Eskimeyen bir söz

19 Temmuz 2005

Metin Toker'in bir sözü bir kez daha televizyondan döküldü: "Ne muhteşem bir macera gazetecilik: Bir, sevmek; iki, adam gibi yapmak şartıyla..."Her olay bir yerinden gazeteciliği gündeme getiriyor. Gazeteler, gazeteciler ve gazetecilik vazgeçilmez bir tartışma konusu olmaya devam ediyor.Başbakan da gazetecilere gazetecilik öğretiyor ve kendi ülkesinin gazetecilerini sevmiyor, magazin programında en bozuk Türkçeyle konuşan manken kızcağız da gazetecilik hakkında ahkâm kesme cesaretini bulabiliyor.Metin Toker'in sözünün içinde tabii ki gazeteciliği "ayağa düşürmemek" de var. Gazeteciliği "adam gibi yapma" nın içinde çok fazla şey var. "Adam gibi yapma"nın koşullarını korumak var; ilişkilerinin, sözünün, kaleminin (ya da bilgisayarının) ayarını "adam gibi"lik içinde tutabilmek var.Bu "ayarı" kaçırtacak çok fazla unsur vardır. Bir kere çevreden "gaz veren" çoktur: "Ne muhteşem yazıyorsun, vurdun mu çıkan ses Ay'dan duyuluyor..."Ayarı kaçırmaya, "adam gibfnin ne olduğu konusunda kafa karışıklığına yol açan önemli bir unsur da her gün adını, yüzünü gazetede görmektir. "Adam gibfnin ayan kaçti mı, bir tür "narsisizm" yani kendine hayranlık başlar. O zaman da ayar bozukluğu alır başını gider.Nimetlerini değil, esasını sevmekMetin Toker demiş ki: "Sevmek şart..." Buradaki "sevmek"ten kasıt, kendini ve kaleminin gücünü sevmek, kendine hayran olmak değil. Yaptığın işin sırasında en mütevazı emekçisi olmayı sevmek. Bir küçük ayrıntıyı doğrulatmak için saatler harcayabilmek, bir yanlış yapmamak için günler harcayabilmek, bir fazla şey öğrenebilmek için ömrünü harcayabilmek...Yine buradaki "sevmek" ten kasıt, işin nimetlerini değil esasen "işi" sevmek. Gazeteciliğin getirdiği güçleri ve nimetleri herkes sevebilir, ama onlardan önce işi sevenler her zaman farklılıklanyla diğerlerinden aynlır."Adam gibi" ve "sevmek" bir arada olduğunda gazetecilik gerçekten muhteşem bir macera olabiliyor. Bunlar olmadığı zaman, ayarlar kaçtığı zaman gazetecilik, gazetecilik dışında her şeyin öne çıkabildiği bir eziyet ya da bir kişisel savaş alanı olabiliyor.Meslekteki 25 yaşında bir genç insan için Metin Toker'in bu sözü fazla bir şey ifade etmeyebilir. Ama gazetecilikte otuz yılını doldurduğunda, insanın gözlerinin önünden yüzlerce yüz, binlerce olay geçiyor. Ve Metin Toker'in sözünü ettiği gazetecilerle diğerleri arasındaki farkı çok iyi anlıyor.

Devamını Oku

Çıkmaz sokak

18 Temmuz 2005

Bombalarla siyaset çıkmaz sokaktır. Bombalan yerleştirip patlatanlar, insanları öldürenler bu sokağın ucunda tıkanır kalırlar. Tabii ki çok zarar verirler ama bu sokaktan herhangi bir yere ulaşma imkânı yoktur, bugüne kadar hiç olmadı...Kuşadası'nda turist öldürmenin siyasi mantığı olamaz.Bunu yapanlar, nasıl bir siyasi amaç için insan öldürdüklerini düşünürlerse düşünsünler, yaptıkları eylemle o amacı da yok ettiklerini anlamıyorlar.Türkiye'yi tekrar kan ve ateşe bulamanın gerçek ve gerçekçi bir siyasi amacı olamaz. Yeniden savaşan bir ülkeye dönüşmemizin hiç kimseye bir faydası da olmayacaktır. Bazılarına olur, sadece bir savaş ortamında varlıklarım koruduklarını zannedenlere olur. Bir ülkeyi tekrar dehşet ülkesine çevirmiş olarak kendilerini "başarılı" bulabilirler. Ama girdikleri sokak yine de çıkmaz bir sokaktır.Terörü tırmandırarak bir "pazarlık" ya da "görüşme" ortamı sağlamayı umanlar varsa, bu çağda böyle bir sonuca ulaşmalarının da mümkün olmadığını görmelidirler.Tereddüt, can kaybettirirPKK'nın uzun bir sessizlikten sonra yeniden terörü tırmandırmaya yönelmesinin nedenlerini araştırmanın da anlamı yok. Uzun dönemde, uzun bir savaş süreci içinde "Büyük Kürdistan" hayaline daha fazla yaklaşmayı umanlar için de bu sokak, çıkmazdır.Türkiye'nin Kürt kökenli vatandaşlarının geleceği gelişmiş bir Türkiye içindedir. Toplumsal barışın sağlandığı, demokratik bir hukuk devleti içinde yaşamakla kan dökmek arasında yanlış tercih yapanlar ancak birilerinin oyuncağı olarak kalırlar.Kuşadası'ndaki bomba ile Batılı turistleri korkutarak Türkiye'ye gelmelerinin engellenmesi amaçlanmış olabilir. Böyle bir sonuç alınsa bile bu sonuç kime, nasıl bir siyasi fayda getirebilir, orası çok kuşkuludur.Kürt kökenli Türk vatandaşlarının sözcüsü durumundaki kişilerin temel ayrımı çok açık olarak ortaya koymalarının zamanı çoktan gelmiştir.PKK'nın önündeki tek mantıklı seçenek de hemen silahlı eylemleri durdurmak ve silah bırakmaktır. Bunun dışındaki her gelişme yine insanların acı çekmesi, kan dökülmesi ve bütün ülkenin sıkıntılı günlere dönmesidir.Şu anda görev "Kürt aydınları" olarak adlandırılan kişilerdedir. Açık tavır alarak silahların tümüyle bırakılması istemek durumundadırlar. Her tereddüt zararı büyütür, zaman kaybettirir, can kaybettirir.

Devamını Oku

Çirkin sesli müezzin

16 Temmuz 2005

Mevlâna, Mesnevi'de çirkin sesli bir müezzin hikâyesi anlatır. Bir mahalle camiinin sesi çok çirkin ve ezanı olabilecek en kötü şekilde okuyan bir müezzini vardır. Mahalledeki Müslümanlar da durumun farkındadır ama yanlış anlaşılma korkusuyla hiç kimse sesini çıkarmamakta ve çirkin sesli müezzin günde beş kez ezan okumaya devam etmektedir.Bir gün mahallede oturan gayrimüslimlerden biri eli kolu eşyalarla dolu olarak camiye gelir. Müezzinle görüşmek istediğini söyler. Müezzin gelir, gayrimüslim onun boynuna sarılır, "çok teşekkürler, çok teşekkürler" diyerek elindeki hediyeleri verir.Gayrimüslim geri dönerken çevredeki insanlar ardından koşarlar, yanına gelip "hele dur biraz" derler. Tabii ki bu olayın nedenini merak ermektedirler. Gayrimüslim anlatır:"Benim büyük kızım bir süre önce bazı kitaplar okudu ve bana Müslümanlığa geçmek istediğini söyledi. Ben de biraz beklemesini, geçmeden önce tam bir değerlendirme yapmasını söyleyip zaman kazanmaya çalıştım. Kızım sözümü dinledi ve düşünmeye devam ederken mahallenin camiine bu müezzin geldi.O kadar çirkin bir sesi var ve ezanı o kadar kötü okuyor ki, kızım dün bana Müslüman olmaktan vazgeçtiğini söyledi. Ben de onun için bu müezzine teşekküre geldim ve hediyeler getirdim."***Mevlânâ'nın hikâyesi bu kadar. Mevlânâ yorumcuları bu hikâyenin ana fikrinin tümüyle ezanla ilgili olduğunu söylüyorlar. Ezanın iyi okunması, müezzinin sesinin uygun olması gerektiğini, yoksa çok bağırmanın ezanın gücünü artırmayacağını söylüyorlar.İlk ezanı okuyan Bilal-i Habeşi'nin Hazreti Muhammed'in sürekli müezzini olması, bazı telaffuz hatalarına rağmen sesinin güzelliği nedeniyle Hazreti Muhammed'in onu müezzin olarak tutması da bu hikâyenin arkasındaki fikir olarak aktarılıyor.***Bu yorumlara, aktardığımız hikâyenin özüne uygun olarak, kötü sesli ve makam bilmeyen müezzinlerin değiştirilmesi, hoparlörlerin sonuna kadar açılmaması fikirlerini ekleyebiliriz.Bu hikâyeden de bütün benzer hikâyeler gibi, okuyanın o andaki durumuna göre farklı sonuçlar, "hisse"ler çıkabilir. Okumak ve düşünmek şartıyla.

Devamını Oku

Katsayı savaşı

15 Temmuz 2005

Hükümet ile YÖK arasındaki savaş bitmeyecek. Bu savaşın bir yanındaki türban meselesi, bazen dondurulmuş bazen de canlanmış olarak karşımıza çıkıyor. Diğer yanında da "katsayı" savaşı tırmanıyor.Sözü edilen katsayı, meslek lisesi mezunlarına üniversite giriş sınavı puan hesabında uygulanan katsayıdır. Bu katsayının düşük tutulması meslek lisesi mezunlarının ÖSS'de elde ettikleri başarıyla üniversiteye girebilmelerini zorlaştırıyor.Meselenin ortaya çıkışı aslında meslek liseleriyle değil, doğrudan doğruya imam hatip liseleriyle ilgili.* İmam hatip lisesi mezunlarına bütün üniversitelere giriş yolları açıldığı sırada bu liselere talepte olağanüstü bir patlama yaşanmıştı. Çocuğunun hem din eğitimi alması hem de diğer çocuklarla aynı haklara sahip olarak istediği üniversiteye girebilmesi birçok aileye çekici gelmişti.* Meslek liselerinin katsayısı düşürülerek bu okullardan mezun çocukların yüksek öğrenimlerini sadece kendi dallarında sürdürmelerine imkân tanıyan sisteme geçildiğindeyse imam hatip liselerine olan talep bir anda düştü. Çocukları için din eğitimi ile üniversite eğitimiarasında bir seçim yapmak durumunda kalanlar üniversite eğitimini tercih ettiler.Bu konuyla ilgili ayrıntılı rakam ve istatistikler birçok araştırmada ve yıllardır yer aldığı için bunları bir kez daha tekrarlamak gereksiz.İmam hatip mezunlarıyla diğer meslek lisesi mezunlarının katsayısı normal liselerle eşit olduğu sürece de bu okullardan üniversite sınavında başarılı olanların sayısında önemli bir artış görülmedi. Pratikte bütün meslek okulu mezunları arasında üniversitede farklı bir dala yönelme imkânı bulanların sayısı son derece kısıtlı kaldı.Sorun gerçekten 'hak' sorunu mu...* Katsayı meselesinde bütün fark, imam hatip liselerine yönelimde ortaya çıkıyor. Sorun, imam hatip liselerine olan talebin azalması sorunudur.Şu an yaşanan katsayı savaşı, kim ne söylerse söylesin, aslında bir imam hatip liseleri savaşıdır. AKP sözcüleri geçen seçim öncesinde türban meselesinde olduğu gibi imam hatiplerin katsayısı konusunda da bol bol vaatte bulundular.AKP hükümeti türban meselesini çözemedi. Kuran kurslarında Çankaya engeline takıldı. Bu durumda katsayı meselesi çözülerek tabandan gelen eleştirilerin bir ölçüde durdurulması isteniyor.Katsayı meselesi budur ve iddia edildiği gibi, meslek lisesi mezunlarının hakları meselesi değildir. Onlar sadece bir araçtır.

Devamını Oku

Krizin adı PKK

15 Temmuz 2005

Türk-Amerikan ilişkilerinde PKK ya da Kürt sorunu uzun süredir kriz konusu. Bu kriz son terörist eylemlerle birlikte tekrar su yüzüne çıktı.* PKK son dönemde terörü yükselterek ne sonuç almak istiyorsa, o sonucu alamayacağını bilmelidir. Bu eylemlerin tek sonucu yükselen gerilimin istenmeyen tepkilere yol açması olur. Böyle bir tırmanıştan PKK'nın herhangi bir şekilde kârlı çıkması da mümkün değildir.* Birinci Körfez Savaşı sonrasında, Irak'ın Kuzey kesimi ABD'nin Çekiç Güç operasyonlarının denetimi altındayken de PKK sorunu yaşanmıştı. Türk yetkililer Çekiç Güç'ün bölgedeki PKK'lılara çeşitli yardım ve destek faaliyetinde bulunduğunu söylüyor ve bunlar da ABD'nin bölgede bir Kürdistan kurulması yönündeki irade ve çabasının ürünü olarak görülüyordu."Kürdistan" olayını ABD belli bir aşamaya getirmiştir. Kuzey Irak'taki Kürt bölgesi birinci Körfez Savaşı'ndan beri adım adım özerk bir yapıya ulaşmış, Irak'ın işgali ile birlikte tümüyle Amerikan desteğinde siyasal örgütlenmesini tamamlamıştır.* Kuzey Irak'ta rahatlıkla yer bulan, destek sağlayan PKK'nın bu imkânları Türkiye'deki terör eylemlerini artırmakta kullanmasının önlenmesi için uzun süredir Amerikan yönetimine başvurular yapılıyor.Son açıklamalardan artık iyice anlaşıldığına göre Amerikan yönetimi bu aşamada PKK'ya ilişkin herhangi bir tedbir almak niyetinde olmadığı gibi Türkiye'nin Kuzey Irak'ta askeri bir operasyon yapmasına da katı biçimde karşı çıkıyor.ABD'nin önceliği...Adı belirsiz bir Amerikalı yetkilinin "Türkiye kendi sınırları içinde istediği gibi askeri operasyon yapabilir, ama sınırları dışında yapamaz" açıklaması Amerikan yönetiminin meseleye bakışını açık olarak göstermektedir. Amerikan yönetimi Kuzey Irak'taki yeni yapılanmanın böyle bir gelişmeyle tehlikeye atılmasını istemiyor.Buna karşılık Başbakan Erdoğan'ın Türkiye'nin gerektiği zaman sınır ötesi operasyon yapabileceğini söylemesiyle de krizin boyutu tam olarak ortaya çıkmış oluyor.* Amerikan yönetimi, Kuzey Irak'taki PKK varlığı ve faaliyetleri konusunda bu aşamada herhangi bir adım atmayacağını açıkça söylüyor.* Bu tavrın PKK'nın yürüttüğü terörü ve gerilimi yükseltme siyasetine cesaret verdiği de ortada. Kuzey Irak'taki imkânlarını kaybetmeyeceğini bilen PKK'nın, kaynakları kesilmedikçe bu tavrını sürdüreceği de anlaşılıyor.* Amerikan yönetiminin önceliği Kuzey Irak'ta Kürdistan yapılanmasının güvenliği olduğu sürece de Türkiye ile PKK'ya karşı bir işbirliğine yanaşmayacağı belli. Erdoğan'ın Bush ziyaretleri bu konuda hiçbir işe yaramamıştır.Türk-Amerikan ilişkilerindeki PKK krizi, Irak savaşı devam ettiği sürece varlığını koruyacaktır.

Devamını Oku

RTÜK örneği

13 Temmuz 2005

Radyo Televizyon Üst Kurulu'nün dokuz üyesi dün Meclis tarafından seçildi. Bu üyelerin 6'sı AKP'nin, 3'ü de CHP'nin gösterdiği adaylar arasından belirlendi.RTÜK yani Radyo Televizyon Üst Kurulu, Türkiye'deki bütün radyo ve televizyon yayıncılığını denetlemek, ilkelere uyulmasını sağlamak ve tabii ki yayın sektörünün daha da gelişmesi için çalışmakla yükümlü.Bu kurulun tek görevi takip ve cezalandırma değildir, her günü neredeyse çalıştıkları süre kadar televizyon başında geçiren Türk halkına daha nitelikli, daha çeşitli "hizmet verilmesini" sağlamaktır.AKP ve CHP'nin gösterdiği adaylara ve seçilmiş olan isimlere bakıldığında, görev yapacakları alanda, medya alanında büyük deneyim sahibi ve önemli sorumluluk taşımış kişiler olmayışlarının ortak noktalan olduğu görülüyor. Kuşkusuz her birinin gazetecilik alanında belli bir deneyimi vardır ve elbette bu meslektaşlara! meslekteki çalışmalarını hafife almamak gerekir.Ancak Türkiye'nin radyo televizyon düzenini daha ileriye götürecek, bu alanı bugünkü sıkıntılarından kurtaracak heyet bu mu olmalıdır, sorusunun cevabı da belli.AKP'nin seçtikleri AKP'ye yakın yayın organlarından geliyor, CHP de kendine yakın isimleri seçmiştir.Bunun ne anlama geldiği ortada...Geriye doğru bir adım dahaAnkara'da hiç kimse, yani iktidar ve muhalefet partileri RTÜK gibi önemli bir bağımsız kurulun görevini en başarılı şekilde yapması konusunda bir kaygıya ve sorumluluğa sahip değil anlaşılan.Onlar için önemli olan, bu kurulun üyelerinin kendi görüşlerine ve partilerine yakın olmaları. Ankara yine eskimiş ve köhne mantığına uygun bir paylaşıma gitmeyi tercih etti. RTÜK'ün bu alanda büyük deneyimi olan ve yetkilerini kullanabilecek bir heyet olması istenmiyor, istenen, "partiye ve hükümete bağlılık"tır. Bu, yeni RTÜK üyelerinin öyle davranacakları anlamına gelmez, ancak onlardan istenen ve istenecek olan budur.Bağımsız kurullar ve kurumlar, siyasetin önemli alanlarda günlük müdahalelere girişmesini önlemek için getirilmiş bir sistemdir. Ama bu sistem öncelikle siyasilerin küçük iktidar alanlarını daralttığı için fiili durum yine eski haline, siyasetin ve iktidarın her işin içinde olması haline döndü.RTÜK kanunu değişikliği ve dün yapılan seçim Ankara'daki siyasi iktidar sahiplerinin, muhalefet de dahil, bu kurumlara bakışını gösterdi. Onların istedikleri, kendilerine bağlı, sözlerinden çıkmayacak memurlar.Bağımsız kurumlar ve kurullar sistemi böylece bir kez daha siyasi iktidar lehine geriletilmiş oldu.

Devamını Oku

Çankaya'ya tanıdık bir kişi

13 Temmuz 2005

Tayyip Erdoğan'ın Amerika gezisi dönüşünde Ertuğrul Özkök ve Ergun Babahan ile yaptığı konuşmalarda Cumhurbaşkanlığı seçimi de gündeme geliyor ve Erdoğan şunu söylüyor: "Merak etmeyin, tavsiyeleri dinleriz. Herkesin tanıdığı birini göndeririz oraya.""Orası" Çankaya Köşkü oluyor."Göndeririz" kelimesindeki "biz" de herhalde Erdoğan'ın kendisi oluyor.Bu konuşma tarzının karşılığı meseleyi, yani Cumhurbaşkanlığı seçimini hafifsetme hatta bir anlamda küçümsemedir. Bu üsluptaki kendine aşırı güvenin altında aynı zamanda bir güvensizlik yattığını görebiliriz.Erdoğan'ın sözlerindeki ve tarzındaki meseleyi hafifletme çabasının gerçekte bir karşılığı bulunmuyor. Cumhurbaşkanı'nın seçimi Türkiye'de her zaman önemli olmuştur, çoğu kez siyasi gelişmeler açısından da belirleyici bir unsur niteliği kazanmıştır."Herkesin tanıdığı birini göndeririz" tarzıyla meseleyi hafife almak mümkündür, hafife alınmasını beklemek mümkün değildir.Bu üslup sahibini yaralarCumhurbaşkanlığı seçimi, Çankaya'ya çıkacak onuncu Cumhurbaşkanı'nın kimliği bugün her zamankinden fazla önem kazanmıştır.Eğer Erdoğan kararını verir ve aday olup seçilirse daha farklı bir Türkiye'yle karşı karşıya olacağız. Tam tersine, Erdoğan istediği halde aday olamazsa Ankara ve Türkiye bu kez bunun etkilerini yaşayacak.Bir başka olasılık da Erdoğan'ın özlemini bir sonraki döneme bırakıp, bugünkü Cumhurbaşkanı ile yaşadığı sorunları aşmak için Çankaya'ya "denetim" altında olacak bir kişiyi göndermesidir. AKP ve Erdoğan, Cumhurbaşkanı Sezer'in vetolarından rahatsızlığını gizlemiyor. Dolayısıyla eğer Erdoğan geri çekilirse Çankaya'ya "göndermek" isteyeceği kişi, büyük olasılıkla o makamın hükümet ile tam uyumunu sağlayacak bir kişi olacak.Bu da kısaca "AKP'li bir Cumhurbaşkanı" demektir ve bunun yaratacağı sıkıntıları göğüslemek için de büyük bir güç ve iradeye ihtiyaç vardır.Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından genel seçimler olacağı için ilk seçimin ikincisini etkilemesi de doğaldır.'Takmayın kafaya, birini bulur gönderiveririz..." üslubunun yeni Cumhurbaşkanı seçimi meselesinde yeri yoktur ve olmamalıdır. Bu üslup meseleyi hafifletmez, tam tersine bu üslup sahiplerini yaralar.

Devamını Oku

Koalisyonda çatlak var

11 Temmuz 2005

Çatlağı yüksek sesle dile getiren kişi, hükümetin üçüncü adamı olan ekonomik koordinasyon sorumlusu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener.Çatlağın konusu Türk ekonomisinin geleceği ve bu gelecekte yabancı sermaye yatırımlarının yeri.Şener, önce televizyon şirketlerinde yabancı sermaye paylarının sınırlanması için uğraştı, bunu başardı ve bu pay yüzde 25'te kaldı.Dünkü Milliyet Gazetesi'nde yer alan demecinde de "stratejik" alanlardaki bütün yabancı sermaye yatırımlarının sınırlanmasını savunuyor. Bu "stratejik" alanların başında bankacılık ve enerji geliyor.* Şener'in görüşlerinin ayrıntısının fazla önemi yok; önemli olan nokta, Türkiye'nin geldiği bu yol ayrımında "eski" düzeni savunuyor oluşu.Eski düzeni herkes biliyor, yabancı sermayeden en başından itibaren kuşkulanmak, "bizi soymaya geliyorlar" diye kötü davranmak, gelmemesi için de elinden geleni yapmak.Bu tavır ve bakış, Türkiye'nin geleneksel siyasi yapısında sadece sol değil en sağdaki hareketler, radikal milliyetçiler ve siyasi islam tarafından savunuluyordu. Kimine göre yabancı sermaye bizi soyacaktı, kimine göre ahlâkımızı bozacaktı, kimine göre milli dokumuzu değiştirecekti. Ama hepsini birleştiren ortak nokta, yabancı sermaye girişine elden gelen her engeli çıkarmak oldu.Nereye kadar?Avrupa Birliği yolunda yaşayacağımız zihniyet gelişiminde en başta değişmesi gereken, bu yarım yamalak ve beceri yoksunu "devletçilik" anlayışıdır.Türkiye bir yol ayırımında. Bu yol ayrımının bir yanında Avrupa Birliği "düzeni" diğer yanında ise bizim eskimiş hantal yapımız var. Yol seçimini yaparken fazla "ama"ya yer yok.* Ya bugün olduğumuz gibi kalacağız, hatta daha da geriye gitmeyi göze alacağız ya da ileri bir uygarlık düzeyinin bütün gereklerini yerine getireceğiz.AKP siyasi İslam kökenli bir partidir. Kuruluş ve gelişme aşamalarında kökenini geride bırakan tercihler yapmış, ileri demokrasi ve AB yolunda önemli adımlar atılmasını sağlamıştır. Ancak "asıl" kuşku hiçbir zaman ortadan kalkmamıştır:AKP bunları kendi kökenine uygun bir özgürlük ortamı için mi yapıyor yoksa bu ileri düzeni gerçekten istiyor ve benimsiyor mu?* Abdüllatif Şener'in mantığı "bu kadar yeter" diyor. Bu çıkışta bir tür "köklerine dönüş" çabası olduğunu düşünürsek, Şener bu gidişten rahatsız olan ve süreci bir yerde durdurmak isteyen muhafazakâr güçlerin sözcüsü olarak ortaya çıkıyor. Dışarıya dönük konuşma geleneği olmayan bir siyasi harekette, üstelik partinin üçüncü kişisinin böyle bir çıkış yapması aslında çatlağın boyutunu da gösteriyor.

Devamını Oku