Anayasa ile oynamak

15 Eylül 2005

AKP hükümetinin siyaset mevsiminin açılışıyla birlikte bir "anayasa meselesi" üzerine kamuoyu araştırması yapacağı anlaşılıyor. Bu tür araştırmalar, ortaya bir mesele atmak, kimlerin ne tepki verdiğini izlemek şeklinde olur. Alınan sonuçlara göre, farklı tepkiler ölçülür ve buna göre de siyasi "manevra" yapılır.Elbette bir "anayasa sorunu"muz bulunuyor. Uzun, gereksiz ayrıntılar doldurulmuş, hâlâ devleti ve kamu kesimini vatandaşa karşı koruyucu unsurlar taşıyan bir anayasamız var.Bu anayasanın geniş bir toplumsal uzlaşma ile çağdaş niteliklere kavuşturulması, hatta baştan aşağıya tekrar yazılması gerekli. Ancak burada önemli olan, "toplumsal uzlaşma" kavramıdır.* Bizde genellikle bu tür uzlaşmalar, herkesin istediğinin metne konulması şeklinde olur. Böyle olunca da ortaya bugünkü gibi bir anayasa çıkar.Ancak anlaşıldığı kadarıyla AKP erkânının bugün yürüttüğü çalışmalar bu yönde değil. İlk bilgilere göre, hazırlanan taslakta cumhurbaşkanının yetkileri biraz daha kısılıyor. Bu da Tayyip Erdoğan'ın şu anda Çankaya'ya çıkmak eğiliminde olmadığı anlamına gelebilir.Sonsuza dek iktidar mı?!Bu konuda sızan bilgilere göre, cumhurbaşkanı seçilmek için gerekli nitelikler arasındaki eğitim düzeyi şartı çıkartılacak, yani ilkokul mezunu bir kişinin de cumhurbaşkanı olması mümkün olacak.Bunun anlamsızlığını ve yanlışlığını uzun uzun anlatmaya bile gerek yok. Bu tür bir girişim, en basitinden "popülist" bir gösteridir. Bunu önerenlerin ciddiye bile alınmaması gerekir.* Seçim kanunlarında yapılacak değişikliklerin ancak bir sonraki seçimde geçerli olmasına ilişkin hükmün kaldırılacağı da ilk taslakta yer alıyor. Bu, bütün siyasi iktidarların tutulduğu hastalığa AKP'nin de yakalandığını gösteriyor.Bu hastalık çok basit ve eski bir hastalıktır: İktidar sahibi, bir sonraki seçimi de kazanabilmek için yasalarla oynayarak tedbirler almaya başlar. Hastalığa yakalananlar, aldıkları bu "tedbirler"le sonsuza dek iktidarda kalacaklarını sanırlar. Ama durum gerçekte hiç de öyle olmaz. Bu tür değişiklikler iktidar partisine belki bir-iki yıl kazandırır, ama asla sonsuza kadar iktidar imkânı vermez.Kuvvetli iktidarların kendi siyasal hedefleri çerçevesinde anayasa ile oynamaları siyasi hayatımızı aşağıya çeken kötü alışkanlıklardan biridir. Bunu yapanların hiçbiri bugün yok.Bu tür oyunlara heves edenlerin önce bunu düşünmesi gerekir.

Devamını Oku

Suikast!

14 Eylül 2005

Türkiye, meczuplar ya da bireysel eylemler dışında 1980 öncesinde suikastlar dönemini yaşadı. Hamido cinayeti, Abdi İpekçi cinayeti, Bedrettin Cömert cinayeti çözülmedi.Sonra onlara Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Çetin Emeç cinayetleri ve daha birçokları eklendi. Bunlar da çözülmedi.Turgut Özal'a binlerce kişinin gözü önünde yapılan suikast girişiminin ardındaki esrar perdesi de aydınlatılamadı.12 Eylül öncesinde bazı sol örgütlerin işledikleri cinayetler aydınlatıldı. Bazılarını kendileri itiraf ettiler, bazı sanıklar çatışmalarda öldürüldü. Kimisi yakalandı, mahkûm oldu.Diğer olayların ise hiçbiri aydınlatılmış değil. Bunların önemli bölümünde adresler ya bazı "ülkücü" gruplara, ya "Susurluk" gibi ülkücü ve devlet görevlilerinin bulunduğu oluşumlara, bazıları da radikal İslamcı örgütlere çıkıyor.Ama hiçbiri aydınlatılmış değil, soruşturmalar hep bazı noktalarda tıkanmış kalmıştır.* Bu tür suikastların temel amacı toplumu büyük bir gerilim içine sokmak, saldığı korku ve dehşetle mantıksız tepkilere yol açmak, kısacası toplumu kaosa götürmektir.Anahtar tarih: 3 EkimTayyip Erdoğan da kendisine üçüncü kez suikast girişimi olduğunu, bunların hepsinin çok baştan önlendiğini açıkladı. Girişimlerin kaynakları ya da bağlantıları bilinmiyor.* Ama bütün bunlar çok açık bir gerçeğin ifadesidir: Türk toplumunu tekrar kaosa sürüklemek, kanlı bir savaş ortamı yaratmak isteyen güçler iş başında.Bunların bazıları kendi küçük çıkarları ya da büyük isimler taktıkları hedefleri için topluma büyük kötülük yapmaktan çekinmeyenler.Ama bazılarının ya da "başka" bazılarının da yine "başka" bazı güçlerin elinde maşa ya da taşeron gibi kullanıldıklarından kuşkulanmak için çok neden vardır.Bu faaliyetlerin, özellikle 3 Ekim öncesinde yoğunlaşacağına ilişkin çeşitli iddialar öne sürülüyor. Buradan da asıl amacın Türkiye'nin gelişmiş toplumlar topluluğu içinde yer almasının önlenmesi olduğu gerçeği, bir kez daha ortaya çıkıyor.3 Ekim yine anahtar tarih. Avrupa Birliği ile görüşmelerin başlaması, toplumda bir kez daha kendine güveni ve iyimser bakışları artıracaktır. Bu da "suikastçıların" amaçlarına ulaşmaları önleyecek en temel unsurdur.Kendine güvenen, geleceğine güvenen bir toplumda "suikastçıların" başarı şansı yoktur.Onların içinde yaşayabildikleri, bunun tam tersi bir toplumdur. Ve Türkiye hâlâ oradan çıkmak için mücadele ediyor.

Devamını Oku

Kıbrıs çelmesi

14 Eylül 2005

Türkiye'nin 3 Ekim'de Avrupa Birliği ile görüşmelere başlamasını engellemek isteyenlerin sarılabildikleri son bahane olarak ortada bir Kıbrıs meselesi kaldı.Yapılmak istenen basit. Müzakere çerçeve belgesine Türkiye'nin Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'ni tanımasına ilişkin bir "şart" koyulacak ve Türkiye bunu kabul edemeyeceğini bildirince görüşmeler kendiliğinden askıya alınmış olacak...* Kıbrıs, gerçekten bir sorun olarak kabul ediliyor ve sorunun çözümü adadaki iki toplumun bir arada yaşaması olarak görülüyorsa, bu süreç yine Türkiye'nin AB müzakere süreci içinde yoluna girecektir.Süreç içinde, ekonomik ve ticari faaliyetlerin yanında toplumsal ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi de önem kazanacaktır. Bu adımların atılması, yine Türkiye'nin Avrupa Birliği içinde yer almasıyla kolaylaşacaktır.Almanya'da bu hafta sonunda yapılacak seçimlerden çıkacak sonuç, bu gelişmeler açısından önem kazandı. İktidar adayı iki partinin en temel çatışma konularından biri Türkiye'nin AB üyeliği olmaya devam ediyor.AB ilkelerinde "hak gasbı" var mı...* Seçimden Sosyal Demokrat Parti'nin galip çıkması güçlü bir olasılık değil ama bu imkânsız da değil. Ayrıca, yeni sol parti ve Yeşiller'in yer alacağı üçlü bir koalisyon da ihtimaller arasında.Almanya'da seçimden Hıristiyan Demokrat iktidar çıkmazsa, Fransa ve Avusturya'nın Türkiye'ye ilişkin tavırları önemli bir destekten yoksun kalacak.Bu durumda Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti de eklendiği zaman Türkiye'ye ilişkin "muhalif cephe" sadece üç ülkeden ibaret olacak.* AB'nin "büyük" kurucularından Almanya'nın Türkiye'nin yanında yer alması, birlik içindeki siyasi dengeleri büyük ölçüde değiştirecektir.Türkiye ve KKTC, Kıbrıs sorununun çözümünde atılabilecek bütün adımlan atmıştır. Bu konuda Türkiye'yi ve Kıbns Türk halkını sıkıştırmanın haksızlık olduğu ortada.Kıbrıs meselesi, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'nin tanınması meselesi artık son bahaneler ve gerçek ağırlığı olmayan bahaneler olarak kullanılıyor.* Türkiye üzerine düşen görevleri "büyük ölçüde" yerine getirmiştir ve 3 Ekim'de görüşmelerin başlamasını hak etmiştir. Bunun tersine bir durumun adı "hak gasbı"dır. Böyle bir "hak gasbı" da Avrupa Birliği'ni oluşturan bütün ilkelere aykırıdır.

Devamını Oku

Terör ve yasalar

12 Eylül 2005

Her sıkıntılı durumda ilk tartışma konusu "yasa" oluyor. Yasaların uygulanmasındaki eksiklikleri ve yanlışlıkları tartışmak yerine söze "yasa gerekli" diye başlıyoruz.Türkiye'de yasa eksiği değil, tam tersine yasa fazlası bulunuyor.Ancak buna rağmen yeni yasalar çıkarılmasını istemek vazgeçemediğimiz bir alışkanlığımız olarak devam ediyor.Terörün tekrar başını gösterdiği doğru. Bunun da bütün toplumu gerdiği, bu nedenle yanlış tepkilerin ortaya çıktığı da görülüyor.Ve aynı talep tekrar ortaya atılıyor: Yasaları değiştirelim ki terörle daha iyi mücadele edelim.Bu mantıkla gidildiği takdirde "otomatik sıkıyönetim"e, hatta "sürekli sıkıyönetim"e kadar gidebiliriz.Yasalarda önemli bir eksiklik olmadığını sesini duyurabilen bütün hukukçular belirtiyor.Adalet Bakanı Çiçek de ısrarla aynı şeyi söylüyor.Buna rağmen "daha sıkı kanun" talebi devam ediyor. Bu talebin sahiplerinin verdiği örnek de son olarak İngiltere'de yapılan değişiklikler.Neyi kıyaslıyoruz?İngiltere'de bazı değişiklikler yapıldığı doğru, ancak bu örneği verenler bundan önce yürürlükte olan yasaları ve bunların Türkiye'deki durumla bire bir karşılaştırmasını yapmıyorlar. Tek söylenen "İngiltere de yaptı biz ne bekliyoruz" cümlesi.İngiltere yıllarca IRA terörü ile mücadele yürüttü, hiçbir zaman olağanüstü kanunlar meselesi tartışılmadı. Son yapılan değişikliklerse, İslamcı cemaatlerin lideri konumundaki imamların daha iyi izlenmesi ve faaliyetlerinin denetlenmesine yönelik.Şu anda Türkiye Cumhuriyeti yasalarında yapılacak "geriye dönük" her değişiklik 3 Ekim öncesinde Batı tarafından farklı gözle görülecektir.Biz İngiltere'deki yasaları iyi bilmiyoruz ama onlar Türkiye'deki yasaları çok iyi biliyorlar. Dolayısıyla "geriye dönüş" niteliğindeki her değişiklik Avrupa Birliği ile görüşmeler öncesinde ilişkilere yeni bir çomak sokma anlamına da gelecektir. Bunun Avrupalılar açısından tercümesi "Türkler zaten gelişmiş bir demokrasi istemiyor" cümlesidir.* 1980 sonrasında Türkiye'de en sıkı yasalar, en sıkı uygulamalar geçerliydi. Ve bu yasalarla bu uygulamaların "himayesinde" ayrılıkçı terör büyüdükçe büyüdü.Yeni yasa isteyenler, eski günleri özleyenler, yakın geçmişe iyi bakmak zorundadır.

Devamını Oku

O günlerden bir gün

12 Eylül 2005

Çeyrek yüzyıl önce Türk Silahlı Kuvvetleri "emir komuta zinciri içinde" yani "örgüt olarak" iktidara el koydu. O günden önce yaşanmış acı olaylar, iç savaş provaları, can güvenliğinin ortadan kalkmış olması darbenin geniş bir kesimce onaylanmasına yol açtı.O gün Başbakan olan Süleyman Demirel bugün soruyor: Sıkıyönetim vardı, askeri yetkililerin bütün imkânları vardı, ek yasa isterlerse çıkarabileceğimizi söyledik fakat olaylar durdurulamadı, ama darbe ertesinde anında kesildi...Demirel'in sorusu o günleri iyi izlemiş, yaşamış olanlar ve hatırlayanlar için doğru bir sorudur. Sıkıyönetime rağmen olaylar durmadı. Darbe oldu, durdu.Demirel bir "komplo"yu ima ediyor. Doğru olabilir. Hatta olayların tırmanışında etkili rol oynayan "ülkücü" kesimin o günlerdeki önemli isimlerinden birçoğunun daha sonra "devletin bazı kesimleri" ile yakından ilişkili çıktıklarını da hatırlamak gerekir.* 12 Eylül darbesi öncesinde Ecevit de Demirel de başbakanlık yaptı. Eğer bir komplo var idiyse, bunu önlemek onların göreviydi. Siyasileri "Bana komplo kuruldu" sözü kurtarmaz, eğer iyi siyasetçiyseler, bütün komploları boşa çıkarır, ülkelerini selamete götürürler. Demirel ve Ecevit yirmi beş yıl önce Türkiye'yi askeri darbenin karanlığına götürdü.Bu tehlikeden kurtulmak içinYirmi beş yıl sonrasından bakıldığında "12 Eylül yönetimi ne yapti" sorusunun cevabı "onlar" açısından oldukça vahim olarak ortaya çıkıyor. Sadece terörle mücadele etmediler, kitapla da bilimle de mücadele ettiler, kıt bilgilerine göre kurduklan politikalarla siyasi İslamın gelişmesini sağladılar. Türk toplumunun düşünen ve siyasi bir toplum olmaktan çıkıp bir magazin toplumu olmasına yol açacak bütün unsurların temellerini artılar.Okumayı sevmediler, üniversiteyi sevmediler, kendileri gibi sığ olmayan hiç kimseyi sevmediler.Bugün toplumumuzda şikâyetçi olduğumuz ne varsa hemen tümü 12 Eylül döneminin askeri yöneticilerinin yaptıklarının ürünüdür. 12 Eylül askeri yönetimi de Demirel ile Ecevit'in ürünüdür.Demirel'ler ve Ecevit'ler ya da onların devamı Çiller'ler Baykal'lar olduğu sürece askeri darbe yoluyla demokrasinin askıya alınması tehlikesi olacaktır. Türkiye'nin bu tehlikeyi tümüyle bertaraf etmesi, o siyasilerden, o siyasilere benzeyenlerden kurtulmasıyla mümkündür.* Demokrasiyi korumak için kurtulmak zorunda olduğumuz "diğerleri" de, demokrasinin asker eliyle askıya alınması için gerekçe üretmeye çalışanlardır. Bunlar bıkmadan usanmadan çalışıyor.Çok partili demokrasiye geçişimizden 60 yıl sonra hâlâ demokrasiyi tartışmamız bile yeterince üzücü. Bir daha aynı şeyleri yaşamamak için 12 Eylül 1980 öncesini ve sonrasını çok iyi hatırlamamız gerekir. Hatırladığımız takdirde bugün yaşadığımız birçok olayın kaynağını da görebiliriz.

Devamını Oku

Bir kırbaççı daha

10 Eylül 2005

Zalim ve işini bilmez bir hükümdar yine hazineyi tamtakır etmiş, koyulabilicek bütün vergileri koyduğu halde durumu toparlayamamıştı.Vezirlerini topladı ve şöyle dedi:"Koyulabilecek bütün vergileri koyduk, halk hepsini tıkır tıkır ödüyor. Ama yine de daha fazla gelir lazım. Kimsenin bir fikri var mı?"Aklıevvel bir vezir atıldı:"Efendim, başkentin tam ortasındaki köprü var ya... Herkes günde en az bir kez oradan geçmek zorunda. Köprüden geçiş vergisi koyabiliriz."Hükümdar fikri beğendi ve köprüden geçiş vergisi konuldu. Herkes köprünün başında oturan adama geçerken bir akçe veriyordu.Bir süre sonra hükümdar tekrar paraya sıkıştı. Yine vezirleri topladı. Bu kez fikir şuydu: "Köprünün diğer ucuna da bir adam koyalım. Her geçen bir akçe veriyordu, böylece iki akçe vermiş olur..."Hükümdar önce tereddüt etti, "artık ayaklanırlar" dedi. Vezirler bir şey olmaz diye ısrar edince köprünün diğer başına da bir adam konuldu. Herkes her geçişte iki akçe vermeye başladı.Bir süre sonra halkın sessizliği hükümdarı sinirlendirmeye başladı. Her gün itiraz eden olup olmadığını soruyor ve hep aynı cevabı alıyordu: "Hiçbir itiraz yok. Her geçen parayı sesini çıkarmadan veriyor..."Kötü bir gününde hükümdarın aklına bir fikir geldi: Köprünün ortasına eli kırbaçlı bir adam konulacak ve köprünün iki başında para verenler ortasına gelince de üç kırbaç yiyecekti.Adamlarına ne oluyor diye sormaya başladı. Hayır, hiçbir itiraz yoktu, köprünün başında parayı verenler ortasına gelince kırbaççının karşısına dikiliyor ve ses çıkarmadan üç kırbacı yiyordu.Hükümdar bir gün durumu kendi gözleriyle görmeye karar verdi. Köprünün yanına gitti. Köprünün başında insanlar sessizce paralarını veriyor, sonra kırbaççının önüne gidip sıralarını bekliyordu.Hükümdar öfkeyle bağırdı: "Bir şey isteyen var mı? İtiraz eden var mı?"Kalabalığın arasından "evet" diye bir ses duyuldu. Hükümdar sevindi. Bütün gözler de kırbaççının önünde duran bir adama döndü. "Söyle!" dedi hükümdar."Efendim" dedi adam, "para verirken işimiz kolay, verip geçiyoruz. Ancak iki taraftan da gelip giden olduğu için kırbaççının önünde sıra oluyor. Lütfedip bir kırbaççı daha koysanız da fazla sıra beklemesek..."

Devamını Oku

DEHAP'lı başkanlar

9 Eylül 2005

Güneydoğu il ve ilçelerimizin büyük çoğunluğunda seçimle gelen DEHAP'lı belediye başkanları görevde. Seçimle gelmiş olmaları önemlidir. Ayrıca seçildikleri andan itibaren sadece kendilerine oy verenlerin değil, o yörede yaşayan herkesin başkanıdırlar.Belediye başkanları, herkesin başkanı olduğu için "particilik" yapamaz, vatandaşlar arasında ayırım gözetemez. Belediye başkanları siyasi kişilerdir, ama yerel yönetici olmaları dolayısıyla da siyasetin üzerinde durmak durumundadırlar. Bu, görevlerinin gereğidir.Güneydoğu'daki seçilmiş belediye başkanlarının başka bir "özel" görevleri daha vardır: Kendi bölgeleri için, kendi vatandaşları için, bütün ülke için barışı ve huzuru savunmak; düşmanlık artırıcı ya da şiddeti teşvik edici herhangi bir tavır almamaya özen göstermek.DEHAP şu anda yasal bir siyasi parti. Bu partiden aday olup seçilmiş belediye başkanları da Türkiye Cumhuriyeti'nin belediye başkanlarıdır. Aynı zamanda kamu görevlisidirler.Uzatılan el tutuldu mu?..DEHAP'lı bazı belediye başkanlarının son olarak yansıyan bazı beyanları, eğer doğruysa asli görevlerine girmediği gibi kaçınmaları gereken bir tavrı yansıtıyor.Bu belediye başkanlarının işlevi, şu anda gerilen ortamda daha da önem kazanıyor. Başbakan ya da Ankara'da herhangi bir üst düzey yetkili ile "resmen" görüşme imkânına sahip olan kişiler de bu belediye başkanlarıdır.Örneğin, Başbakan Erdoğan'ın son Diyarbakır gezisinin ardından Güneydoğu'daki bütün başkanları temsil eden bir heyet Başbakan dan görüşme talep edebilir ve atılan ilk adıma desteklerini somut olarak gösterebilirlerdi.Eğer, bütün güçlüklere rağmen Ankara'dan bir el uzatılmışsa o eli tutmak zorunda olanlar "seçilmiş" başkanlar, yerel yöneticilerdir.Belediye başkanları devletle de halkla da "resmen" yüz yüze olan kişilerdir. Doğru mesajları aktarabilecek asıl kişiler onlardır.Onların günlük dalgalara kapılıp sürüklenmelerinin vereceği zararları ölçmek, bundan önce yaşananlara bakıldığı zaman çok kolaydır.Bugünkü kritik ve gergin ortamda bu belediye başkanları "seçilmiş" olmalarının onlara verdiği görev ve işlevleri yerine getirirlerse en başta kendilerine oy verenlere büyük hizmet vermiş olacaklardır.

Devamını Oku

Haberleri büyütmek

9 Eylül 2005

Başbakan'ın son olaylara ilgili görüşleri arasında bir de medya eleştirisi yer alıyor. Erdoğan'a göre olaylara ilişkin haberler büyütülerek veriliyor.Erdoğan'ın verdiği örnek, televizyon kanallarında görüntülerin tekrar tekrar ve üst üste bindirilerek verilmesi ve böylece olayların olduğundan daha büyük görünmesi.Bu eleştirisinde haklıdır. Sadece son olaylarda değil, basit bir trafik kazası ya da sokak kavgası görüntüleri de aynı yöntemle tekrarlanmakta ve basit bir olay ekranlara olduğundan çok daha büyük yansımaktadır.* Bu, hızlı gelişmiş görsel medyamızın bir çocukluk hastalığı ve basit bir rekabet oyunu olarak görülebilir. Ancak şunu da söylememiz gerekir, bu eleştiri bütün televizyon kanalları için geçerli değildir.* Basına ise olayların gereğinden fazla büyütüldüğü eleştirisini getirmek haksızlıktır. Çünkü yazılı ulusal medya uzun süredir "abartma" hastalığından kurtulmuştur ve her önemli olayda "bilinçli" davranmaktadır.Son olaylar söz konusu olduğunda, eğer yazılı medyaya bir eleştiri getirilecek ise bu, ancak ve ancak haberlerin gerektiği kadar büyütülmediği olabilir.Ayaküstü beyanlarla olmazDünyada şu anda geçerli duruma ve temel gazetecilik kurallarına baktığımız zaman ancak bu haberlerin üzerine daha fazla gidilmesi, çok daha fazla ayrıntı verilmesi gerektiğini söyleyebiliriz.* Olaylar ciddidir, oynanan oyun ciddidir, olayın aktörleri olan PKK'lılar ciddidir, bunlara sokakta ve şiddetle karşılık vermeyi savunan ve kendilerini "ülkücü" olarak niteleyenler ciddidir, televizyon kameraları önünde hilafet isteyen ve "cihad" çağrısı yapanlar da ciddidir.* Başbakan'ın ve bir iki bakanın ayaküstü "sağduyu" çağrısı yapmaları, İçişleri Bakanı'nın bir genelge yayınlaması gibi tepkilerle yetinmek olayı küçültmeye yaramaz.Tam tersine, toplumun sağduyusunu koruması için çok ciddi uyarılar yapılması ve ciddi tedbirler alındığının gösterilmesi gerekir.Medya sağduyulu hem de gereğinden fazla sağduyulu davranmaktadır. Başkalarının da aynı şekilde sağduyulu ve "aktif" sağduyulu olduklarını, kararlı olduklarını göstermelerine ihtiyaç vardır.Özür ve düzeltme: Geçen hafta bir yazımızda Beşiktaş-Diyarbakır maçında "sürekli olarak PKK dışarı" diye bağırıldığını yazmıştık. Maçta değildik ve bu bilgiyi başka bir kaynaktan aldık, doğrulamadan yazdık. Doğrusu şudur: Söz konusu maçta Beşiktaş seyircisinin bir bölümü sadece maçın sonunda "PKK dışarı" diye bağırmıştır ve çoğunluk onlara katılmamıştır. Düzeltir özür dileriz.

Devamını Oku