Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakır diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir'in bölgenin en zengin kişilerinden biri olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.Derviş, Şakir'in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer, içer, dinlenir. Şakir de ailesi de hem misafirperver hem gönlü geniş insanlardır... Yola koyulma zamanı gelip, derviş Şakir'e teşekkür ederken, "Böyle zengin olduğun için hep şükret" der.Şakir ise söyle cevap verir:"Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer..."Derviş Şakir'in çiftliğinden ayrıldıktan sonra, bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Birkaç yıl sonra, dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir'i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir'den söz eder."Haa o Şakir mi" der köylüler, "O iyice fakirledi, şimdi Haddad'ın yanında çalışıyor."Derviş hemen Haddad'ın çiftliğine gider, Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Topraklan da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad'ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad'ın hizmetkârıdır.Şakir bu kez dervişi son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Derviş vedalaşırken Şakir'e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir'den şu cevabı alır:"Üzülme... Unutma, bu da geçer..."Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir'e bırakmıştır. Şakir Haddad'ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığın ile yine yörenin en zengin insanıdır.Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: "Bu da geçer..."Bir zaman sonra derviş yine Şakir'i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir'in mezan vardır ve taşında şu yazılıdır: "Bu da geçer."Derviş, "Ölümün nesi geçecek" diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir'in mezarını ziyaret etmek için geri döner, ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir'den geriye bir iz dahi kalmamıştır...O aralar ülkenin Sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın...Hiç kimse Sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultan'in adamları da bilge dervişi bulup, yardım isterler.Derviş, Sultan'ın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir.Kısa bir süre sonra yüzük Sultan'a sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz, çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: "Bu da geçer" yazmaktadır.(İstanbul Bienali'ne katılan sanatçılardan biri Karaköy'deki bir hanın üzerine "Bu da geçer ya hû" cümlesini yerleştirdi. Meseleyi anlamayanlar için bu hikâyeyi tekrarladık.)
Bir toplantı dolayısıyla yine takkeler düştü, kimlerin kel kimlerin fodul olduğu ortaya çıktı.Ama aynı zamanda bilimin, bilginin, düşüncenin onurunu savunanlar da ortaya çıktı.Karanlık tarafta, karanlığı isteyen tarafta kendilerine "milliyetçi" diyenler var, "ülkücü" diyenler var, "Atatürkçü" diyenler var, "İslamcı" diyenler var, "solcu" diyenler de var.Bir toplantı yapılmasını, insanların fikirlerini özgürce söylemesini istemiyorlar. Buna tahammül edemiyorlar. Korkuyorlar.* Korkuyorlar çünkü bilmiyorlar. Kendilerine ne ad verirlerse versinler, karanlığı isteyenlerin aynı cephede buluşmaları yeni bir şey değil. İlk kez olmuyor.* Türkiye ne zaman gelişme yoluna girse, ne zaman bazı kamburlarından kurtularak "muasır medeniyet" yolunda hız kazansa aynı karanlık cephe yine ortaya çıkar, aynı sabotajlara girişir.Bazen hukuku zorlamaya kalkışırlar. Bazen sopayla, bazen silahla, bazen çapulcularla gelirler.Tek amaçları Türkiye'nin ilerlemesini, çağdaş bir ülke olmasını engellemektir.Neyse ki onlar varBugün, karanlık cephenin içinde CHP'lilerin de yer alması tarihin bir cilvesidir. Çağdaş uygarlık hedefiyle, laik demokrasi ve batılılaşma için mücadele etmiş, ülkeyi bu temeller üzerine kurmuş olan Mustafa Kemal Atatürk'ün partisinin bazı ileri gelenlerinin de aynı cephede olması Atatürk'ün bütün temel düşüncelerine ihanetten başka bir şey değildir.Kendilerini "en Atatürkçü" zanneden bazı emekli subayların tavırları da Atatürk'e ihanetten başka bir şey değildir.İslamcılar, sözde Atatürkçüler, faşistliğini solculuk diye yutturanlar, milliyetçiliği kendi tekelinde zannedenler, sergi basan çapulcular, insan öldüren tetikçiler yine Türkiye'ye sabotaj için koalisyonlarını kurdular.Ama neyse ki bu ülkede bilim de var. Bilim insanları var. Gerçekten ülkesini seven ve çağdaş uygarlığa ulaşması için mücadele edenler var.* İsmet İnönü'nün sözünü hatırlayarak; bilime, çağdaşlığa sahip çıkanların en az karanlıkçılar kadar cesur olduğunu bu olay dolayısıyla gördük.Neyse ki onlar var.* Türkiye'nin geleceği karanlık cephesinin sürüklemeye çalıştığı yerde değil, bilimin ve çağdaşlığın gösterdiği yoldadır.
Ayıbı yapanlar mahkemeye başvuranlardır ve bir üniversitede yapılacak toplantıyı yasaklayan mahkemedir. Bir "idare" mahkemesi Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılacak olan "Osmanlı Ermenileri" toplantısını "durdurdu."Öncelikle en basit "idari" açıdan bakalım: Bir mahkemenin üniversitede yapılacak bir toplantıyı durdurmaya herhangi bir şekilde hakkı olamaz.O toplantı yapılır, eğer toplantıda "suç" oluşturabilecek bir durum varsa o zaman mahkeme devreye girebilir. Aslında bu da büyük ayıptır, ama ne yazık ki ülkemizde bu ayıplar devam ediyor.* Bu toplantının yapılacağı duyulduğu andan itibaren tam bir cadı kazanı kaynatıldı. CHP'li eski diplomat bir milletvekili linci başlattı, Adalet Bakanı lince ilk katılan ve insanları katılmaya çağıran kişi oldu. Sonra Türkiye'nin ve Türk halkının yararının nerede olduğunu idrak edemeyen, konuyla ilgili en temel bilgilere dahi sahip olmayan bir kalabalık harekete geçti, linç büyüdü.* Osmanlı Ermenileri ve tehcir (zorunlu göç) olayının konuşulmasını istemeyenlerin dayanaklarından biri, bazı Avrupa ülkelerinde çıkarılmış olan "inkârcılık kanunu"dur. Bu kanun Yahudi soykırımı yapmış olan Alman Nazileri ve onların diğer Avrupalı işbirlikçilerinin savunulmasını suç olarak belirleyen kanundur. Bu kanuna daha sonra Avrupa'daki Ermeni diasporasının çabalarıyla "Ermeni soykırımı" da eklendi. Buna göre "Yahudilere soykırım yapılmamıştır" demek ya da "Ermenilere soykırım yapılmamıştır" demek o eylemi aklamak anlamına geliyor.Kimin işine yarayacak?Boyutları tam olarak açıklanmamış, bütün belgeleri tam olarak ortaya konulmamış bir olayın böyle bir şekilde "soykırım" tanımına sokulmasına elbette itiraz edilebilir.Şu anda tartışma aşamasında olduğumuz için böyle bir kanunun düşünce özgürlüğünü kısıtladığı da savunulabilir.Ama bunu savunanların, katılımcılarının ne diyeceği belli olmadan, o toplantıyı yaptırmamaya çalışmaları ve sonunda "idari" olarak engellemeleri de az bir suç değildir.Bu toplantı dolayısıyla daha önce başlamış linç eyleminin sonunda bir yasaklama ile tamamlanması aklı başında herkes için tek bir anlama gelir: "Korkuyorlar!"Bu ve benzeri korkular Türk halkına hak etmediği haksızlıkların yapılmasına yol açtı. Bu toplantıyı yasaklatanlar da 1915 olayıyla hiçbir ilgisi olmayan Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk halkını, korkuyla gerçekleri örtbas eder, suçluluk kompleksiyle tepki gösterir duruma düşürdü. Bu tavırlar yüzünden Ermeni meselesi şu anda bütün dünyada tartışmasız (bir iki kişi dışında) bir şekilde "soykırım" olarak kabul edilmiş durumda.Bu toplantının durdurulması da bütün dünya için sadece bir korku kanıtı olarak görülecek ve "soykırım" tezini savunanları güçlendirecektir.
Eskiden, gazetelerin "adi suç" haberlerini koydukları üçüncü sayfalarında hemen hemen aynı haberler yer alırdı. Bir cinayet, bir iki hırsızlık, bir iki kavga.Şu anda ülkede yaygın haber ajanslarının birinin "adi suç" haberleri bir araya toplandığında gazetenin tümünü doldurabilecek bir toplama ulaşmak mümkün.Her hafta sonu, bütün statlarda olup bitenleri de eklediğinizde toplumumuzda yaşanan "şiddet"in boyutunun tırmandığı düzey çarpıcı bir şekilde görülüyor.Öfkeli insanların birbirine saldırdığı, en küçük bir tartışmada bıçakların çekildiği, her mahallede her gün birkaç hırsızlık olayının yaşandığı bir toplum haline gelişimizin doğru açıklamasını söylememiz gerekiyor.Olayın temeli, her gün biraz daha bozulan gelir dağılımıdır. Parayla para kazanma devri geçmiş olmasına rağmen zenginin daha zengin olduğu fukaraların daha fukaralaştığı ortada.Gelir dağılımındaki olağanüstü bozulma ilkokul sıralarına kadar yansıyor...Gelir dağılımı düzeltilmedikçeGeleceğe ilişkin umutları azalmış hatta yok olmuş gençler, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturuyor. Üniversiteye ulaşanın, diplomaya ulaşmak için paraya ihtiyacı var. Ondan sonra da işsizliğe razı olma aşaması geliyor!..Dünya Bankası'nın raporuna göre ülkemizin nüfusunun yüzde 4,8'i günde bir doların altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Yani günde 1.3 YTL, (1 milyon 300 bin TL) ile yaşamak zorundadırlar.Bu rakamın ardından söylenecek başka bir şey yok, olamaz da.Şu anda Batı'da gelir dağılımındaki haksızlıkları giderecek temel araçlardan biri sendikalardır. Türkiye'de sendikalar 1980'den itibaren işlevsiz ve güçsüz kılındığı için çalışan kesimin bir dayanağı kalmadı. Bu süreçte sendikalı işçi sayısı da yüzde 10'lara indi. Ancak burada ufuksuz bazı sendika yöneticilerinin de kendi bindikleri dalı nasıl kestiklerini hatırlamak gerekiyor.Gelir dağılımındaki bozukluğun kısa bir sürede giderilmesi tabii ki mümkün değil. Ancak bunun için kafa yormanın, tedbir düşünmenin zamanı da geldi ve geçiyor.Toplumu saran "suç" sarmalından sadece polisiye yöntemlerle çıkılamaz. Bir toplumda yakalanan her "suçlunun" yerini almak için hazır bekleyen en az üç "suçlu adayı" varsa, suç giderek artacaktır. Polisiye önlemler tek başına bu gidişi önleyemez.
Kıbrıs Rum yönetimi, uyguladığı "şantaj" siyasetiyle kendisini Avrupa Birliği içinde yalnızlığa sürüklüyor. Son anda yaptıkları manevra, Kıbrıs sorunun çözümü için Birleşmiş milletler'in devreden çıkarılması ve sorumluluğun tümüyle Avrupa Birliği'ne yüklenmesi yolunda.Umdukları, Avrupa Birliği ile görüşme süreci içinde görece "zayıf" konumda olacak Türkiye'nin "üye" olmanın verdiği güçle hareket edecek olan Kıbrıs Rumları karşısında sürekli açmazda kalması.Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yürütülecek çabalar ve girişimlerde, ne Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti ne de KKTC özel bir avantaja sahip olmuştur. BM'nin daha önceki bütün girişimleri "makul" bir çizgideki ve taraflardan herhangi birini aşağıya itmeyecek girişimlerdir.Kıbrıs Rum yönetimi, AB'nin deklarasyon ve görüşme çerçeve belgesi ile Türkiye'yi "devletlerini" tanımaya zorlama çabasında başarısız oldu. Avrupa'nın bulduğu formül "Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni görüşme süreci içinde tanıması" için çağrı yapılması şeklinde.Bunun anlamı da, görüşmeler yürürken Kıbrıs için diplomatik çabaların da aynı süreçte sürdürülmesi ve "nihai çözüm"e aynı süreç içinde ulaşılmasıdır. Bu formüle, zamana yayılmış bu çağrıya Türkiye'nin de peşinen itiraz etmesi söz konusu değildir.AB, Rum blokajını kırmalıdır* Türkiye çağrıyı "not edecek" ve görüşme süreci içinde uluslararası toplum ile iş birliği yapma niyetini tekrarlayacaktır.Kıbrıs Rumlarının böyle "orta" bir formüle bile karşı çıkmaları, Birleşmiş Milletler'i tümüyle devre dışı bırakacak bir belgeyi AB'den koparma çabaları sabırları taşıracak aşamaya ulaştı.Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'nin, AB üyesi olarak bütün Avrupa'nın ve Türkiye'nin geleceğini bütün imkânlarını kullanarak "bloke" etmesinin savunulur bir yanı da yok. * Birleşmiş Milletler üyesi olan bir "devlet" en temel sorununun çözümü için Birleşmiş Milletler'in devrede olmasını istiyor.* Kıbrıs Rum liderlerinin yürüttüğü "blokaj" ve "şantaj" politikasını AB'nin diğer ülkeleri de "teşhis" etmişlerdir. Bu küçük ülkenin siyasilerini "makul" çizgiye çekmek için de çaba göstermektedirler.Almanya seçimlerinde Merkel'in beklenen başarıyı elde edemediği de anlaşılmış ve bu durum Kıbrıs Rum kesimini telaşlandırmıştır.AB'nin büyük ülkeleri, en "küçük" üye ülkenin blokajını kırmak durumunda.* O "küçük" ülkenin yöneticileri gibi dünyaya çok küçük bir pencereden bakmayanlar için aklın yolu birdir.
CHP, Meclis'i terörü görüşmek için olağanüstü toplantıya çağırdı. AKP bu toplantıyı istemedi. Ancak diğer muhalefet partileri destek verince toplantı dün gerçekleşti.AKP'nin toplantıya karşı çıkma gerekçesi anlamsızdı. 3 Ekim öncesinde bu sorunun büyütülmesinin Avrupa'da yanlış izlenim uyandıracağını savundular. Bunu söyleyenler, eğer Avrupa medyasına bakıyor olsalar görecekler ki Türkiye'deki bütün terör olayları yansıyor, hem de önemli haber olarak veriliyor."Biz konuşmazsak başkalarından gizlemiş oluruz" mantığının bugün iletişim dünyasında hiçbir anlamı olmadığını, tam tersine bu mantığın gülünç olduğunu artık herkesin anlaması gerekiyor.Meclis toplandı. İçişleri Bakanı konuştu, ana muhalefet partisi genel başkanı konuştu. İkisi de konuşma sürelerini en basit "edebiyat" ile doldurdu.Türkiye Büyük Millet Meclisi olağanüstü toplanıp ülkenin en önemli konularından birini "konuştu." Konuşmaların içeriğinde bol bol "boş laf" vardı. CHP Genel Başkanı yine başarılı "laf oturtmaları" yaptı.Dünkü toplantının ardından ülkemizde yaşanan terör olayları ve bunların yansımalarıyla ilgili herhangi bir yeni ufuk açılmadı. Halkın bazı ayrıntılarla daha fazla bilgilendirilmesi de sağlanmadı. Söylenenler, her gün basında yer alan bilgilerin yorumların çok gerisinde kaldı.Çözüm Meclis'ten çıkacaksa Bu toplantı neden yapılmıştır? Muhalefetin çalıştığını göstermek için yapılmıştır ve onların siyaset mantığına göre "hükümet sıkıştırılmış," istemediği bir toplantıya katılmaya zorlanmıştır.Siyaset anlayışı bu kadar daralır, muhalefet kavramı bu kadar küçülürse sorunlara Meclis çatısı altında çözüm üretilemez.Meclis'in dün yaptığı toplantı bir "yasak savma" toplantısı olmuştur.* Meclis, gerekliyse "gizli" bir toplantı yapmsaydı, bu toplantıda artan sokak olaylarının perde arkası, Kuzey Irak'taki gelişmeler, Irak'taki Amerikan politikasının Türkiye'ye yansımaları konuşulsaydı...* Milletvekilleri "Kürt sorunu"nun teröre ve sokak çatışmalarına ulaşan boyutunu ve bu gidişin önlenmesi için bütün siyasi partilerin ne yapması gerektiğini konuşsaydı...Muhalefet partileri de bu konuda neler yapabileceklerini anlatsa, somut öneriler getirse, kendi kendilerine görev verseydi...O zaman Meclis bu yasak savma ve küçük "puan alma" toplantısını yapmış olmayacak, Türkiye'nin gerçek sorunlarını konuşmuş, çözümü o çatı altında üretmek için elinden geleni yapmış olacaktı.* Siyasetin merkezinin tekrar Meclis içine taşınmasının, Meclis'in bir parmak kaldırma salonu olmaktan çıkarılmasının yolları yine Meclis içinde bulunabilir.
Şehit cenazesinde duygusal gerilim yükseliyor ve bir grup, "yasal" bir siyasi partinin binasına saldırıyor.Tunceli'de siyasi kaynaklı olmayan bir cinayet işleniyor, bir polis memuru tartıştığı taksi şoförünü vuruyor, şehir karışıyor.Bu olaylar toplumsal çatışma kışkırtmalarının sürdüğünü, birilerinin, daha büyük çatışma heveslerini kaybetmediklerini gösteriyor.Bir taraf toplumun doğal duygusal tepkilerini en uç noktalara götürmek için çalışıyor. Bunun için fırsatları var ve bundan sonra da olacak.Kürt kökenli vatandaşların çoğunlukla yaşadığı yörelerde de, her bahaneyi kullanarak kalabalıkları sokaklara dökme faaliyeti sürüyor.Bir gün bu iki kalabalık, bir büyük şehrin bir merkezinde karşı karşıya getirilebilir. Bundan sonra yaşanacakları önlemek de olağanüstü zor olacaktır.3 Ekim'e iki hafta kala sahneye konulmak istenen senaryo bu kadar açık. Bu senaryonun belli bir aşamaya gelmesi de demokratik hak ve özgürlükleri yeniden tartışma konusu haline getirecek. Büyük çatışmaların olduğu bir ortamda "can güvenliği" birinci mesele haline gelir ve o zaman da daha büyük bir kitle iyiden iyiye "önce güvenlik" tavrına meyleder.Avrupa ve Batı riski görmeliTürkiye'de buna benzer senaryolar uygulandı ve demokrasinin askıya alınması için bütün gerekçeler yaratıldı."Biz bu filmi daha önce görmüştük" demek yetmiyor.* 1980'de 12 Eylül müdahalesine de böyle göz göre göre gidilmişti.* PKK terörünün bütün ülkeye zarar verdiğini ve vereceğini, en başta Kürt kökenli vatandaşlara zarar vereceğini usanmadan anlatmak gerekir. Burada yine kendilerini "Kürt aydını" olarak tanımlayanlara önemli bir görev düşüyor.* Etnik çatışma ortamı yaratıldığı için Balkanlar'da yaşayan bütün toplumlar, kökenleri farklı olsa da aynı acıları çekti.Şu anda hemen güneyimizde, büyük etnik ve dinsel çatışmalara doğru hızla ilerleyen bir Irak bulunuyor.* Bu bölgede Türkiye her şeye rağmen farklı bir ülke olmayı başardı. Türkiye'nin de etnik çatışma ortamına sürüklenmesiyle başlayacak bir tırmanışın nerelere uzanacağını kestirmek zordur.3 Ekim'e iki hafta kala, Avrupa'nın ve bütün Batı'nın risk yollarını iyi görmesi ve tahlil etmesi gerekiyor. Bu zorunluluk Kıbrıs Rum liderleri için de geçerlidir. Türkiye'de büyüyen bir yangının onları da etkilemesi kaçınılmaz olur.3 Ekim eşiğinin başarıyla aşılması giderek çok daha büyük önem kazanıyor.
Fazlasıyla mağrur, fazlasıyla kendine güvenen, kendisini herkesten akıllı gören genç bir bey vardı.Çevresindeki deneyimli bilgin kişiler de beye pek yaklaşamıyor, hatta bazı durumlarda görüşlerini bile söyleyemiyorlardı.Bir gün genç bey maiyetiyle birlikte şehirde gezmeye çıktı. Bir süre gezdiler, sonra karınları acıktı ve tanıdıkları bir kişinin evinin bahçesine gittiler. Yediler, içtiler.Tam çıkarlarken beyin yanına bir kadın yaklaştı. Kadın ağlayarak dul olduğunu, işi olmadığını, çocuğunun ise çok hasta olduğunu, ilaç alacak parası olmadığını, ne yapacağını bilemediğini anlattı durdu.Ağladı anlattı. Anlattı ağladı...Çevresindekiler, ilk kez beyin etkilendiğini gördüler.Bey ağlayıp anlatan kadını sabırla dinledi. Sonunda ne kendisinden ne istediğini sordu.Kadın yine gözyaşları arasında "para" dedi, "beyimizden para istiyorum..."Çevresindekiler birbirlerine şaşkınlıkla bakarken bey cebindeki keseyi çıkardı ve olduğu gibi kadına verdi. Kadın binlerce kere teşekkür etti, genç beyin elini öptü, dualar etti, sonra bir anda ortadan kayboldu.Bey ve maiyetindekiler saraya döndü.Bey oturdu, herkes oturdu. Ama kimse konuşmuyordu. Bey sordu:"Ne oluyor? Bir şey söyleceksiniz de söyleyemiyor musunuz?"Çevredekiler yine sessizce durdular. Bey, "haydi söyleyin" diye üsteledi.Biri ayağa kalktı ve söyledi:"Beyim, kesenizi verdiğiniz kadın bir yalancıdır, böyle hikâyeler anlatır, kendisine inanan insanların paralarını alır..."Bey bu sözleri duyar duymaz ayağa fırladı, bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı. Bir süre böyle gezindikten sonra sordu:- Bu kadının küçük bir çocuğu var mı?"Var" diye cevap geldi. Bey yine sordu:- Bu çocuk hasta ve ölmek üzere değil mi?"Hayır, değil" diye cevap geldi.Genç bey gülümsedi:- Çok güzel. Son günlerde duyduğum en iyi haber bu...Çevresindekiler de gülümsedi.Genç beyin eğitimi başlamıştı.