Ağalar, padişahlar

27 Ekim 2005

Demokratik düzende her koltuğa, istisnasız her koltuğa belirli bir süre için gelinir. O sürenin kısa ya da uzun olması fark etmez, her makam sürelidir. Ve o makam, oraya geleni seçenlere aittir.Bize dönelim... Toplumumuzun hemen her kesiminde geçici olarak koltuklara oturmuş ve topluma karşı sorumlu kişilerin çok az, buna karşılık her küçük iktidar imkânını ağalık ve padişahlığa çevirenlerin çok bol olduğunu görüyoruz.Siyasetin tepesinde de de durum farksız. Siyasi yapının sağında, solunda ve ortasında da durum farksız. Herhangi bir göreve gelen, orada ömrünün sonuna kadar kalacakmış gibi davranmaya başlar ve ömrünün sonuna kadar kalmak için de her şeyi, ama her şeyi yapabilir.* Hakem tokatlayan milletvekili de kendi çapında bir padişah ya da ağadır.* "Ben verdim oldu" diyen başbakanlar da kendi çaplarında padişahlığa soyunmuşlardır.* Başında oturduğu siyasi partiyi babasından miras kalmış gibi görenler de aynı ağalık, padişahlık düzeninin parçalarıdır.Bunların, Almanya'nın en güçlü başbakanlarının neden kendi istekleriyle siyasetten ayrılabildiklerini anlamaları olanaksızdır. Bir eski başbakanın, eski mesleği olan gazeteciliğe dönmesini de anlayamazlar.Nereye kadar?Ağalık, padişahlık sistemi sadece Ankara ve siyaset dünyasının her alanında geçerli bir sistem değil. Bürokrasi de aynı hastalıktan mustarip. Futbol kulüplerinin başlarındaki kişiler de öyle. Onlar seçilmiş ve futbola hizmet etmek, kulüplerini normal şirket gibi yönetmekle görevli kişiler değil, ağa ya da padişah! Başkan, ağa ya da padişah gibi davranınca, taraftar da onun elini öpüyor. Futbol kulüpleri alt tarafı birer "gösteri" ve "eğlendirme" şirketi. Ama başlarındaki kişiler için birer ağalık ve padişahlık alanı.Belediye başkanları da kendi "hizmet" bölgelerini iktidar alanları olarak görür, algılarlar. Onlar da ağalık, padişahlık hiyerarşisinde kendi yerlerini alırlar.* Ağalık, padişahlık sisteminde bir an durup da kendi eylemlerini gözden geçirmek yoktur. Eleştirileri dinlemek yoktur. Farklı söz söyleyene kulak vermek yoktur. Bu sistemde eleştiren düşmandır, gerekirse dövülür, gerekirse vurulur. Bu sistemde çağdaş bir insanın uyması gereken asgari nezaket kuralları bile geçerli değildir. O nedenle de futbolcuya şişe atmak, hakemi tokatlamak, küçük ağaların kendilerinde gördükleri haklardır.Boy boy ağalar ve boy boy padişahlarla dolu bir toplumun çağdaş uygarlığa ulaşabilmesi için önce bunları yeşerten zihniyetin yok edilmesi şarttır.

Devamını Oku

Irak "Kürdistan"ı

25 Ekim 2005

ABD Başkanı W. Bush önce Irak "Devlet Başkanı" olarak Talabani'yi davet etti. Onun arkasından da "Irak Kürdistanı Başkanı" olarak Barzani Washington'a gitti.Bu iki davetin tarzı, ABD yönetiminin "Irak Kürdistanı"nı federal-bağımsız bir yapı olarak kabul ettiğini gösteriyor.Amerika'nın Irak'ı işgalinin ardından en çok sarfedilen sözlerden biri "Irak'ın bütünlüğü" oldu.İlgili herkes, işgal altındaki Irak'ın bütünlüğünden söz etti ama hemen her gelişme, bu ülkenin parçalanması doğrultusunda seyretti.Türkiye'nin resmi politikası "Irak'ın bütünlüğü" üzerine kuruludur ve hep böyle olmuştur. Bunun tercümesi, Irak'ta bağımsız bir Kürt devletine karşı olmaktır. Ayrıca Kürtlerle iç içe ve yan yana olan Türkmenlerin durumu da Türkiye'yi özel olarak ilgilendiriyor.Ancak Türkmenlerle ilgili hassasiyetlerin karşılığı alınamadığı gibi, Kuzey Irak'ta fiili bir Kürt devletinin varlığı yolunda bütün adımlar da atılmış durumda.Yeni komşu kim?KKTC Cumhurbaşkanı Menmet Ali Talat'ın Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice tarafından resmen davet edilmesi tabii ki Kıbrıs'a ilişkin yeni politikaların bir başarısıdır.Ancak şuna da dikkat etmek gerekir: Talat'ı davet eden, ABD Başkanı değil Dışişleri Bakanı'dır.Bize göre Talat bir "devlet başkanı"dır ama onu, muhatabı olması gereken "Başkan" değil onun Dışişleri Bakanı davet etmiştir.Buna karşılık Barzani'nin Bush tarafından davet edilmesinin, kendisine ve heyetine Amerika'dan özel uçak gönderilmesinin anlamı, Barzani'ye devlet başkanı protokolü uygulanmasıdır.* Ankara'nın Irak ve Kuzey Irak'a ilişkin politikalarından bir sonuç alınamamıştır. Güneydeki yeni komşumuz artık Irak değil "Irak Kürdistanı"dır.Bu yeni "yapı"nın Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürt kökenli vatandaşları açısından bir "moral" çekim unsuru olmasını engellemek de çok zordur. Kendisini "Kürt" olarak hisseden her insan bağımsızlığa çok yaklaşmış bir Kürt devletini heyecanla karşılayacaktır.Bu durumda da tek yol, huzurlu bir komşuluk ilişkisinden geçmektedir. Irak kürdistanı'nın nefes alabileceği tek alan Türkiye sınırıdır. Ekonomik gelişmesi için gerekli bütün unsurlar da Türkiye'de bulunuyor. Irak Kürdistanı "seçimini" Türkiye'den ve Türk halkından yana yaptığı takdirde bölgesel barış açısından önemli bir gelişme sağlanmış olacaktır.

Devamını Oku

Eski "Kürt" partisi

24 Ekim 2005

Leyla Zana ve arkadaşları bir süredir hazırlıklarını yürüttükleri yeni parti için resmi süreci başlattı. Partinin adı DTH, Demokratik Toplum Hareketi.Hareketin partileşeceği ilan edilirken, toplantının yapıldığı salonda üzerine dikkatlerin toplandığı kişi, Abdullah Öcalan'ın kardeşi oldu.Doğulu siyaset tarzında, bu tür yarı gizli işaretlerle "bir şeyler" anlatılır. Demokratik Toplum Hareketi kurucuları da bu şekilde, Abdullah Öcalan'ın partilerinin "arkasında" ya da "önünde" olduğunu gösterdiler.* Bunun anlamı, Demokratik Toplum Hareketi'nin, silahla kurulmuş ve silahla yaşayan PKK'nın yasal örgütü ya da uzantısı olacağıdır.* Kuruculardan biri, konuşmasında "Türk aydınlarına da çağrı yaptık ama katılan olmadı" dedi.PKK'nın uzantısı olarak kurulan bir siyasi partiye, Türk aydını ya da Kürt aydını ya da sadece aydın olan herhangi birinin katılmasını beklemek için çok saf olmak gerekir. Oysa bu partiyi kuranlar için her şey söylenebilir, ama saf oldukları söylenemez. Ve bu lafı söylemek de "biz çağırdık gelmediler" deyip partinin önceden belirlenmiş yapısını haklı gösterme çabasından ibarettir.Nafile ısrarın peşinde... Demokratik Toplum Hareketi adının içindeki "demokratik" ve "toplum" sözcükleri de dün yapılan gösterinin ve partinin ana yapısının tam karşısındaki kavramlardır."Demokratik" bir toplumda silahın yeri olmadığını, silahla demokrasiye ulaşmanın mümkün olmadığını hayat ve tarih göstermiştir. "Toplum" sözcüğü de ister bütün Türkiye'yi kapsayacak şekilde kullanılmış olsun, isterse sadece Kürt kökenli vatandaşlarımızı kastetmiş olsun, terörü siyasal mücadele aracı olarak kullanmaya devam eden bir anlayışın ağzında sadece iğreti duran bir kelimeden ibaret kalır.* Bütün Türkiye'nin geleceğine, demokrasinin daha da gelişmesine, insan haklarının daha da alan kazanmasına katkıda bulunacak bir partinin kumandasının İmralı'da olması mümkün değildir.Kürt aydınlarının bazıları, Türkiye'deki Kürt kökenli insanlar adına konuştuğunu iddia eden bazıları, tarihin kendilerine tanıdığı önemli bir fırsatı kaçırmakta ısrar ediyor. Demokratik Toplum Hareketi partisi de daha ilk gününde bu nafile ısrarın ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Devamını Oku

Üniversite düşman değil

23 Ekim 2005

Van Üniversitesi Rektörü'nün tutuklanması ile ilgili tartışmalar Hükümet ile YÖK ve genel olarak üniversite arasında yeni bir çatışma kaynağı oldu.Rektörlerin "kalabalık" halinde ziyaret ettikleri Adalet Bakanı da zaman zaman yaptığı gibi, anında "tepki" gösterdi.Ermeni konferansı meselesinde "hedef" gösterdiği, bir tek üniversite ve konferansı düzenleyen bilim adamlarıydı. Bu kez ise yargıya baskı yapmakla suçladığı kişiler, yani hedef, 50 üniversitenin rektörü oldu.Başbakan Erdoğan da hemen meselenin içine girdi. Rektörlere söylediği "Biz Dubai'ye gidiyoruz, bizimkiler ise Van'a" sözü, küçük ve zayıf bir laf "oturtma"dan başka bir şey değildir. Türkiye'nin bütün üniversitelerinin rektörlerini hedef aldığı için de yakışıksız kaçmıştır.Başbakan, aynı mantıkla kendi müsteşarına verilen "üniversite öğretim üyeliğinden alınması" cezasını kendisine karşı bir tavır gibi görüyor. Oysa olay bir yıldan daha fazla bir süre öncesine dayanıyor. Ve Başbakanlık Müsteşarı'nın suçlandığı konu "intihal"dir. Yani bir başkasının eseri "aşırmak." Bir yıldır süren araştırma sonucunda YÖK, "aşırma"yı tespit etmiş ve gereğini yerine getirmiştir.Taraf gibi davranıldıAKP hükümeti, göreve geldiği andan itibaren imam hatip liselerinin üniversiteye giriş koşullarıyla ilgili olarak YÖK'le çatıştı. YÖK, meslek okulu mezunlarına üniversiteye girişte, kendi alanları dışında kolaylık sağlanmasına karşı durmaya devam ediyor. Hükümet bu konuyu çözmek için de, üniversite giriş sınavı düzenleme görevini YÖK'ten alma girişimi içinde.Son olayla birlikte durum, hükümet ile YÖK arasında değil, hükümet ile YÖK ve bütün üniversiteler arasındaki bir çatışmaya ve güç gösterisine dönüşmüştür.Van Üniversitesi Rektörü'nün tutuklanması olayının böyle bir çatışmaya dönüşmesinde sorumluluk hükümettedir.* Hükümet, Başbakan, Adalet Bakanı, üniversite rektörlerinin girişimleri karşısında taraf gibi davranmışlardır.Rektörlerin Van'da uğradıkları protestonun tarzı, bu şehirde yolsuzluk soruşturmasının ötesinde bir durum olduğunu da göstermektedir. Rektörleri protesto edenler araçlara vururken "tekbir" getirmişler ve "Allah düşmanları" diye bağırmışlardır.Üniversiteyi ve rektörlerini "Allah düşmanı" olarak gören bir zihniyetin sokağa çıkmasının sorumlusu da asla üniversite değildir.Başbakan kendi müsteşarını savunma çabası içine girmeden, zahmet edip bu kişinin "aşırma" dosyasını okumalıdır. Düşünmeden ve ilk kaba duygularla gösterilen tepkiler umulmadık kılıvılcımların ateşleyicisi olabilir. Van'da görüldüğü gibi.

Devamını Oku

Sonraya kalan

22 Ekim 2005

Şirazlı Sadi, kendisinden sonrasına ne kalacağını merak eden Rum sultanının hikâyesini anlatıyor:İşittim ki Rum sultanı, güvendiği bir bilginin karşısında ağlıyormuş:"Düşman bende mecal bırakmadı. Bu kaleden, bu şehirden başka bir şeyim kalmadı. Çok çalıştım, bundan sonra oğlum da halkın önderi olsun istedim. Fakat şimdi soysuz düşmanım fırsat buldu; yiğitliğimin, irademin pençesini büktü. Nasıl bir tedbir alsam, ne çare bulsam... Kederden vücudum da yıprandı, ruhum da..."Bilgin, sultanı dinledikten sonra parlamış:"Nedir bu ağlamak! Asıl bu senin düşüncene, himmetine ağlamak gerek!.. Birader bir kendini düşün! Ömrünün çoğu iyi çağlarda, iyi zamanlarda geçti. Her şeyi gördün, yaşadın. Her şeyin oldu. Sana yaşadığın sürece elinde kalanlar yeter. Sen gittiğin zaman dünya artık senin değildir, dünyada ne varsa başka birinin olmuştur. İster akıllı çıksın ister akılsız, kendinden sonrakini düşünme. O da kendi gamını, cefasını çekecek, kendi sefasını sürecektir... Şu dünya kılıçla, kanla zaptedip sonra bırakmak zahmetine, cefasına değer mi? İskender, Feridun, Hakkak, Cem... Ve cümle alem hükümdarları... Aldılar, zaptettiler... Hangisini biliyorsun ki tahtına, saltanatına zeval gelmemiş olsun? Baki olan tek saltanat yüce Tanrı'nın saltanatıdır!.."Rum sultanı can kulağıyla dinlerken bilgin devam etmiş:"Görüyorsun ki, kimse ebedi kalmıyor, şu halde ebedi kalmayı kim umar? Kimin altını, gümüşü, hazinesi, toprakları, sarayları kalmışsa bunların hepsi sahibi gittikten sonra, az ya da çok zaman içinde dağılıp gitmiştir. Ama daimi bir şey bırakan kimsenin ruhuna her zaman rahmet ulaşır.İyi nam bırakan bir büyük için gönül erleri, gönülden, o yaşıyor diyebilir. Meyvesini yemek istiyorsan, ağacını yetiştirmeye bak... İyilik et, meyvelerini herkesin yiyeceği ağaçlar yetişir. Yarın divan kurulur, o zaman herkese gerçek ihsanı miktarınca makam verilir. Kimi fazlasıyla çalışıp çabalamıştır, Tanrı dergâhında onun yeri daha yücedir. Kimi ziyadesiyle haindir, Tanrı'ya karşı mahcup olur ve bir iş görmemiş bulunduğu için karşılık isteyemez. Bırak onu, nedametten elinin tersini kemirsin. Çünkü bu kadar sıcak fırın varken bir ekmek pişirememiştir. Elalem harman kaldırırken vaktiyle tohum ekmemiş olmak ne gerçekliktir?"Rum sultanı anlamış ki, sonraya kalan sadece namdır, o da gerçek eserle olur...

Devamını Oku

Dış ve iç geziler

21 Ekim 2005

Bir okurumuz soruyu şöyle sormuş: "Başbakan'ın bu kadar çok dış ve iç geziye çıkmasının nedeni yeni uçağı mıdır? Eğer birisi uçak için israf derse herhalde gezi ve kilometre rakamlarıyla aslında daha ucuza geldiğini ispatlayacak."Bir başka okur da Başbakan'ın depremlere ilgisine dikkat çekiyor:"Uzakdoğu'da deprem oldu Tayyip Erdoğan gitti, yerinde inceleme yaptı. Pakistan'da deprem oldu, yine yerinde inceleme yaptı. Toplanan yardımları da bizzat kendisi götürüyor. Nedenini merak ediyorum."Bu iki okurun hatırlatmasıyla şunu da eklemek mümkün: Başbakan, bir dış gezide olmadığı zaman hemen her gün ülke içinde bir yere gidiyor, bir açılışa katılıyor, bu açılışta konuşma yapıyor. Ayrıca gezide bulunan gazetecilerin sorularına ayaküstü cevap vermeyi de eksik etmiyor.Bu da sonuçta her gün ülkenin bütün televizyon kanallarında Başbakan'ın bir konuşmasının, bütün gazetelerde bir fotoğraf ve bir haberinin yer alması anlamına geliyor.Egemen Bağış'tan bir fıkraBu kadar çok gezi, toplantı, açılış, tören, konuşma olduğunda da önce "dosya okumaya" zaman kalmaz. Sadece "çevre"nin ve "danışmanlar"ın ya da yanına ulaşabilmişlerin anlattıklarıyla yetinmenin ne kadar sağlıklı olacağı da her zaman tartışmalıdır.Bu konuyla tam ilgisi yok, ama siyasilerin genel ruh halini anlatan bir fıkrayı dün Başbakan'ın dış politika danışmanı İstanbul Milletvekili Egemen Bağış'tan dinledim. Fıkra şöyle:Dünyada savaşlar dinmek bilmiyor, insanlar birbirlerine kötülük yapıp duruyor diye Tanrı çok kızmış. Dünyayı sil baştan kurmaya karar vermiş. İnsanları da önceden uyarmak istemiş. Bush, Putin ve Chirac'a ertesi gün "kıyamet" olacağını bildirmiş.Bush hemen basın toplantısı düzenlemiş ve şöyle demiş: "Amerikalılar size bir iyi bir kötü haberim var. İyi haber, Tanrı varmış. Kötü haber, yarın kıyamet kopacak."Putin, çevresini toplamış: "Size iki kötü haberim var. Birincisi Tanrı varmış. İkincisi yarın kıyamet kopacak."Chirac da hemen kameraların karşısına geçmiş:"Fransızlar, size iki iyi haberim var. Tanrı var ve Fransızca konuşuyor, yani Fransız kültürünü benimsemiş. İkinci iyi haber de dünyanın en önemli üç kişisinden biri olarak beni görüyor!"Siyasilerin yaşadıkları "ego şişmesinin" sınırı yok...

Devamını Oku

Rektör krizi

20 Ekim 2005

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörünün tutuklanmasına yol açan gelişmeler ve açılan dava, yeni bir "çatışma" konusu olarak ortaya çıktı.Rektörün, yurt dışındayken evinin basılması ve hakkında dava açılmasıyla ilgili olarak yöneltilen iddia, 25 milyon dolarlık tıbbi cihaz alımı ihalesiyle ilgili yolsuzluktu.Ancak, bazı yayın organlarında yer alan haberlere ya da haber - yorumlara bakıldığı zaman işin içine başka bir hesaplaşmanın da girdiği kuşkusu ortaya çıkıyor.Nitekim, daha çok AKP hükümetine yakın gazetelerde rektöre ihaleyle ilgili olmayan başka suçlamalar yöneltiliyor. Örneğin Van'daki öğretim üyelerini siyasi görüşlerine göre "fişlediği" öne sürülüyor.Dava konusu olan ihalede yolsuzluk iddiasıyla ilgili olarak bir şey söylemek mümkün değil. Ancak rektörün tutuklanmasıyla sonuçlanan sorguda sorulan bazı sorular da yine "başka bir şey mi var" sorusunu güçlendiriyor."Öğretim üyelerine şiddet ve cebir uygulamak, sürmek" gibi iddiaların dava nedeni ihale konusuyla herhangi bir bağlantısı da kurulmuş değil.Suçlamak çözüm değilVan Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü'ne yönelik işlemlere iki taraftan şiddetli tepki var. Bunlardan biri, rektörün Van'daki İslamcı örgütlenmelere karşı durduğu ve cumhuriyetçi ilkelerden taviz vermediği için hakkında komplo düzenlendiği iddiasıdır.YÖK ve Adalet Bakanı'yla görüşmeye giden 50 dolayında üniversite rektörü ise soruşturmanın tarzı ve tutuklanma ile ilgili kuşkularını açıkça belirtmektedir.* Van Üniversitesi Rektörü olayında, ihale yolsuzluğu iddiaları ve soruşturmasının ötesinde etkenler olmadığını göstermek görevi yargıya aittir.Ortaya çıkan bütün soru işaretlerinin ve kuşkuların giderilmemesi ancak yargının işleyişi konusunda sorulara yol açar.Bugüne kadar ileri sürülen gerekçeler eğer 50'den fazla üniversitenin rektörünü tatmin etmemişse, yetkililerin görevi de onları suçlamak değil tam tersine, bütün kuşkuların giderilmesinin yollarını açmaktır.YÖK ve üniversite rektörleri ağırlıklarını tereddütsüz olarak Van Üniversitesi Rektörü'nden yana koyduklarına göre, olaylara biraz daha dikkatle ve anlamsız çatışmalara yol açılmasını engelleyecek şekilde bakmak gerekiyor.

Devamını Oku

Kim yargılıyor?

19 Ekim 2005

Irak'ın Amerikan işgaliyle devrilen eski diktatörü Saddam Hüseyin ilk kez yargıç karşısına çıkarıldı. Eğer ilk duruşmayı özetlemek gerekirse, bu raundun galibi Saddam'dır.Saddam Hüseyin kendi halkının çabalarıyla indirilmedi. Amerikan işgal kuvvetleri tarafından indirildi ve yakalandı.İlk davanın konusu, bir Şii kentine yaptığı ziyaret dolayısıyla ortaya çıkarılan suikast girişiminin ardından yapılan kıyım.Saddam Hüseyin'in yargılanacağı diğer davaların konusu da Irak'ın Şiilerine karşı ve Kürtlere karşı işlenmiş suçlar.Böylesi siyasi davalar her vakit zor olmuştur. Bu davalarda öncelikle kendisinde yargılama hakkı görenlerin durumlarının sağlam olması gerekir. Nasıl bir sağlamlık gerektiğinin en son örneklerinden biri Abdullah Öcalan davasında görüldü.27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra Adnan Menderes ve diğer Demokrat Partili bakanların yargılanmasındaysa, işin içine "köpek" ve "bebek" davalarının sokulması yargılayanların "haklılık" ve yetki sağlamlığını zayıflatmıştı.* Siyasi davalarda, eğer yargılayanın gerekçeleri ve siyasi gücü zayıfsa, yargılayanla yargılananın yer değiştirmesi çok kolay olur.Filmin Sonu?* Kim yargılıyor? Bu soru, bütün siyasi davaların can alıcı sorusudur. Saddam Hüseyin davasında yargılayan, şu anda Amerikan yönetimi ve onları destekleyen Iraklılardır. Bu da yargılayanları zayıflatıyor, yargılananı güçlendiriyor.Amerikan işgalinden sonra Irak fiilen üçe ayrılmış durumda. Şiilerin kendilerini esas olarak İran yönetimine yakın hissettikleri sır değil. Kürtler de gelecekteki bağımsız Kürt devletine giden yolu aşabilme imkânını Amerikan kuvvetlerinin tartışmasız müttefiki olmakta buldu.Irak'ın Sünni nüfusu şu anda Amerikan işgaline karşı direnişin belkemiğini oluşturuyor.Bu yapıda Saddam'ı yargılayan tarafta Şiilerle Kürtler de yer alıyor. Mahkemenin yargıcı da Kürt kökenli.Saddam Hüseyin beraat edecek değildir. Ama bu yargılamanın sonucunda onu destekleyenlerle ondan nefret edenlerin duyguları da değişmeyecektir. Ve sonuçta Saddam Hüseyin mahkûm olduğunda da onu mahkûm eden Irak halkı ya da Irak yargısı değil, Amerikan işgal yönetimi ve onu destekleyenler olacaktır.Saddam Hüseyin acımasız, çağ dışı bir diktatördü. Eğer 21'inci yüzyılda da "yaşamaya" devam edecekse, bunu başka herhangi bir güç değil, Amerikan yönetimi sağlamış olacak.

Devamını Oku