Başbakan Erdoğan'ın "üst kimlik-alt kimlik" tanımlarının doğru olduğunu, bu kavramları doğru kullandığını daha dünkü yazımızda belirtmiştik.Bu yazının yayınlandığı gün, yani dün, gazetelerde Erdoğan'ın İspanya'ya giderken uçakta söyledikleri yayınlandı. Erdoğan "İslamın Türk halkını birleştirici unsur" olduğunu söylüyordu.Bu sözünden, Başbakan'ın da kimlik meselelerini tam olarak öğrenmesi ve hazmetmesi gerektiği anlaşılıyor.Doğru görüşleri hazmetmeden dile getirmenin tehlikesi budur. Laf biraz uzadığında hazmetmemiş insan kolayca şaşar.* Türk vatandaşlığını, yani Türk halkının eşit haklara sahip bir bireyi olma hakkını kazandıran unsur "din" değildir. Türk vatandaşı olan herkes isterse doğumunda belirlenmiş dine bağlı kalır, isterse değiştirir, isterse hiçbir dine bağlı olmaz. İsterse Müslüman olur, Müslümanlığın Sünni, Alevi, Şii ya da diğer kollarından birine bağlanır. İsterse Hıristiyan olarak; Katolik, Ortodoks ya da Protestan olarak yaşar. Yahudi inancına sahip olmak da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın, Türk halkının içinde yer almanın ne koşuludur ne de engelidir.İnsanlar inançsız olabilir. Bu da Türk olmanın ne koşulu ne de engelidir.Hepsi Türk halkının içinde yer alma hakkına sahiptir, herhangi biri herhangi birinden farklı olmadığı gibi hiçbirinin başkalarını kendi inancı için zorlamaya hakkı da yoktur.* Tayyip Erdoğan Türkiye'yi tanımlayan temel kavram olarak "ılımlı İslam"ı görüyorsa Cumhuriyetin temel ilkeleriyle çelişen bir anlayışa sahip demektir. Nitekim "Türk halkını birleştiren asıl unsurun İslam" olduğunu düşünmek böyle bir temel yanılgının ürünüdür.Dünkü yazımızda verdiğimiz bir örneği tekrarlayarak alt kimlik ve üst kimlik meselesini bir kez daha açıklayalım.Almanya'da yaşayan ve Alman vatandaşı olan Türklerin alt kimliğini belirleyen sıfatlar "Türk" ve "Müslüman"dır. Bu "Türklerin" üst kimliği, yani Alman halkı içinde eşit haklara sahip olan bireyler olmalarını sağlayan nitelik de "Almanya vatandaşlığı"dır."Kimlik" meselesi bu kadar basittir. Ve artık bu meseleyi ilgili herkesin hazmedip tartışmayı kesmesinin zamanı gelmiştir.Korkunç görüntüMersin'de bir grup çocuk sokağa çıkmış PKK sloganları atıyor. Polis müdahale ediyor. O sırada başka bir grup çocuk çıkıyor ve diğer çocuklara saldırıyor. Sonra da polis ikinci gruba ödül olarak "çiklet" dağıtıyor.Bu görüntünün korkunçluğunu kavramamak Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmesine katkıda bulunmaktır. Kürt çocuklar gösteri yapıyor, Türk çocuklar onlara saldırıp ödüllerini alıyor!Bu, korkunç bir iç savaş provasıdır. 200 çocuk ile yapılan dehşet verici bir prova.Bu, birilerinin Türkiye'nin gelecek kuşağını iç savaşa hazırlama denemesidir. Bunu yapanlar ne yaptıklarının bilincinde olmayabilir. Ama "yetkili" sıfatını taşıyanlar hemen gereğini yapmak durumundadır. Yapmazlarsa onlar da en ağır derecede suç ortağı olurlar.
Türkiye'de bir kimlik tartışması aldı başını gidiyor. Her on yılda bir alevlenen, sonra unutup tekrar en başından giriştiğimiz tartışmalardan biri de bu.Çözüm isteniyorsa, önce son günlerdeki şu "Yugoslavya oluruz" ya da "Siz hiç Türk milleti demediniz" gibi kısır ve anlamsız atışmaların bir kenara bırakılması şarttır.Alt kimlik-üst kimlik, sosyolojik ve bilimsel kavramlar olarak aynen Tayyip Erdoğan'ın söylediği gibidir. Kişinin etnik kökeni, dinsel inancı alt kimliğini; diğer kişiler gibi içinde yaşadığı toplumun, halkın bir parçası ve o ülkenin vatandaşı oluşu da üst kimliğini belirler.Kavram kargaşasından kurtulmak için yine bizi ilgilendiren bir örnek verelim. Bugün Almanya'da yüz binlerce Almanya vatandaşı Türk yaşıyor. Alt kimlikleriyle Türk ve Müslümandırlar. Üst kimlikleri ise Alman halkının eşit haklara sahip bireyi ve Almanya Federal Cumhuriyeti vatandaşlığıdır.Bizde alt kimlik-üst kimlik tanımlarının bu kadar kısır, düzeysiz ve döne döne daha kabalaştırılmış şekilde tartışılması, yarım yüzyıllık bir "durum"un değişmesiyle ilgili.Şifreli demokrasi1980'lerin ortalarına kadar "Kürt" kelimesini kullanmak bile mümkün değildi. Bunun nedenleri; Kürt isyanları ve bazı emperyalist güçlerce manipüle edilmeleri ayrı bir konu. Kendisini "Kürdüm" diye nitelemeye korkanlar "Türkiyeli" kelimesini bulmuşlardı. Bu şifre şu demekti: "Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, ama kökenim Kürt."Yarım yüzyıl boyunca Ankara'nın resmi politikasının özeti "Kürt diye bir şey yoktur, Kürtler dağ Türkleridir, karda kırt kırt diye ses çıkararak yürüdükleri için kendilerine Kürt denir" şeklinde olmuştur.Kendilerini "Kürt" olarak niteleyenlere "Hayır sen Kürt değilsin" demenin hiçbir anlamı ve faydası olmadığını bugün gelinen durum açıkça gösteriyor.Yine temel bir bilgiye ihtiyaç var. Ortadoğu'da Kürtler vardır. Kendi dilleri, tarihleri vardır. Şu anda dört ülkede yaşıyorlar:* Suriye: 17 milyon toplam nüfusta 1.5 milyon.* İran: 66 milyon toplam nüfusta 4 milyon.* Irak: 27 milyon toplam nüfusta 4.5 milyon.* Türkiye: 70 milyon toplam nüfusta 12 milyon.Tablo budur ve tabloyu görmezden gelip "Sen Kürt değilsin" diye diretmenin anlamı kendini kandırmaktır.Yugoslavya mı?!Alt - üst kimliği bugünkü gibi ya da başka bir şekilde tartışmak da abestir. Bu kavramlar çok açık. Deniz Baykal ya da başkaları gibi bunları "esnetme" girişimlerinde bulunmak da gerçekleri değiştiremeyecektir.Baykal, "kimlik" tartışmasının içine son olarak "Yugoslavya" örneğini soktu. Yugoslavya ile Türkiye arasında ne tarihsel süreç olarak ne siyasi ve etnik bölünmüşlük olarak ne de milliyetçi hareketlerin yapısı açısından bir benzerlik var. Yugoslavya'da etnik gruplar, zaten federe devlet yapısı içinde "zorla" yaşadı, Tito'nun ölümüyle "merkez" zayıfladığı andan itibaren hepsi kendi bağımsız devletlerini kurmak ve gözlerine kestirdiklerini kendi egemenliklerine katmak için savaştı. Türkiye için benzeri bir tehlike olduğu ancak siyasi "ajitasyon" amacıyla söylenebilir. Nitekim Baykal da, sorumlu bir siyaset ve bilim adamı gibi tartışmıyor, sadece "siyasi tahrik" yapıyor.Türkiye'de bağıra çağıra, ağır demagoji içinde ve küçük siyasi hesaplarla tartışanlara rağmen aslında bir kimlik "kargaşası" yok. Durum çok açık. Bu soruna gerçekten çözüm bulmak için de anlamsız bağırışlarla "tribün"e oynamak değil, gerçekleri görerek düşünmek ve çalışmak gerekiyor.
Eski Yunan filozoflarının dünya ve insan yorumlarının yanında, yine "insan"ı anlatan onlarca hikâyesi de yüzlerce yıldır anlatıla anlatıla günümüze kadar ulaşmıştır. Bunların en ünlüleri Büyük İskender'e "Gölge etme başka ihsan istemem" diyen Diogenes'e (Diyojen) aittir. Bu kadar ünlü olmasa da hâlâ yazılan, aktarılan birçok kısa hikâyede yine insanın durumları aynıdır.***Kral Dionysios, Aristippos'a sorar: "Nedendir acaba, her gün filozoflar hükümdarları ziyaret ederler de, hiçbir hükümdar kalkıp bir filozofu ziyarete gitmez?"Aristippos, "Bunda şaşacak bir şey yok hükümdarım" der, "Hekimler, yatağından kalkamayacak durumdaki hastalara giderler, çünkü o hastaların hekimlere gitmeleri mümkün değildir.."***Kıbrıs Kralı Nikokreon'un sofrasında Isokrates hiç konuşmadan oturur dururmuş. Neden böyle sessizce oturduğunu soracak olmuşlar. Şöyle demiş filozof:"Burası benim söyleyeceklerimin yeri değil; burada söylenmesi gerekenleri de ben bilmiyorum, o yüzden susuyorum.."***Aisopos (Esop) evinde çalışırken, bir asil kapıyı vurmadan içeri girer ve kitaplarına eğilmiş filozofa, "Böyle yapayalnız nasıl oturabiliyorsun" der.Aisopos başını kaldırır, "Ben yalnız falan değildim" der, "ama sen içeriye girdiğin andan itibaren ne kadar yalnız olduğumu anladım."***Xenocrates (Zenon) bir öğrencisiyle konuşuyor, o ne derse öğrencisi sürekli onaylıyormuş. Filozofun sabrı tükenmiş ve bağırmış:"Hiç olmazsa bir kere itiraz et, başka bir fikir söyle de iki kişi olduğumuzu arılayayım.."***Atina'da önemli bir tartışma yapılırken kürsüye Demostenes çıkar, ancak dinleyiciler sürekli kendi aralarında konuşmakta, filozofu dinlememektedir. Demostenes, "Bir hikâye anlatıp ineceğim" der ve anlatmaya başlar: "Uzun zaman önceydi, bir delikanlı Atina'dan Megara'ya gitmek için bir eşek kiralamıştı. Eşeğini kiraya veren adamın da Megara'da işi vardı, beraber yola düştüler. Konuşa konuşa giderlerken öğle sıcağı bastırdı, biraz dinlenmek ve öğle yemeği yemek için bir su başına çöktüler. Ama ortalıkta hiç gölgelik yoktu ve eşeğin sahibi yemeğini alıp eşeğinin gölgesine sığındı. Eşeği kiralayan genç buna içerledi, 'Sen çekil gölgede ben oturacağım' dedi. Beriki itiraz etti: 'Ben oturacağım, çünkü eşek benim.' Delikanlı Ama ben eşeği kiraladım' deyince, eşeğin sahibinden 'Ben sana eşeği kiraladım gölgesini değil' cevabını aldı ve aralarında kavga çıktı."Hikâyenin tam burasında Demostenes kürsüden iner yürümeye başlar. Dinleyiciler, "Sonunda ne oldu, sonunu anlat" diye bağrışmaya başlayınca Demostenes kürsüye döner:"Sizin için çok önemli bir konuda bir şeyler anlatmaya çalıştım, dinlemediniz. Şimdi ise eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz. Ne fikrimi söyleyeceğim ne de eşeğin gölgesine ne olduğunu..."Kürsüden iner, yürür gider.***Atina halkı, yöneticilerinden fena halde şikâyetçiydi, ama onları nasıl göndereceklerini bir türlü bilemiyorlardı. Tartışmaların sonunda somut bir fikir çıkmıyordu. Bir gün Antisthenes kürsüye çıktı:"Atinalılar size bir teklifim var: Hemen bir kararname çıkarıp bütün eşeklerin at olduğunu ilan edin. Bundan sonra da eşeklere eşek demeyin, hep at deyin."Biri sorar: "Peki bunun bize ne faydası var?"Antisthenes cevap verir: "Ne demek ne faydası var? Yeni yönetici konusunda anlaşamadığınıza göre, çözüm bulunana kadar eşekler tarafından yönetilmek utancından kurtulmuş oluruz."
Bombalar boşuna patlamadı. Amaçlarına ulaştı. Şemdinli'de bombalar patladı, halk sokağa döküldü. Göstericilere ateş açıldı, insanlar öldü. Cenazelerin başına yine PKK geçti.Sokak gösterilerinde ve cenazelerde atılan sloganlar, taşınan resimler de doğal olarak tepki çekti.Bombalarla başlayan bir süreç yaşadık. Sürecin başında kamu görevlilerinin bomba atması var, ortasında PKK'nın gövde gösterileri var, sonunda da "teröre karşı yeni yasalar" var.Ankara'da dün en üst düzeyde bir "terör ve güvenlik" zirvesi yapıldı. Toplantı sonrasında yayınlanan bildiride genel ifadeler yer aldı. Bu ifadeleri değişik şekillerde yorumlamak mümkün.Ankara'da yapılan yorum ise yasalarda yeniden, eskiyi aratır değişikliklerin gündeme geleceği yönünde.Şemdinli'de bir kitapçı dükkânına bomba atılması çok kişiye anlamsız gelmiş olabilir. Ama bugün gelinen noktaya bakıldığı zaman bu bombaların çok hem de çok anlamlı olduğunu görüyoruz.Buna benzer şekilde Silopi'de kamu binalarının bahçelerine bomba atanların da korucular ve PKK itirafçıları olduğu ortaya çıktı. Herhalde bu bombalar da aralarından birinin kaymakama ya da komisere kızması nedeniyle atılmadı. Onların da bir amaçları vardı.Demokrasi geriletilirse...* Bombalar boşuna atılmaz. Türkiye'nin yakın tarihi buna benzer bombalama eylemleriyle başlatılan gerilimlerin demokrasinin rafa kalkmasına kadar uzanmasının örnekleriyle doludur.Türkiye'nin güvenliği için yasaların "fazla" demokratik olmamasını savunanlar sık sık İngiltere örneğini veriyor. İngiltere'de Başbakan Blair'in bütün "özel yasa" talepleri, kendi partisi tarafından da reddedilmiştir."Onlar kendi güvenlikleri için her şeyi yapıyor, biz yaptığımız zaman bağırıyor" şeklinde bir Batı düşmanı söylem tekrar tekrar kullanılıyor. Bunu söylemi kullananların Batı ülkelerindeki yasalar hakkında bir fikri olmadığı bellidir. Ama bu sözler sistemli olarak tekrarlanıyor ki, kamuoyu "onlarda da var, niye bizde olmasın" diyerek yeni kısıtlamalara razı olsun.* Şemdinli bombalarının hedefi bir kitapçı dükkânı değil, Türkiye'deki demokratik gelişmeymiş. İlk günden bu kuşku vardı. Sonra yaşananlar bu kuşkunun ne kadar yerinde olduğunu gösterdi. Bunu ortadan kaldıracak, Türk halkının kaygılarını giderecek olanlar da Ankara'daki en üst düzey yetkililerdir.Hükümet, terörle mücadele yasasında ve başka yasalarda "gerileme," demokratik hakların daraltılması anlamına gelecek değişiklikler yapmaya kalkarsa bombalar bir kez daha kazanmış olacaktır.
Avrupa Birliği'nin Ankara Büyükelçisi dün Milliyet Gazetesi'nde yer alan açıklamasında çok açık bir şekilde Lozan Antlaşması'na "dokunmak" gerektiğini söyledi. Bu sözün amacı, Türkiye'de "azınlık" kavramını yeniden tanımlamak.Lozan Antlaşması'da "azınlık" kavramı Müslüman olmayan Türk vatandaşları için geçerli olmuştu. Bu tanımı tartışmaya açmanın anlamı, Lozan'da yer almamış olan "Kürtler"in de resmen azınlık tanımı içine girmeleridir. Bu da "Kürt" kimliği ile yapılacak bazı faaliyetlerin, okulların, vakıfların da uluslararası denetime alınmasının kabulüdür.Batılı bazı çevreler "kestirmeden" gitme eğilimi içinde ve bu kestirme yolun içine bazen "ima" yoluyla bazen de dünkü açıklamada olduğu gibi açıkça Lozan Antlaşması'nda "düzeltme"yi katıyorlar.Lozan'ın anlam ve işleviTürkiye'de azınlık hakları, kuşkusuz Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından bu yana kavram, içerik ve "gerçek" olarak çok değişmiştir.Bütün azınlıkların; ister dinsel, ister ulusal köken farklarına isterse de başka "insani" farklara dayansın, güvencesi demokratik hakların gelişmesidir. Bugünkü demokrasi kavramının içeriğini oluşturan temel unsurlardan biri, "bütün" azınlıkların kendi kültürel ve yaşam haklarına sahip olmalarıdır. Buradaki sınır, hiçbir azınlık ya da çoğunluğun kendinden farklı olanlara hayat anlayışını ve kültürünü zorla kabul ettirmeye kalkmamasıdır.Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun dünya tarafından kabul edilmesini ve güvence verilmesini kayıt altına alan antlaşmadır. Ve bu antlaşmada herhangi bir "delik" açılmasının kabul edilmesi sözkonusu değildir. Ama bu, antlaşmada "ismen" ve "resmen" yer almayan Kürt kökenli Türk vatandaşlarının bütün haklarına sahip olmalarını da engellemez.Destek olmak isteniyorsaBatı, Türkiye Cumhuriyeti'nin bugünkü durumunu ve gelecek için vizyonunu "demokrasi" temeli üzerinde anladığı takdirde en büyük dostluğu göstermiş olur."Lozan'da düzeltme" gibi öneriler gündeme geldiği zaman, bu üslup ancak Türkiye'de demokratik gelişmelerin ülkenin geleceğini tehlikeye sokacağını savunanlara yarar. Sürekli olarak bir "Sevr korkusu"nu gündeme getirerek halkı tehdit etmek ne kadar anlamsızsa Lozan Antlaşması'nı tartışma konusu etmek da o kadar anlamsızdır.Batılı siyasiler ve diplomatlar da eğer Türkiye'de demokrasinin gelişmesine destek olmak istiyorlarsa meselelere bu açıdan bakmak ve konuşmak durumundadırlar.
Meclis'te dün Şemdinli olayları görüşüldü ve komisyon kurulmasına karar verildi. Sözcülerin hepsi, olayın bütünüyle ilgili görüş açıklamaya çalıştılar.Konuşulanların ve tartışılanların tümüne bakıldığında şöle bir sonuca varmak kaçınılmaz oluyor: Meclis, olayın bütününü görmek ve buna göre politika geliştirmek durumunda değildir.Görüşmelerde hiç kimse meselenin aslına girmemiştir. Herkes, hep kıyısında dolaşmıştır. Buna İçişleri Bakanı da dahil, diğer parti sözcüleri de dahil.İçişleri Bakanı bundan önce yüzlerce belki de binlerce kez yapılmış genel bir "terör" konuşması yaptı. İçişleri Bakanı, Şemdinli olayları ve onun derinindeki sorunlara ilişkin hiçbir şey söylemedi.Meclis'in, Türkiye'nin en önemli sorunuyla ilgili olarak, ortalama gazete okuru çerçevesinde bir tartışmadan öteye geçememesi, Türk halkını temsil eden en yüksek "merci"nin siyaset ve çözüm üretme konusunda geride kaldığını gösteriyor.Gerek Başbakan Erdoğan'ın gerekse CHP Genel Başkanı Baykal'ın iki gün önce kendi parti gruplarında yaptıkları konuşmalar, içerikleri bakımından Kürt sorunu ya da Güneydoğu sorunuyla ilgili olarak çok temel farklı açılara dayanmaktaydı. Meclis'te bu konuşmaların ötesine geçmek bir yana, bu konuşmalarda ortaya konulan yaklaşımların yanından bile geçilmemiştir.Kim yönlendirecek?Ülkenin geleceğine yön veren ana politikalar Meclis'te en açık şekilde ve korkusuzca tartışılmadığı, ciddi sorunlara çözümler burada üretilemediği takdirde ortaya çıkacak boşluklar başka şekillerde doldurulur.Türkiye Cumhuriyeti'nin henüz kurulma aşamasında olduğu günlerde Ankara'da Meclis'te yapılan tartışmaları bugün şu anda milletvekili olan ve olmayı düşünen herkesin okumasında büyük fayda var. O günlerde, o günlerin koşullarında Büyük Millet Meclisi her şeyi tartışabilmiştir. Hem de en açık haliyle.Güneydoğu sorunu... Kürt sorunu... Bölücü terör sorunu... Bunlar yıllardır çok açık olarak konuşulmaya başlandı. Türk halkı bunları konuşuyor, bazen duygusal tepkiler yükseliyor, bazen gerçekçi ve soğukkanlı ortamlara geçiliyor. Ama bütün bunları yönlendiremeyen bir Meclis'in "halkı temsil" iddiası lafta kalır. Meclis'in dün verdiği görüntü de aynen böyleydi.
Erdoğan'ın gece yarısı Şemdinli yoluna düşmesinin anlamı, bölgedeki gelişmelerin önemini Ankara'nın gördüğüdür.Ama Ankara tek değil, iki Ankara var.Birinci Ankara, Kürt sorununun esasının terör olduğu şeklinde sarsılmaz bir inanca sahiptir ve bu konuda en küçük bir tartışmayı kabul etmez.İkinci Ankara ise Kürt sorunu ile terör sorununun birbirinden ayrılması gerektiğini, "çözüm"e ancak bu yolla varılacağını görüyor.* Şemdinli olayının çok açık iki sonucu oldu. Kürt kökenli vatandaşlarımızın yeniden eski günlere dönülebileceğine ilişkin kuşkuları canlandı ve PKK'nın özellikle gençleri yönlendirme konusundaki etkinliği arttı.Susurluk olayı bir milattı, Şemdinli olayı ikinci milat olmaya aday. Tek şartla: Siyasi iktidar ve kamuoyu bunu görmeli, gereken iradeyi göstermeli.Adına ne denirse densin; sorunun çözümü ve terörün tecrit edilmesi, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının kuşku ve korkularının giderilmesinden geçiyor.Başbakan'ın gece yarısı Şemdinli yollarına düşmesine bu açıdan bakmak da yararlı olacaktır.Arkası gelmeliBaşbakan oraya halkın kuşku ve kaygılarını gidermek amacıyla gitmiştir. Bu davranışının hemen yankı bulması beklenemez. Ancak bu tür "güven" hareketleri bazı somut önlemlerle desteklendiğinde gelişme beklenebilir.Şu anda düğüm, Şemdinli olayının kapatılıp kapatılmayacağı.Eğer olay kapatılırsa, bunun bölgedeki vatandaşlar üzerindeki etkisinin ne olacağı açıktır. Ayrıca bu ve benzeri olayların her zaman PKK'ya yaradığını görmemek için de geçmiş yıllardan hiç ders çıkarmamış olmak gerekir.Kuzey Irak'ta fiilen kurulmuş olan, resmen kurulmasına da az kalmış olan bağımsız Kürt devleti Türkiye Cumhuriyeti vatandaşların hiçbiri için çekim merkezi olmamalıdır. Tam tersine Türkiye, Kuzey Irak Kürt devleti için bir çekim merkezi olmalıdır.Bunun yolunun da dayaktan, bombadan geçmediğini söylemeye herhalde gerek yok. Tam tersi politikalar yürütülür, Şemdinli'de olanlar tekrar edilirse gerçek tehlike ortaya çıkacak ya da büyüyecektir.Başbakan Erdoğan daha önceki Güneydoğu gezisinin ve o gezide söylediklerinin ardını getirmemişti. Bunu da en iyi görenlerin o bölgede yaşayanlar olduğunu bilmek gerekir.Bu kez atılan adımın arkası gerçek anlamda getirilmelidir. Aksi durumda bölgedeki güvensizlik, kuşku ve korku havası büyüyecek bu da kaçınılmaz olarak PKK'nın ekmeğine yağ sürecektir.
Alman sosyal demokrat partisinin başkanı ve Almanya Başbakanı, çok az bir farkla seçim kaybetti. Parti başkanı hemen çekildi, önceki gün görevini bırakan eski Başbakan da aktif siyaset yapmayacağını açıkladı.CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, önceki gün tek aday olarak girdiği seçimde tekrar seçildi.Kurultay'da herhangi bir "farklı" konuşma yapılmadı, parti yönetiminin eksiklikleri ve yanlışları üzerinde duran olmadı, 2007 seçimlerine parti yönetiminin nasıl hazırlanmayı düşündüğünü kimse sormadı.Soran yoktu, konuşan yoktu, eleştiren yoktu.2002'de Meclis'e 177 milletvekili ile gelen partiden, üç yıl içinde 23 milletvekilinin istifa etmesini, bunlardan 7'sinin AKP'ye, 8'inin ANAP'a, 4'ünün SHP'ye geçmesini de kimse tartışma konusu etmedi, bunun nedenleri üzerinde kimse durmadı.2002 seçimlerinde halk 62 ilde verdiği oylarla CHP'den Meclis'e milletvekili gitmesini sağlamıştı. İstifalar nedeniyle 6 ilde CHP'nin milletvekili kalmadı.Oy birliği!..Alman sosyal demokratlar kaybettikleri seçimi "ne olacak, iki puanla kaybettik" deyip geçiştirmediler. Sürekli olarak tartıştılar ve partinin başkanı görevinden ayrıldı, "iktidar yıpranması yaşadık" deyip mazeret de üretmediler. Seçimi kaybetmelerine yol açan eksikliklerini, yanlışlarını konuştular.Ve partide herhangi bir çalkantı, kavga dövüş olmadan yönetim değişti.CHP Kurultay ı'nda hiçbir şey tartışılmadı ama Genel Başkan oy birliğiyle tekrar seçildi. Geçerli oy kullananların tümü yine Genel Başkan'a oy verdi. O da konuşmasında partiden ayrılanlar meselesine değinmedi, "milletvekili adaylarımızı daha titizlikle seçmeliyiz" de demedi.CHP tüzüğündeki antidemokratik hükümlerin değişmesi konusunda daha önce uğraşmış olanlar da bıktıkları için ağızlarını açmadılar.Siyasi partilerin gerçek anlamda partileşmesinin önünde "tartışılmaz tek şef sistemi" aşılmaz bir dağ gibi duruyor. Bugün bütün siyasi partileri, aynı siyasi görüş çevresinde buluşmuş kadrolar değil, tartışılmaz tek şefler yönetiyor. Bu açıdan, ana muhalefet CHP ile iktidar AKP arasında önemli bir fark yok. Diğer partilerle de yok. Her parti bir "kişinin" partisi. ANAP Erkan Mumcu'nun partisi, SHP Murat Karayalçın'ın partisi, işçi Partisi Doğu Perinçek'in partisi...CHP, son kurultayla birlikte sadece ve sadece Deniz Baykal'in partisi olmuştur. Karşısına hiçbir çılgın çıkmaya bile teşebbüs etmemiş ve CHP kesin olarak ona ona teslim edilmiştir.Siyasi partilerdeki tartışılmaz tek şef sisteminde başka bir olasılık zaten yoktur ki.