Askeri darbelerin mantığı

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Sabah yazarı Yavuz Donat ile yaptığı konuşmada "askeri darbelerin önlenmesi" için bir öneride bulunuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yasası'nın 35'inci maddesi değişince askeri dabelerin "hukuki altyapı"sının kalmayacağını söylüyor

Haberin Devamı

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Sabah yazarı Yavuz Donat ile yaptığı konuşmada "askeri darbelerin önlenmesi" için bir öneride bulunuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yasası'nın 35'inci maddesi değişince askeri dabelerin "hukuki altyapı"sının kalmayacağını söylüyor.

Bu madde şöyle: "Silahlı Kuvvetler'in vazifesi, Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni kollamak ve korumaktır."

Bu madde Silahlı Kuvvetler'e "siyasi kriz ya da toplumsal olaylar olursa iktidara el koymak" gibi bir görev vermiyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyasi iktidarı deviren 4 müdahalesi de birbirinden farklı niteliktedir.

* 27 Mayıs 1960 darbesi tümüyle ordu hiyerarşisinin dışında, gizli örgütlenme ile gerçekleştirilmiş bir darbedir. Darbeyi yapanlar "devrim" yaptıklarına inandıkları için suçladıkları siyasi iktidarın tepesindeki üç kişiyi asmakta ısrar etmiştir.

* 12 Mart 1971 darbesinde "araç" Başbakan Demirel'e verilen bir "muhtıra"dır. Müdahale şekli tam bir hiyerarşi içindedir. Hatta amaçlardan biri ordu içindeki gizli örgütlenmelerin tasfiyesidir.

* 12 Eylül 1980 darbesi, siyasi iktidar kadrolarına 1960'dakinden daha yumuşak davranmış, buna karşılık asıl sorumlu görülen radikal sol hareketler askeri yönetimin öncelikli hedefi olmuştur.

* 28 Şubat 1997'de ise ne silah vardır, ne muhtıra ne hapishane, ne darağacı. Silahlı Kuvvetler tam bir hiyerarşik disiplin içinde yoğun bir psikolojik savaş vermiş ve Çiller-Erbakan ikilisini iktidardan uzaklaştırmıştır.

Pragmatik beklentiler...
Eğer bu darbelerin ortak bir yanı aranacaksa, o da yeteneksiz ve ülkeyi yönetmekten aciz siyasi iktidar ve kadroların her birinde "karşı" tarafta görülmeleridir.

Bu dört darbeye, niteliklerindeki farklar dolayısıyla da toplumun verdiği tepkiler farklı olmuştur. 27 Mayıs 1960'ta Türkiye'nin kurtarıldığına inananlar 12 Eylül 1980'de ülkeye büyük kötülük yapıldığını düşünürler. Aynı şekilde 1960'a tepki duyanlar 1980'i yürekten desteklemiştir.

28 Şubat'ta ağlayanlar 12 Mart ve 12 Eylül'deki solcu temizliklerinin en büyük alkışlayıcıları olmuştur vesaire...

* Ancak kesin bir doğru varsa o da bütün askeri darbelerin yanlış olduğunu, rejimdeki sıkıntı ve krizlerin yine demokratik kurallar içinde çözülmesi gerektiğini savunanların epeyce azınlıkta kaldığıdır.

Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunda ilerlemesinin, bir açıdan da bundan sonraki askeri müdahale eğilimlerine karşı caydırıcı olacağını düşünenler var. Bu da fazla "pragmatik" bir beklenti. Tıpkı Demirel'in İç Hizmet Yasasının 35'inci maddesinin değişmesiyle darbe ihtimalinin yok olacağını sanması gibi.

Ülke demokrasinin bütün koşulları yerine getirilerek yönetildiğinde, isterse bir değil yüz 35'inci madde olsun, her askeri müdahale eğilimi gayrimeşru olur.

Ama tepedekiler yollarını şaşırır, ülkeyi padişahlık gibi yönetir, "ben istersem hilafeti bile getiririm" havasına girerlerse demokrasinin askıya alınma tehlikesi her zaman olacaktır.

DİĞER YENİ YAZILAR