Türban paniği

11 Kasım 2005

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) türban kararı Hükümetin ve AKP'nin en üst düzeyinde büyük tepkiye yol açtı. Mahkemenin kararında Türkiye'deki yasal durumun ve uygulamanın insan haklarına aykırı olmadığı belirtiliyor.AİHM, kendi alanına giren konularda, yani bütün Avrupa'da insan haklarının korunması ve kollanmasında en yüksek yargı organı olarak kabul edilmiştir. Türkiye de buna katılmış ve AİHM kararlarına uymayı taahhüt etmiştir. Şu ana kadar da uyuluyor; mahkemenin kabul ettiği kararların gerektirdiği tazminatlar ödeniyor ya da yine mahkemenin uygun gördüğü uzlaşma yolları benimseniyor.AKP hükümeti, üç yıldır türban konusunun bir kriz nedeni olmamasına özen gösteriyor. YÖK ya da Cumhurbaşkanlığı ile ortaya çıkan gerilimlerde hükümet daha çok sorunu "geçiştiren" tavırlar aldı. Ancak son günlerde türban meselesinde hükümet tarafından gerilim yaşandığı görülüyor. Mesele, Cumhurbaşkanı'nın 29 Ekim davetinde türbanlı vekillerin eşsiz çağrılmasıyla tırmanışa girdi. Fakat aslına bakılırsa Cumhurbaşkanı Sezer görev süresinin başından beri aynı kararlı tutumunu sürdürmekte.Başbakan'ın, Meclis Başkanı'nın ve Dışişleri Bakanı'nın türban konusundaki son açıklamalarındaki "ton" oldukça gergindir. Meclis Başkanı, Sezer'den sonra "Köşk'te türban sorunu"nun kalmayacağını "ilan" etmiş, Dışişleri Bakanı "görürsünüz" üslubuyla bir meydan okuma havasını yansıtmıştır. Başbakan'a göre ise Türk toplumu türban sorununu çözmüş ancak bazı "kurumlar" çözmemiştir.Başbakan yanılıyor...Sürekli olarak hatırlatmak gerekiyor: Türkiye Cumhuriyeti'nde Erbakan'ın liderliğindeki siyasi İslam'ın türbanı siyasi ve dinsel sembol olarak kullanma girişimine kadar herhangi bir sorun yaşanmadı. Türbanı, olayı tam anlamıyla kullanan siyasi İslam bir sorun haline getirdi. Bunu her zaman hatırlamak gerekiyor. Siyasal İslam'ın yarattığı bu kriz konusunda toplumsal bir uzlaşma sağlanmış değildir. Başbakan yanılıyor.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının hükümet ve AKP nezdinde bu kadar tepki uyandırmasının nedeni yanlış bir beklenti olabilir. Anlaşılıyor ki, bazıları mahkemeden çıkacak tersi bir karar, yani türban uygulamasının insan haklarına aykırı olduğuna ilişkin bir karar beklemekteydi. Ve bu karar üzerine de bir "girişim" planlanmıştı. Ama bu hesap yanlış çıkmış ve AKP'nin istediği yönde karar alınmamıştır. Ortaya çıkan "panik" havasının kaynağı bu beklenti olabilir.Eğer AKP hükümeti türban konusunu ortamı biraz daha gerginleştirirse, Türk toplumunda uzlaşma sağlanmamış olduğunu da görecektir.* "Kurumlar"ın ağırlığı, toplumdan sağladıkları destek ve güvenle artar.Eğer AKP hükümeti türban konusunu istediği gibi çözemiyorsa, bunun en önde gelen nedeni, söz konusu "kurumlar"ın toplumsal destek ve güvene sahip olmalarıdır.

Devamını Oku

Şemdinli olayı

11 Kasım 2005

Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde meydana gelen son olaylar, bazı eski sıkıntıların varlığını gösteriyor."Susurluk", Güneydoğu'da "gayri nizami savaş" faaliyetlerinin çeteleşmeye dönüşmesini anlatan sembolik bir ad olmuştu.Susurluk'ta bir trafik kazası olmuştu. Bir kamyon bir Mercedes'e çarpmıştı, kazaya karışan Mercedes'in içinde Kürt kökenli bir milletvekili, bir emniyet üst düzey yetkilisi ve ülkücü kökenli bir kanun kaçağı bulunuyordu.Bu ilişki deşildikçe, özellikle Güneydoğu bölgesinde PKK terör örgütüne karşı mücadelede "gayri nizami" yöntemlere başvurulduğu, bu faaliyetlerde kimisi ülkücü kökenli olan yasa dışı kişilerin kullanıldığı ve bu örgütlenmenin çeteleşmeye dönüştüğü ortaya çıkmıştı.O dönemde Güneydoğu'da işlenen birçok faili meçhul cinayetin, adam kaçırma, fidye isteme olaylarının bu çetelerin işi olduğu da anlaşılmıştı.Şemdinli'de bir süredir bombalar patlıyor, ancak bunların kaynağı ve boyutları kamuoyuna fazla yansımıyor, "vaka-i adiye" olarak dikkatlerden kaçıyordu. Ancak son bombalama eylemi ve ardından olanlar farklı bir gerçeği ortaya çıkardı.Ciddi soru işaretleri!Son olarak önceki gün başlayan ve iki kişinin ölümüne yol açan olaylarda ilk bombalama eyleminin hedefi bir kitapçı dükkânı idi ve dükkânın sahibi eski PKK'lı olarak biliniyordu. Bombalamanın ardından çevredekiler zanlı olarak teşhis ettikleri bir kişiyi yakaladı ve linç etmeye kalktı. Olayın duyulması üzerine sokağa dökülenlerin bazılarının "zafer işareti" olarak bilinen işareti yaptıkları da görüldü. Zanlı olarak yakalanan kişinin aracının bagajından iki Kalaşnikof ve bomba çıkması da ilginçtir.Daha sonra sokakta gösteriler sürerken güvenlik güçleri havaya ateş ederek göstericileri dağıtmaya çalıştı. Ama o arada birileri de göstericilerin üzerine ateş açtı.* Böyle bir olayın herhangi bir "hukuk devleti"nde olması mümkün değildir. Ve ortaya çıkan soru işaretleri de çok ciddidir. En ağır iddia "Susurluk" adıyla özetlenen çeteleşme ve gayri nizami savaş faaliyetlerini sürdürenlerin olduğu yolundadır. "Resmi" olmayan bir örgütün PKK'ya karşı "resmi" ve "hukuki" olmayan yöntemlerle mücadele etmesi söz konusu ise yetkililer, İçişleri Bakanlığı hemen harekete geçmelidir."Susurluk" olayı Türkiye Cumhuriyeti'ne yakışmamıştır. Nitekim kamuoyunun da harekete geçmesiyle çeşitli davalar açılmış, sanıklar hapis cezalarına çarptırılmıştır. Şemdinli olayına gösterilecek tepki de devletin bu konudaki kararlılığını göstermelidir.

Devamını Oku

67 yıl sonra

9 Kasım 2005

Bugün "10 Kasım"ların 67'ncisi. Atatürk'ün yönettiği Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşamış olanlardan çok az kaldı. Ama ondan sonra gelmiş olan bütün kuşaklar "Atatürk ile" büyüdü.Nasıl oluyor ki, Atatürk ile eğitilmeye çalışılmış kuşaklar arasında bunca "yoldan çıkan" oldu. Bu konuda bir sorumlu arayacaksak, bunu Atatürk'ün temsil ettiği her şeyin karşısında olan küçük odaklarda aramak anlamsızdır. Bu küçük odaklar her zaman olmuştur, olacaktır. Bunların "büyütülmesi"nin sorumlusu kendini en fazla Atatürkçü hatta tek Atatürkçü olarak gören, Atatürk'ü dar kalıplar ve kendi ufuksuzlukları içine hapsedenlerdir. Asıl ihanet bunların yaptığıdır.Atatürk'ün kurduğu CHP'yi İsmet İnönü'den devralan kişi Bülent Ecevit'tir. Ecevit'in ilk kez Erbakan ile birlikte iktidar olduğu dönemden 2002 yılı sonuna kadar 30 yıla yaklaşan siyaset hayatında Türkiye'ye verdiği zararları herkes anlamıştır.CHP'nin şu andaki durumu, yine Atatürk'e gerçekten ihanet edenlerin kimler olduğunu göstermeye yetmektedir.Atatürk'ün "devletçilik" ile anladığını mutlak bir devletçilik zannederek Türk ekonomisinin tıkanmasına yol açanlar da Atatürk'e ihanet etmişlerdir.Atatürk'ün "çağdaş uygarlık" kavramını anlamayanlar, bu kavramın koyduğu hedefleri boşverenler Atatürk'e ihanet etmişlerdir.Atatürk'ü içi boş nutuk malzemesi olarak kullananlar Atatürk'e ihanet etmişlerdir.Atatürk'ü sağa sola çekiştirerek kendilerine radikal sağ ya da radikal solda siyasi dayanak sağlamaya çalışanlar Atatürk'e ihanet etmişlerdir.Atatürk'ü fikirlerinden ayırıp bir tür dinsel ikona haline getirenler Atatürk'e ihanet etmişlerdir.Atatürk'e adını en çok kullananlar, kendi başarısızlıklarını onun arkasına gizlenerek örtmek isteyenler ihanet etmişlerdir.10 Kasım 1938'den bugüne kadar geçen 67 yıla baktığımız zaman, bunca ihanete, bunca densizliğe, bunca çıkarcılığa rağmen Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinin sağlamlığını görüyoruz.Kifayetsiz muhterisler, küçük çıkarcılar, yeteneksiz politikacılar 67 yıl boyunca Atatürk'ün arkasına saklanarak işlerini yürütmeye çalıştılar. Geldiler gittiler, daha da gelecekler gidecekler. Ama gerçek Atatürk'ün gücünü 67 yıl sonra daha da iyi görüyoruz.

Devamını Oku

Paris'ten Ankara'ya

8 Kasım 2005

Başbakan Erdoğan yine gazetecileri suçladı. Kendi iddiasına göre Paris'te başlayan olayların nedenlerinden birinin "türban yasağı" olduğunu söylemiş ama olayları tek bu sebebe indirgememiş. Önce şunu bilmeli: Söz konusu yasak sadece türbanı değil bütün dinsel sembolleri kapsıyor.Ayrıca şunu da bilmeli ki Fransa'da varoş gençliğinde görülen sorun, şiddet sorunu yeni başlamış değildir. Son 15 yıldır buna benzer olaylar defalarca yaşanmıştır.Başbakan'ın sözleri, uçakta konuştuğu gazeteciler tarafından yazıldı ve kamuoyuna ulaştı. Tek sebebe indirgesin indirgemesin, bu sözün tartışma yaratmaması mümkün değildir. İnsanlar, Fransız gazetelerinde, televizyonlarında hiç geçmeyen, Fransızların hiç bilmediği bir "neden"i Başbakan'ın nereden bildiğini merak ederler. Ayrıca bu sözlerle ilgili yalanlamanın neden bir gün sonra yapıldığını da merak ederler.Erdoğan, uzun süredir günde en az bir kez, bazen iki-üç kez gazeteciler ve kameralar önünde konuşuyor. Bu kadar çok konuştuğu için de bazı cümleleri aynen tekrarlamak durumunda kalıyor. Böylesine bir konuşma merakı içinde olan kişiye de gazeteciler her şeyi sorar. Ama Başbakan herşeyi bilmek durumunda da değildir, zorunda da değildir; bilmediği konuda danışmanlarını çalıştırır ya da en basiti, gazeteleri okur.Her fırsatta konuşmak...Bu fazla konuşma ve her şeyi bildiğini gösterme merakı bir açıdan "masum" bir insanlık hali gibi görülebilir. Ama bu konu o kadar "masum" değil. Hatta fazlasıyla hassas bir konu.Başbakan elinde herhangi bir bilgi olmadan "türban nedeniyle" sözünü ortaya attığında birçok kişide eski kuşkuların tekrar ortaya çıkması kaçınılmazdır.* Hatta kimileri bu sözlerde bir "niyet" ifadesi de görebilirler.Türban konusuna takılı bir kişinin Fransa'daki olayların kaynağının türban yasağı olduğunu içten içe "istemesi" sade bir vatandaş açısından hoşgörülebilir bir hissiyat olabilir. Ama Başbakan bu tür "hissiyat"ları kışkırtacak beyanlardan kaçınmak zorunda olduğu bir sorumluluğu taşımaktadır. Erdoğan'ın yaptığı da sonuçta budur. Fransa'da olanları yarım gözle izleyen birçok insanın Başbakan'ın sözlerine inanması da mümkündür.Başbakanlık, o makamda oturan kişinin her gün ve her konuda konuşmasını gerektiren bir makam değildir. "Ben her konuyu bilirim" yanılgısına düşen kişi de ister Başbakan olsun ister olmasın sürekli olarak yanlış yapmaya açık durumdadır.

Devamını Oku

Birikmiş öfkeler

8 Kasım 2005

Dünyadaki zenginliklerin dağılmasındaki eşitsizlikler bugüne kadar daha çok coğrafya terimleriyle anlatıldı. Doğu-Batı, Kuzey-Güney, merkez-çevre.Üçüncü dünya kavramı da komünist olmayan ama dünyanın fakir bölümünde yer alan ülkeleri anlatmak için kullanıldı.Bu eşitsizlik bir süredir büyüyen şehirlerle merkez-varoş ikilemine kaymış durumda. Azgelişmiş ülkeler, kendi yapıları doğrultusunda ortaya çıkan gecekondu semtleriyle bu oluşumu uzun süre önce yaşadı.Aslında gelişmiş kapitalist ülkelerde de "merkez" her zaman "üst sınıfın", varoş ise çalışan sınıfın mekânı olmuştur. Çünkü fabrikalar, atölyeler şehrin varoşlarındadır ve çalışan kitle iş bulduğu yere yakın oturur.Paris'te başlayan "gece gerillası" başka şehirlere, başka ülkelere de yayılıyor. "Gece gerillası"nı yürütenler çoğunlukla 18 yaşın altındaki işsiz, kötü eğitimli, gelecekten umutsuz kitle.Bunlar, "üçüncü dünya"nın çeşitli ülkeleri olan anavatanlarını orada gelecek görmedikleri için terk ettiler, ama geldikleri toplumda da gelecek bulamadılar.Din savaşı değil "öfke"nin savaşıFransızlar da şimdi itiraf ediyor: En kötü öğretmenler bu varoşlara gönderildi, en az imkânlı hastaneler buralarda kuruldu, ancak mecbur kalan doktorlar buralarda çalıştı. Genel işsizlik en fazla buraları vurdu. Varoş gençleri, herhangi bir ayırım yapılmadan, hatta rengi ve adı dolayısıyla daha da fazla olarak hep potansiyel suçlu gibi görüldü. Şehrin merkezinde "kibar" olan polisin varoşlarda asla eli tutulmadı.Varoş gençliği biriktirdiği bütün öfkeyi en şiddetli şekilde kusuyor. Bu kıvılcımı yangına çeviren kişi de Fransa'nın gelecekteki cumhurbaşkanı olarak görülen Sarkozy oldu. Gece savaşını başlatan gençlere "it kopuk, serseri, ayak takımı" dediği andan itibaren yangın büyüdü.Bu yangının, birikmiş öfkelerin boşalmasının birçok nedeni var. Ama sayılan nedenler arasında Tayyip Erdoğan'ın zannettiği gibi "türban" meselesi olsa bile, en alt sıralarda yer aldığına kuşku yok. Şu anda varoş gençliği bir tür "sınıf savaşı" yapıyor, "din savaşı" değil.Paris'te başlayan ayaklanma "uygarlıklar savaşının" uç vermesi gibi görülebilir, ama bu ayaklanmada dinsel unsurlar ve etkiler daha aşağılarda kalmaktadır.* Fransa'nın, daha önce yaşadığı deneyimler ve siyasi esneklik yeteneği bu "gece gerillası"nı aştıktan sonra yeni sosyal politikalar oluşturmaya uygundur. Bu olayda ortaya çıkan önemli gerçeklerden biri de Sarkozy gibi siyasilerin geleceğin dünyasında yerlerinin kalmamış olduğudur.

Devamını Oku

Uygula-ma

6 Kasım 2005

Avrupa Birliği ile ilgili sorunlar gündeme geldiğinde en sık konuşulan gerekçe "uygulama"dır. En son Başbakan'ın tekrarladığı bu gerekçeye göre yasalar açısından önemli gelişme sağlanmıştır, ama uygulamada aynı hıza ulaşılamamıştır.Bu sorunu çözmek için birinci koşul, en yukardakilerin yasal reformların göstermelik ya da Avrupa Birliği'ni kandırma amaçlı olmadığı kanıtlamalarıdır. Pusulasız muhalefet ve vizyonsuz türünden politikacılar son on yıldır bu reformların "Avrupa Birliği'ne hoş görünmek için yapıldığı" şeklindeki izlenimi yayıp durdu. Bunlara göre Türkiye'nin çağdaşlaşma, hukuksal, ekonomik ve toplumsal reformlara ihtiyacı yoktur ya da zaten bunları başarma şansı yoktur. Bu inançta olanlar "mecburen" boyun eğdikleri reformların hayata geçebileceğine de inanmadıkları için, herhangi bir "zihniyet uyumu"na da niyetli değillerdir.Türkiye'nin gerçekleştirdiği reformları "dayatma" ve "zorlama" sonucu olarak yapılmış göz boyama icraatları olarak gören zihniyet halen gücünü koruyor.Erdoğan da "zihniyet sorunu"ndan söz ediyor. Ancak Türkiye'nin bu zihniyet değişiminde kararlı olduğunu "somut" olarak göstermekle yükümlü olan birinci şahıs kendisidir.Önce doğru tavrı gösterin"Daha nasıl göstereceğiz; her gün konuşuyoruz, anlatıyoruz, kararlı olduğumuzu tekrarlıyoruz..." diye bir itiraz hemen gelecektir.Oysa konuşmak dışında bu kararlılığı "somut" olarak göstermek ve zihniyet değişiminin ne anlama geldiğini anlatmak için yapılacak çok basit işler vardır.Örnek: Sokaktaki linç girişimini destekleyen ve "tekrarlanırsa daha kötüsü olur" diyen AKP'li milletvekili ve belediye başkanını partiden atarak örümcek kafalarla çağdaşlık arasındaki farkı gösterirsiniz.Örnek: Düğünde havaya silah atan milletvekillerini hemen disipline verirsiniz.Örnek: Tutuklu rektöre "hakaret" niyetiyle "Ermeni asıllı" diyen milletvekilini halkın karşısında kınarsınız, ayıp ettiğini herkesin gözü önünde söylersiniz.Örnek: Futbol haydutluğunu fiilen ya da sözle yapan milletvekillerinin yargılanmalarını sağlamak için adalet mekanizmasını harekete geçirirsiniz(Burada bir soru: Bütün bu olaylar için neden hiçbir savcı harekete geçmemiştir?)* Genel sözler temcit pilavı misali tekrarlanarak "zihniyet değişimi"nin ne olduğu anlatılamaz.Somut olaylarda açıkça doğru tavırları alarak ve bundaki kararlılığınızın nedenlerini anlatarak zihniyet değişiminin gerçekleşmesine katkıda bulunabilirsiniz.Yoksa bugün olduğu gibi, "uygulama sorunu" aslında "uygula-ma" durumunda kalır.

Devamını Oku

Yeni ayakkabı

6 Kasım 2005

Pek fakir bir Bektaşi dervişi, yıpranmış elbiseleri ve her tarafı delik deşik ayakkabıları ile çarşının ortasında yürüyormuş. Bir dükkânın önünden geçerken, kapıda oturan dükkân sahibinin dikkatini çekmiş. Bu zatın oturuşundan, kalkışından halinin vaktinin yerinde olduğu belliymiş. Önünden ağır ağır geçen dervişe bakmış, ayakkabılarını görmüş, içinde bir acıma duygusu yükselmiş. Seslenmiş:"Derviş baba, derviş baba! Gel hele!"Derviş yanına gelince eliyle bekle işareti yapmış, içeri girmiş, bir çift ayakkabı getirip dervişe vermiş. Derviş ayakkabılara bakmış ve sormuş: "Ben senin için bir iş yapmadım, bunları bana neden veriyorsun?""İçimden geldi" demiş adam, "hadi al, sağlıcakla giy…"Derviş yeni ayakkabıları giymiş, eskilerini bir kenara atmış, teşekkür edip tam iki adım atmış ki, arkasından bir ses duymuş. Dükkâncıymış seslenen:- Derviş baba, sana iyi bir çift ayakkabı verdim, yürürken dikkatli yürü, bak her taraf çamur."Merak buyurmayın, dikkat ederim" demiş tevekküllü derviş baba ve yürümeye devam etmiş. Birkaç adım atmış atmamış, arkasından yine dükkâncının sesini duymuş: - Derviş baba, derviş baba, o gittiğin tarafta sivri taşlar var, eğer onlara basarsan ayakkabı yırtılabilir. Biliyorsun sana iyi bir çift verdim, gerçekten yazık olur, daha giyer giymez yırtarsan.Derviş baba, içinden bir lahavle çekmiş, "Merak etme efendi" demiş, "sivri taşlara basmam, yanlarından usul usul geçerim."İki adım atmış atmamış, dükkâncının yine, "Derviş baba" diye seslendiğini duymuş, ağır ağır geri dönüp yanına gelmiş, sormuş:- Bir emriniz mi vardı?Dükkâncı "Bak derviş baba" demiş, "Gittikçe daha hızlı yürüyorsun, bu kadar hızlı yürürsen ayakkabılar çabuk eskir. Biliyorsun sana verdiğim iyi bir ayakkabıdır. Hızlı yürürsen ve çok dolaşırsan çabuk eskir, yazık olur. Hem senin ayakkabın eskir, hem de benim sana yaptığım iyilik boşa gitmiş olur."Derviş sesini çıkarmamış, az önce eski ayakkabılarını attığı çöpe gitmiş, eski ayakkabılarını bulmuş, yeni ayakkabıları çıkarmış, eskilerini ayağına geçirmiş. Sonra elindeki yeni ayakkabıları elbisesinin koluyla iyice silmiş ve dükkâncının yanına gitmiş: - Al bakalım efendi, bana karşılıksız verdiğin yeni ayakkabılarını. Bana eski ayakkabılarım yeter, hem içimde huzur olur hem de seni dinlemekten kurtulurum. Dükkâncı elinde ayakkabılarla dükkânın kapısında dururken derviş baba, yüzünde keyifli bir gülümseme, dönüp bir daha bakmadan uzaklaşmış...***Bu hikâyeden birkaç "hisse" çıkarmak mümkün.Biri, derviş baba açısından: Kimden iyilik kabul edeceğine çok dikkat edeceksin, iyilik yapmanın adabını bilmeyenlerin yaptığı iyiliği kabul etmeyeceksin.İkincisi, dükkâncı açısından: İçine sinmeyen durumlarda iyilik yapmaya kalkmayacaksın.Üçüncüsü, ayakkabılar açısından: Yeni ve güzel olan, her zaman eski ve yıpranmış olandan daha rahat olmayabilir.

Devamını Oku

Üçüncü yıl ve vekiller

4 Kasım 2005

AKP hükümetinin üçüncü yıldönümünde Başbakan Erdoğan haklı olarak sağlanan gelişmeleri sıraladı. Hatırlattığı konularda övünmesi de doğaldır. Bu meseleler Türkiye'nin yıllardır anlamsız şekilde çözemediği, sürekli ertelediği ve basiretsiz siyasilerin daha da karmaşık hale getirdiği meselelerdir.Avrupa Birliği ile tam üyelik görüşmelerinin başlama aşamasına gelmesi de ekonomik ve toplumsal hayatta sağlanmış olan gelişmelerin kanıtıdır.Görüntünün diğer yanında ise yine Başbakan'ın konuşmasında yer alan bazı "kavgalar" bulunuyor. Bunlardan biri, üniversiteyle olan ve açıkta seyreden kavga. Bir başkası, Cumhurbaşkanı Sezer ile ilgili olarak ortaya çıktı ancak o kadar açıkta seyretmiyor. Ne var ki diğer kavgaya bağlı olarak bu çatışmanın da yükselmesi ihtimali olduğu anlaşılıyor.Başbakan'ın üç yılda dozunu artırarak sürdürdüğü bir kavga da medya ile olanı. Ama bu kavga neredeyse tümüyle tek taraflı olarak yürüyor.* Başbakan, AKP hükümetinin üçüncü yılında içinde olduğu bu üç kavgayı da yeniden değerlendirmek ve üçünü de sonuçlandırmak durumundadır.Cumhurbaşkanı, üniversiteler ve medya ile yürütülecek bir çatışma düzeni, bundan önce pek çok örneği görüldüğü üzere, sadece iktidarı yıpratır.Suç işliyorlarBaşbakan, üçüncü yıldönümü konuşmasında Türkiye'nin demokrasi alanında sağladığı gelişmeler ve bunların vazgeçilmezliği üzerinde de durdu. Söyledikleri her aklı başında Türk vatandaşının altına imza atacağı sözler. Ancak AKP'nin bir alt kademesinde, milletvekilleri düzeyinde bu meselenin tam olarak kavrandığını söylemek mümkün değildir.* Bazı vekiller demokrasi ve insan hakları kavramlarının ne anlama geldiğini henüz bilmiyor.Bunlardan biri, Van Üniversitesi Rektörü'ne hakaret etmek için "Ermeni kökenli" diyen vekildir. Bu tarz bir aşağılama girişimi dünyanın her tarafında "ırkçılık" alanına girer ve bütün demokrasilerde "ırkçılık" ağır bir suçtur.İkinci önemli örnek de iki gün önce yaşandı. Cezaevleriyle ilgili basın açıklaması yapmak isteyen bir grup Rize'de saldırıya uğradı. Manzara yine utanç verici bir linç girişimiydi. Bir AKP'li vekil çıktı, "derslerini aldılar" dedi; AKP'li Belediye Başkanı'ysa eğer "onlar olduğunu" bilseydi kendisinin de bu insanlara vuracağını söyledi. Bunlar, bütün demokrasilerde suçtur. Demokratik yollardan fikrini ifade eden herhangi bir kimseye vurmak 21'inci yüzyılda bir insanlık suçudur. Ve bu vekille belediye başkanı, bu suçu işlemişlerdir.AKP hükümetinin üç yıllık döneminde Türkiye gerçekten önemli gelişmeler sağladı ama AKP'li milletvekillerinden kimilerinin herhangi bir gelişme kaydedemedikleri ortada. Başbakan bunlara el atmadığı sürece de gelişme sağlamaları zor olacaktır.

Devamını Oku