Jandarma Er Oğuz'un, şehit olmadan önce babasıyla telefondaki konuşması, biraz vicdanı olan her insanın yüreğini dağlamıştır.Vicdanların akıllara yol göstereceği zamanı bekliyoruz.Terör, Oğuz'ların canlarını alır, ama arkasında bulunduğu iddia edilen davalara asla katkıda bulunamaz.Terör eylemlerin durdurmak için insanlar çağrılar yaptılar, imzalar topladılar, herkesin aklını başına alması için uğraştılar. Ancak Kuzey Irak'ta kendine sağlam bir üs ve lojistik destekler bulmuş olan terör örgütünün faaliyetleri aynen sürüyor.Kuzey Irak'ta bağımsız ya da yarı bağımsız bir Kürt devletine doğru yürüyüş devam ediyor. Bu konuda ABD'den tam destek sağlandığı açıklandı. Avrupa Birliği'nin de herhangi bir engel çıkarması sözkonusu değil.* Bağımsız devlete doğru yürüyen Kuzey Irak Kürt liderlerinin hesaplarını doğru yapmaları gerekir.Ankara'nın resmi politikası bugüne kadar böyle bir devlete "soğuk" bir çizgide yürütülmüş olabilir. Ancak Kürt liderlere düşen görev de bu "soğuk" çizginin değişmesini sağlayacak güvenceleri vermektir.Ya geleceği kazanmak ya çıkmaza hapsolmakEn genel açıdan başlarsak, eğer bu liderlerin yeni devleti Türkiye'ye doğru büyütmek gibi bir düşünceleri varsa, öncelikle bunu kafalarından atmaları şarttır. Öncelikle bunun güvencelerini vermek ve Türkiye'yi ikna etmek onlara düşmektedir.Bu devletin dünyaya açılma kapısı sadece Türkiye'dir. Milyonlarca Kürt kökenli Türk vatandaşının varlığı da sadece barışçı ve dost bir ilişki için en önemli unsurdur. Kuzey Iraklı siyasilerin Türkiye ile ilişkilerine bu açıdan bakmaları kendi çıkarları için de şarttır.* Bugünkü duruma baktığımızda sağlanan desteklerle PKK'nın Kuzey Irak'taki "kuvvetli" varlığı Türkiye açısından gerçekten rahatsız edicidir.* Kuzey Iraklı Kürt siyasiler bir tercih karşısındadır. Ya Türkiye ile geleceğe uzanacak gerçek bir kardeşlik ilişkisini seçecekler ya da öncelikle bütün Kürtlere zarar verecek bir politikada ısrar edeceklerdir. PKK gibi bir örgütü korumak uğruna Türkiye ile ilişkilerin hep soğuk kalmasının kimseye bir faydası olmadı, bundan sonra da olmayacaktır. Demokratik ve gelişmiş bir Türkiye Kuzey Irak'taki Kürtlerin de gelecekleri açısından en büyük güvencedir. Kuzey Iraklı siyasiler bunu çok iyi değerlendirmek zorundadır.
Sabancı suikastı sanıklarından biri hakkında Belçika'nın tutumu gerçekten çok fazla soru işaretine açık. Bu kişinin yargılanmasını reddeden mahkeme kararının "saldırıda otomatik silah kullanılmamıştır" gerekçesine dayanması da en hafif deyimle komik.Belçika'nın bir terör ve cinayet sanığını vermemek ve yargılamamaktaki aşırı ısrarını anlamak zor. Aynı olayın bir başka sanığı Suriye'den getirtilmiş, tutuklu olduğu cezaevinde bir mafya grubu tarafından öldürülmüştü.Sabancı suikasti ile ilgili "yaşayan" tek bağlantı Belçika'daki sanıktır. Ve bu sanık garip bir şekilde korunmaktadır.Yurt dışına kaçmış olan, özellikle terör sanıklarının getirtilmesi konusunda Ankara'nın başarısız olduğu biliniyor. Ancak son zamanlarda, özellikle de mafya suçlarıyla ilgili olarak başarılı işler de yapıldı.Sabancı suikastı, eğer PKK gibi bir örgütün eylemi olsaydı, bu tür örgütlerin Avrupa'da sağladıkları imkânlar ve desteklerden söz ederek konuyu açıklamış olurduk.Kararlılık gösterilmelidirAncak bu cinayet, son yıllarda adı uyuşturucu kaçakçılığına karışmış bir eski radikal sol örgütün eseridir.Bu örgütün Belçika'da "korunması"nın ardında başka unsurlar aramak zorunlu oluyor.* Belçika'nın bu tür karmaşık işlerde fazla bir dahli olduğuna ilişkin bir bilgi bulunmuyor. O zaman bu cinayet sanığının "konuşmasını" engellemek için korunduğuna ilişkin iddialara kulak verenler haklı görünüyor.Söz konusu kişinin Türkiye'ye getirtilmesi için bütün imkânların, zamanında ve etkili bir şekilde kullanılmadığı da önceden dile getirilmiş iddialar arasındadır. Buna ihtimal vermiyoruz. Ama böyle bir garip koruma sistemi söz konusu olduğunda da insanların çeşitli komplo teorileri üretmeleri doğal karşılanmalıdır.Ankara'nın Belçika üzerinde siyasi baskı yapma imkânları vardır. Bunun için de farklı diplomatik yollar kullanılabilir.Bu olayla ilgili soru işaretleri daha da çoğalmadan, komplo teorileri daha geniş çevrelerde inandırıcılık kazanmadan, Ankara kararlı olduğunu göstermek durumundadır.***Okurlarımızın ve bütün dostlarımızın Ramazan Bayramı'nı kutlar, daha güzel günlere inançlarını güçlendirmelerini dileriz.
Devletin çocuk yuvalarının küçük bir ucu göründü, hep birlikte ayağa kalktık. Televizyon ekranına yansıyan görüntülerin tam anlamıyla "buzdağının" küçük tepesi olduğunu bildiğimiz halde...Gerçek bir "kültür devrimi"ne ihtiyaç yok mu?Milletvekillerinin son dönemde yansıyan icraatları:Silah sıkmak, hakeme tokat atmak, futbolcuya şişe atmak, bir rektör için hakaret amacıyla "Ermeni asıllı" demek, rektörlere hakaret etmek, dokunulmazlık kaldırılmalı diyen Cumhurbaşkanı'na "yersen" sözüyle karşılık vermek...Siyasetin gerçek bir "kültür devrimi"ne ihtiyacı yok mu?İstanbul gibi eşsiz bir şehri, hiçbir plan yapmadan, altyapıyı düşünmeden, şehircilerle konuşmadan kulelerle donatıyoruz, sonra da Paris'i, Londra'yı, Roma'yı nasıl korumuşlar diye hayret ediyoruz...Yerel yönetim mantığımızın gerçek bir kültür devrimine ihtiyacı yok mu?Bayram tatili bugün başlıyor, ama bayramın trafiği başladı bile. Ve bu trafikle birlikte kazalar anında katlandı...Hayatın değeri açısından gerçek bir kültür devrimine ihtiyacımız yok mu?Ne kadar zor olsa da...İzmir'deki depremlerle birlikte yaşadığımız büyük afetleri hatırladık, ama birinci derecede deprem bölgesi olarak belirlenmiş olan kentlerimizde bütün çarpık yapılaşma olduğu gibi duruyor, uzmanlar "deprem değil kötü binalar öldürür" diye boşa konuşmaya devam ediyor...Yaşam anlayışımızda bir kültür devrimine ihtiyacımız yok mu?Hukuk dünyamızda yaşananlar sürekli bir yıpranmaya yol açıyor, hukuka ve adalete güven duygusunu sarsan örnekler devam ediyor...Hukukta bir kültür devrimine ihtiyaç yok mu?Fikri ve sözü beğenilmeyen insanlar sürekli olarak "toplumsal linç" girişimleriyle karşılaşıyor...İnsanı, toplumu ve demokrasiyi kavrayışımızda bir kültür devrimine ihtiyaç yok mu?Futbol gibi bir spor ve eğlence, "şov" ve keyif amaçlı bir faaliyet halen bir savaş alanı gibi görülüyor...Spor dünyasında bir kültür devrimine ihtiyaç yok mu?Ülkenin yüzde 60'ı vergi vermiyor, "yakalanmış" olan yüzde 40 ise herkes için vergi vermeye devam ediyor...Vatandaşlık bilinci açısından bir kültür devrimine ihtiyaç yok mu?Bir yabancı kalkıp "Türkiye kültür devrimi yapmalı" deyince ayağa kalkmak çok kolay da, hayatımızın birçok alanında kültür devrimine olan ihtiyacımızı tespit edip bunun gereklerini yerine getirmek zor. Ama bütün zorluklarına rağmen, bütün dirençlere rağmen bu kültür devrimini gerçekleştirmek zorundayız.
Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Sabah yazarı Yavuz Donat ile yaptığı konuşmada "askeri darbelerin önlenmesi" için bir öneride bulunuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yasası'nın 35'inci maddesi değişince askeri dabelerin "hukuki altyapı"sının kalmayacağını söylüyor.Bu madde şöyle: "Silahlı Kuvvetler'in vazifesi, Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni kollamak ve korumaktır."Bu madde Silahlı Kuvvetler'e "siyasi kriz ya da toplumsal olaylar olursa iktidara el koymak" gibi bir görev vermiyor.Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyasi iktidarı deviren 4 müdahalesi de birbirinden farklı niteliktedir.* 27 Mayıs 1960 darbesi tümüyle ordu hiyerarşisinin dışında, gizli örgütlenme ile gerçekleştirilmiş bir darbedir. Darbeyi yapanlar "devrim" yaptıklarına inandıkları için suçladıkları siyasi iktidarın tepesindeki üç kişiyi asmakta ısrar etmiştir.* 12 Mart 1971 darbesinde "araç" Başbakan Demirel'e verilen bir "muhtıra"dır. Müdahale şekli tam bir hiyerarşi içindedir. Hatta amaçlardan biri ordu içindeki gizli örgütlenmelerin tasfiyesidir.* 12 Eylül 1980 darbesi, siyasi iktidar kadrolarına 1960'dakinden daha yumuşak davranmış, buna karşılık asıl sorumlu görülen radikal sol hareketler askeri yönetimin öncelikli hedefi olmuştur.* 28 Şubat 1997'de ise ne silah vardır, ne muhtıra ne hapishane, ne darağacı. Silahlı Kuvvetler tam bir hiyerarşik disiplin içinde yoğun bir psikolojik savaş vermiş ve Çiller-Erbakan ikilisini iktidardan uzaklaştırmıştır.Pragmatik beklentiler...Eğer bu darbelerin ortak bir yanı aranacaksa, o da yeteneksiz ve ülkeyi yönetmekten aciz siyasi iktidar ve kadroların her birinde "karşı" tarafta görülmeleridir.Bu dört darbeye, niteliklerindeki farklar dolayısıyla da toplumun verdiği tepkiler farklı olmuştur. 27 Mayıs 1960'ta Türkiye'nin kurtarıldığına inananlar 12 Eylül 1980'de ülkeye büyük kötülük yapıldığını düşünürler. Aynı şekilde 1960'a tepki duyanlar 1980'i yürekten desteklemiştir.28 Şubat'ta ağlayanlar 12 Mart ve 12 Eylül'deki solcu temizliklerinin en büyük alkışlayıcıları olmuştur vesaire...* Ancak kesin bir doğru varsa o da bütün askeri darbelerin yanlış olduğunu, rejimdeki sıkıntı ve krizlerin yine demokratik kurallar içinde çözülmesi gerektiğini savunanların epeyce azınlıkta kaldığıdır.Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunda ilerlemesinin, bir açıdan da bundan sonraki askeri müdahale eğilimlerine karşı caydırıcı olacağını düşünenler var. Bu da fazla "pragmatik" bir beklenti. Tıpkı Demirel'in İç Hizmet Yasasının 35'inci maddesinin değişmesiyle darbe ihtimalinin yok olacağını sanması gibi.Ülke demokrasinin bütün koşulları yerine getirilerek yönetildiğinde, isterse bir değil yüz 35'inci madde olsun, her askeri müdahale eğilimi gayrimeşru olur.Ama tepedekiler yollarını şaşırır, ülkeyi padişahlık gibi yönetir, "ben istersem hilafeti bile getiririm" havasına girerlerse demokrasinin askıya alınma tehlikesi her zaman olacaktır.
Aslında bu hastalık dünyanın her yerinde vardır. Ama bizde iflah olmaz bir şekilde tekrar edip duruyor.Hastalığın adına "medya fobisi" diyebiliriz.İktidara gelen her politikacı bu "vazgeçilmez" hastalığa hemen yakalanıveriyor. Bu hastalığa yakalananlar için bütün yanlışlıkların, bütün olumsuzlukların kaynağı medyadır.Gazeteler yazmasa, televizyonlar söylemese hayatın çok başka olacağını düşünürler. Gazeteler işsizlikten söz etmese, vatandaş böyle bir sorun olduğunu bilmeyecek sanırlar. Vatandaşın iktidar yanlısı medyada yazılanları hayattaki gerçeklere tercüme edemeyeceğini sanırlar. Medyadan sürekli övgü almanın hayatı kolaşlaştıracağını sanırlar. Hatırlamazlar ki sistem ne olursa olsun, insanlar "yalaka" yayınları hemen tespit eder, "yalaka yayıncılık" yapanları hemen cezalandırır."Yalaka" gazeteler sadece tek partili rejimlerde çok satarlar. Bunların dünyanın hiçbir köşesinde itibarı yoktur.Recep Tayyip Erdoğan da "ana kural"ı bozmadı, iktidarının ilk birkaç ayından sonra bu hastalığa yakalandı. Ve hastalığın dozu giderek arttı, anlaşıldığına göre daha da artacak.Yararı değil zararı olurKendi alanına girdiğini düşündüğü her meselenin üzerine "atlayan," herkese cevap yetiştirme, kendisine aktarılmış birkaç bilgiyle tartışmaya girmeye fazlasıyla eğilimli olan Erdoğan, son çocuk yuvası skandalında da ölçüyü kaçırdı.* Erdoğan'da sarsılmaz bir "takım ruhu" anlayışı var. "Takımından" saydığı herhangi birine gelen eleştiri de Başbakan'ı yerinden sıçratıyor.O kadar hızlı tepki veriyor ki, bazen "düzeltme" yapmak zorunda kalıyor.Bu mantık, "önce bir karşı saldırı yapıp susturayım" mantığıdır.Ancak Türkiye'de "demokratik" bir sistem var. Türk halkı, eksiklerine gediklerine rağmen demokrasiye hep sahip çıktı, bugün de çıkıyor. Ve bu düzenin vazgeçilmez unsuru da "bağımsız medya"dır.* Medya ile sürekli "savaş halinde" yaşamanın bugüne kadar hiçbir siyasiye bir faydası olmamıştır, tam tersine büyük zararları olmuştur.Başbakan Erdoğan ve yakın çevresi "medya fobisi" hastalığının seyrini görmek ve hızla bu hastalığın tedavisine gitmek durumundadır. Her olayda medyayı suçlu görmek ve göstermekle halk nezdinde fazla inandırıcı olunamayacağını anlamamak için ancak Ankara'nın "dar" çevrelerinde yaşamak gerekir.
Mevlâna'nın "Mesnevi" de anlattığı hikâyelerden biri, aslan ile tavşanın hikâyesidir. Mevlânâ hikâyeye dersler de yerleştirmiştir...Ormandaki hayvanlar her gün içlerinden birini yakalayıp yutan aslanın korkusudan inlerinden çıkamaz olmuş. Yine de aslan ne yapıp edip yine her gün birini yakalıyor, karnını doyuruyormuş. Sonunda hayvanların canlarına yetmiş, bir heyet kurup aslanın huzuruna çıkmış ve tekliflerini söylemişler:"Sana gündelik yiyecek verip doyuralım. Sen de bundan sonra av peşine düşüp ormanı hepimize zehir etme..."Uzun uzun tartışmışlar. Aslan teklifin altında hile olup olmadığını anlamaya çalışmış. Heyettekiler her dediğine bir cevap vermiş ve sonunda ikna olmuş: Hiçbir zahmete katlanmayacak, hiçbir av teşebbüsünde bulunmayacak ve o günün kısmeti kendi ayağıyla önüne gelecek...Bu düzen çalışmaya başlamış, hayvanlar her gün aralarında kura çekiyor, kurada çıkan ayağıyla aslana gidip yem oluyormuş. Bir gün kura tavşana isabet etmiş. Ve ilk kez kaderine haykıran tavşan olmuş, "dostlar bana biraz zaman tanıyın, bir hile bulacağım ve bu zulümden kurtulacağız" demiş... Hayvanlar "hilen nedir, söyle de ikna olalım" diye karşı çıkmış ama tavşan sır vermemiş ve kafasına koyduğunu uygulamaya başlamış.Aslan, tavşan gecikti diye hiddet içinde pençesini yere vurup vurup kükrüyor, "O alçaklara güven olmayacağını biliyordum, işte saflık ettim ve aç kaldım" deyip duruyormuş...Tavşan aslana gitmekte epeyce gecikmiş, hilesini tam kurmuş ve yola çıkmış. İyice kızmış olan aslan tavşanın ağır ağır geldiğini görmüş ama bakmış ki korkusuz ve çalımlı bir halde geliyor... (Müteessir ve zebun bir halde gelişten suçluluk anlaşılır. Ama cesurluk her türlü şüpheyi giderir.)Tavşan önüne gelince aslan kükremiş: "Bre adam evladı olmayan! Ben ki filleri parça parça etmişim; erkek aslanların kulağını burmuşum! Bir tavşan parçası kim oluyor ki emrimi ayaklar altına alırsın!"Tavşan aynı korkusuz ifadeyle cevap vermiş:"Efendimiz affederlerse aman dileyeceğim, mazeretim var".Ve anlatmış:"Bana bir başka tavşanı da yoldaş etmişlerdi, birlikte yola düşmüştük. Yolumuzu bir erkek aslan kesti, biz söyledik, padişahımız bizi bekliyor, diye. Ama o kim oluyor sizin padişahınız diye kükredi. Arkadaşım şişmanlık ve güzellikte benim üç mislim olduğu için onu aldı ve gitti. Hem dedi ki, o yolu kendisi kapatmıştır ve oraların padişahı artık odur..."Aslan çok kızmış: "Nerede o? Haydi düş önüme! Cezasını vereyim. Fakat sözün yalansa seni cezalandırırım!"Tavşan aslanın önüne düşmüş, önceden tespit ettiği kuyunun başına getirmiş. Kuyuya yaklaşırken aslan tavşanın geride kalmaya çalıştığını sezmiş, "Niçin ayağını geri çektin, gel buraya" demiş... Tavşan, "Elim ayağım kesildi, korkudan ne haldeyim görmüyor musun" diyerek yanına gelmiş, "O aslan bunun içinde, beni kucağına al koru" diye üstelemiş.Aslan tavşanı kucağına almış ve eğilip kuyuya bakınca sudaki aksini görmüş...Kucağında kendisinden çaldığı tavşanla düşmanını gördüğüne emin olmuş ve tavşanı bırakıp düşmanına saldırmış... (Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur, bütün alimler böyle der.)Aslanı kuyunun dibine gönderen tavşan hemen diğer hayvanların beklediği çayıra dönmüş, onlar da çok sevinmişler. Tavşan hepsini susturmuş ve nasihat etmiş: "Dışarıdaki düşmanı öldürdük, içimizde ondan beter bir hısım var. Aslan da aslında kendi içindeki hasmına mağlup oldu. Bu öyle bir hasımdır ki bütün bir alemi lokma edip yutar da, daha fazla yok mu diye bağırır..."Hayvanlar bu öğütleri dinlemiş, yine de aslandan kurtuldukları için çok memnun dağılmışlar...
Geçen 82 yılın ardından bazı sorunların hâlâ çözülmemiş olmasının nedeni, Cumhuriyet'in gerçek "düşmanları"dır. Cumhuriyet'in "düşmanları" olarak ortada dolaşan birkaç meczubun Cumhuriyet'e zarar vermesi mümkün değildir. Bunlar gibileri her vakit olacaktır.Zaman zaman "hilafet gelsin" diye bağıracaklar, zaman zaman da bilim adamlarına "Allah düşmanı" diye saldıracaklardır.Bunlar bir ara Türkiye'yi İran tipi bir "İslam cumhuriyeti"ne dönüştürme hevesi içine girmiş olsalar da bunun gerçekleşmesi imkânsız bir hayal olduğunu görmüşlerdir.* Cumhuriyet'in gerçek düşmanları, her zaman kötü yönetimleriyle, ufuksuz ve bilgisizce işlere kalkışarak, sorunları çözecek yetenekleri olmadığı halde varmış gibi yaparak daha çok sorun yaratanlardır.Bunların aralarında en ağır "Atatürkçü" nutukları atanlar da olabilir, kendini en kararlı "Batıcı" olarak gösteren de olabilir, "sol ve sosyal demokrasi benden sorulur" diye gezinenler de olabilir.Bunların ortak özellikleri, Cumhuriyet'e, laik demokratik cumhuriyete gerçekten zarar vermiş olmalarıdır.Cumhuriyet sayesinde* Kötü yönetimler, Türkiye'nin yeniden "kimlik" tartışmaları içine girmesine, 80 yıl sonra tekrar "ılımlı İslam" gibi bir kavramların ortaya atılmasına neden oldu.* Atatürk'ün adını çok anlamakla, ilgili ilgisiz hep Atatürk adını kullanmakla, kendisinden başka herkesi Atatürk düşmanı diye nitelemekle Cumhuriyet'e hizmet edilmeyeceğinin örneklerini de bu ülke çok gördü.82 yıllık Cumhuriyet'e, bugünden geriye doğru baktığımızda gerçek Cumhuriyet düşmanlarının kimler olduğunu çok kolay görebiliriz.* Cumhuriyet'in kurucu kadroları, geleceği gören, ufukları olan insanlardı. Onların ardından gelenlerse ileri Cumhuriyet kültürünü kavramadıkları için, kişisel özellikleriyle kolay bükülebilir oldukları için, iktidar nimetlerini her şeyin üzerinde tuttukları için Cumhuriyet'e sürekli zarar verdiler* Dünyada kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren ilk ülkelerden olan Türkiye Cumhuriyeti'nde bugün "türban" diye bir sorun olması, bu sorunun ciddi siyasi çatışmalara yol açması sadece kötü yöneticilerin ürünüdür.Cumhuriyet'in 82'nci yaşı bütün Türk halkına kutlu olsun. Bugün bu halk maddi ve manevi, neye sahipse Cumhuriyet sayesindedir.
Malatya'daki devlete ait çocuk yuvasında görevlilerin çocuklara uyguladıkları şiddet gerçek bir toplumsal "infial" yarattı.Bu çocuklar ya kimsesiz ya da ana-babaları tarafından bakılamadığı için devletin yuvasına bırakılmış çocuklar. Yaşları çok küçük, manevi destekleri yok.Olay duyulduğu andan itibaren gösterilen tepki, kuşkusuz yerindedir.Bu yurtlarda yaşananlarla ilgili olarak zaman zaman birçok iddialar ortaya atıldı. Son olayın ardından da toplum gereken bütün tedbirlerin alınmasını bekleyecektir...Küçük çocuklara uygulanan her türlü şiddet, her insan için dehşet vericidir. Ama bu meseleyi biraz daha kapsamlı düşünerek şu anda yaşamakta olduğumuz genel "şiddet"i de hatırlamalıyız.Yuvadaki küçük çocuklara bakıcılar vuruyor. Korkunç bir şey. Ama aynı yaşlardaki birçok çocuğun "aile içi şiddet"in kurbanı olduğunu da hatırlamalıyız. "Aile içi şiddet," şu andaki önemli toplumsal sorunlarımızdan biri. Çocuklar analarından babalarından dayak yemeden büyümez.* Ailelerin yüzde 70'inde kadın kocasından dayak yer. Yüzde 40'ında düzenli olarak dayak yer.Kurtulmak istiyorsak* Şiddet sokaklardadır. Günün haberlerini izlerken bir kalem kağıt alın ve ülkemizin dört bir yanındaki kavgaları, silahlı çatışmaları, birbirine kıyasıya vuran insanları sayın. Sokaktaki şiddetin boyutlarını göreceksiniz.* Şiddet siyasettedir. Son örnekleri futbolcuya şişe atan vekil, hakeme tokat atan vekil, havaya silah sıkan vekillerdir. Şiddet siyasilerin hayatlarının bir parçası olmaya devam ediyor.* Şiddet okuldadır. Öğrencilerine kötü davranan, cetvelle vuran öğretmenler henüz tarih olmadı. Bu tür olaylarda ancak çocuğuna özen gösteren ana babalar şikâyetçi oluyor, çoğunluk "çocuktur, dayak yer" mantığıyla olayları kapatıyor.* Şiddet statlardadır. Futbolcusu, seyircisi, kulüp görevlisi ve yöneticisi, her hafta statlara savaşa gider gibi gitmeye devam ediyor.Küçük çocuklara yuvada şiddet uygulandığı açığa çıktığında gösterilen toplumsal tepki gerçekten yerinde bir tepkidir. Bu tepkilerin evdeki şiddete, sokaktaki şiddete, okuldaki şiddete, stattaki şiddete karşı da sürekli olarak gösterilmesi gerekir.Malatya'daki küçük çocukların yaşadıkları, belki şiddetin her türlüsünü toplumumuzdan kazımamız için bir fırsat yaratır.