Dans kriteri

11 Ekim 2005

CHP'nin yönetimi, sosyal demokrasi ve muhalefet anlayışı ile ilgili yaptığımız her tespitin ardından bazı CHP'li okurlarımızdan sert tepkiler geliyor.Ancak CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in dün arkadaşımız Devrim Sevimay'a söyledikleri her türlü eleştiri ve uyarının da nafile olduğunu gösteriyor.Onur Öymen Türk siyasetine bir "dans kriteri" getirmiş oldu. Öymen'in söylediğini hatırlayalım:"Siz Erdoğan'ın bir tek balo düzenleyebileceğini, oraya gelen bir kadını dansa kaldırabileceğini hayal edebiliyor musunuz? Bu kadar çağdaşlığa kapalı bir iktidar nasıl ilerici olabilir?"Onur Öymen'in getirdiği "dans kriteri"ni ele alarak siyasi liderlerin ne kadar "çağdaş" olduklarını çıkarmaya çalışırsak bayağı çok sayıda ismi çağdaş olanlar listesinden silmemiz gerekir.Örneğin Bülent Ecevit. Onu Rahşan Hanım'la dans ederken bir kez olsun görmedik.Örneğin Süleyman Demirel. Onu da eşiyle dans ederken görmüş değiliz.Dans etmeyi bir siyasi ve toplumsal kriter olarak ele aldığımızda Ecevit ve Demirel'in Erdoğan'dan bir farkı kalmıyor.Traji-komik manzara...Eğer "bireysel" çağdaşlık kriterlerine başka unsurları da eklersek; örneğin resmi olmayan geziler yapabilmek... Resmi olmayan gezilerle başka ülkeleri tanımak... Sinemaya gitmek... Edebiyat okumak... Arkadaşlarıyla (siyasi olmayan arkadaşlarla) kahve içmek, yemek yemek... Bunları da sayarsak, Ecevit ile Demirel'in yanına başka isimler de eklenir.CHP'nin son dönemdeki en önemli sözcüsü Sayın Öymen, AKP'nin "ilerici" olamayacağına kanıt olmak üzere söylediği bu sözlerle siyasi tarihimizin "ilginç sözler" bölümündeki kendi yerini de almış oldu.Öymen ile aynı gün CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın da partisiyle ilgili görüşleri dolayısıyla AB yetkilisi Rehn'e "CHP'yi çalış öğren" diyerek cevap vermesi, durumu daha da traji-komik hale getiriyor.Baykal CHP'nin Cumhuriyeti kurduğunu, kadın erkek eşitliğini getirdiğini, ülkenin demokrasiye geçişini sağladığını söyleyerek bir kez daha "lafı gediğine oturttu."Ama zaten CHP yönetimi eleştirilirken asıl bu noktalardan hareket ediliyor. Cumhuriyeti kurmuş, laik demokrasiyi yerleştirmiş, en büyük çağdaş adımları atmış bir siyasi parti, bugünkü kafa karışıklığı, yönsüzlüğü, ilkesizliği, kötü siyaset ve etkisiz muhalefet yapması nedeniyle eleştiriliyor.Sayın Öymen'in getirdiği "Dans kriteri" CHP'nin yönetimi hakkındaki bütün eleştirilerin haklılığını gösterdi.

Devamını Oku

İki dava

9 Ekim 2005

Hırant Dink 6 ay hapse mahkûm oldu. Orhan Pamuk da benzer bir tehdit altında. Bu iki davanın arka arkaya geldiğini düşündüğümüz zaman yine bir görüntü kirliliği ortaya çıkıyor.Sürmekte olan davalarla ilgili olarak "etkileyici" yorum yapmak yasak. Ama bu iki davayı başka bir açıdan görmek de mümkün.Yasalarımız henüz çağ dışı unsurlardan tümüyle temizlenmiş değildir. Meclis'ten geçirilirken Yeni Türk Ceza Kanunu'na temel özgürlükleri kısıtlayıcı birçok maddenin "sızdığı" biliniyor. Hırant Dink'e ve Orhan Pamuk'a dava açılmasında uygulanan maddeler bu türdendir.Bu maddeleri ceza kanunundan temizlemek için ille de Avrupa Birliği'nden tepki ve uyarı gelmesini beklemek kadar anlamsız bir durum olamaz.Batı medyası bugüne kadar Türkiye hakkında çok ayrıntılı yayın yapmıştır. Görüşmelerin başlamasıyla gösterilen bu dikkat katlanarak artacaktır."Kol kırılır yen içinde" durumu artık dünyanın hiçbir köşesi için geçerli değil. Türkiye içinse bundan böyle hiç geçerli olmayacak. Türkiye'de olan biten her şeye dair bilgiler anında dünyanın bütün merkezlerine ulaşıyor.Bunu bildiğimiz halde, kendi söküklerimizi dikmek için ille de bunu bize başkalarının söylemesini ve defalarca hatırlatmasını beklemeyi açıklayacak sıfatları yazmak suç olabilir.Hükmetin önünde engel yokHırant Dink'in mahkûmiyeti ile ilgili olarak Adalet Bakanı'nın "Yargıtay'da hallolur" demesi de temel eksiklerimizi düzeltmek yerine günü kurtarma politikaları üzerine yoğunlaşmamızın bir göstergesidir.Dışişleri Bakanı da Orhan Pamuk'un davasının düşürülmesini beklediği söyledi. Ancak bunlar son dakika "müdahalesi" niteliğindedir.Türk Ceza Kanunu'nda doğru dürüst düzeltmeler yapılmadığı sürece Hırant Dink ve Orhan Pamuk davaları tekrarlanabilir.Her davanın Yargıtay'da düzeltileceğini umut etmek yerine artık benzeri olayların yaşanmasını önleyecek asıl tedbirlerini almak hem zorunludur hem de acildir.Yasanın gerektiği gibi düzeltilmesi, Türkiye'de artık düşünce suçu denen çağ dışı bir ayıbın kalmadığının bütün dünyaya ilanı olacaktır.Bu konularda hükümetin elini tutacak herhangi bir engel bulunmuyor. Meclis içinde bir muhalefet olamaz, Meclis dışındaki muhalefetin de engelleyici bir etkisi olamaz. Hükümet bu imkânı hızla kullanmalıdır.

Devamını Oku

Kendine fazla güvenen halife

8 Ekim 2005

Bir Arap hikâyesinde kendine fazla güvenen bir halifenin halleri anlatılır...Kendine fazla güvenen bu halife kimseye kulak vermez, her şeyi kendisinin bildiğini düşünürmüş. Sadece kendisine güvenerek, sadece kendi aklını beğenerek yaşayan halife giderek daha acımasız bir hükümdar olmuş.Fazla bilgi sahibi olmadığı olaylar hakkında da kendi başına karar veriyor, herkesi kestirmeden zindana attırıyormuş.Bu halifenin tek eğlencesi, kişiliğine uygun olarak, sürekli iddiaya girmekmiş. İddianın şartlarını da hep kendisi belirler, dolayısıyla da hep kazanırmış... Böylece kendine güveni daha da artar, kendisini daha da çok beğenirmiş.Halifenin iddia huyu sonunda bütün çevresindekileri yıldırmış, ne zaman bir iddiaya girmek istese herkes bir taraflara kaçışıyormuş. Zaten hiçbir konuda, hiçbir zaman kimseyi dinlemediği için de çevresinde kala kala bir avuç yağcı kalmışmış.Halife bir gün sarayının büyük bahçesinde dolaşırken, yapılacak yeni bir bina için istiflenmiş büyük bir tuğla yığını görmüş. O anda aklına bir iddia konusu gelmiş, yanındakilere dönmüş:* Benimle iddiaya girecek var mı? Diyorum ki, güneş batana kadar bir kişi bu tuğlaları tek başına avlunun öbür ucuna taşıyamaz.Yanındakiler bakışmışlar. İçlerinden bunun imkânsız olduğunu düşünüyorlarmış. Başlarını öne eğip halifenin iddiasından kaçınmaya çalışmışlar. Halife meydan okuyan bakışlarla iddiasını tekrarlarken avlunun bir ucundan genç bir usta çıkmış, yanına yaklaşmış ve sormuş:* Halifem, iddiaya giren ve kazanan ne alacak?* Başarırsa, 10 kilo altın veririm.* Ya başaramazsa?* Kafasını kestiririm! * Genç usta bir an düşünmüş, sonra konuşmuş:* Bu iddiayı kabul ediyorum, ama bir koşul da ben öneriyorum...* Dinliyorum, demiş halife.* Eğer istersen bu iddiayı herhangi bir aşamada durdurabilirsin, ama o zaman bana 1 kilo altın verirsin.Bu kez düşünme sırası halifeye gelmiş.. Bu ek kuralın ardında nasıl bir tuzak yatabileceğini hesaplamaya çalışmış.. Aklına hiçbir şey gelmemiş ama, herkesin önünde iddiadan vazgeçmiş olmamak için bu koşulu da kabul etmiş. Ve genç usta başlamış elleriyle tuğlaları taşımaya. Halife de maiyetiyle birlikte oturmuş onu izlemeye koyulmuş. Bir saat sonra tuğlaların çok az bir bölümünü taşımış olan genç usta kan ter içindeymiş ama gülümsemesi yüzünde aynı samimiyetle duruyormuş. Halife dayanamamış sormuş:* Neden gülümsüyorsun ki? Görüyorsun kazanman imkânsız, asla başaramazsın!* Genç usta kucağı tuğla dolu taşımaya devam ederek:* Yanılıyorsun yüce halife, kazanacağımdan eminim.* Nasıl bu kadar emin olabilirsin?* Çünkü unuttuğun bir şey var ve ben o yüzden gülümsüyorum.* Ne unuttum? Diye sormuş iyice kuşkulanan halife. * Çok basit bir şey.Saatler ilerliyor, genç usta umutsuz bir mücadele içinde tuğlaları taşımaya devam ediyor, ama yüzünden gülümsemesi eksik olmuyormuş. Halife de içinde yükselen kuşkuyla oturduğu yerde düşünüp duruyormuş. Daha fazla dayanamamış, tanıdığı bütün akılla insanları çağırmış, hikâyeyi onlara anlatmış, akıl sormuş... Hiçbiri halifeye dişe dokunur bir şey söyleyememiş...Güneş iyice alçalmaya başlarken, halife dayanamamış, yine genç ustaya seslenmiş:* Görüyorsun güneş gidiyor ve sen daha yarısına gelemedin, kafan gidecek ve sen hâlâ gülüyorsun!Genç usta aynı gülümsemeyle cevap vermiş:* Çok önemli bir şey unuttun...Halifenin elleri titremeye, oturduğu yerde terlemeye başlamış ve bir süre sonra dayanamayıp ayağa fırlamış:* Tamam tamam yeter, bu iddiayı durduruyorum! Çabuk söyle bana neyi unuttum!Genç usta, önce 1 kilo altınını istemiş, altın gelmiş. Sonra konuşmuş:* Çok basit bir şey unuttun... Sen de kendine güvenini kaybedebilirsin, bunu unuttun... Ve kendine güvenini kaybettin... Üstelik kendine güvenin gözünü öylesine kör etmiş ki 1 kilo altının zaten benim için büyük bir servet olduğunu göremedin...Genç usta altınını almış ve gitmiş...

Devamını Oku

Bunu gösterin

7 Ekim 2005

Dünya Türkiye'yi hep olumsuz görüntülerle tanıyor. Askeri darbeleri hatırlıyor. İşkence olaylarını hatırlıyor. Hapse atılan yazarları hatırlıyor. Terör olaylarını hatırlıyor.Bunlar bitti mi?Cevap: Büyük çoğunlukla bitmiştir ve bitecektir. Bitmesi için Avrupa Birliği yoluna girilmiştir.Batı dünyası Türkleri, göçmenlerle, iş ve aş peşinde yabancı topraklarda yaşayan ve değerlerine "aşırı" sarılmış insanlarımızla tanıdı. Bu insanlarımızın yaşadığı kültürel çelişkilerin en uç yansımalarını gördü.Bunların tümü Türkiye'nin yaşadığı sıkıntılı yılların, kötü yönetimlerin ürünleridir.* Bir Batılı siyasi "Türkiye kültür devrimi yapmalıdır" dediğinde tepki gösteriyoruz. Onların Türkiye ve Türkler denildiğinde hafızalarına yığılmış olup da canlanan görüntülerin neler olduğunu ilk anda düşünmüyoruz.Trafik kazalarında Batı dünyasının en kötüsü durumunda olduğumuzu, bu yüzden ölen ve yaralanan insan sayısının neredeyse terör kurbanlarına eşit olduğu aklımıza hiç gelmiyor.Olli Rehn fuarı da görmeliAma Türkiye bunlardan ibaret değil. İstanbul'da dün bir kitap fuarı açıldı. Türkiye'nin sürekli olarak kültür devrimi içinde bulunduğunu bundan daha iyi gösteren bir örnek olamaz.Avrupa'nın en büyük kitap fuarlarından biri Paris'te düzenlenir. Her iki fuarı da görme imkânına sahip olanlar, kıyasladıklarında İstanbul Kitap Fuarı'nın daha zengin olduğunu göreceklerdir.Şu anda dünyada yayınlanan hemen her önemli kitap anında Türkçeye çevriliyor. Türk yazarlar artık kitaplarını yayınlatmakta herhangi bir sıkıntı yaşamıyor, tam tersine, yayınevleri arasında "transfer'ler olabiliyor. Yüz binlerle ifade edilen tirajlara ulaşıldı.Kitap fuarında bütün yayınevleri katılıyor. Solcular da sağcılar da İslamcılar da radikal milliyetçiler de var.* Avrupa Birliği Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu komiseri Rehn Türkiye'ye geldi, sonra özel bir Anadolu kenti olarak Kayseri'ye geçti.Aslında Rehn'i İstanbul'da Kitap Fuarı'na götürmek gerekir.Türkiye'nin bugüne kadar dünyanın hafızasına yerleştirdiği olumsuz görüntülerden kurtulmak için gösterdiği büyük çabaların ulaştığı aşamayı İstanbul Kitap Fuarı'nda görebiliriz.Bu fuara herkes gitmelidir, Türkiye'nin geleceğine olan inancını pekiştirmesi için.

Devamını Oku

Üzülenler

6 Ekim 2005

Son beş günlük tartışmalara, tepkilere bakıldığında ortaya ilginç bir "üzüntü" grubu çıkıyor. Türkiye'nin Avrupa Birliği ile görüşmelere resmen başlamasına üzülenler bu duygularını çeşitli şekillerde gösteriyorlar.En çok üzülenlerin başında Cumhuriyet Halk Partisi geliyor. CHP müzakerelerin başlamasına açıkça karşı çıkmıyor ama 3 Ekim öncesindeki diplomatik faaliyetler hakkında kendisine bilgi verilmemesinden duyduğu üzüntüyü belirtiyor.Bunun "muhalefet bahanesi"nden öteye bir anlamı olmadığını görmemek mümkün değil.Üzülenlerin ikinci sırasında Milliyetçi Hareket Partisi bulunuyor.MHP 2 Ekim günü Ankara'da büyük bir "Avrupa Birliği'ne hayır" mitingi yaparak bir tür "siyasi kumar" oynadı. Eğer 3 Ekim günü anlaşma olmasaydı "Biz demiştik, Avrupa bize düşman" diye muhalefet dozunu en radikal ve Batı düşmanı bir üslupla yükseltecek ve tepkili halk kitlelerinden de büyük olasılıkla yeni destekler bulacaklardı. Ama Milliyetçi Hareket Partisi'nin hesabı da tutmadı, onlar da çok üzülüyor.İlerledikçe üzülecekler...Üzülenlerden biri de Cumhuriyet Gazetesi'dir. "Gardırop Atatürkçülüğü"nün temsilciliğine sıkı sıkı sarılan Cumhuriyet, üzüntüsünü hem başlıkları hem de gazeteyi temsil eden yazılardaki burukluğuyla göstermektedir. "Gardırop Atatürkçülüğü" daha önce 1970'li yıllarda Nihat Erim gibi siyasileri tanımlamak için bulunmuş bir deyimdir. Bu deyim bugün de Atatürkçülük adına her türlü demokratik gelişmeye karşı çıkanlara çok uygun düşüyor.Erbakan'ın Saadet Partisi ise hem üzülüyor hem seviniyor!Kendi bağrından doğmuş olan AKP'nin bugünkü siyasetiyle sağladığı desteğe üzülüyor. Ama aynı zamanda da radikal İslamcı kesimde kendisine daha boş alan kalacağı için seviniyor.* Müzakerelerin başlamasına PKK gibi ayrılıkçı teröre dayalı örgütlerin de üzülmesi doğaldır.Onların da, demokratik ve toplumsal gelişmesi hızlanmış bir ülkede varlık nedenleri ortadan kalkacaktır. Bu nedenle 3 Ekim öncesinde terör eylemlerini tırmandırmış, gerilimi artırmaya çalışmışlardır. Bu taktikleri başarılı olmadığı için herhalde onlar da çok üzülüyor olmalıdır.* Türkiye'nin girdiği yeni süreçte geri dönüş yoktur.Bu süreçte ilerleme sürdükçe de "üzüntü cephesi"nin sağcı-solcu-gardıropçu unsurları biraz daha üzülecektir.

Devamını Oku

Boş laf ve gerçekler

5 Ekim 2005

Avrupa Birliği ile görüşme sürecinin resmen başlamasından rahatsız olanlar,temcit pilavı misali aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor. Ana muhalefet partisinin derdi ise 3 Ekim günü yürütülen pazarlığın önceden kendilerini anlatılmamış olması.Bunlar boş laflar. Bütün bunlar, boş laf üzerine siyaset yapmaya çalışanların, bir başka çağdan kalmış olanların kendilerini ve ülkeyi meşgul etme faaliyetleri.Hayatın asıl gerçekleri ise bütün bu zevatı ilgilendirmiyor. Ama hayatın gerçekleri önümüzde.AB ile görüşmeler 35 başlık altında yürütülecek. Bu başlıklar sık sık gazetelerde yer alıyor. Başlıklara bakıp ülkemizdeki mevcut durumu düşündüğünde insanın üzerine fenalık gelebilir.Görüşmeler için belirlenmiş olan birinci "başlık" şu: Bilim ve araştırma.Kıbrıs'la yatıp kalkanlar bir an düşünsün. Bilimde ve araştırmada durumumuz nedir ve şu anda Avrupa Birliği ülkelerindeki duruma göre yerimiz nerededir?Bunları bilmek için üniversitede görevli olmak gerekmiyor. Durumumuz çok kötü. Ve bu durumu aşabilmeye sadece bazı kanun ve yönetmelikleri çıkarmak ve bu alana harcanan parayı "mevcut imkânlara göre" yani biraz artırmak yetmeyecek. Bu konuların bir ülkenin geleceğinin en önemli unsurları olduğunu görecek ve buna göre davranacak bir toplumsal bilinçtir asıl ihtiyacımız olan.Bir öneriniz var mı?İşimizi zorlaştırmaya yönelik bir çaba aranıyorsa, gelişmiş ülkelerle aramızdaki farkın en açık olduğu alanlardan birinin ilk başlık olarak tespit edilmiş olduğunu düşünmek gerekir.Bu ülkelerle, bilim ve araştırmadaki farkımızı önümüzdeki on yıl içinde kapatabilmemiz mümkün değil. Önemli olan bunun tam bir bilinç ve toplumsal iradeyle ele alınması ve çalışmaya başlanmasıdır.Türkiye, bu sorunun Kıbrıs'tan çok daha önemli olduğunu söyleyenlere "vatan haini" gözüyle bakanlar dolayısıyla bu noktada bulunuyor. Dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasında Türkiye'den tek bir üniversite yer alamıyorsa, asıl vatan haini, Türkiye'nin üniversitelerini bu kadar geride bırakan zihniyettir.* Şu soruyu soralım: Dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasında Türkiye'den on üniversitenin yer alması mı daha önemli, "Kıbrıs meselesi" mi?Bu sorunun cevabında "terk etmek" ihtimali yok. Öyle anlamak isteyenler bundan vazgeçsin. Cevap belli: Eğer on Türk üniversitesi dünyanın en iyi üniversiteleri arasında yer alsaydı Kıbrıs'taki durum da bambaşka olurdu.Birinci başlık "Bilim ve araştırma", arkasından da "eğitim ve kültür" gelecek. Sonra sırada "çevre" var. "Bana neden önceden haber verilmedi" diye tepinenler önce bunları düşünsün ve bu alanlardaki eksiklerimizin nasıl kapatılacağı konusunda öneri getirsin.

Devamını Oku

Suyu bulandırmak

4 Ekim 2005

Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı olan siyasi partilerin başında şu üçü geliyor. CHP, MHP ve SP.Bu partilerden biri radikal milliyetçi, biri sosyal demokrat, biri de siyasal İslamcı.CHP daha 2 Ekim gününden suları bulandırma çabası içine girmişti. MHP aynı gün bir miting yaparak bir gün sonraki başarısızlık ihtimaline göre erken pozisyon aldı. Saadet Partisi ise kendi yayın organlarında AKP'yi de "Batıcı" olarak suçluyor.Daha birinci günden suları bulandırmaya çalışanlar "çok taviz verildi" ve "ikinci sınıf üyelik" sözlerini sürekli tekrar ediyorlar. Ancak her ikisinin de içeriğine ilişkin herhangi bir kanıt yok ortada. Bu sözler sürekli tekrarlanarak, basit ve kaba bir "akıllara kakma" taktiği izleniyor."Ne taviz verildi?" sorusunun karşılığı olarak ortaya gelen kelime "Kıbrıs" oluyor.Kıbrıs'ta gerçek bir çözüm için daha önceden harekete geçmiş olan (ama 30 yıllık bir gecikme ile) Türkiye, ana pozisyonunda herhangi bir değişiklik yapmış değil. Tam tersine, bugünkü durum, Birleşmiş Milletler çerçevesinde ortaya konacak olan çözüm girişimlerinde daha güçlü bir konum yaratıyor.Halk desteklemez"İkinci sınıf üyelik" cümlesinin içineyse sadece serbest dolaşımla ilgili "çekince"ler konuluyor. Avrupa'nın tümünün böyle bir çekincesi olduğu 1999'da da belliydi, 17 Aralık 2005'te de belliydi.* Tam üyelik durumunda 80 milyon Türk'ün iş ve aş peşinde Avrupa'ya doluşması korkusunu giderecek olan en önemli unsur, Türkiye'deki ekonomik gelişmelerdir. Bu korkuyu Avrupa'dan silmek zaman alacaktır. Bu zamanı da Türkiye'deki gelişmeleri göstererek kullanmak çözümün asıl kaynağıdır.Artık suları bulandırmak yerine yapılması gereken, Türkiye'nin hukuk, siyaset ve ekonomide gerçekleştireceği reformlara katkıda bulunmaktır. Üstelik suları bulandırma siyasetinin halktan destek görmesi da artık mümkün değil.MHP ve SP ile aynı çizgide muhalefet yapan CHP'nin önce kendisini gözden geçirmesi şarttır.Parti merkezi sıkıntısıEn uzun günü Erdoğan, bakanlar ve üst bürokratlar AKP Genel Merkezi'nde yaşadı. Hatta İngiltere'nin Ankara Büyükelçisi de en kritik görüşmeler için AKP Genel Merkezi'ne geldi. Bunu günün heyecanı içinde dikkatlerden kaçan bir "saflık" gibi görenler olabilir. Ama doğrusu, "kriz merkezinin" Başbakanlık olmasıydı. Ne olursa olsun her şeyin bu çatı altında yapılması gerekirdi.Neden AKP Genel Merkezi'nin seçildiği konusunda dün yapılan açıklama yeterli değildir. Doğrusu bunun "yanlış" olduğunun kabul edilmesidir.

Devamını Oku

Üç tehlike

4 Ekim 2005

Her doğum sancılı olur. Türkiye'nin Avrupa yolculuğunun en önemli aşaması da bir tür doğum gibi yaşandı, yaşanacak.Bu olay Türkiye açısından bir "milat" olacaksa, Avrupa açısından da bir "milat" yaşanıyor.Öncelikle bu doğumun anlamını iyice kavramak gerekiyor.Doğan, bir bebektir. Büyüyecektir. Daha bugünden başlayarak bebeğe yetişkin muamelesi yapılamaz, bu bebekten bir yetişkinden beklenenler beklenemez.Doğumun çok sancılı olması, sevinci bir ölçüde "kursakta" bıraktı. Şenlikten çok "savaştan çıkmış gibi" bir yorgunlukla karşı karşıyayız.Bu doğumun gerçekleşmesini istemeyenler, daha görüşmeler sürerken televizyona çıkıp parmak salladı. Böyle önemli bir günün arefesinde miting yapanlar da nasıl bir Türkiye istediklerini gösterdiler.Şu andan itibaren üç tehlike sürekli olarak Türkiye'nin karşısına çıkacaktır.* Bunlardan birincisi "yorgunluk"tur. Ankara, şu ana kadar yürütülen ağır çalışmaların ardından kendini yorgun hissedebilir, ama buna hakkı yoktur.Boğmayalım, büyütelim* İkinci tehlike, yukarıda da söylediğimiz, bebekten yetişkin tepkileri beklemektir. Unutulmamalı ki Avrupa Birliği'yle görüşmeler başladığında Türkiye'ye bir sihirli değnek dokunmayacak. Ekonomideki sorunlar devam ediyor. İnsanlar bir anda iş bulamayacak. Trafik bir anda düzelmeyecek. Türk halkı bundan sonra bebeğin büyümesini sabırla izlemek ve büyümesine katkıda bulunmak durumundadır.* Üçüncü tehlike ise, dün ortaya çıkan ve bundan sonra ortaya çıkacak olan, ortaya gelen her metni didik didik ederek, sürekli olarak "Türkiye'nin aleyhine unsurlar" arayıp bulmak ve bunların üzerinde zıplamaktır.Bunu yapacak olanlar da belli, Türkiye'deki Avrupa Birliği karşıtlarıdır.Bunlar, ilk günden itibaren ellerine aldıkları her kağıdı, her konuşma metnini "hmmm" diye inceleyip kelimeler arasında "zayıflık" arayacaklardır. Sadece bugün değil, önümüzdeki yıllar boyunca da aramaya devam edeceklerdir.Bu kabil faaliyetler zaman zaman kafaları karıştırabilir. Ekonomide kısa sürede değişiklik olmaması zaman zaman moralleri bozabilir. Bunlar da Ankara'da yorgunluğa yol açabilir. Ve bütün bunların üstesinden gelmenin tek yolu da "esas" olanı gözden kaçırmamak, sürekli vurgulamaktır.Türkiye çok önemli bir döneme girdi. Bu yolda yapılacak her engelleme, "kendi ayağına kurşun sıkmak" benzetmesiyle anlatılan her davranış, en ağır tanımıyla "vatana ihanet" sınıfına girer.

Devamını Oku