Diyarbakır yolu

11 Ağustos 2005

Süleyman Demirel'in DYP'si 1991 seçimlerinde birinci parti oldu. Erdal İnönü'nün liderliğindeki SHP ile koalisyon kurdu. Ve iki lider, ilk gezilerinde birlikte Diyarbakır'a gitti.Demirel ve İnönü'nün şu sözü o günlerde bazı çevrelerde tepki görmüştü: Kürt gerçeği.Mesut Yılmaz, iktidar ortağı olduğunda, Avrupa Birliği üyeliğine dönük bir politika izlerken "AB'nin yolu Diyarbakır'dan geçer" demiş ve büyük tepki almıştı.Tansu Çiller de bir yurt dışı gezisinden dönerken, ağzından "Bask modeli" diye bir söz kaçırdı ve karşılaştığı tepkiler üzerine büyük telaş ve panik içinde sözünü geri aldı.Onlardan önce de Turgut Özal bazı şeyler söylemeye çalışmış ama çok çabuk vazgeçmişti.Bunlar, son 20 yılda Türkiye'yi yönetenlerin temel bir konunun üzerine giderken gösterdikleri cesaretsizliğin en açık örnekleridir. İyi niyetli bütün cabalar, radikal sağdan gelen önyargılı ve cahilce tepkilere kurban edilmiştir.AKP üç yıla yaklaşan iktidarı boyunca Kürt meselesiyle ilgili olarak önemli adımlar atfa. Bunların Avrupa Birliği "talepleri" gerekçesinin arkasına saklanması bir açıdan içerde rahatlık yarattı. Kürtçe kurslar, Kürtçe yayın gibi konular, yasalardaki birçok antidemokratik hükmün temizlenmesi, hep Avrupa'nın "sırtına yıkılarak" çözülmüş meselelerdir."Avrupa Birliği böyle istiyor" diye ileriye dönük adımlar atan siyasi iktidarların bu adımları gerçekten benimseyerek mi atbklan hep kuşku uyandırmaya devam edecektir. AKP de bu kuşkudan henüz sıyrılmış değildir.Kararlılık ve cesaretAvrupa Birliği'nin temsil ettiği "ileri düzen"! gerçekten benimsemek ve Türkiye için istemekle, böyle bir toplum düzeninin ülkemizde kurulacağına inanmadan genel bir "AB üyeliği" kavramını kullanarak durumu idare etmek çok farklı şeylerdir.Özal da Demirel de İnönü de Yılmaz da birer adım atmaya teşebbüs ettiler ama hızla geri çekildiler. Onların gösterdikleri bu irade eksikliği sorunun çözümü bakımından daha çok zaman kaybına neden oldu.Eğer Türkiye 1983'te Kürt meselesini açık açık konuşmaya başlamış olsaydı, PKK gelişmekte zorlanacak, yaşanan birçok sıkıntıdan kaçınmak da mümkün olacaktı.Tayyip Erdoğan'ın yolu Diyarbakır'a düştü. Bu yolda cesaretle ve gerçekleri konuşarak, açık konuşarak, açıkça tartışarak ilerlemek hâlâ mümkündür.Bunca acı deneyin ardından vardığımız nokta yine Türkiye'nin cesur ve iradeli politikacı eksikliğidir.Diyarbakır yoluna düşmek kolaydır. Ama toplum, o yolda devam edilmesini sağlayacak irade ve basiret gösterildiği takdirde yapılanı anlayacak ve destekleyecektir. Eğer bundan önce de olduğu gibi atılan ilk adımın arkası gelmezse toplum o politikacının arkasından gitmeyecektir.

Devamını Oku

Geriye dönüş olamaz

10 Ağustos 2005

Başbakan Erdoğan'ın dün Kürt sorunu ve terörle ilgili olarak Ankara'da bugüne kadar fazla yankı bulmamış görüşleri dinlemesi bile önemlidir.Bu toplantıda, sorunun çözümüyle ilgili fikir geliştirmiş olanlar önerilerini doğrudan Başbakan'a iletmişlerdir. Tek başına bu bile Ankara'yı daraltmış duvarlardan birinin yıkılması anlamına gelmektedir.Bugüne kadar, Ankara'da Kürt sorunu ile terör sorununu aynı bağlamda ele alma alışkanlığı sürüp gitmiştir. Bu iki sorunun ayrı mantıklarla ele alınması ve buna göre çözümler üretilmesi gerektiğini Ankara çok geç fark etmiştir.Bugün PKK terörü ile, kökeni ne olursa olsun bütün Türk vatandaşlarının hayat kalitesini yükseltecek olan demokrasi arasında bir neden-sonuç ilişkisi bulunmuyor.Demokratik hakların, ileri insan haklarının, temel özgürlüklerin terörün işine yaradığı, terörün bunların arkasına sığınarak geliştiği düşüncesi çok geri ve ilkel bir "zabıta" mantığının ürünüdür.PKK terörünün tırmanmasını, Türk halkına demokrasinin fazla geldiği savına gerekçe olarak gösterenler son günlerde Batı'daki bazı tartışmaları da yanlış yorumlarla örnek almaya çalışıyorlar.Çare demokrasidir, destek demokrasiye...PKK terörünün kaynağı asla demokratik hakların gelişmesi değildir, hiçbir zaman olmamıştır. Bunu iddia edenler, aslında "eski" günlere dönüşü istemektedirler.Eğer soru "eski kısıtlı demokrasiye dönersek terör sorunu çözülür mü" şeklinde sorulursa cevap kesin olarak "hayır"dır. PKK terörü, Türkiye'nin demokrasi konusunda en yaralı olduğu dönemde ortaya çıkmış ve o koşullar sayesinde güçlenmiştir.Bütün Türkiye'de ve Kürt kökenli vatandaşların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde demokrasi, terörü gerileten en önemli unsur olmuştur, olmaya devam edecektir.Hükümetin "geriye dönüş" baskılarına karşı çıkması, Türk toplumunun çağdaş haklarını kaybetmemesi için önemli bir dayanaktır. Ancak bu duruma toplumun da bütün gücüyle destek olması şarttır.Ankara'da önemli bir gelişme yaşanmıştır ve bunu "terörle pazarlık" gibi sunmak en bayağı ve ucuz politikacı oyunudur. Hükümette olmayan bütün siyasi partilerin de bu sürece destek olmaları, demokrasiye destek olmaları anlamına gelir.Eski günlere dönmek, demokrasinin kolunu kanadını kırmak Türkiye'nin geleceğini karartmaktır.

Devamını Oku

Doğru diyalog

10 Ağustos 2005

Başbakan Erdoğan bugün, PKK'ya "silah bırak" çağrısı yapan aydınlardan bir grupla yüz yüze görüşecek. Yüz yüze görüşmelerin faydası bellidir. İnsan, farklı görüşte olanları doğrudan dinleyerek daha sağlıklı bilgilenebilir, daha sıcak bir iletişim kurabilir.Bugünkü görüşmenin konusu, Türkiye'nin şu anda birinci gündem maddesi olan "barış"tır. Bu görüşme de barışın nasıl sağlanacağı konusunda önemli bir görüş alışverişi imkânı sağlayacaktır.Görüşmeye katılacak olanlar farklı siyasi görüşlere sahip, geçmişte değişik tavırlar almış kişiler olabilir. Ancak bu görüşme sadece terörün nasıl durdurulacağı konusunda yapılırsa bir anlam kazanabilir, bir yarar sağlayabilir.Başbakan'in bu görüşmeyi istemiş ya da kabul etmiş olması önemli bir iyi niyet göstergesi olarak alınmalıdır. Erdoğan bu girişimleri görmezden gelebilir, Ankara'nın karanlık koridorlarına sıkışmış fikirlerle yetinebilirdi.PKK'ya "silah bırak" çağrısı yapanların herhangi bir arabuluculuk görevleri bulunmuyor. Onların bu girişimi, "çözüm arama" ve tekrar barış ortamına ulaşma konusunda toplumun bütün kesimlerine irade ve cesaret verecek bir çabadır.Bu çabanın Ankara'da, hükümet düzeyinde dikkat çekmiş ve değerlendirilmiş olması bile önemli bir aşama. Ancak bu aşama kazanılırken, "denge olsun" diye bazı yasalarda geriye dönük değişiklikler yapılması, yanlışlar sisteminin devamı anlamına gelecektir.Ortak çaba şartBu diyalog en dolaylı şekliyle başlamış da olsa, ilerlemesi ve bir yarar üretmesi için ardından sağlam adımlar atılması gerekir.Türkiye'nin beklediği en "sağlam" adım da PKK'nın silah bıraktığını ilan etmesidir.Bugünkü görüşmede "birinci çağrı metni" ni imzalayanlar bulunuyor. Benzer bir metin de Kürt kökenli ayrınlar tarafından imzalanıp açıklanmıştı.Bugünkü görüşmenin, basit bir "ego tatmini" olmaması, eski tür "kaba solculuk" ya da karşılıklı "kararlılık gösterisi" şeklinde geçmemesi öncelikli koşuldur.Ardından gelecek ikinci adım da Başbakan'in "Kürt kökenli Türk aydınları" nın temsilcileriyle görüşmesi olacaktır.Bu görüşmelerin hiçbiri "pazarlık" anlamına gelmez. Çünkü şu anda tek bir acil madde vardır, o da silahların bırakılmasıdır.Doğrudan diyalog, aynı zamanda doğru diyalog olmak zorundadır. Şu anda yapılması gereken, anlamsız tartışmaları ya da önyargılı itişmeleri bir kenara bırakarak tek maddelik gündem için ortak çaba göstermektir.

Devamını Oku

En acil proje

8 Ağustos 2005

Türkiye'nin en kısa zamanda, acilen benimsemesi ve başlatması gereken projenin adı "iç barış"tır.İç barışın bir an önce "tesis" edilmesini isteyenlerin bu ülkenin büyük çoğunluğu olduğu ortadadır.Büyük çoğunluk, iç barış tehlikede olduğu sürece en büyük tehdidin bir etnik çatışma olduğunun da bilincindedir.Anadolu'nun çeşitli yörelerinde bu etnik çatışmanın ilk işaretleri tekrar görülmeye başladı. Etnik çatışmaya yol açabilecek ruh halini canlandıran da tırmanan PKK terörü.PKK'nın şu andaki terörü tırmandırma politikasının en başta Kürt kökenli vatandaşlarımıza büyük zarar vereceğini görenlerden, bu dehşet ortamından çıkılması için katkıda bulunmaları beklenmektedir.Sol görüşlü Türk aydınlarının ve Kürt kökenli Türk aydınlarının başlattıkları çabalara daha fazla sayıdaki "Kürt aydını "nın katkıda bulunması, iç barış projesinin ilk koşullarından biridir.Ancak şu anda iç barış için katkıda bulunabilecek birçok ismin, halen PKK etkisi altında bulundukları ya da en azından tereddüt içinde oldukları görülüyor.Türkiye'de iç barış ortamından uzaklaşıldığı sürece ortaya anti-demokratik nitelikler taşıyan çözüm önerilerinin çıkması doğaldır.Silahlı Kuvvetler'in "yetki" tartışması da bu bağlamda gündeme geliyor. Yürürlükteki yasalarda güvenlik güçlerinin elini kolunu bağlayan hükümler olduğunu söylemek mümkün değildir. Ama bu durum her an bir şikâyet konusu olarak ortaya çıkabilir.Nitekim hükümette de terörle mücadele ile ilgili yasa maddelerinde değişiklik girişimleri başlamıştır.Gerilim ortamında, bu yasa değişikliklerinin gereksiz olduğunu savunmak bile güçleşmektedir. Gözaltı sürelerinin uzadığı, arama dinleme işlemlerinin kolaylaştığı, koruculuk benzeri yöntemlerin tekrar devreye girdiği bir ortamda "insan hakları" demek yine "düşmana destek olmak" diye yorumlanacaktır.Kuzey Irak'taki Barzani-Talabani yönetimi eğer isterse PKK'nın faaliyetlerini kolayca kısıtlayabilir. Ancak bunun sağlanmasının yolu da şu andaki "tepki" ve "tehdit" üzerine kurulu çizgiden geçmiyor. Sorunun ilk kilidi yine terördür. Terörün tırmanmasının yol açacağı her gelişme Türkiye'nin ve bütün Türk vatandaşlarının aleyhine olacaktır. Bunu görmeyen ve kan dökülmesinin durması için çaba göstermeyenler kendilerini istedikleri kadar "Kürt aydını" olarak nitelesinler halklarına en büyük kötülüğü etmiş olacaklardır.Türkiye'nin en acil projesi "iç barış" projesidir ve bunun hemen ardında da demokrasinin geleceği yer almaktadır. En temel insan hakları yıllarca Türk vatandaşları için bir "lüks" gibi görüldü. Bugünkü terör eylemlerinin ilk sonucu o zihniyetin tekrar egemen olmasıdır.Böyle bir Türkiye'yi özleyenler kendilerini nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar bütün Türk halkına en büyük hainliği yapmış olacaklardır.

Devamını Oku

Kim durduracak?

8 Ağustos 2005

Son bir yılda şehit sayısı 100'ü aştı. Yoldan geçen insanlar öldü. Turistler öldü. Son bir buçuk ayda 5'i subay 17 şehit verildi.PKK'nın terör eylemlerini en yüksek noktaya çıkarmasının nedenleri bilinmemektedir. Amaç ya da gizli amaç;Irak'ta ABD'nin yanında yer almayan Türkiye'nin cezalandırılması mıdır?Türkiye'yi sınır ötesi askeri operasyona zorlayıp Amerikan askerleri ve Kürt peşmergeler ile "sıcak temas" yaratılmasını sağlamak mıdır?Türkiye'deki demokratik süreci durdurup, Kürt kökenli vatandaşların tekrar umutsuzluk psikolojisine sürüklenmesi midir?Türkiye'yi görüşmeye zorlamak ve öcalan'ın affı için bir ortam yaratmaya çalışmak mıdır?Sağduyunun gücüBunların her biri olabilir, hepsi birden de olabilir. Ama ortada fiili bir durum var, uzun bir aradan sonra terör tekrar en yoğun olduğu aşamaya ulaştı.PKK ve Abdullah Öcalan, terör eylemlerindeki tırmanmanın Kürt sorunun çözümüne katkıda bulunacağını sanıyorlarsa çok vahim bir yanılgı içindedirler. Bu tırmanış, daha önce de yaşandığı gibi sadece Kürt sorununu daha da ağır ve çözümü zor bir hale getirir.Güneydoğu'da sık sık konserler düzenleniyor, yüz binlerce insan meydanlara toplanıyor. Bir Kürt kökenli Türk aydını ya da Kürt aydınının söylediği gibi, konser için toplanan yüz binler barış için toplandığı zaman, "terör bitsin, barış gelsin" diye bağırdığı zaman PKK'nın da etkinliği bir anda biter.Sürekli olarak şu söyleniyor:PKK'nın stratejisi halen Öcalan tarafından İmralı'dan iletilen talimatlar doğrultusunda oluşturulmaktadır.O zaman yapılması gereken bir şey daha var: Başbakan Erdoğan tarafından kabul edilecek olan, barış çağrısına imza atmış aydınları temsil eden grup bir gün sonra da tmralı'ya gider ve Öcalan'ın yüzüne "Önce eylemleri durdur" der.Bu, resmi bir görüşme değildir. Türkiye'de barış ortamı isteyenlerin bağımsız girişimidir, bu kişilerin herhangi bir taahhütte bulunma yetki ve güçleri yoktur. Güçleri, toplumun sağduyusunun sesi olmalarından kaynaklanıyor.Ne gerekiyorsa...Bu sesin yükselmesi ve en çok da Kürt kökenli vatandaşlarımız arasında yükselmesi gerekmektedir. İnsanları Her gün teröre birkaç kurban veren, her gün cenazelerde göz yaşı dökülen, öfke seslerinin yükseldiği bir toplumda yaşamaya zorlamak en akıl dışı durumdur.Bu akıl dışı durumdan çıkmamız, uzaklaşmamız için de gereken her şey yapılmalıdır.

Devamını Oku

Meşe ile kabak

7 Ağustos 2005

Bir meşe ağacı, ormanın kendisine ayrılmış köşesinde hayata küçük bir tohum olarak başladı. On yıl sonrasında genç bir ağaçtı, kökleri toprağın derinlerine doğru ilerlemeye başlamıştı.Bir on yıl daha geçtikten sonra kökleri iyice güçlenmiş, dalları gürbüzleşmiş, kabukları olgunluk rengine dönmüştü.O ilk tohumdan otuz yıl sonra, aynı yerde artık güçlü bir meşe ağacı vardı. Dalları güçlü, kökleri iyice derinlerine indiği toprağı kavramış, kabukları gövdeyi koruyabilecek kadar sert...Otuz yılda altmış fırtına görmüş, güçlü yağmurların altında kendini korumuş, sert rüzgârlar karşısında eğilmiş bükülmüş ama kırılmadan ayakta kalmıştı.Bir gün birisi, meşe ağacının az ötesine bir kabak ekti. Birkaç ay sonra kabak yükselmeye başladı. Çünkü kabağı eken, çabucak ürün alabilmek için onu sık sık suluyordu. Bir süre sonra kabak, daha çabuk uzamak için dallarını olgun meşe ağacının gövdesine doladı. Böylece daha kolay ve hızla uzuyordu.Olgun meşenin olgun gövdesi kabak için hayati bir dayanak olmuştu. Kabak, güçlü meşeye dayanarak uzadı da uzadı. Artık dalları meşenin boyuna gelir olmuştu.Kabağı oraya eken, bir gün geldi, kabağın boyuna baktı ve güldü:"Şu işe bak! Bu meşe ağacı otuz yılda bu boya geldi, ama ben bir kabak ektim, bol bol suladım ve onu birkaç ayda meşenin boyuna getirdim..."Meşe bu sözleri dinledi, kızmadı, kabağın dallarını gövdesinden itmedi. Bir süre daha hayat bu şekilde devam etti.Sonra yağmur ve fırtına mevsimi geldi. Kabağın dallan artık meşenin güvencesini gereksinmeyecek kadar büyümüştü. Kabak kendini meşeden daha büyük, daha akıllı gördüğü için de böyle bir güvenceyle büyüdüğünü unutmuştu.Ve sonra ilk fırtına koptu. Rüzgâr, kabağın hızla büyümüş kendini bilmez dallarını bir sağa bir sola savurdu.Ertesi gün meşenin dibinde bir kabağın yıkıntısı duruyordu. Meşe yerli yerindeydi ve sonraki fırtınaları beklemeye devam etti.

Devamını Oku

8 yıl sonra Kürdistan?

6 Ağustos 2005

Kuzey Irak'ta, birinci Körfez Savaşıyla birlikte fiilen bağımsız bir Kürt bölgesi oluştu. Bu bölgede özellikle ABD'nin desteğiyle adım adım bağımsız bir devletin temelleri atıldı.Son olarak ABD, 8 yıl sonra bölgede bir halk oylaması yapılması ve buna göre bağımsızlık ilanı konusunda da onay verdi.Bu, öncelikle bütün boş lafların ötesinde, ABD'nin Irak politikasının Irak'ın bütünlüğü üzerine kurulu olmadığını gösterdi. Amerikan askeri kuvvetleri Irak'ta bulunduğu sürece bu ülkenin üçe bölünmesi artık kaçınılmaz olmuştur.Şiiler, Sünniler ve Kürtler kendi bölgelerinde kendi yönetimlerini kuracaklar ve bunların aralarında kavga etmelerini de Amerikan kuvvetleri engelleyecek. Plan bu kadar basite inmiştir.Bu planın önündeki tek engel, eski Baas kadroları ile radikal İslamcıların yürüttüğü direniş. Bu direnişin insan kaybı bilançosu ABD için Vietnam kayıplarına çoktan ulaştı. Amerikan planının yürümesi için ön şart, bu direnişin kırılmasıdır.Bu süreç içinde Kuzey Irak'taki Kürt yönetimi acele etmeye başladı.Ne kadar zor olsa daOrtadoğu'da dört ülkeye yayılmış olan Kürtlerin tarihteki tek bağımsız devleti, İran'da kurulmuş ve çok kısa süre ayakta kalmış olan Mahabat Kürt Cumhuriyeti'dir. Bu girişim dışında Kürtler Türkiye, Irak, Iran ve Suriye'ye dağılmış olarak yaşadı.Irak'ın dağılma sürecine girmesiyle birlikte Irak Kürtlerinin bağımsız bir devlet kurmak için çalışmaları çok doğaldır.Bu devlet Türkiye açısından bir tehdit, bir tehlike oluşturur mu? Bu sorunun neredeyse gelenekselleşmiş cevabı, hep "evet" oldu. Halen de Ankara'nın politikası aynı yönde.Bu "evet" cevabının nedeni, böyle bir devletin Türk vatandaşı Kürtler için de bir çekim merkezi olması, bunların yeni devletin denetimi altına girmesi ve giderek "daha büyük" bir Kürdistan hayalinin ortaya çıkmasıdır.Elbette böyle bir öngörüyü haklı kılacak unsurlar var. Ancak şu andaki koşullarda Türkiye'nin Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin kurulmasını engelleme imkânı yok. Bir yol var, bu da askeri yol. Ancak bu yolla ödenecek faturanın ağırlığını anlamak için de siyaset bilimci olmaya gerek yok.Türkiye'nin üç-beş-sekiz yıl sonra resmen ortaya çıkacak bir bağımsız Kürdistan'in "doğal ağabeyi" olması, bundan sonraki süreçte en akılcı yol olarak görünüyor. Bugüne kadar yürütülen politikalar dolayısıyla böyle büyük bir değişimin bazı kesimlerce kabul edilmesi güç olabilir. Birikmiş olumsuz duyguları ve korkuları bir anda atmak mümkün olmayabilir, ancak bu yolda hemen işe koyulmak da şarttır.

Devamını Oku

Seferberlik gibi...

4 Ağustos 2005

Yeni futbol sezonu bugün başlıyor. Bir gün önce de bu yıl uygulanacak kararlar açıklandı. Futbolla ilgisiz olanların bile alınan kararları okuması çok yararlı olacaktır.Sanki amacımız bir yıl boyunca hafta sonları eğlenmek, futbolun zevkleri ve heyecanıyla hoş vakit geçirmek değil de savaşmak! Yetkililerin aldıkları kararların amacı belli: Kavga çıkmasın, kimse yaralanmasın, kimse ölmesin, insanlar birbirine küfür etmesin...Buna benzer durumlar bazı Latin Amerika ülkelerinde görülürdü ve o zamanlar biz Türkiye'den oraları şaşkınlıkla izlerdik, nasıl futbolu böyle bir savaş gerekçesi haline getiriyorlar diye. Sonra zaman geçti ve bütün dünya değişti, biz ise hayret ettiğimiz o durumlara geldik.* Futbol sadece futbol değildir... Bu söz bu spor dalının bugün ulaştığı aşamayla ilgili olarak söylenmiş. Çünkü bugün bir toplumun her şeyi sahaya, tribünlere, gazetelerin spor sayfalarına yansıyor. Bunların oluşturduğu "futbol dünyası" o toplumun aynası olarak bulunduğu durumu kendisine gösteriyor.Biz de nereden nereye gerilediğimizi statlarda, stat önlerinde ve gazetelerle televizyonların futbol yayınlarında görüyoruz. İsteyen herkes görebilir.Düzeltmek hepimizin işi* Her kulüp kendi "holigan"larını besliyor. Sonra bunlan besleyip geçimlerini sağlayanlar, onlara statlarda yer verenler bir araya gelip ekranlarda parlak nutuklar atıyorlar. Bir toplumda iki yüzlülüğün egemen olmasıdır bu.* Futbol dünyasının bazı sivri isimleri silahlı saldırılara uğruyor. Herkes susuyor. Bir toplumda parası ve silahı olanların diğerlerini sindirebilmesinin resmidir bu.* Şike olaylarını herkes konuşuyor. El değiştiren paraları herkes biliyor. Hatta dolaylı şike paraları yakalanıyor. Ama hiç kimse bunların üzerine gitmiyor. Yıllardır şike yüzünden ceza almış bir sporcu, bir yönetici ya da sektör insanı yok. Yasa dışı yaşamakta herkesin uzlaşmasıdır bu.Asıl resim bu olduğunda, bunun gerçek spora yansıması da çok acı oluyor. Küçücük bir Kıbrıs Rum takımı geliyor, bizim en büyük takımlarımızdan birini eleyip gidiyor. Futbol dünyası ne yazık ki bütün toplumsal yaralarımızın bir aynası olarak tekrar karşımıza gelecek. Yine büyük sözler söylenecek, bazı "önemli" şahıslar "Bakın çok fena yaparız ha" diye yalandan tepkiler gösterecek, sonra her şey eski hamam eski tas durumuna dönecek.Sahalar kapatılamayacak. Ağır suçlu bulunan bir kulüp ligden atılmayacak. Şike yaptığı belirlenen futbol adamlarına ömür boyu boykot verilemeyecek. Spor "basını" kulüplere ve sektörün büyük güçlerine bölünmüş olarak kavga edecek ve kavgaları körükleyecek.Bu manzarayı geride bırakabildiğimiz gün ülkemiz ve toplumumuz gerçekten bir üst sınıfa geçmiş olacaktır. O günü beklemeye devam edelim.

Devamını Oku