Futbol siyaseti

26 Temmuz 2005

Trabzonspor Kıbrıs Rum kesimine gitti ve Anorthosis Famagusta takımıyla maç yaptı.Katılım ortaklığı belgesi, yani Türkiye'nin gümrük birliği anlaşmasını bütün üyelere dolayısıyla Kıbrıs Rum (Cumhuriyeti) kesimine yayan belgenin imzalanması konusunda aylardır bir sürü gürültü kopuyor.Sürekli olarak deniliyor ki: "Bu, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'ni tanımak anlamına gelmez."Peki Trabzonspor'un Kıbrıs Rum kesimi takımıyla, onun sahasında maç yapması ne anlama gelir?Bu da tanıma anlamına gelmez. O zaman ne gelir?..Gözlerimizi kapatıp kendimiz çalıp kendimiz söyleyerek geçirdiğimiz güzel yıllar artık çok geride kaldı. Dünyanın gerçekleri var, iyi gerçekleri de var kötü gerçekleri de var. Bütün bunları bilmenin; yerimizi, imkânlarımızı, gerçek güçlerimizi bilmenin zamanı geldi geçiyor.Kıbrıs'ta geleceği göremeden yanlış politikalar sürdürdük, şu anda bunların sonuçlarını alıyoruz. "Kıbrıs'ı satmayız" diye büyük nutuklar atanlardan hiçbiri "Trabzonspor Kıbrıs Rum kesimine gitmesin" diyemedi.Çifte standardın cilvesi!Trabzonspor Kıbrıs Rum kesimine gitti, hem de Atina üzerinden gitti.Kıbrıs meselesi üzerine yıllardır üfürüp savuranlar seslerini çıkarmadılar. Çünkü bu kararın kabul edilmemesi ve Trabzonspor'un maça gitmemesi Türkiye'nin bütün uluslararası futbol organizasyonlarının dışında kalması sonucuna yol açabilirdi.Futbolda bunu kabul ediyoruz. Kimilerinin içi burkulsa da seslerini çıkaramıyorlar. O zaman Türkiye'nin Avrupa Birliği sürecinde önemli adımlardan biri olacak "gümrük birliği anlaşmasını genişletme belgesi" konusunda bu kadar tepki göstermelerinin bir açıklaması olmalı.Bu pek milliyetçi kesimler için Türkiye'nin Avrupa Birliği sürecinde gecikme yaşanması, hatta Türkiye'nin bu süreç dışında kalması önemli değil.Konu futbol olunca durum değişiyor, bütün milliyetçilikler unutuluyor, bütün "sattırmam"cılar susuyor, herkese "vatan haini" diyenler böyle bir konu yokmuş gibi saklanıyor.* Başbakan Erdoğan'ın bugünkü İngiltere gezisinin hemen ardından "gümrük birliği ek protokolü" imzalanacak. Trabzonspor'un maçı konusunda susanlar eğer bu belge için bağırıp çağırırlarsa sadece çifte standartlı olduklarını göstermiş olurlar.* Hükümet ek protokolü hemen imzalayıp AB sürecinin kesintisiz sürmesinin yolunu açmakla yükümlüdür. Çifte standartçı sahte milliyetçilerin baskılarının hiçbir önemi yoktur. Trabzonspor hepsini susturmuştur.

Devamını Oku

Terör soyut değildir

26 Temmuz 2005

Türkiye'de, dünyadaki siyasilerin de bir ölçüde benimsediği bir üslup gündemde. Soyut bir "terör olayı"ndan söz ediliyor. Sanki bu terörü yapanlar uzaydan gelmiş yaraüklarmış gibi.Soyut bir terör yoktur. Siyasi ve sosyal amaçlan gerçekleştirmek üzere şiddet yöntemlerine başvurmanın adı "terör"dûr. Teröristler ne uzaydan gelmiştir ne de haşhaşla uyuşturulmuştur. Bunlar, hedefleri olan, bu hedefler için ölmeye hazır insanlardır. Belli toplumsal koşulların içinden çıkmışlardır, bu koşulların yarattığı siyasi hareketlerde yer almışlardır ve terörü mücadele yöntemi olarak benimsemişlerdir.Ankara'da da yaygınlaşan üslup şu: "Biz terörden çekerken Baü bizi anlamadı, şimdi terörü onlar da tanıdı..."Baü terörü yeni tanımadı, ingiltere yıllarca IRA terörüyle uğraştı. Bu terörü İrlanda'nın bağımsızlığı için savaşanlar yapıyordu. İspanya, ETA terörüyle uğraştı. ETA, Bask'ın bağımsızlığı için terörü mücadele yöntemi olarak seçenlerin örgütüdür.italya hem Kızıl Tugaylar' in hem de faşist örgütlerin terörünü yaşadı.Fransa radikal sol terörle uğraştı ve hâlâ Korsika'nın bağımsızlığını isteyen örgütler bu küçük adada terörü sürdürüyor.Rusya halen Çeçenlerin terör eylemlerinin hedefi durumunda.Filistin Kurtuluş Örgütü yıllarca terör eylemleriyle dünyayı sarstı. Su anda da inisiyatifin radikal islamcıların eline geçmesiyle israil yine terörün hedefi.Türkiye, milliyetçi Kürt terörüyle uğraştı. Onlar uzaydan gelmemişti. Türkiye bu terörün acılarını hâlâ çekiyor ve aynı zamanda radikal İslamcı örgütlerin de terör alanı oldu. Nasıl ve ne zaman örgütlendikleri, bunlara neden göz yumulduğu da biliniyor.Adı konmadıkça önlenemezÖrnekleri sıraladık. Bunların hepsi çok bilinen ve terörden vazgeçmemiş örgütlerdir. Hepsi belli toplumsal ortamların, çok belli koşulların ürünüdür ve hepsi belli siyasi örgütlenmelerle başarılmaktadır.Tümünün parasal kaynakları vardır; kimilerine bazı "güçler" kimileriniyse bazı "başka güçler" arka çıkmakta, "bir gün lazım olur" mantığıyla varlıkları desteklenmektedir."Dış" desteklerin varlığı, bunların toplumsal kaynaklarının olmadığı anlamına gelmez.Su anda Türkiye'yi kana bulamaya devam eden terörün adı belli. Su anda bütün dünyayı savaş alanına çevirmeye çalışan terörün de adı belli.Adları konulmadan, toplumsal ve siyasal kaynakları tanı ve doğru olarak tespit edilmeden bunlarla mücadele edilemez.Terör uzaydan gelmiş soyut bir olay değildir. Her şeyiyle; kökleriyle, kaynaklarıyla, psikolojik dayanaklanyla, uluslararası destekleriyle son derece somuttur.Soyut ve genel bir terörle mücadele edilemez. Türkiye'deki PKK terörü ayrıdır, radikal İslamcı terör ayrıdır, ikisinin kaynaklan ve destekçileri farklıdır, tümünü soyut bir terör kavramı içinde ele almak sadece saflıktır ve terörle gerçek anlamda mücadeleyi olanaksız kılar.

Devamını Oku

Daha çok öldürecekler

25 Temmuz 2005

Londra bombacılarından birinin annesi ekranlarda göründü ve oğlunun suçsuzluğunu savundu. Tamamen kara çarşaf içindeydi, açıkta kalması zorunlu olan gözlerini de kara bir gözlükle kapatmıştı. Böyle bir kişinin, oğlu terörist olsun ya da olmasın, en doğal tepkisi radikal islamcı eylemleri desteklemektir. İngiltere'de yaşayan Müslümanlar arasında yapılan araştırmalar eylemleri destekleyenlerin oranının yüzde 25'e kadar yükseldiğini gösteriyor. Hiç kuşkusuz, bu oran gerçekte yüzde 50'dir. Diğer Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanar arasında da bu oranın daha düşük olmasını beklemek hayaldir.Batı ülkelerinde yaşayan ve her zaman kendilerini ikinci sınıf olarak hissetmiş toplulukların, öfke duyduktan topluma indirilmiş her darbenin yanında yer almaları kaçınılmazdır.Radikal İslamın bombalı saldırılan bir salgına dönüşüyor. Aralarında merkezi bağ olmasa da değişik ülkelerde, değişik şekillerde örgütlenmiş olan radikal İslamcı grupların birbirlerini örnek alarak her yerde saldırıya geçmeleri önümüzdeki dönemin gerçeği olacak.Radikal İslamcı teröristler masum insan" ve "savaş kuralları gibi kavramlardan çok uzak. Bombalı eylemlerinde Müslümanların ölmesi ihtimali de onları durdurmuyor. Davalarına inanmışlardır, dava için kendileri şehit olacaklardır, kazayla ölen Müslümanlar da cennete gidecekleri için ölmelerinde bir sakınca yoktur.Üçüncü Dünya Savaşı...Bu mantıkla saldıranlar karşısında çağdaş dünyanın herhangi bir ortak nokta bulması imkânsız. Bu da savaşın yakın gelecekte durması ihtimalinin bulunmadığı anlamına geliyor.Radikal İslam, Afganistan ve Pakistan'da Sovyetler Birliği'nin yıkılması için örgütlendi, Batılılar, özellikle de Amerikalılar tarafından desteklendi, eğitildi.Amerikalılar "Yeşil Kuşak" teorileri geliştirerek Sovyetler Birliği'nin Müslüman ülkelerce kuşatılarak daha kolay çökertileceğini düşündüler. Bunu uyguladılar ve siyasi İslamı uyandırdılar, eğittiler. Savaşmayı öğrettiler.Neyle oynadıklarını anlamadılar, anlamak istemediler. Ve bugünkü dünya savaşının temellerini attılar. Şu anda Üçüncü Dünya Savaşı içindeyiz. Bu savaşın bütün altyapısını Amerikan politikalan hazırlamış, radikal İslam savaşı başlatmıştır.Şehit olmaya hazır İslamcı askerler her zaman bulunacaktır. Afganistan'dan, Filistin'den, Irak'tan, Pakistan'dan hatta Türkiye'den bulunacaktır. Bu askerlerin içinde yüzebilecekleri ve kaybolabilecekleri deniz çok büyüktür. Bugünkü Amerikan yöntemleriyle de bu savaşın kolay bitmeyeceği son Mısır cinayetleriyle bir kez daha kanıtlandı.Her toplantıdan önce dua eden bu Amerikalıların bakışı, uygarlıklar savaşını sadece daha da büyütebilir.

Devamını Oku

Dört kapı

23 Temmuz 2005

Mevlânâ'ya bir öğrencisi geldi, sordu: "Siz, insanın önünde dört kapı vardır, diyorsunuz, bunu biraz açabilir misiniz?"Mevlânâ öğrencisine biraz ilerdeki medreseyi gösterdi:"Orada gençler ders çalışıyorlar. Şimdi oraya git, aralarından dört öğrenci seç ve onlann enselerine birer tokat vur..."Öğrencisi bu isteğe bir anlam veremedi, ama gidip söyleneni yaptı. Biraz sonra Mevlânâ'nın yanına döndü. Mevlânâ "Haydi anlat" dedi.Öğrenci anlatmaya başladı:"Söylediğiniz gibi yaptım. İçeri girdim, öğrenciler önlerindeki kitapları sessizce okuyor, derslerini çalışıyorlardı.En yakındaki öğrenciye tokat attım. Hemen doğruldu ve bana bir yumruk vurdu.Yerden kalkıp ikinci öğrenciye tokadı patlattım. O da yumruğunu sıkıp ayağa fırladı ama vurmadı; döndü, tekrar oturdu ve önündeki kitabı okumaya devam etti.Üçüncüye tokadı vurdum, başını kaldırdı, bana bir an baktı, sonra tekrar kitabına döndü.Dördüncü öğrenciye de vurdum, o hiç kımıldamadı, başını çevirip bakmadı bile, kitabını okumaya devam etti..."Mevlânâ "İşte" dedi, "İnsanın önündeki dört kapıyı görmüş oldun..."Öğrenci anlamamıştı, Mevlânâ anlattı:"Birincisi en basit ve ilkel kapıdır, kısasa kısas kapısıdır. Bu kapıdan çıkan insan ilk hali nasılsa öyle kalmaya devam eder.İkinci genç yumruğunu sıktı, ama vurmadı. Tam vuracakken birinci kapının yanlış olduğunu düşündü, ikinci kapıdan çıktı.Üçüncüsü henüz kötülüğün ne olduğunu tam bilmiyor, öğrenme aşamasında, onun çıktığı kapı gerçekleri öğrenmeye yakın bir kapı.Dördüncüsü ise kötülüğün ne olduğunu biliyor; insanları biliyor, iyiliği biliyor, en ilerdeki kapıdan çıktığı için sana dönüp bakmadı bile...İşte insanın çıkabileceği dört kapı budur. En ileri kapıya ulaşması için de insanın kendisini eğitmesi gerekir..."

Devamını Oku

Demirel'in 100 yılı

23 Temmuz 2005

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Semra Çetin'e söyledikleri dün VATAN'da yayınlandı. Demirel "Türkiye'nin daha yüz yıl Atatürk referansına ihtiyacı olduğunu" söylüyor ve ekliyor: "Ancak 100 yılda akıllanırız..."Türkiye'de yaşanan bütün akıl dışı olaylar sonunda Demirel'i de isyan ettirmiş, hatta umutsuzluğa sevk etmiş. Kıraathane yorumcularının sohbetlerinde en sık geçen "biz adam olmayız" sözünü Demirel de benimsemiş görünüyor.Sayın Demirel'in, siyasetin günlük çarklarının dışına çıkınca başka bir Türkiye görmeye başladığını da sözlerinden anlıyoruz.Demirel'in popüler sloganlarından biri "Böyyük Türkiye" idi. Bu sözü "ö", "y" ve "ü" harflerini kendisine özgü "kırsal" vurgu ve uzatmasıyla söyler, insanları "Böyyük Türkiye"ye inandırırdı.* Onun "Böyyük Türkiye'sinin nüfusu da çok "böyyük"tü, çok nüfuslu bir ülkenin daha "böyyük" olacağına inanırdı ve bu konuda hiçbir önlem alınmasını istemezdi. "Allah rızkını verir" özdeyişine uygun olarak nüfus planlaması konusuna oldukça uzak dururdu.* Sayın Demirel, imam hatip okulları ve Kur'an kurslarının yaygınlaşması, radikal İslamcı eğilimlerin "Komünizmle Mücadele Dernekleri" adı altında örgütlenmesi konularında da emeklerini esirgememişti.Sayın Demirel, kader arkadaşı ve soldaki ikizi Bülent Ecevit ile giriştiği bilek güreşlerinin ve itiş kakışların Türkiye'ye kaybettirdiği zamanı düşünmezdi.Acı tespit...Sayın Demirel, Türkiye'nin son 40 yılına damgasını vurmuş bir siyasidir. 1980-1983 arası dışında bu 40 yılın tümünde siyaset sahnesinin birinci ve kısa dönemlerde de ikinci kişisi olmuştur.* Sayın Demirel'in örgütlenmesine göz yumduğu radikal kesimler Türkiye'ye kanlı pazarları yaşatmıştır* Sayın Demirel, TBMM'de solcu milletvekillerinin dövülmesine göz yummuştur.* Sayın Demirel "üçe üç" diyerek toplumdaki nefret ve düşmanlık duygularının daha da sivrilmesine destek olmuştur.* Sayın Demirel'in başbakanlık dönemleri radikal siyasi İslamcı hareketlerin en rahat örgütlendikleri zamanlardır.* Sayın Demirel, Türkiye'nin son 40 yılına damgasını gerçekten vurmuş ve kendi anladığı "böyyük Türkiye" için çalışmıştır. Bugün ise "Akıllanmamız için 100 yıl daha gerek" diyerek bu 40 yılda yaşanmış kayıpları doğrulamaktadır.Herhangi bir kişi Demirel'in başbakan olduğu yıllar için Türkiye ile Avrupa arasında bir kıyaslama yapabilir. Aynı kıyaslamayı Demirel'in siyaseti bıraktığı yıl için de yapabilir ve farkı görür.Demirel'in 40 yılının bilançosunu kolayca çıkarabilir.Sayın Demirel'in 40 yıllık siyasi hayatının ardından geriye dönüp baktığında kaybı 100 yıl olarak görmesi kendisi ve döneminin bütün siyasileri için acı bir tespittir. Ama bu kayıp yüz yıl Türk halkına çok daha büyük acılar yaşatmıştır.

Devamını Oku

Büyük meydan okuma

21 Temmuz 2005

İki hafta sonra benzer bir bombalı eylem. Ama bu kez bombaların hiçbiri büyük hasar verecek, insan öldürecek şekilde patlamıyor.Radikal İslam İngiltere'ye ve dünyaya yeni mesajlar veriyor. İşte bu, en büyük meydan okuma* Bombaların patladığı ya da patlar gibi yaptığı yerler yine üç metro istasyonu ve bir otobüs. Tıpkı iki hafta önce olduğu gibi. "Siz ne tedbir alırsanız alın biz sizin en çok tedbir aldığınız yerlerde bomba patlatabiliriz."* Bombalar önceki eylemin aksine, patlatılır gibi yapılmıştır. "Biz, istersek insanları öldürebilir, büyük zararlar verebiliriz, istersek öldürmeyiz."* Saldırı, İngiltere Başbakanı Blair'in Müslüman toplulukların liderleriyle yaptığı toplantının ertesi günü gerçekleşti. "Diyalog istemiyoruz, her türlü diyalogu engelleme imkânına sahibiz, sizinle diyalog kuranı da sizin tarafınızda kabul ederiz." Nitekim, bir gün önce yapılan toplantıya katılacak Müslüman topluluk liderlerinin kimlikleri de gizli tutulmuştu.* Geçen saldırıda onca ölü ve yaralıya rağmen İngilizler olayı büyük bir soğukkanlılıkla karşılamıştı. "Biz, sizin soğukkanlılığınızı da bozarız." Nitekim ilk haberler bu kez İngilizlerin soğukkanlılığının epeyce zedelendiğini gösteriyor.Bütün bu yorumlar, saldırının merkezi bir planlama ve stratejiye uygun olarak düzenlendiği varsayımı üzerine yapılmıştır. Böyle olmasa, saldırı merkezle bağlantısız bir grubun beceriksiz eylemi olsa bile ulaşılan bu sonuçlar değişmez.* Radikal İslamın topyekûn meydan okumasının altyapısının olduğu, yani bunun için gerekli örgütlenmeye, insan kaynağına, silaha sahip oldukları iyice ortaya çıkmıştır.Son saldırı da aynı büyük mesajın tekrarı olarak görülmelidir: El Kaide ya da onunla ideolojik bağlantısı olan örgütler dünyanın her tarafında istedikleri zaman saldırabilmektedir, dünyanın hiçbir köşesi kendisini "korunmuş" göremez.* Bunlardan çıkacak bir sonuç daha var. Amerikan politikaları bu büyük meydan okumanın üstesinden gelmek bir yana, dalgayı artırıcı etkiler yapıyor. Bu politikalarla ulaşılacak en uç nokta, gerçek bir uygarlıklar savaşıdır.Görüntü giderek daha kara, daha bulanık, daha korkutucu oluyor.

Devamını Oku

Sınır ötesi operasyon

20 Temmuz 2005

PKK terör eylemlerine devam ediyor, Ankara da "kaynağında kurutmak" için Kuzey Irak'a askeri operasyon düzenlemek istiyor. Böyle bir operasyon uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler kararlarına göre "haklı" olabilir.Ancak şu anda ABD yönetimi ile Ankara arasında bu konudaki anlaşmazlık tam bir çekişmeye dönüşmüş gibi görünüyor. Bölgedeki Amerikan kuvvetlerine PKK liderlerinin yakalanması için talimat verilip verilmediği de tam anlaşılamadı.Amerikan yönetimi ve askeri yöneticiler, Türkiye'nin Kuzey Irak'ta bir askeri operasyona gidebilmesi için "yasal" hak yönetiminden izin alması gerektiğini söylüyor.* Bağdat'taki "yasal" yönetimin tepesinde Kuzey Iraklı Kürt lider Talabani, Devlet Başkanı olarak oturmakta. Dışişleri Bakanı ise Kuzey Irak'taki "Kürt yönetimi" başkanı olarak seçilmiş olan Barzani'nin yakını.Sonuçta Irak yönetiminin Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kuzey Irak'ta yapacağı bir askeri operasyona izin vermesi mümkün görünmüyor. Amerikan yönetimi de böyle bir operasyona sıcak bakmadığını defalarca gösterdi.* Ayrıca, PKK'nın Kuzey Irak'taki konumunun tek bir operasyonla bozulması güç görünüyor. PKK'nın asıl merkezleri ve kampları belli olsa bile Kuzey Irak'ta rahat hareket etme imkânlarına sahip olmaları dolayısıyla bu örgüte ağır bir zarar vermeye tek bir operasyon yetmeyecektir.PKK'ya yaramamalı* Türkiye'nin Irak ya da Kuzey Irak yönetimlerinin onayı olmadan bölgede yapacağı bir operasyonun Türk askerini Kürt peşmergelerle karşı karşıya getirmesi uzak bir olasılık değil. Amerikalı sözcülerin satır aralarında söyledikleri de bölgedeki Amerikan kuvvetlerinin böyle bir operasyonu "dış müdahale" olarak göreceklerini ortaya koyuyor.Türkiye'nin her şeye rağmen böyle bir operasyon yapmasının çok değişik sonuçları olabilir. En vahimi de Türkiye'nin kendisini Kuzey Irak'taki Kürt yönetimi ile sıcak çatışma içinde bulmasıdır. Böyle bir durumda dünyanın dikkati, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu terör tehlikesinden kayacak ve olay Türkiye'nin Kuzey Irak'taki özerk "Kürdistan"a askeri müdahalesi olarak görülecektir.Ankara şu anda bütün dikkatini Kuzey Irak'taki terörist yuvalanmaya vermiştir. Türkiye'deki "Kürt sorunu" tamamen Türkiye'nin içindedir ve içinde çözülecektir. Olayı sadece "askeri" açıdan görerek alınacak tedbirlerin PKK'nın ekmeğine yağ sürmemesine dikkat edilmelidir. Bunun asıl amaç olarak belirlenmesi zorunludur.

Devamını Oku

Yeni sorunumuz Vahdettin

19 Temmuz 2005

Tartışmayı Bülent Ecevit başlattı. Son padişah Vahdettin'in bir hain olmadığını söyledi. Ve gürültü koptu. İlber Ortaylı'ya göre de Vahdettin hiçbir "ihanet" eyleminde bulunmamış, yanında mal ve para kaçırmamıştı.Sorunun özeti bu. Bugüne kadar "resmi" söylemde ilkokuldan başlayarak hep son padişahın "hain" olduğu anlatılmıştır. Bu anlatım lisede de, üniversitede de değişmez. Bunun bir "resmi tarihçi tutum" olduğunu bilenler de sonuçta meseleyi fazla sorun etmemişti.* "Resmi tarih" bazı durumlarda önemli tarihsel dönüşümlerin geniş kitlelere anlatılması ve yeni döneme alıştırılmaları için gerekli olabilir. Uzun açıklamalara ulaşamayacak olan geniş kitleye basit, kolay algılanabilir formüllerle değişim anlatılabilir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, padişahlığın kaldırılmasını açıklamak için belirli basit dayanaklar gerekliydi. Ve bunun gereği de yapıldı.* Vahdettin ile ilgili tartışma aradan onca zaman geçmesine rağmen "resmi tarih" etkisini kabullenerek "rahat" etmeyi, düşünmemeyi, öğrenmemeyi seçenlerin çokluğunu gösteriyor.Bilgiden mi korkuyoruz?Her tarihi olayı, her tarihi kişiyi ağır bir milliyetçi üslupla en kestirmesinden yorumlayarak tartışmanın nedeni ne yazık ki bizdeki tarih bilgisinin sığlığından kaynaklanıyor.Yıllarca kulaklara fısıldananın dışında herhangi bir görüşün ortaya atılması rahat yaşamayı, az düşünmeyi seçmiş olanların isyanına yol açıyor.* İnsanlığı ileriye götüren, sürekli olarak "doğru bilinenlerin" yerini başka, yeni doğruların almasıdır. Bilgi toplumu yerleştikçe yeni bilgiler eskilerini kovar.Türk toplumunun önemli kesimi hâlâ böyle bir zihniyet değişimine hazır değil. Ortaya atılan her yeni görüşe karşı anında "ayaklanma" başlatılıyor. Ama bir başka davranış da gösterilebilir; o da, her yeni görüş karşısında önce "Durun bakalım, bu adamı bir dinleyelim" demektir.Vahdettin tartışması yapılmalıdır. Abdülhamit tartışması da yapılmalıdır. Abdülhamit'in de tek bir yönü olmadığını insanlar öğrenmelidir.Bu tartışmaların her biri, ülkemizde tarih eğitiminin durumunu da gösteriyor.* Kendi tarihimizi birkaç "formülle" öğrettiğimiz yeni kuşaklar, tarih bilgisi ve bilinci fukarası olarak yetişecektir. O zaman da 85 yıl sonra bile Vahdettin'i doğru dürüst tartışamayız, öğrenemeyiz. Şu andaki durumumuz budur ve her tarihi olayda bu durumumuz önemli bir zaaf olarak ortaya çıkıyor.

Devamını Oku