Sahnede üç tip

7 Eylül 2005

Bir sergi. Sadece fotoğraflar ve belgelerle Türk tarihindeki en kötü olaylardan biri sergileniyor. Ve sahneye "üçüncü tip" çıkıyor, sergiye saldırıyor.Hiçbir ülkenin, hiçbir halkın tarihi sadece şan ve şereften oluşmaz. Her ülkenin, her toplumun içinde "bazıları" çıkmış ve o toplum için utanç verici olaylara sebep olmuştur. 6-7 Eylül 1955'te İstanbul'da yaşananlar da böyle bir tarihi utanca yol açan olaylardı.Bu konuda en küçük bir tartışmaya bile yer yoktur.Bu olayı açıklarken "ama" demek de mümkün değildir.Ve bu sergi "üçüncü tip" tarafından saldırıya uğramıştır."Üçüncü tip" Türkiye'ye en karanlık dönemlerini yaşatan eski "ülkücü" tipidir.* Son günlerde sahnenin önünde "PKK tipi" vardı. Geçen hafta "Hizbüt Tahrir" kılığında "ikinci tip" sahneye fırladı, "buradayım" dedi."Üçüncü tip" bir süredir toplumdaki gerilim ve haklı tepkiler üzerine kışkırtmaların içindeydi ama pek belli olmuyordu. Bu sergi dolayısıyla o da sahnenin önüne fırladı.İlacı akıl ve demokrasidirBu üç tipin de varlık nedeni ve hayat biçimi "şiddet"tir. Bu üç tip de kin ve düşmanlıkla vardır, savaşla vardır. Şiddetle yaşarlar, düşmanlık olmazsa, şiddet olmazsa yaşayamazlar.Bu üç tipin de "akıl," "bilim" ve "bilinç" gibi kavramlarla yaşamaları mümkün değildir. Akıl önde olduğu zaman onlar yok olur.Şu anda bu üç tip, birbirlerine düşman gibi duruyor. Ama aslında bir bütünün parçalarıdır. Biri olduğu zaman diğerleri de olur, birbirlerinin varlığından güç alırlar. Bu güçle de bütün bir toplumun geleceğini karartma işlevlerini yerine getirmeye çalışırlar.Bu üç tipin bir başka ortak özellikleri "demokrasi "den hiç hazzetmemeleridir. Demokrasi içinde varlıklarının tehlikeye gireceğini bildikleri için demokrasiyi sevmezler, demokrasiden korkarlar.İnsanlığın ilerlemesi de onların işine gelmez. Kendilerine insan kaynağı sağlayabilmeleri için eğitimin düşük olması, ekonomik sıkıntılar yaşanması, issiz güçsüz insan sayısının çok olması gerekir.Şu anda bu üç tip sahnenin önünde. Fiili bir koalisyon oluşturmuş, Türkiye'nin, bütün Türk halkının kötülüğü için el ele vermiş çalışıyorlar.Türkiye'nin büyük çoğunluğu ise geriye çekilmiş bu "üçlü ittifak"ın faaliyetlerini izliyor. Çoğunluk aklın yanında durduğu sürece bu üçlünün vereceği zarar çok aza iner. Akıl da gücünü ve egemenliğini sadece demokrasi içinde koruyabilir.

Devamını Oku

3 Ekim savaşı

6 Eylül 2005

PKK kaynaklı ve Öcalan'ın gücünü gösterme amaçlı gösteriler, Türkiye'yi yeniden bir "savaş ülkesi" görüntüsü içine sokuyor.* Bu "kalkışma"nın 3 Ekim'de başlayacak olan Türkiye-Avrupa Birliği görüşmeleri öncesinde yoğunlaştırılmış olmasının da bir amacı olmalıdır.* PKK, Avrupa Birliği ülkelerinin "Kürt sorunu" üzerine Türkiye'ye yeni bir baskı düzeni kurmasını amaçlıyor olabilir. Böyle bir sonuca bugünkü şiddet yöntemleriyle ulaşılması hiç mümkün değildir.Türkiye'deki demokratikleşme adımları, insan hakları konusunda sağlanan ilerlemeler terörün elindeki bütün dayanakları almıştır. Bunu Avrupa da bütün Batı dünyası da görmektedir.Son eylemlerin bugünlerde yoğunlaşması akla "başka oyunlar da mı var" sorusunu da getiriyor. Türkiye'nin yeniden ve toplumsal boyutlara ulaşmış bir "savaş" ortamına sürüklenmesi, en azından bu görüntünün verilmesi kuşkusuz, bazı kesimlerin elinde yeni "bahane" olarak kullanılabilir.Önce eşik aşılacakAvrupa'da Türkiye'ye ilişkin kuşku ve kaygıları abartan ve besleyen siyasi odaklar, bu görüntüyü 3 Ekim öncesinde kullanabilirler.Aynı şekilde, içerde Türk halkı için demokrasiyi "lüks" olarak gören, terör eylemlerinin artmasını da demokratik gelişmelere bağlayan kesimler vardır. Son eylemler bunlar için de önemli bir dayanak olmuştur, olacaktır.* Bu eylemlere karşı gösterilen "aktif" tepkiler de Türkiye içinde ve dışında, ileri ve demokratik bir Türkiye istemeyenlerin ekmeğine yağ sürecektir.Avrupa Birliği ile 3 Ekim'de görüşmelerin başlaması, hem demokratik gelişmenin sürmesi hem de ekonomide olumlu gidişi hızlandırması açısından çok önemlidir.PKK kaynaklı eylemler bütün Türk halkı açısından büyük önem taşıyan bu süreci durdurmaktan başka bir sonuç veremez. Bunu, eylemleri yönlendirenler görüyor ve kışkırtmalara bilerek devam ediyorlarsa bu, "halka ihanetin en büyüğüdür.Şu anda en önemli gündem maddesi 3 Ekim eşiğini aşmaktır. Kime ve neye hizmet ettiği belli olmayan, daha doğrusu çok belli olan "kalkışma"cıların bu son engelleme çabalarının önüne geçmek de sakin, bilinçli ve gerçek Kürt sorunu ile terörü net olarak birbirinden ayırabilen bir politikayla mümkündür.Önümüzdeki bir ay, sıcak geçmeye adaydır. Ama bunun aklı ve mantık yollarını bulandırmasına da izin verilemez.

Devamını Oku

Sağduyu

6 Eylül 2005

DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'ın dün söylediklerini herkes ciddiyetle dikkate almalıdır. Şöyle dedi Ağar: "Türkiye kritik eşik içindedir. Hükümet terörle mücadeleyi vatandaşa ihale edemez. Terörle mücadelenin adresi devletin meşru güvenlik güçleridir. Bugün çeşitli illerde olan bu tür olayların yarın Türkiye çapına sıçraması ihtimalinden büyük rahatsızlığımız var. Bütün milletimize engin bir sağduyu, soğukkanlılık, olaylar karşısında sükûnet tavsiye ediyoruz."Ağar'ın "Hükümet terörle mücadeleyi vatandaşa ihale edemez" sözü biraz "ağır" ve fazla siyasi niteliktedir. Bu cümleyle kastı, güvenlik güçlerin etkili kullanılmadığı şeklinde bir iddiaya dayanıyorsa, bu da oldukça tartışmalıdır.* Ancak bunun dışında Ağar'ın dikkat çektiği, artık her gün örnekleri tekrarlanan durum, bir çığ gibi büyüme ihtimaline ulaşmıştır. Tehlike, örneğin vatandaşların önceki günkü gösterilere karşı "aktif" tepki göstermelerinin ötesinde, başka alanlarda da uç veriyor. Çok basit olaylar bile büyük linç girişimlerine dönüşebiliyor.Geçtiğimiz haftalarda bir ilçede yaşanan otopark tartışması bile "Yaşasın PKK" dediler söylentisiyle linç girişimine dönüştürülmek istenmişti. Beşiktaş-Diyarbakırspor maçında Beşiktaşlı taraftarın sürekli olarak "PKK dışarı" diye bağırmasının da hoşgörülebilir bir yanı yoktur. Herhalde bu konuda yetkili olan kurumlar da gereğini yapacaklardır.Tehlike iyi anlatılmalıBugün Türkiye'de, Kürt kökenli vatandaşlarımız sadece güneydoğudaki illerde değil, ülkenin hemen hemen tümünde yaşıyor. İş ve aş peşinde her yere dağılmış durumdalar.Terör olaylarındaki son tırmanış, Abdullah Öcalan'a destek gösterileri gibi eylemlerle birleşince bir toplumsal tepkinin oluşması kaçınılmazdır. Ancak tehlike, bu tepkinin "aktif" ve şiddete yönelik bir nitelik almasıdır.Bu tehlikeli gidişin önlenmesi için yine yetkili kurumların ve güvenlik güçlerinin yöneticilerinin çok açık ve caydırıcı tavır alması gerekiyor.* "Sabrımızı taşırdılar" sistemiyle toplumu oluşturan unsurları bir arada tutmak hiçbir ülkede mümkün değildir. Ve böyle bir mantıkla büyük bir çığı toplumun üzerine göndermenin de bağışlanır bir yanı yoktur.* Terörle mücadeleyi güvenlik güçleri ve yetkili kurumlar yapacak, vatandaş da onları "yüreğiyle" destekleyecektir. Aksine eğilimler, Türkiye'yi gerçekten parçalamak isteyenlerin beklediği ortamı kışkırtmaktan başka bir sonuç veremez.Bunun da bütün vatandaşlara iyi anlatılması gerekir.

Devamını Oku

İki gösteri

5 Eylül 2005

Biri geçen hafta sonunda gerçekleşti. "Ya hilafet ya şehadet" pankartı ve "Hizb-üt Tahrir" imzası vardı.İkinci gösteri dün birkaç bölgede gerçekleşti. Amaç "Abdullah Öcalan'a destek"ti altında PKK imzası vardı.Birinci gösteriye hiçbir müdahale olmadı, ikincisine "makul" ölçüler içinde müdahale edildi.Her ikisinin de demokrasinin "doğal" sınırları içinde yer aldığı söylenebilir. Ancak ikisi de toplumsal "vicdanı" yaralayan, toplumda "kin ve düşmanlık" yayacak nitelikte gösterilerdir.* PKK gösterileri, Başbakan'ın Diyarbakır'da "Kürt sorunu" kavramını telaffuz etmesinden ve bu sorun ile terör arasındaki farkı vurgulamasından sonra gerçekleşmiştir. Böyle bir "barış" havası içinde ateşkes ilan etmek durumunda kalan PKK'nın gösterileri önemli bir gövde gösterisidir.Gösterinin amaçlarından birinin halen PKK'nın başında Abdullah Öcalan'ın bulunduğunu ve örgütün ona bağlı olduğunu göstermek olduğu düşünülebilir.'İmralı baskısı' ve barış yoluBaşbakan Erdoğan "Kürt sorunu" sözünü telaffuz ettikten sonra önemli ölçüde de olumsuz tepki aldı. Ama aralarında Kürt kökenli aydınların da bulunduğu "etkili kesimler" barış ve silah bırakma çağrılarını tekrarlayarak "barış yolu"na katkıda bulunmaya çalıştılar.Dünkü gösteriler bütün bu çağrıların reddedilmesi, uzatılan ellerin itilmesi anlamına gelir. Ankara'da "Kürt sorunu" diyenleri zor durumda bırakma amacına da dönük olabilir.Son çıkışlarKürt kökenli vatandaşlarımızın üzerindeki "İmralı baskısı"nın ortadan kalkmasının "barış yolu"nun inşa edilmesi için ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıktı.* Öcalan'ın kendi etkinliğini ve gücünü göstermek, hapisten çıkma umudunu canlı tutmak için yürüttüğü politikanın Kürt kökenli vatandaşlarımızın "demokratik hakları" ile bir ilgisi bulunmuyor.* Tam tersine bu politika sürekli olarak demokratik hakları ve açılımları tehlikeye sokuyor, toplumsal gerilimi artırıyor ve şiddete yönelen toplumsal tepkileri de tetikliyor.Tekbir getirip hilafet isteyenlerle Öcalan'a bağlılık gösterisi düzenleyenler arasında, eylemlerinin yaratacağı sonuçlar bakımından herhangi bir fark yok. Her ikisi de Türkiye'de yaşayan bütün insanların yararına olan demokratik gelişmeyi önlemeye yöneliktir.İkisi de varlıklarını, adı ne olursa olsun "savaş" ortamında bulanların ve bunun dışında yaşama şansı tanımayan bir ruh halinin getirdiği son çıkışlardır.

Devamını Oku

Tek tek ve birlikte

3 Eylül 2005

Bir kadın, evinin kapısını açtığında az ileriye çökmüş, ak sakallı üç ihtiyar gördü. Uzaktan bakıldığında ihtiyarlar birbirlerine çok benziyordu, yakından bakıldığı zamansa çok farklı oldukları görülüyordu.Kadın, ihtiyarların yanına gitti, ne yaptıklarını sordu. Biri "biraz soluklanmak istedik, yolumuz uzun" diye cevap verdi.Kadın, ihtiyarlan biraz su içip bir şeyler yemeleri için eve davet etti. İhtiyarlar evde başka kim olduğunu sordu. Kadın, kocasının çalışmaya, oğlunun da okula gittiğini söyledi. "O zaman gelemeyiz" dedi ihtiyarlar.Akşam kadının kocası ve çocuğu eve döndüklerinde bu üç ihtiyar hakkında konuştular; ikisi de onları otururken görmüştü. Kadın yaptıkları konuşmayı anlattı. Kocası "O zaman şimdi çağır da bir şeyler yesin fukaralar" dedi.Kadın ihtiyarları çağırmaya gittiğinde bu kez çok daha değişik bir cevap aldı:"Biz üçümüz genellikle aynı eve birlikte girmeyiz..."Kadın anlamadı, "neden" diye sordu. İhtiyarlardan biri anlattı: "Benim adım Başarı'dır, arkadaşlarımın adları da Zenginlik ve Sevgi. Biz birlikte seyahat ederiz ama aynı eve üçümüz birlikte çok ender gideriz. Onun için siz de aramızdan birini çağırın..."Kadın eve döndü, konuşmayı anlattı. Kocasının gözü parladı, "hemen adı Başarı olan ihtiyarı çağır!.." Kadın "olmaz" dedi, "adı Zenginlik olanı çağıracağım..."O sırada çocuk söze karıştı: "Ne olur adı Sevgi olanı çağırın..."Adamla kadın birbirlerine baktılar ve çocuğun dediğini yapmaya karar verdiler. Kadın ihtiyarların yanına gitti, sordu: "Hanginiz Sevgi'siniz?"İhtiyarlardan biri ayağa kalktı, kadın "Biz sizi çağırmaya karar verdik" dedi. Bu söz üzerine diğer iki ihtiyar da ayağa kalktı ve üçü birlikte eve doğru yürüdüler."Anlamadım" dedi kadın. "Sevgi" cevap verdi: "Size çok ender aynı eve gideriz, demiştik. Eğer siz Başarı ya da Zenginlik'i çağırsaydınız, onlar tek başına gelecekti. Ama Sevgi istendiğinde üçümüz birlikte geliriz. Siz de öyle tercih ettiniz ve üçümüzü davet etmiş oldunuz..."

Devamını Oku

Hukukun sesi

2 Eylül 2005

Yüksek yargı kurumlarının başkanları her fırsatta yargı düzeninin içine girdiği çıkmazı anlatmaya çalışıyor. Yeni adli yıl açılışında yine benzer konuşmalar yapılacak, ama birkaç gün sonra hukukçular dışında herkes yine bunları unutacak.Önümüzdeki hafta yeni adli yıl açılıyor. Ve açılış konuşmalarının dışında "eylemlere" de sahne olacak.Türkiye Barolar Birliği, 60 baronun katılımıyla 6 Eylül günü Ankara'da bir yürüyüş yapacak.İstanbul Barosu, 7 Eylül'den itibaren her gün bir adliyede "bir dakika alkış eylemi ne gidecek.* Yargıçlar, savcılar ve avukatlar, aynı çıkmaz sistemin içinde sürekli yıpranan insanlar olarak seslerini duyurmaya çalışıyor.İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu, yeni adli yıl arefesinde çok acil sorunlara dikkat çekiyor.* Bunlardan en önemlisi, dünyada yükselen terör eylemlerini gerekçe göstererek, demokratik haklarda, insan haklarında geri gidiş tehlikesidir.Yalnız hukukçunun değil bütün toplumun sorunuÜlkemizdeki yargı sisteminin "siyasallaşmasının" en önemli dayanaklarından biri de "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu"nun aslında tartışmasız bir şekilde siyasi iktidarın denetiminde olmasıdır.Kazım Kolcuoğlu, bu kurulun "yürütmenin ekseninden çıkarılması için" hiçbir girişim yapılmadığını, tam tersine belirsiz bir "mülakat" sistemiyle sakıncaların daha da artacağını belirtiyor.Kimileri, hukukçuların aktardığı sorunları hukukçuların kendi sorunları gibi görme eğilimindedir. Ancak bu sorunlar büyür, bir yumağa dönüşür ve sonuçta vatandaşın "adalet duygusunu zedeleyen" bir çıkmazı, bugünkü çıkmazı oluşturur.Yıllardır hukuk fakültelerindeki eğitimin kalitesine ve genç hukukçu adaylarının "yığılması"na dikkat çekiliyor. Kolcuoğlu bu sorunun, daha genç hukukçuların yetişme yıllarında "mesleğin saygınlığım zedeleyen" bir aşamaya geldiğini belirtiyor.Hukukçular anlatıyor, her yıl en az iki kez aynı şikâyetleri, uyarıları tekrarlıyor. Ve siyasi iktidarlar bakıyor.Hukukçuların üzerinde durdukları sorunlar bütün ülkenin, bütün vatandaşların sorunudur. Yargı sisteminin çalışmadığı bir düzende adalet başka yollardan aranır ve bugün olduğu gibi toplumun her yanını çeteler sarar."Yargı bağımsızlığı" ülkemizde var mı? Bu soruya hukukçular da "var" diye cevap veremiyor. O zaman vatandaş neye güvenecek?

Devamını Oku

Avrupa'nın sözü

1 Eylül 2005

Geçen yılın 17 Aralık günü, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında bir anlaşmaya varıldı. Ve Türkiye bu anlaşmanın gereklerini yerine getirdi.Ankara'nın yerine getirmediği, içeriye dönük olarak süreci hızlandıracak politikaların geliştirilmesidir.Bu gecikme ya da eksiklikler, Türkiye'nin "ilerlemesi" ile ilgilidir, Türkiye'nin görüşme sürecinde zaman kaybetmesiyle ilgilidir. Avrupa Birliği liderleri ile -ki bunların arasında Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti de vardır, Almanya da vardır, Fransa da vardır- varılmış anlaşmadaki her şey yapılmıştır.* Bu anlaşmada Kıbrıs (Rum) Cumhuriyetini tanımak yoktur. Sadece bu yolda önemli bir adım sayılabilecek olan ve Kıbrıs'ta çözüme katkıda bulunacağı açık olan "Gümrük Birliği Anlaşması'nın genişletilmesi" vardır.* Türkiye, geçmişten kalmış birçok önyargı, korku ve kuşkuyu geride bırakarak, kışkırtmaları aşarak bunu da yapmıştır. Bu durumda Avrupa Birliği ülkelerine düşen, Türkiye'yi sıkıştırmak değil, daha da cesaretlendirmektir. Eğer Kıbrıs, Avrupa'nın ve dünyanın sorunlarından biri olmaktan çıkarılmak isteniyorsa AB'yi yönetenlerin izlemesi gereken politika da bellidir.Sığ siyasilere kalmamalıTürkiye'yi AB sürecinde sıkıştırmayı tercih edenler üç ülkenin "sağ" siyasi güçleridir. Fransa'da önümüzdeki başkanlık seçimi öncesinde sağdaki iç mücadelede Türkiye bir yarış konusu olmuştur. Almanya'da seçim arefesinde, kendisini iktidardaki sosyal demokratlardan ayrıştırmak ve daha sağdaki seçmene hoş görünmek isteyen Hıristiyan Demokratlar da Türkiye'yi kampanyalarının bir unsuru olarak kullanmaktadır. Avusturya'nın merkez sağ ve radikal sağ siyasi partileri için de Türkiye bir iç siyaset konusu olarak sık sık kullanılmaktadır.* Dünyanın geleceğini düşünen, Türkiye'nin bu gelecekte yerine getirmesi gereken işlevlerin bilincinde olan siyasiler için bir tartışma konusu yoktur. Türkiye'nin Avrupa Birliği ile bütünleşmesinin anlamını bu kesim çok açık olarak görmekte ve bu yönde politika izleyenleri desteklemektedir.Eğer dünyanın geleceğini, üç ülkenin içindeki seçim yarışının sıkıntıları ile Kıbrıs Rum liderlerinin takıntıları ve sayılan birkaç yüzü aşmayan "emlak" ve toprak dertleri belirleyecekse kötümser olmak herkesin hakkıdır.* Avrupa Birligi'ni sığ siyasiler değil, dünyanın geleceğini ve barış içinde birlikte gelişmeyi birinci amaç olarak gören siyasiler gerçekleştirdi.Türkiye'nin geleceğinin bu barış; demokrasi ve birlik süreci içinde yer alması gerektiğini Cumhuriyet'in ilk gününden itibaren benimsenmiş olan temel ilkeler gösterdi.Avrupa Birliği de Türkiye Cumhuriyeti de geniş ufuklar üzerine kuruldu, bu ufukların sığ siyasi çekişmelere kurban edilmesini gelecek kuşaklar bağışlamayacaktır.

Devamını Oku

İlk adımlar atıldı

31 Ağustos 2005

Bir milletvekilinin silahını teslim etmesi, bir diğerinin de edeceğini açıklaması, bu meselenin çözümüne giden ilk adımlar olarak önemlidir, böyle karşılanmalıdır.Ancak yetersizdir. Tekrar etmemiz gerekiyor:* Bütün milletvekilleri, eski milletvekilleri vs. silahlarını teslim etmeli ve kendi seçim bölgelerinde silah karşıtı kampanya başlatmalıdırlar.Türkiye'nin "muasır medeniyet" düzeyine erişmesiyle ilgili olarak söylenenleri art arda eklesek, ülkemizdeki bütün yolları birkaç kez dolaşır. Ama bu sözleri en çok tekrarlayanlar "muasır medeniyet"in ne olduğu konusunda açık bir fikre sahip olmadıkları için bugün bir "silah sorunu" yaşıyoruz."Muasır medeniyet"in yolu akılcı toplumsal seferberliklerden geçer. İstediğiniz kadar yasa yapın; isterseniz bütün cezaları kat kat artırın, toplum bir sorun üzerine kendisini seferber etme duygusunu taşımıyorsa, yapılacak her şey boşuna olur.Siyaset denen kurum bu nedenle vardır. İktidar olup, iktidar nimetlerinden şöyle ya da böyle faydalanmak için değil.Eğer silah sorununu gerçek toplumsal seferberlikle çözebilen bir toplum olduğumuzu gösterirsek hem kendimize güvenimizi tazelemiş, hem de "muasır medeniyet"e ne kadar yakın olduğumuzu göstermiş oluruz.STK'lar da harekete geçmeliBaşbakan Erdoğan da ilk "ulusa sesleniş" konuşmasını buna ayırmalı. "Şu kadar başarılıyız, şunları bunları yaptık" türü konuşmalar ne kadar çok yapılırsa halkı o kadar usandırır.Ama bu tür konuşmalar, belli önemli meseleler üzerine yoğunlaşır ve halkı yönlendirme kurgusuyla yapılırsa anlamlı olabilir.Herhalde Türk ulusunun büyük çoğunluğu bu silah sorununun çözülmesini istiyordur. Bu amaçla sivil toplum örgütleri de sorunun çözümüne katkıda bulunmaya çağrılabilir. Ancak bu mesele televizyonlarda gösterilecek bir tür reklam filmi yaptırıp kullanarak, sonra da "biz yapacağımızı yaptık" deyip kenara çekilerek çözülmez.Silah sorunu çok somut, açık ve ne yapılacağı da belli. Bu sorunun üzerine güçlü bir şekilde gittikten ve sonuç aldıktan sonra toplumdaki diğer şiddet eğilimleri ve uygulamalarının da üzerine gidilir.Ülkemiz yakın zamana kadar hep işkence ve kötü muamele örnekleriyle anıldı. O günlerden bugünlere gelebilen bir toplum silah meselesini de çözebilir, çözmelidir.

Devamını Oku