İki Avrupa karşı karşıya

3 Ekim 2005

Türkiye meselesi iki Avrupa'yı karşı karşıya getirdi. Bir Avrupa, dünyanın geleceğine mutlak barış açısından, uluslararası eşitsizliklerin giderilmesi, uluslararası toplumun daha fazla dayanışması açısından bakıyor.Bu Avrupa, dinsel ayrılıkların ve mücadelelerin son bulması için çalışılması gerektiğini söylüyor. Barış içinde işbirliğini geliştirecek bir dünya sistemine yönelebilmek için önyargılardan arınmış, Türkiye ile daha güçlenmiş, daha etkili bir kıta olmayı istiyor.Bu birinci Avrupa, insan haklarının, sosyal hakların daha da yayılabilmesi için daha etkili işbirlikleri kurmak istiyor.Bütün bunlar için de Türkiye'nin birlikte yerini almasını istiyor. Türkiye'den halkı genç ve Müslüman diye korkulmaması gerektiğini, bu ülkenin bütün Avrupa'ya çok önemli katkılar getireceğini düşünüyor.Tıpkı bizdekiler gibiİkinci Avrupa ise, Türkiye'deki AB karşıtlarıyla benzer korkular içinde.Yabancılardan korkuyorlar, dinsel kimliklerini kaybetmekten korkuyorlar. Kendilerine benzemeyen herkesten korkuyorlar.Dinsel kökenli mücadeleleri dünyalarını ayırarak, sınırlarını kapatarak önleyebileceklerini sanıyorlar.Bu ikinci Avrupa'yı oluşturanlar, aynı Türkiye'deki benzerleri gibi, korkularıyla yaşıyor. Yabancı düşmanı, ırkçı ve radikal milliyetçi yargılarından kurtulamıyorlar.Tıpkı bizdekiler gibi.ikinci Avrupa'yı temsil eden kafa, kendi birliklerinin genişlemesiyle bütün korktuklarının başlarına geleceğini düşünüyor.Türkiye gibi bir ülkenin başka saflara itilmesinden korkmuyorlar, çünkü onlar zaten kendilerini daha başka korkuların içine hapsetmiş durumda.İki Avrupa Türkiye'ye bakarak kıyasıya çatışıyor.ikinci Avrupa, Türkiye'nin görevlerini yapamayacağına inanıyordu. Bugün o yüzden verdiği sözlerden, attığı imzalardan çark etmek için bin dereden su getiriyor.Avrupa'nın geleceğini bu iki Avrupa'dan biri belirleyecek. Birinci Avrupa belirleyecekse, Türkiye de bu güçlü birliğin içinde güçlü ve giderek daha da güçlenen önemli bir unsur olacak.Türkiye attığı bütün imzalara sadık kaldı. Yapması gereken reformların önemli bölümünü yaptı. Yapması gereken daha birçok reform var, bütün bu reformların tam anlamıyla hayata geçirilmesi var.Türkiye bunları yapacak iradeye sahiptir. Yeter ki ikinci Avrupa'nın engellemeleri aşılabilsin.

Devamını Oku

360'ıncı oyun

1 Ekim 2005

Hikâye Şirazlı Sadi'den... Birisi pehlivanlıkta birincilik kazanmıştı. Bu ilimde 360 ağır oyun bilir ve her gün birisiyle güreş tutardı.Birçok çırağı vardı. İçlerinden birisini gönlü sevdi, ona 359 oyunu öğretti, geriye kalan bir oyun için çırağı, "usta onu da öğretsene" dedikçe "peki peki" diyerek onu atlatırdı.Çocuk sanatta, kuvvette son dereceyi buldu; karşısına kimse çıkamaz, zoruna kimse dayanamaz oldu.Nihayet o dereceye geldi ki bir gün padişahın huzurunda:"Ustam büyüğümdür, üzerimde hakkı var. Bu iki noktadan dolayı fazileti haizdir. Benden üstündür, yoksa kuvvette ondan aşağı değilim, sanatta da ona müsaviyim" dedi.Çocuğun bu terbiyesizliği padişahın hoşuna gitmedi, "Ustan ile görüşmelisin" emrini verdi.Geniş bir meydan tayin ettiler. Devlet erkânı, saltanat ayanı, meşhur pehlivanlar oraya toplandı.Çocuk meydana bir sarhoş fil gibi geldi. Öyle bir dehşetle geldi ki eğer karşısındaki demir dağ olsaydı, yerinden koparırdı. Ustası anladı ki genç çırak kuvvetçe ondan üstündür; ondan saklamış, ona öğretmemiş olduğu oyun ile çırağına sarıldı. Çocuk kendisini ustasının elinden bir türlü kurtaramadı; çünkü o sarmanın defi çaresini bilmiyordu. Nihayet usta onu iki eliyle kaldırdı, başından yukarıya doğru götürdü ve yere vurdu. Orada mevcut insanlardan bir gürültüdür koptu. Padişah emretti, ustaya bir kaftan giydirdiler, bahşişler verdiler. Çocuğu ise azarladı, kınadı, "Seni yetiştiren ustana vefasızlık ettin. Onu yenmeye kalkıştın, onu da başaramadın" dedi.Çocuk, "padişahım ustam beni zor ile, kuvvet ile yıkmadı, benden esirgemiş olduğu bir oyun ile yıktı" dedi. Ustası cevap verdi:"Evet, o oyunu böyle bir gün için saklıyordum. Bilgeler demiştir ki, dostuna o kadar kuvvet verme ki sana düşman olacak olursa seni mağlup edemesin."Büyüğü ile mücadeleye kalkışan küçük, öyle yere serilir ki bir daha kalkamaz...İşitmedin mi kendi beslediği kimseden cefa gören adam ne demiştir:Ben ona her gün ok atmayı öğretiyorum. Kolu kuvvetlenince bana ok attı. Vefa denilen şey ya esasen bu alemde yoktur, kuru bir adı vardır. Veyahut bu zamanlarda vefa eden kimse yoktur. Benden ok atmayı öğrenmiş bir kimse yoktur ki bir gün bana ok atmasın.

Devamını Oku

Yeni partiler

30 Eylül 2005

CHP'nin "sol" parti niteliklerinden uzaklaşması solda yeni arayışları başlattı. 1964 yılında İsmet İnönü'nün "ortanın solundayız" tanımı ve Bülent Ecevit'in kazandırdığı yeni kimlikle CHP hep sosyal demokrat bir parti olarak görüldü.Bu parti, geleneksel CHP seçmeninin yanı sıra sürekli olarak kendisini solda gören seçmenin de yönelebildiği bir parti oldu. 1994'ten başlayarak siyasal İslam kökenli partilerin yükselişi karşısında tedirginlik duyanlar için de CHP laik demokrasinin bir güvencesi olarak görüldü ya da görülmek istendi.CHP'nin son dönemde yürüttüğü politikalar sol olmak bir yana çağdaş bir demokrat partinin bugünkü Türkiye'de üstlenmek zorunda olduğu sorumlulukların da çok uzağındadır. CHP yönetimi bugün en muhafazakâr siyasetlerin çizgisinde, MHP-BBP ile çok yakın bir çizgide siyaset yapıyor. ANAP ile DYP de bu çizginin yakınında.Sonuçta bütün bu partiler, daha muhafazakâr ve sağda olarak nitelenen seçmenin oyuna talip.AKP'nin yine yüzde 30'luk bir oy oranını koruması mümkündür. Bu durumda bu 5 partiye yüzde 25 dolayında bir oran kalıyor. Bu da en çok iki partinin Meclis'e girebileceği anlamına gelir.Sonuç olarak oranı yüzde 30-40 arasında değişen bir kesim yine partisiz kalmış oluyor. Bu kesim aynı zamanda Avrupa Birliği yolunu destekleyen kesimdir. Ayrıca bu kesimin AKP ile yolunun buluşması kolay değildir.Bu seçmen kazanılırsaSHP'nin de CHP'nin terk ettiği alanı tam olarak kapsayamadığı ve kitle partisi olma yolunda ilerleyemediği görülüyor.Bu tablo içinde solda yeni parti arayışları da kendiliğinden gündeme geliyor. Zaten bu arayışlar Türkiye'de hiçbir zaman bitmez, bitmediği için de solun bütün renkleri sürekli olarak bölünür ve herkes kendi partisini kurar.Yeni parti girişimleri, eğer solun bütün dünyadaki gelişimini iyi izlemez ve gerçek kitle partisi niteliklerini kazanamazsa soldaki yüzde 1'lik partiler kervanına katılır.Bu girişimler sandığa görece daha az giden yüzde 40'lık seçmenin güvenini kazanamaz. Bu seçmenin oranı aslında Türkiye'deki bütün siyasal tabloyu değiştirebilecek bir orandır. CHP bu seçmeni göz ardı edip kendisine yeni yollar arayarak büyük bir kitleyi partisiz bıraktı.Türkiye'de demokrasinin gerçekten kurumlaşması ve birçok taşın yerli yerine oturabilmesi, kavram kargaşalıklarının giderilebilmesi için bu seçmenin partisini bulması şarttır.

Devamını Oku

Enseyi karartmamak

29 Eylül 2005

Deyim Çetin Altan'a ait. Geleceğe olan umudu kesmemek, iyimser olmak anlamında kullanılarak benimsendi ve yaygınlaştı.Bizler özellikle dış dünya ile ilgili bütün sorunlarda toplum olarak "enseyi karartmaya" eğilimliyiz. En küçük bir olumsuzluk, hoşumuza gitmeyen bir gelişme olduğunda o meselenin bütününü bir kenara bırakıp ayrıntılarla uğraşmaya başlıyoruz.Avrupa Birliği meselesinde, 3 Ekim eşiğine gelirken de durum değişmedi; bir gün kötümser bir gün iyimser olarak zamanı geçiriyoruz.Elbette her şey her zaman bizim istediğimiz gibi gelişemez. Kendilerine ait hesapları, küçük ya da büyük hesapları olanlar, takıntıları olanlar da boş durmayacaklardır. Onlar da son ana kadar kendi oyunlarını oynayacaklardır.Bunlara tepki de gösterilebilir ama önemli olan "oyunun esası"nı gözden kaçırmamaktır. Çünkü kaçırdığımızda anlamsız yere hakeme itiraz ederek kart gören futbolculara benziyoruz. Bu futbolculara kızıyoruz, ama toplum olarak yaygın tepkimiz de hep bu şekilde ortaya çıkıyor.Bu da geçer...Avusturya'da radikal sağ (neo-Nazi) desteğinde bir sağ hükümet iktidarda. Bu hükümet hem ülkesindeki yabancı düşmanlığını canlı tutuyor hem de Hırvatistan'ı "kurtarmaya" çalışıyor. Hırvatistan'la Avrupa Birliği'nin ilişkileri, savaş suçlularını (Hırvat faşistlerini) teslim etmedikleri için krizde. Avusturya da "Türkiye'ye karşı Hırvatistan" pazarlığıyla hem bu ülkeye destek olma hem de onların faşistlerini kurtarma peşinde.Fransa'da iktidardaki sağ partinin genel başkanı İçişleri Bakanı Sarkozy de geçen hafta konuyu şöyle bağladı: Türkiye ile görüşmeler başlasın, ama üyelik aşamasına gelindiği zaman Fransız halkına sorarız...Avusturya radikal sağı, Türkiye üzerine oyun oynarken tek destekçisi Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'dir. Burada da iktidar koalisyonunun büyük ortağı AKEL adlı partidir ve bu parti eski komünist partisidir. Annan Planı için referandumun başını da bu parti çekmiştir.Bunlar tarihin cilveleri ve bazı küçük hesapların nasıl bir araya gelip ittifak yapabildiğinin alışılmış örneklerinden biri.Çetin Altan'ı dinleyelim, enseyi karartmayalım. Bu da geçer.

Devamını Oku

Lehte... Aleyhte...

28 Eylül 2005

Haberler verilirken, hemen hemen tüm haberlerin başına "Türkiye'nin lehine" ya da "Türkiye'nin aleyhine" gibi bir tanım konuluyor. Neyin Türkiye'nin lehine neyin aleyhine olduğuna, ön bilgilerle karar veriliyor.AB ile görüşmelerin başlamasına dört gün kala biraz daha serinkanlı olmak, gelen haberleri doğru dürüst izlemek durumundayız.Avrupa Parlamentosu'nun dün aldığı kararlar da hemen "lehimize" ve "aleyhimize" yargılarıyla aktarıldı."Aleyhimize" yargısının arkasında hep aynı iki konu bulunuyor: Kıbrıs ve Ermeni meselesi. Kimse kendini kandırmasın, bu iki konu hep önümüze gelecek.Kıbrıs meselesinde son üç yıldır önemli bir politika değişikliği yapan ve "uzlaşma" yönünde adım atan Türkiye gerçekleri görene kadar Kıbrıs Rum tarafı çoktan atı alıp Üsküdar'ı geçmişti.Bunca yılın gecikmesini iki-üç yılda onarmak zordur. Ve Rumlar bunun zorluğundan faydalanmaya devam ediyor.Ermeni meselesinde de, bugüne kadar yürütülen politikalarla üstesinden gelinemeyeceği çoktan ortaya çıktı. Bu konuda da dünya kamuoyunu etkilemek, bugünkü katı tavrını değiştirebilmek için zamana ihtiyaç var. Tabii bu zamanı bugüne kadar yapıldığı gibi boşa kullanmamak şartıyla.İşin esasını kaçırmayalımAvrupa Birliği üyesi ülkelerin "daimi temsilcileri"nin yayınlayacağı "karşı deklarasyon"da yer alacak unsurlar ikinci plandadır. Burada da yine Türkiye'nin Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'ni tanıması gerekliliği vurgulanacak. Bundan kaçış yok. Önemli olan, burada tarihe ilişkin katı koşullar getirilmemesidir.Görüşme çerçeve belgesi 3 Ekim öncesinde açıklanacak. Burada da Kıbrıs ile ilgili "temenni"nin tarihe bağlanmaması önemlidir. Ama bunlardan daha önemli olan, bu belgeye "imtiyazlı ortaklık" hedefinin konulmaması.Yine, görüşmelerin "açık uçlu" olduğu kaçınılmaz olarak belirtilecek. Bunu da daha önce yapıldığı gibi; bazı art niyetlilerin sunmaya çalıştığı gibi engelleyici bir hüküm olarak görmemek gerekir.Avrupa Birliği üyesi olmak için yapılması gerekenler belli. Türkiye bunları yerine getirdiği zaman eğer Kıbrıs sorunu çözülmemiş ise durum bugünkünden çok daha farklı olacak.Hep hatırlamamız gereken, asıl önemli olanın Türkiye'nin mümkün olabilecek en kısa sürede Avrupa Birliği standartlarına, hem de her alanda ulaşmasıdır.

Devamını Oku

Son hafta

27 Eylül 2005

3 Ekim öncesinde, asıl gerilim Avrupa Birliği içinde yaşanıyor. Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti, kendine göre Türkiye'yi sıkıştırmak için baskılarını sürdürüyor.Görüşme çerçeve belgesinde yer alması beklenen "olumsuz" ifadelerin zaman içeren şartlara bağlı olmaması ise önemli.3 Ekim'den itibaren görev, yine bütünüyle Türkiye'de. Adına "görüşme" deniyor, "müzakere" deniyor ama ortada bir görüşme yok. Avrupa Birliği'nin "müktesebatı" denilen kanunlar, yönetmelikler bütünü var. Bunlar 35 başlık altında ele alınacak. Her "başlık" için Türkiye'nin önüne yazılı belgeler konulacak, Türkiye'den bunları yerine getirmesi istenecek.* 3 Ekim'den itibaren yaşanacak olan bir görüşme ya da pazarlık süreci değildir. Türkiye 35 başlık altında toplanan konularda kanunlarını değiştirecek, yönetmeliklerini çıkaracak ve bunları uygulamaya koyacaktır. Avrupa Birliği Komisyonu da bunları denetleyecek ve tatmin olduğu zaman o başlık "kapatılmış" olacaktır.Bu süreç tamamlandığı sırada, uygulamada Avrupa Birliği ile tam bir uyum sağlanması söz konusudur. O aşamaya gelindiğinde, şu anda Türkiye'nin önünü kesmek için kullanılan Kıbrıs sorunu da ayrıntı olacak. O aşamaya gelindiğinde son imzayı atıp atmamak sadece Avrupa Birliği ülkelerinin değil, Türkiye'nin de hakkıdır.Asıl mücadele içerideTürkiye 1963 Ankara Anlaşması'nı imzaladı.Türkiye 1995'te Gümrük Birliği anlaşmasını imzaladı ve uygulamaya koydu.Türkiye'nin adaylığı 1999 yılında Avrupa Birliği zirvesinde kabul edildi.2004 yılı 17 Aralık günü Avrupa Birliği Zirvesi Türkiye ile tam üyelik görüşmelerinin 3 Ekim 2005'te başlaması kararını aldı.Bugüne kadar yaşanan bütün engellemeler ve asıl çelmeler hep Türkiye'nin içinden geldi. Türkiye'nin 1963'te başlattığı AB sürecinin bu kadar gecikmesinin nedeni de Avrupalılar değil, dünyanın nereye doğru geliştiğini anlamayan Türklerdir, Türk siyasilerdir.3 Ekim'den sonra da asıl engellemeler, direnmeler yine Türkiye'nin içinden gelecektir. Yeni düzenden korkanlar; kendi ayrıcalıklarını, çıkarlarını kaybedeceklerini düşünenler hep birlikte yeni cepheler oluşturarak "Biz AB üyeliğine karşı değiliz, ama..." diye başlayan gerekçeler oluşturmaya devam edeceklerdir.3 Ekim'e yaklaşılırken asıl mücadele içeride veriliyor, 3 Ekim'den sonra da içeride verilecek.

Devamını Oku

CHP'nin yolu

27 Eylül 2005

Son genel seçimlerden sonra CHP yönetimi çok mutluydu. CHP ikinci parti olmuştu. Gerçi birinci AKP ile aralarında büyük fark vardı, ama diğer bütün partiler Meclis dışında kalmıştı.CHP yönetimi basit bir hesap yapıyordu: "Türkiye'de iktidarlar çabuk yıpranır, bir sonraki seçimde "mecburi" seçenek CHP olur, böylece iktidar olabiliriz."Bunun için fazla bir şey yapmalarına gerek olmadığını, medyada görünmenin yeterli olduğunu düşündüler ve "manşet" muhalefeti yöntemini benimsediler.Bu yöntem şudur: Sabah gazete manşetleri okunur, yapılacak basın açıklamalarına karar verilir ve bu açıklamalar yapılır. Böylece "iş" biter, bir sonraki gün beklenir.Pazar günü İstanbul'da yumurtacılarla domatesçiler üniversiteye saldırırken CHP Genel Başkanı Deniz Baykal televizyon ekranındaydı. Üç gazetenin Ankara temsilcilerinin sorularını yanıtlıyordu.Baykal, bu konuşmasında bilimsel bir toplantıya destek olan Erdal İnönü'ye yumurta atılmasını bile kınayamadı. Buna karşılık içeriğini bilmediği bir toplantının düzenlenmiş olmasına karşı olduğunu belirterek esas olarak MHP-BBP-İP çizgisinde bir düşünce yapısına sahip olduğunu ortaya koydu.Baykal samimi iseBaykal konuşmasında önemli ağırlığı son yapılan ihale ve özelleştirmelerle ilgili "şaibe" kuşkularına verdi. En sert sesiyle söyledikleri, bir süredir gazetelerin birinci sayfalarında yer alan, köşelerde yorumlara konu olan iddialarla ilgiliydi. Bilgi ve iddia olarak daha fazlası yoktu. Ama Baykal en "muhalif" sesiyle aynı şeyleri tekrarlayarak muhalefet görevini yerine getirmiş oldu.Konunun temeli yolsuzluk iddiaları olduğu için Baykal yine birçok doğru şey söyledi. Milletvekili dokunulmazlıklarının kalkması gerektiğini bir kez daha vurguladı. Maliye Bakanı'nın daha önceki ticari faaliyetleri nedeniyle yargılandığı davaların düşmesini sağlayan afları hatırlattı.Ama bir tek şeyi söylemedi:* CHP'nin üst yönetiminde "Baykal ekibi" içinde yer alan bir milletvekili hakkında "ihaleye fesat" karıştırma iddiasıyla fezleke hazırlanmış ve Meclis'e gönderilmiştir.Eğer Baykal bütün söylediklerinde samimi ise, Bu CHP'li, çoktan görevinden alınmış, yargılanması sağlanmış olmalıydı.Programda soru soranlar da bu meseleyi hatırlamadı. Eğer hatırlayıp sorsalardı, Baykal'ın bütün "temizlik" mücadelesindeki "çifte standart" da ekrandan izleyenlere sergilenmiş olurdu.Pazar günü CHP için yine kötü bir gündü.

Devamını Oku

Yumurtacılar

25 Eylül 2005

İçeride, Osmanlı'nın son döneminden önemli bir sorun olarak Türkiye'ye aktarılmak istenen bir konu üzerine konuşuluyor, tartışılıyor.Dışarıda ise "yumurtacı cephe" toplanmış. Bu cephede MHP, BBP ve İşçi Partisi yer alıyor. Yumurtalarını, domateslerini almışlar, "düşünen" insanları korkutmaya, yıldırmaya çalışıyorlar...Toplantı yumurtacılara, domatesçilere rağmen yapıldı. Türkiye'nin konuşmaktan, tartışmaktan, bilimden, düşünen insandan, özgür düşünceden hiç bir zarar görmeyeceği de bir kez daha ortaya çıktı.Aynı zamanda Türkiye'ye asıl zararı kendilerine çeşitli adlar takan yumurtacılarla domatesçilerin verdiği de ortaya çıktı.Yumurtacılarla domatesçiler, Türkiye'nin 3 Ekim'den itibaren çağdaş uygarlık yolunda önemli bir eşikten geçeceğini elbette biliyorlar.* Amaç da zaten bu, Türkiye'nin elini ayağını tutarak bu eşikten geçmesini engellemek.3 Ekim "savaşları"nı yürütenler, Türkiye'nin Avrupa kapısından içeriye girmesini engellemek isteyenler son girişimlerini üniversite kapısında yaptılar.Ne okur ne de düşünürlerBu toplantıda konuşulanların en kısa zamanda yayınlanacağı açıklandı. Yayımlanacak kitabı herkesin, her Türk vatandaşının okuması gerekiyor. Böylece Türkiye ve Türk halkının içine çekilmek istediği çıkmazları, büyük ölçüde kendisine "milliyetçi" diyenlerin, "devlet benim" diyenlerin yarattığı da biraz daha iyi anlaşılacaktır.Bu kitabı tabii ki yumurtacılarla domatesçilerin okuması mümkün değildir. Okumazlar. Okumamak, düşünmemek, okuyanlara ve düşünenlere düşman olmak onların varlık nedenidir.* Yumurtacılarla domatesçiler Türkiye'yi dünyaya rezil etmeyi başaramadılar. Çünkü toplantı yapıldı, insanlar konuştu, bilgilerini aktardı, yorumlarını karşılaştırdı.Türkiye'nin bir kez daha dünyaya rezil olmasını bu insanlar engelledi. Türkiye'nin sadece yumurtacılarla domatesçilerden ibaret olmadığı gösterdiler.3 Ekim Türkiye için bir "milat"tır. Kuruluşundaki temel hedef olan "çağdaş uygarlık" yolunda atılmış adımların kurumlaşacağının ve yeni adımlar atılacağının güvencesidir.Bu tarihe bir hafta kala yumurtacılarla domatesçiler Türkiye'yi çelmelemeyi başaramadılar, sadece kendilerini rezil ettiler.

Devamını Oku