Berberin kellesi

20 Kasım 2005

Bir Çin imparatorunun bütün işleri kötü gidiyormuş, iplerin ucunu kaçırmış. Sınırlardaki orduları sürekli yeniliyor, imparatorluk ardı ardına toprak kaybediyormuş. Yenilgiler arttıkça da generallerinden bazıları çeşitli bahanelerle ayaklanıyor, bir de bunlarla uğraşıyormuş.İşler ters gittiği için, bakanları sorumluluktan kaçıyor, kararlara katılmıyor, kendilerini kurtarmak için türlü entrikalar çeviriyorlarmış. Bu gidişe hazine de dayanmamış ve dibi görünmüş.İmparator kara kara düşünürmüş: "Ne olacak acaba?.. Ya biri beni devirip yerime geçecek, ya ben tahtımı bırakıp kaçmak zorunda kalacağım. Belki de kapıya dayanan düşmanın generallerinden biri tarafından öldürüleceğim..."Çevresi de aynı karamsarlıkta konuşur dururken, birileri ortaya bir fikir atmış: "Bu kötü gidişi durdurmanın en iyi çaresi imparatorun kendisini öldürmesidir!"İyice yaygınlaşan bu fikir sonunda imparatorun kulağına kadar gelmiş. Çaresizlik içinde ülkesinin dört bir yanından falcıları toplamış. Onlar da moralini düzeltmek bir yana, en kötü kehanetlerde bulunmuşlar. Sonunda karıları ve çocukları da kendisini öldürmesi gerektiğini yüzüne karşı söylemeye başlamış.Bir sabah berberi kendisini tıraş ederken imparatorun aklına bir fikir gelmiş ve hemen berberine açmış:"Sana çok önemli bir emir vereceğim. Önümüzdeki günlerden birinde beni tıraş ederken, büyük usturanla boğazımı keseceksin. Çok usta bir berbersin, canımı yakmadan beni bir anda öldürebilirsin. Yalnız bir isteğim var: Sakın önceden uyarma, yıllardır her sabah nasıl davranıyorsan öyle davranmaya devam et. Ne sözünle ne de hareketlerinle, öldüreceğini bana hissettir. Usturayı boğazıma dayadığın ana kadar öleceğimi bilmeyeyim."Berber "başüstüne efendim" demiş ve işine devam etmiş.Ertesi sabah her zamanki gibi gelmiş, işini yapmaya başlamış; önce saçını ve kaşlarını düzeltmiş, sonra çenesini sabunlamış ve büyük usturasını köselede perdahlamaya başlamış.O an imparator iki eliyle koltuğa sıkıca yapışmış. Ustura her yaklaştığında nefesi hızlanmış, bacakları kasılmış. Berber her zamanki ustalığıyla tıraşı tamamlamış ve ancak yüzüne sıcak havluyu bastırdığında imparatorun nefesi düzelmiş.Daha sonra bakanlarıyla toplantıya giren imparator, günün kötü haberlerini dinlemiş: "Güneydeki en zengin eyaletimiz bağımsızlığını ilan etti... Karılarınızdan beşi, bulabildikleri kadar altın ve mücevheri alarak kaçtı... Kuzeydeki ordularda açlık başgösterdi vs..."Yine tatsız bir gün geçiren imparator gece de hiç uyuyamamış. Ertesi sabah solgun bir halde berberin karşısına oturmuş. Bir gün önceki sahne tekrarlanmış, ustura çıktığı anda imparatorun soluğu kesilmeye, bacakları tiklerle atmaya başlamış, ensesinde anormal bir sıcaklık yükselmiş. Sonunda sıcak havluyu hissedince rahatlamış.O gün de kötü haberleri dinlemiş: "Haydutlar başkentin yakınındaki köyleri bile soymaya başladı... Barış halinde olduğumuz son komşumuz da savaş ilan etti... Karılarınızdan ikisi daha kaçtı, vs..."O gece de uyumamış ve sabah yine berberin karşısında yarı baygın oturmuş. Yine sıcak havluyla kendine gelmiş. Bu kez kötü haberleri dinlemek için toplantıya girmeden önce bahçede yürümeye çıkmış ve bir anda gözleri parlamış. Muhafız birliğinin komutanını çağırtmış ve en kararlı sesiyle emir vermiş: "Hemen git benim berberin boğazını kes... Hemen!"Sonra kötü haberler dinleyeceği toplantıya gayet rahatlamış bir şekilde girmiş...

Devamını Oku

Bu sınavı geçmeliyiz

18 Kasım 2005

Olay futboldan ibaret değildir. Bir medeniyet sınavıdır, çağdaşlık sınavıdır. Türkiye'nin ileri uygarlık sınıfında yer almasını engelleyenlerin çabalarına karşı Türkiye'nin çağdaş yüzünün kazanması gereken bir sınavıdır.Bir haftadır futbolla yatıp futbolla kalkıyoruz. Ulusal gururumuzun okşanmasını istedik. Başarı duygusunu yaşamak istedik. Ama hiçbiri olmadı.Neden olmadığını, nerelerde sınıfta kaldığımızı kendimiz görmeliyiz."Ama onlar da şöyle şöyle yaptı" demenin bu medeniyet sınavında asla bahane olamayacağını herkes bilmelidir.* İsviçre'deki maçta İsviçreliler milli marşımızı mı ıslıkladı. Biz onların milli marşını alkışlasaydık onlara ve dünyaya gereken dersi vermiş olurduk.* Havaalanında İsviçreli futbolcular çiçeklerle karşılansaydı onlara ve dünyaya medeniyet dersi vermiş olurduk.Ama öyle olmadı. Bundan kimlerin sorumlu olduğunu görmek ve bunu gerçek bır sınav gibi düşünerek, bu sınavda medeniyet cephesine geçmek için her şeyi yapmak zorundayız.Bunun ilk adımlarının neler olduğu da çok açık.Yapılması gerekenler belliHavaalanındaki o ilk kabalığın yapılması için talimat verenler toplum önünde açıklanmalı ve uyarılmalıdır.İsviçreli futbolcuları Almanca küfürler yazılı parkartlar ve yumurtalarla karşılamayı kim örgütlediyse o kişi ya da kişiler ortaya çıkarılmalı ve "vatan haini" olarak teşhir edilmelidir.İsviçreli futbolcular maçın sonunda korku içinde kaçarken çelme taktığı açıkça belli olan ve sonraki olayları başlatan antrenör yardımcısının görevine hemen son verilmelidir. Aslında buna gerek bile yok. Bu kişi, üstelik futbolculuğunda centilmenliği ile tanınmış olan bu kişi önce olayı yalanladı, sonra görüntüler ortaya çıkınca yarım ağızla kabullenmek zorunda kaldı. Bu duruma düşen bir kişinin, görevden alınmasını beklemeden istifa etmesi gerekir.Her önemli maçta olay çıkaran, son maçta da koşup İsviçrelilere girişen futbolcu kamuoyu önüne çıkıp bütün Türk halkından, asıl Türk halkından özür dilemelidir.Bir haftadır beyanatlarıyla ortamı, seyirciyi ve futbolcuları geren kişiler, bir federasyon yetkilisi ile milli takımlar baş antrenörüdür. Her ikisi de kendi kararlarıyla görevlerini bırakmalı ve Türk halkını, Türkiye'yi zor durumda bıraktıkları ve üzdükleri için özür dilemeli ve bir daha spor dünyasında görünmemelidirler.Konu futboldur. Ama ardındaki asıl mesele medeniyettir ve Türkiye bu sınavdan başarıyla çıkmak zorundadır.

Devamını Oku

Kim çökertti?

17 Kasım 2005

Tribünde çöktük. Televizyonların karşısında çöktük. Oysa futbol milli takımımız 2006 Dünya Kupası'na katılsaydı ne kadar eğlenecektik. Sporcularımızla gururlanacak, heyecanlanacak, daha büyük başarıları hayal edecektik.Bu eğlencemizi kursağımızda bıraktılar.Kim mi?Tabii ki İsviçre milli futbol takımı oyuncuları değil. Her şeyi "bizimkiler" yaptı.Futbol oyununun güzelliğini ve zevkini kendi küçük iktidar alanları için kullananlar... Futbolu bir savaş alanı zanneden, dört gündür başta futbolcular olmak üzere bütün toplumu germeye çalışanlar...* Seyircilere "her şeyi yapın" mesajları gönderenler. Ve tabii ki kendi eksikliklerini, yanlışlıklarını hakemlere saldırarak kapatmaya çalışanlar; tabii ki "durumdan vazife çıkarıp" havaalanında her türlü saçmalığı yapanlar, tabii ki konuk sporculara yumurta atanlar...Türk milli futbol takımını sahada, bütün Türk halkını ekranlar karşısında çökertenler bunlardır.Kendi çaplarına göre "politika" yapanların bir tek hedefi vardır: İçeriyi "gaza getirmek" ve yaratılan olağan dışı heyecanlı ve duygusal ortamda kendi yanlışlarını gizlemek."Gaza getirmek!.."Futbol dünyası da siyaset dünyasının bu geleneksel hastalığından kurtulmuş değildir. Hatta bu alışkanlığın daha da beter örnekleri futbol dünyasında görülmektedir.Ülkemizde bir grup insan var. En klasik deyişle, kafalarını kuma gömmüş yaşıyorlar. Ve şu anda dünyanın en ucunda olan biten en küçük bir olayı herkesin haber alma, görme, öğrenme imkânına sahip olduğunu bilmiyorlar. Havalanında atılan yumurtaları bütün dünyanın anında duyduğunu bilmiyorlar, anlamıyorlar."Gaza getirmek" sistemi en başta maçı anlatan kişilerden başlıyor. Daha maçın birinci dakikasında bir oyuncumuz topu elle kesmiş, hakem penaltı vermiş. Maçı anlatan kişi diyor ki: "Hafifçe dokundu..." Bunun hafifi serti olmadığını elbette kendisi de biliyor. Ama daha ilk dakikada "hakem bize haksızlık yapıyor" diye izleyici şartlanmak isteniyor. Sonra bu mantık en tepeye kadar çıkıyor. Tehditler başlıyor, "aksini söyleyenin vatan haini olacağına" ilişkin imalar geliyor.Futbol zevkimizi, futbolun güzelliklerini bu insanlar öldürmeye devam ediyor. Bu kafalarla kendi kendimize zarar verdiğimizi anladığımız gün başka bir ülkede uyanmış olacağız.

Devamını Oku

Yangını durdurmak

16 Kasım 2005

Şemdinli'de patlayan bombalarla başlayan olaylar zinciri başka şehirlerde devam ettiriliyor. Bölgedeki DEHAP'lı belediye başkanlarının yaptıkları çağrıların da etkili olmadığı, kalabalıkları "başka kişiler"in sürüklediği açıkça görülüyor.Ankara'da dün Başbakan üst düzey toplantılar düzenledi ve sağduyu çağrısı yaptı. Anlaşıldığı kadarıyla Ankara durumun ciddiyetini kavramıştır.* Ancak kavramak yetmez; ne yapılacağını, olayların yangına dönüşmeden nasıl durdurulacağını görmek de en üst düzeyde siyasi yetkililerin sorumluluğudur.Bombaların patlamasıyla birlikte bölgeye iktidar ve muhalefet partisi milletvekilleri gitmiş, en sıcak anlarda gözlem yapmaya çalışmıştır. İçişleri Bakanı'nın, hatta Başbakan'ın gitmesi ve doğrudan bilgi alması çok daha yerinde olurdu.* Olaylar asker kişilerin bombalama zanlısı olarak ortaya çıkmasıyla başladı. Ankara'nın görevi öncelikle bu konunun kovalanacağına ilişkin güven ortamını yaratmaktır."Yeni Susurluk" olarak nitelenen bir durum söz konusu ise öncelikle olayın bu yanı aydınlatılmak zorundadır. Hukuk devletinde "Susurluk çeteleri" olamayacağı gibi, kamu görevlilerinin yasal olmayan yollara başvurmaları da en ağır suçlardan biridir.Eğer kamu görevlilerinin de içinde yer aldığı bir "Şemdinli çetesi" Güneydoğu'da gerilimi artırmak, çatışmaları tahrik etmek gibi bir amaçla faaliyet gösteriyorsa durum gerçekten vahimdir.Hiç gecikmeden...Bu kuşku kamuoyunda etkili oldu. Aynı şekilde "Türkiye'yi bölmek isteyenlerle onların anladığı dille savaşalım" şeklindeki bir görüşün de milliyetçi dalgaların içinde zaman zaman yükseldiğini görmek mümkün. Aslında bu da, demokratik sistemin kendini koruyacağına ilişkin güvensizliğin sonuçlarından biridir. Ve gidermenin yolu, demokrasiden taviz vermeden Türkiye'nin ve laik cumhuriyetin kendisini koruyabileceğini, hem de etkili şekilde koruyabileceğini göstermektir.Şu anda da bunun en önemli göstergesi, Şemdinli olayıyla ilgili olarak yargı mekanizmasının hızla çalışması ve gerçeklerin en cesur şekilde ortaya çıkarılmasıdır. Bunun yapılmaması, yasa dışı gösterileri yönlendiren "kişileri" güçlendirir. Eğer yargının hızla işlediği gösterilirse o "kişiler" zayıflar, halkta uyanan kuşku ve güvensizlik bulutları da dağılır.Ankara'dan bu kararlılık en üst düzeyde beklenmektedir.

Devamını Oku

Kara plan yürüyor

15 Kasım 2005

Şemdinli'de bomba ile başladı, Yüksekova'da üç ölü ile devam ediyor. Bu kadar da değil. Yine mayınlar ve üç şehit, yine yakalanan kilolarca patlayıcı...Kara planın ne olduğu belliydi. Ama bu planı boşa çıkarmakla görevli olanların kararsız davranmaları, karşı planlarının bulunmaması nedeniyle süren olaylar, kötü gelişmeleri habercisi.Türkiye daha önce de aynı tuzağa düşürüldü. Basiretsiz yönetimler, sorunlara doğru teşhis koyamayarak, basit tepkilerle işi geçiştirmeye çalışarak kara planları yapanların Türkiye'ye zarar vermesini engelleyemediler.* Aynı plan, yine aynı oyuncular kullanılarak bir kez daha uygulanıyor ve herkes bunu seyrediyor. Şemdinli'de patlayan bomba ve silahların amaçlarına ulaşmasını engelleyebilecek yönetim başarısı henüz ufukta görünmüyor.Türkiye yönetilmesi kolay bir ülke değildir. Birikmiş ve birikmeye devam eden sorunlar, sivrilmiş duygular ve bunların getirdiği akıl dışı tepkilerle sık sık kendi ayağına çelme takan bir toplumu yönetebilmek için gerçekten önemli niteliklere sahip olmak şarttır.* Bugün Türkiye'yi yönetenler yanlış gündemlerin peşinde, kendilerini türbanla, imam hatiple sürüklendikleri tarafta bulmuşlardır.İktidar neyle meşgul?Siyasi iktidar yanlış gündemlerin peşine takılıp, hızlı gelişmelerin ardında kalarak sürüklenmeye başlamışsa, ne ülke toparlanabilir ne de yönetme iddiasında olan iktidar.* Sinirlenmeye, duygusal tepki göstermeye hakkı olmayan tek makam siyasi iktidardır, onun yönetimindeki devlettir.Oysa Başbakan Erdoğan'ın Danimarka'da gösterdiği tepki, ancak olaylara hakim olmaktaki güvensizliğin görüntüsüdür.Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı'nın bir yabancı ülkede, orada faaliyet gösteren bir televizyon kanalının basın toplantısına alınmasına tepki gösterdiği tepki, belki içerdeki duygusallıklara tercüman olur, ama dışardan izleyenlerce "acz" ifadesi olarak görülür.* Türkiye yeni bir yangına sürüklenmek isteniyor. Bu yangın, onu çıkaranlar için bir taşla birkaç kuş avlama değerinde. Hem ülke bir kez daha kriz ortamına girecek ve bundan çıkar sağlayanlar güçlenecek. Hem de onların en korkulu rüyası olan, Avrupa Birliği yolundaki ilerlemeler, demokratik gelişmeler durdurulmuş olacak.Kuşku ve korkuların asıl kaynağı, siyasi iktidarda bu kara planı fark edip boşa çıkarmak için gereken akılcılığı görememektir.Oyun aynı oyundur, oyuncular aynı oyunculardır. Eğer siyasi iktidar da bundan öncekiler gibi yuvarlanırsa, defalarca yaşadığımız gibi ülke de bir kez daha yuvarlanma eğilimine girer.

Devamını Oku

Nokta mı, virgül mü?

14 Kasım 2005

Türban sorunu, dönüp dolaşıp aynı şekilde tartışıldığı sürece bir çözüme ulaşmaya imkân yok. Herkesin gözünü diktiği İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (AİHM), üniversite öğrencilerinin okullarına türbanla girebilmesinin temel insan haklarından olmadığına karar verdi. Bunun anlamı şu anda üniversitelerde uygulanan "türban yasağı"na en üst düzeyde hukuki onay çıkmasıdır.Türkiye AİHM'i tanımıştır ve kararlarına uymaktadır. Bu mahkemeden çıkan kararlara göre Kıbrıs'ta kaybedilen Loizidu davası da "kabullenilmiş," çeşitli nedenlerle haksızlığa uğradıklarına karar verilen Türk vatandaşlarına hükmedilen tazminatlar da ödenmiştir.AİHM'in daha önce verdiği kararları beğenmesek de devlet bunlara uymuş, altına imza attığı taahhütleri yerine getirmiştir.Hiç kimse de çıkıp "Bu haksızlık, neden bu karara uyalım" dememiştir, diyememiştir. Böyle bir tepki ancak sorumsuz ve mahkemenin yapısını bilmeyen insanlardan gelebilir. Devletin üst düzeyinde görevli biyasilerin böyle bir tepki vermeye hakları yoktur.* Türban meselesi yaklaşık 15 yıldır Türkiye'nin gündeminin baş sıralarını işgal ediyor. Bu süre içinde her şey tartışıldı: Kamu alanı... Özel alan... Dinsel sembol... Kamu görevlisi olarak hizmet veren... Kamudan hizmet alan... Din ve inanç özgürlüğü... İnancını dayatma eylemi...Nafile hesaplar...Bu kavramların tümü tartışıldı, ancak yine dönüp dolaşıp en başına geliyoruz. Kamuda hizmet verenle kamudan hizmet alan arasında tabii ki fark vardır ve bugünkü uygulamada bu gözetiliyor.Ancak "türban cephesi"nin iki amacından biri, üniversite ve yüksek okul öğrencilerinin okula türbanla gelmelerinin yolunu açmak. İkincisi ise daha simgesel bir "zafer" anlamı taşıyor: Ankara'da Cumhurbaşkanlığı Köşküne türbanlı hanımların girebilmesi.Eğer 1.5 yıl sonraki cumhurbaşkanı seçiminde "türban cephesi" içinden bir kişi seçilirse, AKP sorunun bu tarafını halletmiş olduğuna inanacaktır. Ancak, bir yılbaşı davetinde ya da Cumhuriyet kutlamasında Köşk'ün büyük salonuna türbanlı siyasi ve bürokrat eşlerinin damgasını vurması sorunu asla halletmez. Tam tersine, daha da büyütür.Aynı şekilde üniversitelerde ya da bazı "kurtarılmış" sayılan üniversitelerde türbanlı kızlarla "sembol" sakallı erkeklerin görüntünün büyük bölümünü işgal etmeleri, gövde gösterisi yapmaları da sorunu büyütecektir.Aynı sözleri döndüre döndüre tekrarlamak, aynı önerileri bir o yandan bir bu yandan tekrarlamak, varolan durumu öneri gibi ortaya getirmekle türban sorununun içinden çıkılmayacağı ortada.Aynı şekilde, kabul edilmiş bir uluslararası mahkemenin "bu, insan haklarını ihlal değildir" demesi üzerine celallenmekle de hiçbir yere varılamaz.

Devamını Oku

Yeni oyun

14 Kasım 2005

Şemdinli olayının sanıkları kamu görevlileridir. Bu "kamu görevlileri" ve onların kullandığı sivil kişiler Şemdinli'de son dönemde sık sık görülen bombalama olaylarının sanığı olarak ortaya çıkmıştır.Son borbalamanın ardından ise hem Şemdinli'de hem de Kürt kökenli vatandaşların çoğunluk olduğu başka şehirlerde gösteriler başlamıştır.O zaman Şemdinli'deki bombalama olaylarının amacını sorgulamak şart.* Birileri sokaklara bir kısım vatandaşın dökülmesini ve bu tepkileri PKK'lıların yönlendirmesini mi istedi? Çünkü hangi olayın hangi tepkiye yol açacağını bilmemek mümkün değil. Şemdinli'de son aylarda ardı ardına bombalar patladı. Bu saldırıların bir bölümünün halkın tepkisini yükseltmek isteyen PKK'lılarca yapıldığını iddia etmek mümkün. Ancak son olay, işin içinde kamu görevlilerinin olduğunu gösterdi.Şemdinli gibi bir ilçede ardı ardına bombalar patlatılarak ancak belli sonuçlara ulaşılabilir. Hatta tek bir sonuca ulaşılır ve buna bir kez daha "ramak kalmış"tır.Bir süre önce üst düzey bir komutanın dile getirdiği "Filistin" benzetmesini hatırladığımızda "oyunun" boyutu da ortaya çıkıyor. "Filistin" sözü telaffuz edildiğinde birçok yorum yapılmıştı. Kimileri Filistin usulü bir "intifada" planlandığını ve komutanın buna işaret ettiğini savunmuştu.Tuzak açık seçik ortadaŞemdinli olayına ve yansımalarına baktığımızda bu uyarının anlamını daha iyi kavrıyoruz.Buradaki soru, PKK'nın kitle eylemleri planladığı en azından "sezilmiş" olmasına rağmen Şemdinli'de bombaların neden patladığıdır.Son bombanın ardından hemen herkesin aklına Susurluk kelimesinin gelmesi boşuna değil.* Kuşku ve vahim kuşku, devlet içinde, hangi düzeyde oldukları bilinmese de bazı kişilerin olayların tırmanmasına ortam hazırladıkları yönünde.Aynı şekilde TAYAD adlı örgütün militanlarının en çok tepki alacaklarını bildikleri yerlere göz göre göre gitmeleri ve yeni linç girişimlerinin yaşanması da bazı niyetlerin habercisidir.Basit bir mantık zinciri kurulduğunda oyunun amaçları açık seçik ortaya çıkıyor. Güneydoğu illerinde ve bazı büyük şehirlerde kitle gösterileri yoğunlaşacak, bazı durumlarda güvenlik güçleri sert tedbirler alacak ve böylece olaylar kar yumağı gibi büyüyecektir. Bunun arkası da bellidir: Avrupa ve Batı dünyası ile yeni krizler yaşanacak, demokratik süreç duracak vs... Vs...Bu gelişmeler kimin işine yarayacak? Hiçbir Türk vatandaşının işine yaramayacağı belli. "Savaşı" yaşam tarzı kılmış olan, sadece "savaş" ortamında varolabilen mihraklar hedeflerine ancak bu oyunun başarılı olmasıyla ulaşabilirler. Ama bu oyunu göre göre tuzağa düşen herkes de çok ağır sorumluluk altına girecektir. Bu aşamada bu sorumluluğun adı "vatana ihanet"tir.

Devamını Oku

Avucun içindeki taş

12 Kasım 2005

Öğrenmek için zaman gerekir, sabır gerekir, ustaları izlemek gerekir. Dünya hızlandıkça zaman kısalabilir ama öğrenmenin esası değişmez.Çin'de ve Hint diyarlarında yüzyıllardıranlatılan bir hikâyede konu, öğrenmenindeğişmeyen esasıdır.***Genç bir adam, değerli taşlara ilgi duyuyormuş ve mücevher ustası olmaya karar vermiş."Bu mesleği yapacaksam iyi bir mücevher ustası olmalıyım" diye düşünmüş ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış. Sonunda bulmuş, yanına varmış, bir süre bekledikten sonra usta tarafından kabul edilmiş."Anlat, dinliyorum" demiş usta. Genç adam anlatmaya başlamış, taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatmış.Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinlemiş, sözleri bitince de ona bir taş uzatmış, "Bu bir yeşim taşıdır" dedikten sonra genç adamın avucuna taşı bırakmış ve avucunu kapatmış."Avucunu aynen böyle kapalı tut ve bir yıl boyunca hiç açma. Bir yıl sonra tekrar gel. Haydi şimdi güle güle" demiş ve şaşkın genç adamı öylece bırakıp kalkmış, odadan çıkmış.Genç adam evine gitmiş, dönüşünü merakla bekleyen annesiyle babasına neler olduğunu anlatmış. Anlattıkça da kendisine çok anlamsız gelen bu davranışı ve soğuk konuşması nedeniyle kızdığı ustaya olan öfkesi artıyormuş. Günler geçmeye başlamış. Genç adam sürekli söyleniyor, ama avucunu hiç açmıyormuş."Nasıl böyle budalaca bir şey yapmamı ister... Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak... Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım, böyle bir eziyetle nasıl yaşarım... Bu ne biçim ustalık... Ustalık kaprisi yapacaksa, bari en başında yapmasaydı..."Devamlı söyleniyor, her önüne gelene ustadan yakınıyor, ama avucunu hiç açmıyormuş. Avucu kapalı uyuyor, bütün işlerini diğer eliyle yapıyormuş. Ve bu duruma da giderek alışmaya, diğer elini çok rahat kullanmaya başlamış. Uyurken dahi avucu açılıp da taş düşmesin diye hep yarı uyanık uyuyormuş.Böylece bir yıl geçmiş, her günü zorluklarla dolu, her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış bir yılı tamamlanmış.Ve o gün gelmiş. Genç adam tam bir yıl sonra, büyük ustanın karşısına çıkmış. Usta bir süre beklettikten sonra yanına gelince, genç adam ne kadar saçma bulursa bulsun, bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği gururla elini uzatmış, avucunu açmış. "İşte taşın" demiş, "Bir yıl boyunca avucumda taşıdım, şimdi ne yapacağım?"Yaşlı usta sakin bir sesle cevap vermiş: "Şimdi sana bir başka taş vereceğim, onu da aynı şekilde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın..."Bu söz üzerine genç adam sükûnetini kaybetmiş, bağırıp çağırmaya başlamış. Yaşlı ustayı bunaklıkla, delilikle suçlamış, mücevher ustalığını öğrenmek için gelen genç bir insana böyle eziyet ettiği için, hasta bir adam olduğunu bağıra çağıra söylemiş.Genç adam kendisine böyle çıkışırken, yaşlı usta ona hissettirmeden bir taşı avucuna sıkıştırmış. Öfkeden yüzü kıpkırmızı genç adam, bir yandan bağırıp çağırırken avucundaki taşı hissetmiş. Durmuş, taşı biraz daha sıkmış ve heyecanla konuşmuş: "Bu taş, yeşim taşı değil usta!.."

Devamını Oku