çarptı, beceriksizlere çarptı ve eridi.Özal ile özelleştirmeden söz ettiği dönemde ve dünyada başka ekonomik koşullar geçerliyken Türk Telekom'un değeri 20 milyar doların üzerinde belirleniyordu. Şimdi ise bunun yarısı kadar bir fiyata hep birlikte seviniyoruz. Kimse kaybedilen diğer parçayı düşünmüyor, düşünmek istemiyor.* Türkiye zaman kaybetmede, boşa zaman geçirmede şampiyon. Bu şampiyonluğu her önemli olayda elinde tutma konusunda da hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor. Türk Telekom özelleştirmesi de bunun en açık örneklerinden biridir.

Devamını Oku

Kanun kimdir?

30 Haziran 2005

AKP Hükümeti giderek daha fazla "iktidar gücü"nün farkına varıyor. Her sıkıntılı durumda, Meclis çoğunluğuna dayanarak bir "çözüm" buluyor.* Bağımsız kurullardan hangisiyle sorun varsa, hepsi "uygun" şekillerde halledildi. * Hükümet ile "uyum"da kararlı olan kurullar ise işlerine devam ediyor."Kanun benim" mantığının parlamenter demokraside ya da herhangi bir demokraside geçerliliği yoktur. Sistem başkanlık sistemi olsa bile başkan hiçbir zaman "padişah" değildir.Amerikan siyasetinde Başkan'ın her istediğini yapması söz konusu değildir. Fransız sisteminde de Cumhurbaşkanı en yetkili olduğu konularda bile sürekli uzlaşma arayarak yönetmek zorundadır.Medyadan şikâyet var ve Avrupa Birliği için demokratik bir basın kanunu çıkarılmış, sorunu çözmek için TCK'ya gerekli maddeler ekleniverir...RTÜK'ten, TRT'den şikâyet var, kanunu değiştirirsiniz olur biter...TÜBİTAK'ta AKP'ye yakın insanlar yönetime gelmekte zorlanıyor, kanunu değiştirirsiniz sorun çözülür...YÖK ile üniversiteye girişte katsayı konusunda anlaşmazlık var, kanunu değiştirir YÖK'ün elinden yetkiyi alırsınız, iş biter...Meclis çalışmalarında bazen istenen sürat sağlanamıyor, muhalefet bazı konularda engel çıkarabiliyor, onun da kolayı var, Meclis iç tüzüğünü değiştirirsiniz, çalışmaların tümünü istediğiniz gibi yönetirsiniz...Çıkmaz sokak..."Kanun benim" sistemi bir tür padişahlık sistemidir. Padişah'ın herhangi bir kişi ya da kurumla uzlaşma aramasına gerek yoktur. Ağzından çıkan kanun olur, her şey onun istediği gibi yapılır.* Cumhurbaşkanı Sezer'in geri çevirdiği yasaların iade gerekçelerini bile tartışmaksızın, hiçbir değişiklik yapılmadan aynen Meclis'ten geçirilip Çankaya'ya gönderilmesi de aynı mantığın uygulamalarından biridir.* Sezer, geri çevirdiği her yasa için ayrıntılı bir hukuki gerekçe yazıyor. Ancak AKP bunları hiçbir zaman tartışmaya açmıyor, bu gerekçelere karşı gerekçeler ileri sürmüyor; karşı görüşler bile açıklanmadan istenilen yasa değişikliği yapılıyor.* "Kanun benim" sistemi bir kez oturmaya başladı mı, bütün sınırlar ortadan kalkıverir. Padişah emreder, tebaa yerine getirir, aksine davranan görevden alınır, yerine söz dinleyeceği garantili olan biri getirilir.Adnan Menderes bu gücü kullandıkça coşmuş ve aslında o yönde bir siyasi eğilimi olmamasına rağmen "Siz isterseniz Hilafeti bile getirirsiniz" deyivermişti.* Siyasi iktidar güç demektir, ama bu gücün sınırsız kullanılması sadece mutlakiyetçi düzenlerde söz konusu olabilir.Meclis tatile girerken bunları düşünmek gerekiyor.

Devamını Oku

Yol açık

29 Haziran 2005

Avrupa Birliği içinde yaşanan son anayasa krizi ve para anlaşmazlığı "Türkiye'nin durumu"nun daha yoğun biçimde tartışılmasına neden oldu.Soru şudur: Avrupa Birliği'nin son krizi ve genişleme sıkıntıları Türkiye'nin yolunu tıkadı mı?Cevabı AB Komisyonu dün tekrar verdi: Hayır, Türkiye'nin yolu açıktır. Bundan önce sağlanan anlaşma doğrultusunda yola aynı şekilde devam edilecektir.Gerçek anlamıyla yola çıkış günü, daha önce belirlendiği gibi 3 Ekim 2005'tir. O gün "tam üyelik" için görüşmeler başlayacak. "Müzakere" süreci diğer üye ülkeler adayken nasıl seyrettiyse Türkiye ile de aynı şekilde seyredecek.* Bu sürecin sonunda hedef "tam üyelik"tir, "imtiyazlı ortaklık" değil. "Türkiye ile daha fazla uğraşmaya gerek yok, hemen imtiyazlı ortaklık yapalım, bu sorundan kurtulalım" görüşünde ısrar eden AB üyesi devletler, ülkeler ve hükümetler vardır. Son krizde de bu görüşlerini daha güçlü olarak seslendirme imkânı buldular.Dayanakları, "Türkiye belli bir noktadan daha ileri gidemez" yargısıdır. Bu görüş, Türkiye'de yaşanan her insan hakları ihlalinde, her kitap toplatmada, her polis dayağında, her tiyatro yasağında güç kazanıyor.* AB Komisyonu da açık olarak belirtiyor: Temel insan hakları konularında sürekli ihlal yaşanması durumunda herhangi bir üyenin talebiyle görüşmeler durdurulabilir. Bunun örnekleri daha önce yaşandı...Türkiye'nin iradesi"Türkiye daha ileri gidemez" görüşünde açık bir aşağılama var. Bu aşağılama bir "gerçekçilik" perdesi arkasına gizlenmeye çalışılıyor. Yani:* Türkiye'de daha ileri bir demokrasinin yerleşmesi mümkün değildir...* Türkiye'de yine insan hakları ihlalleri yaşanacaktır...* Türkiye'de radikal İslam tehlikesi hep olacaktır...* Türkiye ileri bir sanayi toplumu olamaz...* Türkiye'de kanunlar çağdaş olabilir ama uygulamada hep eksiklikler olacaktır...Bunlara "evet öyledir" diyenler Türkiye'de de var ve bunlar farklı siyasi kanatlara mensup. Bu çevreler zaten bütün bu konularda Türkiye'nin daha fazla ileri gidemeyeceğini ve gitmemesi gerektiğini düşünüyor.Bu da Türkiye'nin içerden aşağılanması... Asıl ağır olan da bu inançsızlık, bu "aza razı olma" durumu. "Türkiye'ye bu kadarı yeter" sesleri dışarından her zaman gelecektir ama Türkiye'nin yolunu asıl tıkayacak olan, o "dış ses" değü, "iç sesler"dir.* AB Komisyonu "Türkiye'nin yolu açıktır" diyor. Bu yolculuğun tamamlanmasını sağlayacak tek güç, Türkiye'nin iradesidir. Bu irade güçlü olduğu sürece Türkiye'yi sevmeyen "dış sesler"le Türkiye'ye güvenmeyen, korkan "iç sesler" susacaklardır.

Devamını Oku

Erime

28 Haziran 2005

CHP'den bir milletvekili daha istifa etti. Bu on dokuzuncu istifa. CHP'den seçilmiş olan milletvekillerinin yüzde onundan fazlası partisini terk etmiş oldu.İstifalar farklı farklı olabilir, farklı görünebilir, ama sonuçta ortada Meclis'e geldiği sayının yüzde 10'undan fazlasını kaybetmiş bir parti vardır.CHP'nin kayıplarının bu kadarla kalmayacağı, önümüzdeki günlerde daha başka milletvekillerinin de istifa edecekleri uzun süredir konuşuluyor.İstifa edenlerin bir bölümü, siyasete girerken kafasında kurduğu dünyanın hayalde kaldığını görüp umutsuzluğa kapılan ve siyaset hayatına devam etmeyecek olanlardır.Diğerleri ise CHP'nin geleceğinden umudu kesenlerdir.Bundan sonraki seçimde Genel Başkan'ın kendisini aday göstermeyeceğine veya partinin yüzde on barajını aşmayacağına inananlar da CHP'yi terk ediyor. Bunların adresi Anavatan Partisi oldu.Mutlu 'memur'lar!..CHP yönetiminin gerek iç politika gerekse dış politika konularında uyguladığı dar ufuklu "taktik"lerin partiyi küçültmekte büyük katkısı olduğu görülüyor. MHP ile aynı çizgide politika yapan bir sosyal demokrat partinin gelişme şansını bu çizgiyi oluşturan ve sahiplenenler düşünmüyor olsalar gerek.CHP'deki inandırıcılık "erozyonu"nun en açık örneği son yapılan "dokunulmazlık" kampanyasıdır. Partinin üst yöneticilerinden biri "dokunulmazlık" zırhına sığınarak "ihaleye fesat karıştırma" iddiasıyla yargı önüne çıkmaktan kurtuluyorsa, o partinin bu konuda söyleyeceği tek bir kelime dahi inandırıcı olamaz.* CHP yönetimi partiyi kendi içine tıkamıştır. Çıkartmaya da niyetli görünmemektedir. CHP yöneticileri bu durumlarından mennundurlar. Meclis'tedirler, unvanları vardır, televizyona çıkmaktadırlar, demeçleri gazetelerde yer almaktadır, Ankara'da herkes onları tanımakta ve insanlar karşılarında hazırolda durmaktadır.Bir siyasi için bu durum yeterli oluyorsa, o siyasi çoktan memurlaşmış demektir. CHP uzun süredir memurlaşmıştır.* CHP yönetiminin durumuna bakarken parti için muhalefeti de görmek gerekir. Onlarca "siyasi" sürekli olarak Baykal ve ekibi aleyhine konuşuyor ama hiçbiri politika üretemiyor, üstelik birbirleriyle de bir araya gelemiyorlar.CHP insan açısından erimektedir, siyasi açıdan erimektedir, etkinlik açısından erimektedir, güven açısından erimektedir, inandırıcılık açısından erimektedir. Böyle bir toptan erimenin sonucu da oy açısından erimektir.

Devamını Oku

Batıklar ve yanlışlar

27 Haziran 2005

2000 yılında başlayan ağır ekonomik krizde Türk ekonomisi ve mali sektör çok ağır darbe aldı. Bu krizden önce "saldım çayıra Mevlam kayıra" sistemiyle yürüyen bankacılık kesimi ekonomiye 28 milyar dolar yük de yükleyerek en büyük yarayı aldı.2005 yılındayız, bugün baük bankalar ve sahipleriyle, sorumlulanyla ilgili bir "keşmekeş" hali devam ediyor.Karmaşık hukuki açıklamalar içinde dağılırsak gerçekte ne olduğunu anlamamız son derece güçtür.Baük bankaların tasfiyesi ve zararların sorumlulardan tahsilatıyla görevli olan Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) zaman zaman gerçekleşen tahsilatlarla ilgili açıklamalar yapıyor. İzleyen herkesin gördüğü üzere, alınabilen paraların çok büyük bölümü "çanak çömlek" satışlarından geliyor. TMSF bir tür "pazar" kurdu, el konulmuş bir takım mallar burada sergileniyor ve satılıyor.Bu satışlarından gelen para 28 milyarlık fatura içinde tam anlamıyla devede kulaktır. Bu tür satışlarla 28 milyarın yüzde 5'inin çıkacağı bile kuşkuludur.Batık banka sahiplerinin her birinin durumu, hukuki açıdan farklı olabilir. Ancak tam açıklama yapılmadığı için bu farklar, "farklı uygulama" gibi yansıyor; birilerinin üzerine gidilirken, birilerinin üzerine gidilmiyor görüntüsü doğuyor.Bu görüntünün kaynaklarından biri, el konulmuş ya da tedbir konulmuş ve asıl büyük gelir sağlayacak malların ve şirketlerin satılmasında gösterilen tereddüttür.Bu kriz yönetilemiyorUzanlar'ı örnek alırsak, bu ailenin elektrik şirketlerine devlet el koydu, telefon şirketiyle ilgili olarak ne iş yapıldığı, satışı ve TMSF alacaklarının tahsilaüyla ilgili ne yapıldığı belli değil. Şarap mahzenleri, purolar, tekneler satıldı ama asıl değerli mallar, medya grubu ve telefon şirketi için nasıl bir çalışma yapıldığı belli değil...Baük bir banka patronunun eşinin bir Avrupa bankasındaki parayı vererek yurt dışına çıkış izni alması... Bir başka patronun eşini VIP'den geçirerek Londra'da ev satmaya yollaması ve yanlarında bir de yüksek bürokratın bulunması sadece "magazin" olayları değildir. Bunlar, batık bankalar olayında yaşanan "keşme-keş"in ve krizi yönetmekle yükümlü olanların olaya "hakim olamadığının" görüntüleridir.Durumları birbirinden çok farklı olmayan "sanıkların" biri ağır cezayla hapishanedeyken bir başkasının ortada dolaşması, bir başkasının havaalanı VIP'sinde görünmesi kamu vicdanını yaralar.Şu anda bu olup bitenlerde herhangi bir art niyet aranmayabilir ama böyle önemli bir konuda "beceriksizlik" de hiç hafif bir suç değildir.

Devamını Oku

Yeni bir sorun...

27 Haziran 2005

Adaylar arasındaki en katı İslamcı, İran'ın yeni Cumhurbaşkanı oldu. Üstelik aldığı oy oranı yüzde 60'in üzerinde.İran'ın yeni lideri, çeyrek yüzyıl önce gerçekleşen "İslam Devrimi"nin ilkelerine her alanda dönüşü öngören bir siyaset izleyeceğini söylüyor. Siyasi hayatında da bu görüşün temsilcisi ve uygulayıcısı olarak "temayüz" etmişti.Bu gelişme, sadece İran'ın "iç" politikasını ve yönetimini ilgilendiren bir gelişme değildir. Çünkü günümüz dünyasında "iç" kavramı da değişti.İran İslam Devrimi'nin temel anlayışlarından biri, "İslam tarafından kurtarılmış olan topraktan devrim ihracı için çalışılması" olmuştur.ABD'nin tekrar "baş düşman" rolüne getirildiği bir İran'ın komşularına dönük siyasetlerine de bu anlayışın damgasını vurması kaçınılmazdır.Başka bir deyişle, İran Irak'taki direnişe destek olacaktır, Suriye ile ABD arasındaki gerilimde Suriye'ye destek olacaktır ve Batı ile ilişkileri iyi olan Türkiye'ye "düşman" olacaktır.Bu "düşmanlığın" derecesini ve pratikte alacağı yönleri de diğer bölgesel ve uluslararası gelişmeler belirleyecektir.Ancak kesin olan, Türkiye'nin kaçınılmaz olarak Doğu'dan rahatsız edileceğidir. İran'daki İslamcı yönetim daha önce bu amaçla hem radikal İslamcı örgütleri destekledi hem de PKK'yı kullanmak istedi. Geçen 25 yılda yaşanmış gerilimleri hatırlamalıyız. Bunların arasında Atatürkçü bilinen etkili isimlere yönelik suikastler ve cinayetlerin bulunduğuna ilişkin güçlü kuşkular henüz ortadan kalkmadı.Türkiye'nin işi zorIrak'ın kısa dönemde sakinleşmesi söz konusu değil. Sakinleşmek bir yana, savaşın daha da tırmanacağının işaretleri görülüyor. İran'ın desteğiyle daha anti-Amerikan tavırlar alacak olan Iraklı Şii toplumunun da bu tırmanıştaki etkisi artacaktır.Lübnan Suriye'nin elinden "kurtarılmıştır" ama Suriye de aynı yönetim de yerli yerindedir ve Amerikan yönetimi ile en küçük bir yumuşama işareti görülmüyor.Bu üç ülke Türkiye'nin doğusundaki ve güneyindeki üç komşusudur. Her üçü de Amerikan yönetiminin "hedefi" durumundadır. Ve üçünün içinde bulunduğu durum Türkiye'yi yakından etkiliyor.Amerikan yönetiminin, adına ne denilirse denilsin Ortadoğu politikalarının sonucu bu tablodur. Bush yönetiminin bilinen politikaları sürdükçe de yangın büyümekte ve Türkiye'yi giderek daha fazla etkilemektedir.İran'da yaşanan ikinci İslam devriminin sandık aracılığıyla gerçekleşmiş olması ise gelecekte yaşanacak sorunları azaltacak değil tam tersine artıracak bir unsurdur. İran'daki yeni yönetim bu sandık desteğinden daha fazla güç için yararlanacaktır.Bush yönetiminin politikalarının sonuçları Türkiye açısından hep "zarar" ve "sorun" hanesine yazılıyor. Yakın dönemde de bu durum değişmeyecek.Türkiye'nin bu kıskaçtan sıyrılması ve doğusundaki yangından etkilenmemesi için yine büyük bir siyasi ustalık gerekiyor.

Devamını Oku

İnsanın değeri

25 Haziran 2005

Mağrur bir hükümdar bir sufi bilginini yanına çağırttı ve sordu: "Ben iyi bir hükümdarım, ama halkım beni fazla sevmiyor, bunu sokaktan geçerken görüyorum. Halkımın gözünde değerimi artırmak için ne yapmalıyım?"Sufi bilgin kısaca "iyi davranışlar" diye cevap verdi. Hükümdar bu cevaptan tatmin olmadı:"Ben birçok iyi davranışta bulunuyorum, ama bunları pek az kimse görüyor, pek az kimse anlıyor...""Bunun fazla önemi yok" dedi sufi bilgin, "siz ne yaptığınızı biliyorsanız, başkaları da bilecektir...""Peki dış görünüşün hiç mi etkisi yoktur" diye sordu hükümdar."Vardır. Ama birinci derecede bir etki değildir..."Hükümdar bu cevaptan da hoşlanmadı, çevresindekiler de tepkileriyle onu destekliyorlardı.Hükümdarın öfkesi giderek arttı: "Bana bak ihtiyar, bu söylediklerini bana göstereceksin!"Sufi bilgin, hükümdarın eski giysiler giymesini istedi, birlikte şehre indiler. Pazar yerine geldiler.Sufi, hükümdara tezgâhında meyveler satan birini gösterdi:"Gidin, ağır bir hastanız olduğunu ama paranız olmadığını söyleyin, hasta için parasız bir kilo çilek isteyin..."Hükümdar gitti, sufinin söylediğini yaptı. Pazarcı karşısında duran hırpani giyimli adama baktı ve "Defol" dedi, "nereden bileyim hastan olduğunu... Ama yüzüne bakınca anlıyorum ki sen bir hırsızdan başka bir şey değilsin..."Hükümdar tam öfkeyle kimliğini açıklayacaktı ki, sufi onu kolundan tutup uzaklaştırdı. Nehrin kıyısına doğru biraz yürüdüler. Tepelerdeki karlar çözülmüştü, nehir deli deli akıyordu.Kıyıya geldiklerinde sufi birden hükümdarı suya itti. Hükümdar şaşkınlıkla çırpınıyor, çevrede toplananlar ise yalnızca seyrediyordu.Birden seyircilerin arasından, son derece fakir olduğu kılığından anlaşılan bir genç çıktı, suya atladı ve hükümdarı kurtardı.Yalnız kaldıklarında hükümdar "Söyle bakalım neydi bunlar" dedi.Sufi söyledi:"Gerçekten iyilik yapmak niyetinde olduğunuz yüzünüzden anlaşılmıyordu, istediğiniz bir kilo çileği alamadınız... İyi davranışın gerçekten iyi bir amacı olup olmadığını insanlar anlar... Suya düştüğünüzde bir sürü insan sizi seyretti ama suya atlayan en hırpani ve fakir kılıklı olandı... Bir şey kazanmayacağını biliyordu, çünkü siz de fakir kılığındaydınız, sadece iyi bir davranış gösterdi, başka bir beklentisi yoktu... Üstelik bunu yapan, çevrenin en fakir, en kötü giyimli kişisiydi...Sabah size anlatmak istediğim de buydu..."

Devamını Oku