En kaba popülizm

30 Ağustos 2005

Neredeyse her gün, bir kurşun, bir insanımızın canını alıyor. Yaralananların tam sayısını tespit etmek bile mümkün değil. Çünkü küçük yerlerde bu tür olaylar uygun şekillerde "kapatılıyor."Geçen yıl bir köyde, okul açılışında bile birkaç vatandaşımız sevinçlerini silahlarıyla havaya ateş ederek göstermiş ve fotoğrafları da gazetelerde yer almıştı. Bu olayla ilgili soruşturmanın, yargılamanın sonucunu merak etmeye gerek yok. Çünkü o vatandaşların hâlâ silahlarıyla, özgür yaşadıklarını tahmin edebiliriz.* Ülkemizde silah meselesinin ulaştığı ürkütücü boyutları herkes biliyor, görüyor. Bilmeyen ve görmeyenlerse sadece bu konuda bir şeyler yapmakla yükümlü olan devlet erkânı.Bilmezden, görmezden gelmelerinin nedeni de en kabasından "popülizm"dir. "Halkımızın" silahlı kesiminin oy verdiği partilerin silah karşıtı herhangi bir işlem yapmaları zordur.Sadece kırsal kesimde değil, büyük kentlerde de silah meselesi olağanüstü boyutlarda. Bu noktaya gelinmesinin nedenini "Türk halkının geleneksel silah sevgisi"nde görmek ve duruma bu nedenle göz yummak bütün cinayetlere ortak olmaktır.İrade ve cesaret gerekirAnkara, eğer isterse silah meselesinin üzerine gidebilir, hatta sorunu büyük ölçüde çözebilir.Ama bunun için öncelikle en ilkel, en kaba popülist mantıktan vazgeçmesi gerekiyor. Bu da önemli bir siyasi irade ve cesaret gerektiriyor.Bütün milletvekillerinin bir araya gelip ruhsatlı silahlarını geri vermelerini toplumun bütününe örnek olacak bir davranış olarak önermek mümkün.Aynı zamanda tek maddelik ve süreli bir kanun çıkarılır. Bununla ruhsatsız silahını belli bir süre içinde getirip teslim edenler hakkında herhangi bir kovuşturma yapılmaması öngörülür.Bu süre bitince de bütün güvenlik güçleri; hem polis hem jandarma, büyük bir silah arama operasyonuna girişir. Ancak bu operasyonda silahla yakalanan kişiler tutuklu olarak yargılanır ve cezaları da para cezasına çevrilmez.Bir yandan da, silah ruhsatlarının verilmesiyle ilgili koşullar daha da sıkılaştırılır.* Ankara'nın bunları düşünmemesi mümkün değil. Ama önce silahların toplanmasını gerçekten istemek gerekiyor. Düğünde silah sıkan milletvekillerinin özür dilemekle işin içinden sıyrılabildiği bir ortamda gerçekten silah toplamak güç iştir.Her ölüm, silahları toplamak için görevini yapmayanların sorumluluğudur. Her yıl verilen 600 kurbanın hesabının da birilerinden sorulması gerekiyor.

Devamını Oku

Ya olmasaydı

29 Ağustos 2005

Bazı tarihi olayların anlamını daha iyi kavramak için "tersten" bakmak yararlı olabilir: Ya olmasaydı!Eğer 30 Ağustos'ta Mustafa Kemal komutasındaki Türk ordusu zafer kazanmasaydı ne olurdu?Bu sorunun cevabı tarih kitaplarında bulunuyor: Türkiye Cumhuriyeti olmazdı. Anadolu tümüyle parçalanır, çeşitli güçler arasında paylaşılırdı. İzmir Yunanistan'ın bir ili, Antalya İtalya'nın tatil bölgesi olurdu.Orta Anadolu'da bir tür Irak görürdük. İstanbul büyük güçlerin "açık şehri"ne dönüşürdü vs... Vs...Türkiye Cumhuriyeti'nin ne anlam ifade ettiğini düşünmek için böyle ulusal günlerle yetinmek durumunda da değiliz. Suriye'ye baktığımız zaman Cumhuriyetin anlamını kavrayabiliriz. İran'a baktığımız zaman daha da iyi kavrarız. Irak'a baktığımız zaman çok daha iyi kavrarız.Türkiye Cumhuriyeti 30 Ağustos Zaferi'nin üzerine inşa edildi. Askeri zaferle kuruldu, ama en barışçı cumhuriyet oldu.Geri kalmış, parçalanmış, umudu kalmamış bir toplumun üzerine kuruldu ama kendine güvenen, geleceğe en açık fikirlerle bakabilen, modern bir Cumhuriyet oldu.Ufuksuzlara bırakmayalımBugünkü bazı kafa karışıklıklarını gidermenin en kolay yollarından biri Cumhuriyetin kuruluşunu, üzerine inşa edildiği düşünceleri, asıl harcı olan kendine güven ve geleceği görebilme yeteneğini bütün gençlere gerçekten iyi anlatmaktır.Artık kuru tarih hikâyeleri ya da dışı süslü, içi ruhsuz nutuklarla hiçbir şey anlatmak mümkün değil. Cumhuriyeti yanlış anlayanlar kendi ruhsuzluklarını ve ufuksuzluklarını diğer insanlara bulaştırmaya giriştiler.Onların ruhsuzluğu yüzünden Türkiye Cumhuriyeti bugün çeşitli açılardan hak ettiği yerde değildir. Cumhuriyetin üzerinde yükseldiği temelleri iyi kavrarsak bu haksızlığa kimler tarafından uğratıldığımızı çok açık bir şekilde görebiliriz.Bunlan gördükçe de "ne yapılmaması gerektiğini" çok iyi görebiliriz.30 Ağustos, bunları görme, bir kez daha düşünme imkânını veren özel günlerimizden biridir. 30 Ağustos'un değerini iyi bilen, iyi kavrayan bir toplum nasıl daha ileriye gideceğini de görebilen bir toplum olacaktır.Bugün bizden daha ileride görünen birçok toplumun bir 30 Ağustos'u yok. Bunun değerini unutmayalım.

Devamını Oku

Kaçak Kuran kursları

28 Ağustos 2005

Kaçak Kuran kursları gündeme son yapılan Ceza Kanunu değişikliklerinde gelmişti. Hükümet, kaçak Kuran kursu açanlara verilen hapis cezalarının düşük para cezalarına çevrilmesini sağlayacak değişikliği Meclis'ten geçirdi, ancak madde Cumhurbaşkanı'ndan döndü.Buna rağmen ortaya çıktı ki, kaçak kurslar faaliyetlerine başlamış ve duyurularını açıkça, gazetelere ilan vererek yapıyorlar.Bu, en azından kursları örgütleyenlerin kendilerini güvende hissettikleri anlamına geliyor. Herhalde bekledikleri, geri gönderilen para cezası maddesinin aynen Meclis'ten geçerek yasalaşması ve kaçak kurs düzenleyenlerin de bu maddeye göre hapis cezalarından kurtulmasıdır.Eğer AKP hükümeti bu konuda ısrarcı davranır da maddeyi tekrar geçirirse ne olacağı bugünden ortaya çıkmış oluyor. Her mahallede bir kaçak Kuran kursu çıkacak, bunlar denetlense bile açanlar para cezası verip kurtulacak, belli bir süreç içinde de duruma "alışılacak" ve kimse bunlarla ilgilenmeyecek.Olay, Diyanet İşleri, Milli Eğitim Bakanlığı ve Emniyetin arasında kalacak, fiili durum kolayca yaratılmış olacak...Kız çocuklarını okula göndermeleri konusunda çok güçlükle ikna edilen kesimin, ortada yasal sorun da kalmayınca bu kursları tercih etmesi "normal" karşılanacak.Bu yanlıştan dönünBöyle bir "paralel" eğitim sisteminin yaratılması Anayasa'ya ve bütün temel yasalara aykırıdır. Bunu "din eğitimi özgürlüğü" gerekçesiyle savunmak da mümkün değildir.* AKP'nin "niyetleri" hakkında kuşku yaratan icraatlardan biri, bu kaçak kurslar meselesi olacaktır. Sonucunun ne olacağını bile bile bu kurslara yol verecek yasal düzenleme yapılırsa, AKP'nin temel kimliği ile ilgili tartışmalar da yeniden başlayacaktır.* Milli Eğitim Bakanlığı'nın ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın daha bu aşamada harekete geçmeleri ve kaçak Kuran kurslarına karşı net tavır almaları şarttır.Aksi halde Ankara'nın bu gidişe en azından göz yumduğu duygusu hakim olacak, bu da kaçınılmaz olarak kaçak kursçuları daha da cesaretlendirecektir.* Böyle bir sıkıntıyı önlemenin tek yolu vardır. Türk Ceza Kanunu'nda madde önceki haliyle kalır ve Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı bu kursların sıkı denetimi için tedbirler alır.Bunca önemli sorun arasında kaçak Kuran kursları krizinin eklenmesi herhalde en başta Hükümetin istemeyeceği bir durumdur.

Devamını Oku

Doğru ile Yalan'ın seyahati

27 Ağustos 2005

Doğru ile Yalan kendi başlarına seyahat ederlerken bir gün karşılaşmış ve artık birlikte dolaşmaya karar vermişler.Doğru'nun seyahat nedeni, bazı müşterilerinin borçlarıymış. Yalan'sa kafasına göre dolaşıyor, insanlara umut, hayal, hayal kırıklığı dağıtıyormuş.Birlikte dolaşmaya başladıklarında, nereye gideceklerine Doğru'nun karar vermesinde anlaşmışlar. Ama gittikleri her köyde kötü karşılanmışlar. Kimse yüzlerine bakmıyor, bazı köylerdense sopa ile kovalanıyorlarmış. Sonunda Yalan dayanamamış, "açlıktan, susuzluktan neredeyse öleceğiz. Sen iyi bir önder değilsin. Artık ben baş olayım" demiş. Doğru çaresiz kabul etmiş.Bir köye gelmişler. Yalan, bir ev görmüş. Yaşlı kadınlar hiç konuşmadan girip çıkıyorlarmış. Bu evde bir üzüntü yaşandığını hemen anlamış. Gerçekten de evin oğlu bir gün önce ölmüşmüş. Bahçenin bir köşesinde yeni bir mezar bulunuyor, köyün kadınları gelip annesine başsağlığı diliyorlarmış.Yalan, üzüntülü bir ifade takınmış ve mezarın kenarına çömelmiş. Anne pencereden bu sahneyi görünce yanına gelip "sen neden ağlıyorsun" diye sormuş.Yalan, üzüntülü ifadeyi hiç bozmadan konuşmuş:"Yeni ölmüş bir çocuğu yeniden hayata döndürmek için gelmiştik arkadaşımla birlikte ama gördük ki bu imkânsız..."Anne çılgınca bir umutla Yalan'ın üzerine yürümüş ve "neden imkânsız" diye sormuş."Çünkü günlerdir yemek yemedik. Senin göremediğin bir cinim var, o da aç kaldı, hatta bu yüzden başka çocuklar da ölebilir...""Peki ya size güzel yemekler versem, oğlumu hayata döndürebilir misiniz?"Yalan, Doğru'ya susması için işaret ederek, "Bizim işimiz ölüleri canlandırmak, bunun için geldik. Ama cinim çok yemek ister, o kadar yemek bulabilir misiniz?"Acılı anne istenen her şeyi bulmuş. Yalan'la Doğru karınlarını doyururken yaşlı kralın da öldüğünü, yerine oğlunun kral olduğunu haber vermiş. Sonra "Tamam mı, cinin iyice doydu mu, şimdi oğlumu getirir misiniz" demiş."Tamam, iyice doydu" diye cevap vermiş Yalan, "beni mezara götürün sonra da krala haber yollayın ki ölüleri diriltenlerin burada olduğunu bilsin."Kral haberi alınca çok şaşırmış, çevresindekiler hemen babasını dirilttirmesi gerektiğini söylemişler. Sarayda büyük bir heyecan başlamış. Bu arada Yalan, çocuğun mezarını tahta perdeyle çevirtip tek başına mezarın başında kalmış. Dışardakiler perdenin arkasından bazı fısıltılar işitmişler. Sonra Yalan başını perdenin üzerinden uzatarak anneye seslenmiş:"Oğlun gelmeye hazır ama gelemiyor çünkü kralın babası elini tutmuş onu bırakmıyor. 'Dönersek birlikte döneceğiz' diyormuş. Çabuk gidin bunu krala söyleyin..."Krala durumu anlatmışlar ama kral ve kraliçe, Yalan'ın tahmin ettiği gibi, baba kralın dönmesini hiç istemiyormuş. Bir haberci, Yalan'a kralın kararını bildirmiş:"Baba kralı cennetteki yerinde rahatsız etmeyelim."Durumu anneye söylemişler, kadıncağız ağlayarak evine dönmüş. Yalan'la Doğru tekrar yola koyulmuşlar. Yalan yola çıkmadan önce tekrar bir güzel karnını doyurmuş ama Doğru'nun boğazından tek lokma geçmemiş.Bir yol ağzına geldiklerinde Doğru Yalan'ı durdurmuş, "yalanla elde eden, doğruyla geri verir" demiş. "Hiçbir önemi yok" diye cevap vermiş Yalan. İkisi ayrı ayrı yönlere gitmişler ve bir daha da hiç karşılaşmamışlar...

Devamını Oku

Baykal'ın dramı

25 Ağustos 2005

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olan Cumhuriyet Halk Partisi'ni yüzde 10'luk oy oranının altına düşürdü ve ilk kez Meclis dışında bıraktı...* Sağdan oy alabilmek için "Anadolu İslamı" diye bir şeyler söyledi, baktı inandırıcı olması mümkün değil, hemen çark etti...* En anti-demokratik tüzük hükümleriyle kendisinin ve kadrosunun sonsuza dek CHP'nin başında kalmasını sağlayacak tedbirleri aldı...* Sosyal demokrasinin Türkiye'de ne olması gerektiği konusunda herhangi bir fikir çalışması yaptırmak bir yana, bu konuda düşünen ve yazanları parti dışına itti...* Avrupa Birliği konusundaki her ilerlemeden rahatsız oldu, her gelişmeye engel olma politikasını, son dönemde ana çizgi haline getirdi...* Muhafazakâr politikalar geliştirererek CHP'nin, İşçi Partisi ve MHP ile aynı sözleri aynı sözcüklerle söyleyen bir parti görüntüsü almasına yol açtı...* Birkaç "sadık" elemanı dışında çevresinde hiç kimseyi barındırmadı...* Küçük iktidarlar uğruna AKP hükümeti ile gizli uzlaşmalara girişmekten sakınmadı...* Günün gazete manşetlerini okuyup bunlara göre beyanatlar vermeyi politika yapmanın tek faaliyeti haline getirdi...* CHP yarım yüzyıllık "kaleleri"ni onun genel başkanlığı döneminde kaybetti...* CHP'nin yerel ya da genel kongrelerinin en seviyesiz kavgalara, itişmelere, küfürleşmelere sahne olması onun yönetimi altında gerçekleşti...* Partisi en önemli siyasi süreçlerin dışında kaldı, Meclis'te ana muhalefet partisi olmasına rağmen hiçbir gelişmeye hakim olmayı başaramadı...* İlk kez bakan olduğunda, başbakanı ve partisinin genel başkanı yurt dışındayken yaptığı çıkışlarla ekonomik kriz içindeki ülkesinin yeni sorunlar yaşamasına yol açtı, bunların hesabını da hiçbir zaman vermedi...* Yakınında sadece "baş sallayanları" bıraktı, otuz yıllık mücadele arkadaşlarını harcamakta tereddüt etmedi...* Tek amacı CHP'nin Genel Başkanı olmak ve sonsuza kadar genel başkan kalmaktı, her yaptığının ana ekseni bu tutkusu oldu...Ve bir Bülent Ersoy olayı çıktı. İşin içine büyük paralar girdi, mafya girdi. Böylesi iddiaların ardından da CHP'nin Genel Başkanı olarak kalmaya devam edip etmeyeceği tabii kendi bileceği iştir.

Devamını Oku

Erdoğan açsın

24 Ağustos 2005

Geçen mayıs ayının en "sıcak" konularından biri Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenen "Osmanlı Ermenileri" konferansıydı.Bu konferans üzerine ilk gürültü koparan, CHP'nin eski diplomat milletvekili Şükrü Elekdağ oldu.Adalet Bakanı Cemil Çiçek de havaya girdi ve toplantıyı "arkadan hançerlemek" diye niteledi.Ve sonra bir koro başladı. Konuyla ilgili bir iki bilgi kırıntısına sahip olan herkes ortaya atladı ve bir tür linç gerçekleşti. Linç uygulayanlar, ülkemizin önemli tarihçileri ve bilim insanlarıyla ilgili olarak kulaktan dolma bilgilerle, kendilerine göre ağır suçlamalarda bulundular.* Boğaziçi ve Sabancı üniversiteleri, mayısta yapılamayan, linç yüzünden ertelenen toplantının eylül ayında yapılacağını açıkladı.Bu arada, Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Ayşe Soysal, Dışişleri Bakanı Gül'ü toplantının açılışını yapmaya davet etti. Gül'ün cevabının "eğer programıma uyarsa memnuniyetle" olduğu açıklandı.* Bu cevap bile kafalarına uymayan, kafalarının almadığı her konuda birilerini linç etmeye kalkışanlara önemli bir derstir.Komplekslerden kurtularak...Son olarak Dışişleri Bakanı Gül'ün toplantı tarihinde bir dış gezide olacağı için açılışı yapamayacağı açıklandı.Şu anda Azerbaycan ve Ermenistan dışişleri bakanları görüşüyor. Onların arkasından iki ülkenin devlet başkanlan da ikili bir zirve yapacak.Bu hatırlatmanın ardından, bugün artık bölgenin en güçlü ülkesi olan Türkiye'nin de eski içine kapanık dünyasından çıktığını, her şeyi konuşabileceğini ve artık linç döneminin bittiğini gösterme imkânı bulunuyor.* Örneğin "Osmanlı Ermenileri" konulu toplantıyı Başbakan Erdoğan açsın. Bilimin ve diyalogun önemini söylesin.Toplantıyı izlemeye Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu, kurumun Ermeni araştırmaları bölümü başkanı Hikmet Özdemir de gelsin. Konuyla ilgili olarak çok farklı görüşler açıklayan Prof. İlber Ortaylı da orada olsun.Eğer Erdoğan'ın da programı uygun düşmüyorsa, toplantıyı onun adına Devlet Bakanı Mehmet Aydın açsın. Tarihe, tarihimize bakarken hiçbir komplekse kapılmamanın ne kadar önemli olduğunu anlatsın.Bilgisiz, ufuksuz insanların çıkardığı gürültülerin Türkiye'ye daha fazla zarar verdiğini daha çok kişi anlasın.

Devamını Oku

İki açık seçenek

23 Ağustos 2005

Daha çok güvenlik sorumluları "terörle mücadele yasaları"nda değişiklik talep ediyor. Yasalarda demokrasi yolunda reformlar başladığından bu yana, güvenlik sorumlularının tepkileri değişmedi. Avrupa Birliği ile "uyum" reformları çerçevesinde "olağanüstü" yasal imkânlar ortadan kalkmıştır. Bunların başında gözaltı süreleri geliyor. Bu anlayışa göre, özellikle gözaltı süreleri ve savcılık izinleri, hatta sağlık denetimleri güvenlik güçlerinin elini kolunu bağlıyor.* Tabii herkes kendisine verilmiş görevleri yaparken daha geniş imkânlara, serbestliklere, hatta ayrıcalıklara sahip olmak isteyebilir. Ama "bunlar yok diye görevimizi yapamıyoruz" anlayışı epeyce eskilerde kalmış bir zihniyetin ürünüdür.Ülkemizin çok büyük bir bölgesi yıllarca sıkıyönetim ve "olağanüstü hal" sistemlerinde yaşadı. Bu sistemlerin terörle mücadelede daha fazla imkân sağladığı ortada. Ancak bu imkânların, terörle doğrudan bağlantısı bulunmayan vatandaşlara yönelik olarak kullanıldığı da ortadadır. Nitekim "köy boşaltma" işlemleri dolayısıyla Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde mahkûm olmaktadır ve yüzlerce dava için uzlaşma yolu aranmaktadır.Geriye dönüş, çıkmaza dönüştürŞu anda Ankara'nın önünde iki ayrı ve açık seçenek bulunuyor. Ya yasalarda tekrar geriye doğru oynayarak bütün dünyada anti-demokratik olarak kabul edilmiş hükümlerle işleri "kolaylaştırmak" ya da günümüzün insan hakları koşullarına uyarak terörün üstesinden gelmek.İkinci yolun belli güçlükleri vardır, ama ileriye dönük düşündüğümüz zaman bu yolun çok daha güvenli ve kalıcı sonuçlar alınabilecek yol olduğu da ortadadır.* İkinci yol aynı zamanda "Kürt sorunu" ile "terör sorunu"nu birbirinden net olarak ayıracak ve Kürt kökenli vatandaşlarımızın da ayırmasını sağlayacak olan yoldur.Eğer terör olaylarının tırmanması bir tür "paniğe" yol açar ve Türkiye'nin demokrasi yolunda sağladığı ilerlemelerden geri dönüş yoluna sapılırsa ulaşacağımız yer yine çıkmaz bir sokak olacaktır.* Türkiye demokrasi seçeneğini benimsedi. Ve bu yolda yaşanan ve yaşanabilecek "gençlik" sıkıntılarının, zihniyetlerin olgunlaşmasıyla giderilebileceğini de biliyoruz.O halde, ortada iki seçenek yok. Türkiye'nin geleceği, Türkiye'nin gerçek bütünlüğü tek bir yönü gösteriyor.

Devamını Oku

Doğrusu bu değildi

22 Ağustos 2005

Aslında magazin haberi değil, siyasi bir haberdi. 12 Eylül döneminde "travesti" olarak sahneye çıkması yasaklanan Bülent Ersoy, yirmi küsur yıl sonra o sırada bir "parti başkanı"nın olayı çözmek için kendisinden çok para istediğini iddia etti. Tabii herkes bu "parti başkanı"nı aramaya başladı.Sonunda bütün araştırmalar bir kişiye yöneldi: CHP Genel Başkanı Deniz Baykal.Eğer Bülent Ersoy'un söylediği doğruysa, Ersoy o sırada siyasi yasaklı olan ve avukatlık yapmakta olan Baykal'a gitmiş, Baykal da bu sorunu çözebileceğini söyleyip çok yüksek bir para istemiş.Bu bir iddia. Yasal açıdan da suç sayılabilecek herhangi bir durum yok. Serbest avukatlık yapan bir kişi, önüne gelen davaya bakar ve özelliklerine göre bir ücret isteyebilir, olağandır ama söz konusu kişi sosyal demokrasinin liderliğine hazırlanan bir kişiyse durum değişir.* Örneğin, avukat Baykal böyle bir yasaklamanın insan haklarına aykırı olduğuna kendisi de inanır ve söz konusu kişiyi böyle bir haksızlıktan kurtarmak için bir mücadele başlatabilirdi.Ama anlaşıldığına göre Baykal olayı bir basit "adli vaka" olarak görmüş, müşterinin maddi durumunun ve ilerdeki kazanç umudunun da kendisine yüksek bir gelir imkânı sağlayacağını düşünmüştür.Hedef olmalı ama...Aslında olayın bütünü traji-komik. 12 Eylül paşalarının ahlâk anlayışı açısından da traji-komik, Bülent Ersoy'un Baykal'a başvurması ve olayın bunca yıl sonra açıklanması da traji-komik.Bu olayın üzerine Baykal'a çeşitli eleştiriler yöneltilebilir: Muhafazakâr olanlar davayı kabul etmesine kızabilir, kimileri de çok para istemesine tepki gösterebilir. Ama sonuçta olayın kendisi Baykal'a "puan kazandıran" bir olay değil. Ve böyle durumlarda genel eğilim olumsuz nitelemeler üzerine kurulur.Dolayısıyla da hem Baykal'a hem siyasete "yazık" olur. Baykal'ın böyle bir olay nedeniyle "hedef tahtası" olması doğru değildir.* Doğrusu, Baykal'ın kendisine sosyal demokrat diyen, Atatürk'ün ve İnönü'nün CHP'sinin genel başkanı olarak yaptığı yanlışlar nedeniyle "hedef" olmasıdır.* Sosyal demokrasinin temel ilkelerini ayaklar altına alan politikalar uyguladığı için hedef olmasıdır.* Baykal, Genel Başkan olarak kalabilmek uğruna CHP gibi bir partiyi küçülttüğü için siyaseten yargılanmalıdır.* Demokrasiyi savunmadığı için siyaseten mahkûm olmalıdır.Bülent Ersoy'dan çok para istediği için değil.

Devamını Oku