Özgüven

21 Ağustos 2005

Her küçük ya da büyük sorunda aynı toplumsal eksikliğimiz ortaya çıkıyor. Özgüvenimiz yok. Ya da yok edildi.Üniversite oyunlarını düzenliyoruz, aylar öncesinden geriliyoruz. Tesisler hazır olacak mı? Ya hazır olmazsa?Formula 1 yarışlarının İstanbul'da yapılması kararı alınıyor. Sevinçle gerilim birlikte ortaya çıkıyor: Ya bir sorun çıkarsa, ya kıvıramazsak?Benzerini Eurovision şarkı yarışmasında da yaşamıştık. Aylarca ya beceremezsek diye kıvrandık durduk.Sonra da şu oluyor: İşe başlarken yaşadığımız özgüven eksikliği, eğer işi başarırsak büyük bir şişinmeye dönüşüyor. Hep birlikte seviniyoruz, bir yanlış yapmadık, yapılması gerekeni yaptık diye."Yapılması gerekeni yapmak" gibi doğal bir durum büyük bir sevinç kaynağı oluyor. Çünkü o işe başlarken kendimize güvenemiyoruz, birbirimize güvenemiyoruz.Bu özgüven eksikliğini sadece spor ve sanat organizasyonları öncesinde yaşamıyoruz. Her toplumsal sorunumuzda çözüm arayışına girdiğimizde yine aynı özgüven eksikliğiyle işe başlıyoruz. Bu durumda da herhangi bir sorunun çözümü için gereken geniş toplumsal uzlaşma ve seferberlik duygusu yaratılamıyor.* Özgüven eksikliğimizin önemli bir göstergesi de siyasi kamuoyu araştırmaları, iktidar partisine oy vereceğini söyleyenlerin yarısı "Bu iktidar sorunları çözebilir mi" sorusu gelince hemen yelkenleri suya indiriyor ve "hayır" cevabını yapıştırıyor.Ekonomik konularda da aynı özgüven eksikliğiyle "debeleniyoruz" ama siyasi konularda bu eksiğimiz sıfır noktasına kadar iniyor.Toplum olarak bu ruh haline takılmamızın en önemli nedenlerinden biri kuşkusuz son 30-35 yıldır yaşadığımız hayal kırıklıklarıdır. Hiçbir sorununu çözemeyen; tam tersine, her sorunu gitgide büyüyerek üstüne üstüne gelen bir toplumun bu ruh halinde takılı kalması son derece doğaldır.Bu eksiğimizi giderdikçe bütün somut sorunların üzerine daha komplekssiz ve özgüvenle gideceğimize kuşku yok.Demirel ve ÇillerSüleyman Demirel dünkü Cumhuriyetin manşetindeydi ve bütün bir laf kalabalığı arasında şunu söylüyordu: "Şöyle güzel bir ara rejim dönemi olsa da ben de bir koltuğa ilişi versem..."* Tansu Çiller dünkü Milliyet'in manşetindeydi, aynen şunu söylüyordu:"Hata yok demek mümkün değil. Ama başbakanlıkla ilgili vicdan muhasebem yok." Tercüme edelim: "Önemli bir hata yapmadım" demek istiyor.Demirel ve Çiller aynı gün bu fikirleriyle manşetlere çıktığı zaman da insanın içine bir korku düşüyor. Acaba dönerler mi?

Devamını Oku

Yılanın eğitimi

20 Ağustos 2005

Bir Hint hikâyesinde, yılanın doğasını nasıl ve ne kadar değiştirebileceği anlatılır. Bu hikâye de bütün benzerleri gibi aslında insan doğasını tartışmaktadır.Bir yılan, kendi mekânı bellediği geniş bir alanda her gelen geçeni korkutmakta, ısırmakta ve üstüne gelip onu öldürmek isteyenlerden de her seferinde kurtulmaktaymış.Sonunda çevre sakinleri bu yılandan iyice bıkıp o yörenin en bilge kişisine gitmişler. Yılanın acımasızlığından yakınmış ve anlatmışlar ki, o yörede yaşaması için zaten bu kadar insanı ısırmaya, korkutmaya ihtiyacı yok...Bilge, insanların anlattıklarını dinledikten sonra yılanın yaşadığı alana gitmiş ve beklemeye başlamış. Biraz sonra yılan çalıların arasından çıkmış ve bilgenin yanına gelmiş. Bilge önce hiçbir şey söylemeden durmuş, yılanın güven kazanmasını beklemiş. Ve yılanın da sakin sakin durduğunu görünce yine güven verici bir sesle konuşmaya başlamış.Anlattığı, bu dünyada yaşamak için, beslenmek için bu kadar şiddet kullanmaya ihtiyacı olmadığı, insanlara saldırmadan da yaşayabileceği imiş. Şiddetin kötülüklerini anlatmış, canlı öldürmenin en büyük suç olduğunu anlatmış. Bilge güzel güzel anlatıyor, yılan da onu can kulağıyla dinliyormuş.Sonunda yılan, bilgenin anlattıklarından çok etkilendiğini göstermiş ve içinin değiştiğini söyleyerek bir daha gereksiz yere öldürmeyeceğine ve bambaşka bir yılan olacağına dair söz vermiş.Ve sözünü de tutmuş. Bölgesinde sakin sakin geziniyor, gelip geçen kimseye saldırmıyormuş... Ama onun sözünü tuttuğunu gören insanların havası yavaş yavaş değişmeye başlamış, kimi geçerken tekme atıyor, kimi taş atıyor, hatta çocuklar bağıra çağıra çalıların arasında kovalıyorlarmış...Nihayet, her tarafı yara bere içinde kalan ve gururu kırılmış olan yılan, bilgeye gitmeye karar vermiş. Sızlanarak yeni durumunu anlatmış:"Bana söylediğin her şeyi yaptım, suçlu ve katil olmaktan vazgeçtim, bambaşka bir hayat benimsedim. Artık insanlar benden korkmuyor, çekinmiyor, her fırsatta beni dövüyorlar. Sence ne yapayım?""Çok basit" demiş bilge, "Ben insanları sebepsiz yere öldürmeni, gelen geçene saldırmanı yasakladım. Tıslamanı yasaklamadım ki..."

Devamını Oku

"Aydın" meselesi

19 Ağustos 2005

Batı dillerinde "entelektüel" denir. Türkçedeyse bu kavram "aydın" kelimesi ile karşılanır."Aydın"ın ne olduğunu anlamak için herhangi bir sözlüğe bakmak yeterli olmayabilir.Aydın, öğrenmeye çalışan insandır. Kendisine verilmiş olan bilgi kırıntılarıyla yetinmez, daha fazlasını öğrenmek ister, kendi bilgisini hiçbir zaman yeterli bulmaz, her zaman daha fazlasına ulaşmaya çalışır.Aydın, soru sorar. Her bilginin önünü ardını kurcalar. Sorar ve cevap vermeye çalışır.Aydın, bildiğini kendisine saklayan insan değildir. Herkesin her şeyi öğrenmesini ister, bilgi kırıntılarıyla yetinenlerden tabii ki hazzetmez.Aydın başka insanların da öğrenmesini istediği için "yazar", yazma imkânı bulamazsa konuşur. Büyük kitleye kendisini beğendirmek için yazmaz. Doğru bildiğini yazar, doğru soruları sormak için, başkalarının da doğru soruları sormasını sağlamak için yazar.* İnsanlığı ileriye götürenler aydınlardır. İçinde yaşadıkları toplumları ileriye götürenler sadece aydınlardır.Her meslekten aydınlar çıkabilir ama aydın olmak bir mesleğe, tek bir eğitime bağlı değildir.Gelişmiş toplumlarda insanlar aydınları takip ederler. Aydınları aşağılamazlar. Aydınların sordukları sorulara dikkat ederler. Aydınların aldıkları tutumlar üzerine düşünürler. Aydınları izlemeye çalışırlar.Bir gün Türkiye de...Gelişmiş toplumlarda aydın olmak çok önemlidir. Bu toplumlarda en aykırı fikirleri ortaya atan aydınlar bile dışlanmaz.Gelişmiş toplumlarda, aydınlar hangi fikri savunurlarsa savunsunlar, hangi aykırı soruları sorarlarsa sorsunlar, önyargılı olanları yerlerinden sıçratacak ne söylerlerse söylesinler, toplumlarının bu şekilde daha ileriye gideceğini herkes bilir.* Gelişmiş toplumlarda aydınlar hor görülmez. Gelişmiş toplumlarda aydınlar el üstünde tutulur.* Bir toplumda aydınlara yönelik bakış açısının ağırlığı o toplumun gelişmişliğini gösteren önemli bir unsurdur.Birkaç yıl önce bir "kamu" güvenlik görevlisinin ağzından şöyle bir cümle çıktığına tanık olmuştum: "Adam iki kitap okumuş diye dövemiyorsun..."Bu söz, aydın düşmanlığının en veciz ifadelerinden biridir.* Bir gün Türkiye de aydınlara düşman gözüyle bakılmayan, aydınlara saygı gösterilen bir ülke olacaktır.

Devamını Oku

Yeni Kürt partisi

19 Ağustos 2005

Uzun süre hapiste kalmış olan eski DEP'li milletvekillerinin öncülüğündeki Demokratik Toplum Hareketi partiye dönüşüyor. Anayasa Mahkemesi'nde kapatma davası görülmekte olan DEHAP da yeni partiye katılacağını açıkladı.Bu yeni partiye, yani yeni bir siyasi örgütlenmeye sadece "yasal" nedenlerle değil, şu anda milliyetçi Kürt hareketleri içinde başlamış olan "PKK sorgusu ve tartışması" dolayısıyla da gerek duyulduğu anlaşılıyor.* Yeni parti oluşumunun başını çekenlerin çeşitli beyanları, DTH'nin "manevi" ya da gerçek liderinin Abdullah Öcalan olacağını gösteriyor. Yine aynı kişilerin beyanlarına bakıldığında, bu partinin ana hedefinin de Öcalan'ın hapisten çıkarılması olacağı anlaşılıyor.Yeni parti girişiminin yanında ikinci adım, PKK'nın ateşkes ilan etmesi olacak. Ateşkes ilanı ile yeni parti çalışması bir araya geldiğinde milliyetçi Kürt hareketinin yeni bir siyasi çizgiye yönelme kararı aldığı da anlaşılıyor.Bütün bu gelişmelere ilişkin kararların "İmralı" çıkışlı olduğuna ilişkin çok işaretler var.* Yasal ve demokratik ilkeler çerçevesinde faaliyette bulunacak yeni bir Kürt partisinin ortaya çıkmasını sadece bir "taktik" mesele gibi görmek mümkündür. PKK'nın üst yönetiminin ve "İmralı konuğu"nun temel politikalarda değişiklik yaptığına ilişkin fazla bir belirti de bulunmuyor.Kişi mi, toplum mu...Yeni parti, farklı tartışmalar içine girmiş olan Kürtlerin tekrar "hizaya sokulması" için düşünülmüşse bugünkü duruma kıyasla herhangi bir ileri adım olarak görülemez.Aynı şekilde "ateşkes" ilanının da sadece bir "taktik" adım olarak kalması ihtimali var.* PKK üst yönetimi ve "İmralı konuğu" gerçek bir siyaset değişikliğini ancak "silah bırakma" kararıyla gösterebilir. Bunun dışındaki tavır farkları barış bekleyen geniş kitle üzerinde bir etki yaratmayacaktır.Demokratik Toplum Hareketi ibaresindeki "demokratik" ve "toplum" sözcükleri, gerçek anlamlarına dayalı bir siyasetin göstergesi olacaksa, anahtar kavram yine "silah bırakma"dır. Bunun önüne Abdullah Öcalan sorunu yerleştirildiği sürece Türkiye'nin "demokratik" ve "toplumsal" güçlerinin barışın sonraki adımları için harekete geçmeleri beklenemez.* Önce silahlar bırakılacak ve dağlardan inilecektir. Sonra da gerçek bir demokratik topluma olan gerçek bağlılık gösterilecektir.Bu süreçte şu ya da bu kişinin kişisel sorunları öne çıktığı takdirde bundan yara alacak olan, öncelikle Kürt kökenli vatandaşlardır.

Devamını Oku

Bunun adı intihardır

16 Ağustos 2005

Tam 6 yıl oldu. Dünyanın en büyük doğal afetlerinden birini yaşadık. On binlerce insanımızı kaybettik. Yıllarca etkisi altında yaşadık.Yıllarca "deprem şurada olacak burada olacak" diye, "şu kadar şiddette olacak" diye konuştuk, tartıştık. Herbirimiz birer uzman oldu. Her birimiz "bilimsel" fikirlerle donandık, bunları da bol bol söyledik.Ama asıl yapmamız gerekenleri yapmadık...17 Ağustos felâketinin 6'ıncı yılı dolayısıyla gerçek uzmanlar tekrar uyarıyor. Ve bütün uyarılar da aynı yönde: Türkiye, İstanbul bir büyük depreme hazırlıklı değil, yapılması gerekenlerin neredeyse hiçbiri yapılmadı, sadece göstermelik işler yapıldı.* Bunun adı toplu intihardır. Ortanın biraz üzeri büyüklükteki bir deprem İstanbul'u harabeye çevirecek. Aslında İstanbul'u harabeye çevirecek olan, on binlerce insanın ölümüne yol açacak olan deprem değil. Aymaz insanlar.Yıllardır deprem sigortası konuşuluyor, binaların güçlendirilmesi konuşuluyor, en riskli bölgelerin boşaltılması konuşuluyor, kaçak yapılaşma konuşuluyor... Konuşuluyor da konuşuluyor...Ve "bize bir şey olmaz" sözü ile özetlenen doğulu aymazlık ve tembelliği bütün yönleriyle görüyor, yaşıyoruz.Korkunç özetElbette, bunca yıldır deprem gerçeğini görmezden gelmiş bir toplumun son felâketin üzerine "birdenbire" bilinçlenmesi kolay değil.Ülkemizin deprem kuşağı üzerinde olduğu, uzak bir kitap cümlesi gibi hafızalarımızın en kuytu köşesinde durmaya devam ediyor. Bunca depreme, bunca can ve mal kaybına rağmen hâlâ yaşadığımız toprağın gerçeğini kavramış değiliz.Uzmanların raporları iki gündür yayınlanıyor. Altı yıldır yayınlanıyordu. Yabancılar da geldi gitti, araştırdı. Anlattılar, uyandırmaya çalıştılar.Ama hiçbiri bizim bilincimizi uyarmaya, beynimizi harekete geçirmeye yetmedi. İki gündür uzmanların söylediklerini, yazdıklarını görünce söylenebilecek tek bir söz kalıyor:* Yaptığımız sadece ve sadece toplu intihardır. Sadece kendimizi değil, İstanbul gibi bir kenti de yok olmaya sürüklüyoruz.Altı yıl önceki acı görüntülerin hiçbir işe yaramamış olduğu gibi korkunç bir gerçekle karşı karşıyayız.Deprem karşısındaki tepkilerimiz aslında bütün olumsuz özelliklerimizin, "şehirli" olmaktaki eksiklerimizin korkunç özeti.Gelecek kuşağa "güçlü" bir Türkiye bırakmanın yolunun büyük sözler, anlamsız böbürlenmeler olmadığını biliyoruz. Ama bu, toplu intihara razı olduğumuz gerçeğini de değiştirmiyor.

Devamını Oku

Asıl hedefi kaçırmamak

15 Ağustos 2005

Fransa, kendi iç politikasına teslim oldu ve iç hesaplaşmalarını, mevzilenmelerini yine Türkiye üzerinden yapıyor.Fransa'da iktidardaki sağ partiler yaşadıkları son tıkanma ve başkanlık seçimleri öncesi iç çekişmeleri içinde her şeyi feda etme yarışında.Bu yarış kısa sürede sona ermeyeceği için Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunda Fransa'nın yaratacağı sıkıntılarla daha çok karşılaşması kaçınılmaz.Almanya'da da sosyal demokratlar iktidarı Hıristiyan Demokratlara devredecek. Bu, Türkiye açısından yeni sıkıntılar anlamına geliyor, çünkü başbakan olmasına kesin gözüyle bakılan Angela Merkel uzun süredir Türkiye'nin AB üyesi olmasına karşı olduğunu söylüyor.* Fransa-Almanya ekseni, Avrupa Birliği'nin temelidir. Bu birliğin asıl "ev sahipleri" bu iki ülkedir. Ve bu iki ülkede yaşanan iç siyasi gelişmeler en az üç-dört yıl Türkiye'nin işini zorlaştıracaktır.Olası gelişmeler karşısında iki türlü tepki vermek mümkün.Birincisi çok basit: ilk "antipatik" girişimde bağırır çağırır, haksızlığa uğradığımızı, bu şekilde görüşme yapılmasının mümkün olmadığını söyleriz. İpe un şerefiz.* İkincisi ve asıl doğru olan tepki ise, diplomatik yolları yoğunlaştırırken iç çalışmalara hız vermektir.Şu anda Avrupa'da da Türkiye hakkındaki soru işaretlerinin biri, AB üyeliğini sağlayacak kriterlerin gerçekleştirilmesi doğrultusunda gerçek bir irade olup olmadığı.Lafa değil, işimize bakalımTürkiye'de sivil toplumda böyle bir soru işareti yok. Avrupa sağının yıldırma amaçlı bütün girişimlerine rağmen bu iradenin zayıfladığına ilişkin bir işaret bulunmuyor.3 Ekim öncesinde AB üyelerinin oy birliğiyle kabul edecekleri "çerçeve müzakere belgesi"ne yine "yıldırıcı" ifadeler konulması muhtemeldir. Örneğin görüşmelerin ucunun açık olduğu, yani görüşmelerin sonsuza kadar sürebileceği fazlasıyla vurgulanacaktır. Bunun dışında, "ayrıcalıklı ortaklık" statüsünün de sürekli gündemde olmasını sağlayacak ifadeler kullanılacaktır.* Bunlar gerçekte, bugün için herhangi bir şey ifade etmiyor. Görüşme süreci sağlıklı bir şekilde yürüdüğü, Türkiye "çağdaş toplum" kriterlerini hayata geçirmeye devam ettiği sürece bu ifadelerin hiçbir anlamı ve geçerliği olmayacaktır.Türkiye, bunların üzerinde sıçramak yerine yoluna devam ettiği sürece bütün sorunlar ortadan kalkacaktır. Eğer on yıllık bir açıdan bakarsak da gerek Fransa'da gerekse Almanya'da Türkiye'nin AB üyeliğini iç politika malzemesi olarak kullanan sağ partilerin ve siyasetçilerin bu süreçte durumlarının ne olacağını da düşünmek gerekir."Çerçeve görüşme belgesine" konulacak birkaç "yıldırıcı" veya "caydırıcı" ifade Türkiye'nin kendisine çizdiği yolda ayrıntının ayrıntısıdır.

Devamını Oku

İlk adım atılmıştır

14 Ağustos 2005

Başbakan Erdoğan'ın Diyarbakır gezisinin öncesine ve sonrasına ilişkin iki ana yorum var. Birincisi bütün muhalefet partilerinin olumsuz tepkileri. Ne yazık ki bunların tümü hemen hemen aynı kaynaktan çıkmış gibi. Muhalefet partileri böyle önemli bir sorunda atılmış adımları, kendi küçük siyasi hesaplarıyla yorumlayarak tepki gösterdi.ikinci tür yorumlarda ise, Erdoğan'ın biraz daha fazla "açılması" gerektiği savunuldu. Örneğin "tek bayrak tek devlet" vurgusunu fazla bulanlar oldu.Erdoğan'ın "tek bayrak tek devlet" kavramını aralara sıkıştırmayıp net olarak söylemesi doğrudur.Bugünkü hedef, silahların bırakılması ve daha ileri bir demokrasidir. Bütün demokratik açılımları ileride Türkiye'nin parçalanması ya da bir konfederasyon fikrinin olgunlaştırılması için kullanmak isteyenlere önceden cevap verilmesi de doğrudur.İkinci adım...Hükümetin, sivil toplumun desteğiyle attığı bu adımın karşılığının "diğer taraftan gelmesi gerekiyor. Bu bir pazarlık süreci değildir, iyi niyetli ve herkesin iyiliğini isteyen bir siyasetin hep birlikte işlenmesi sürecidir.Bu aşamada, kendilerini Kürt kökenli Türk vatandaşlarının temsilcisi olarak görenlerden "karşı adımı" atmaları beklenir. Bunun da ne olduğu belli ama tekrarlayalım: PKK'ya ve dağda bulunan herkese silah bırakma çağrısı.Ancak bu çağrı yapıldıktan ve sonuç alındıktan sonra Ankara'dan yeni adımlar beklenebilir.Kürtlerin temsilcisi olarak konuşanların dile getirdikleri bir "genel af" konusu var. Bu affın ilk adımları daha önce defalarca atıldı ancak karşılık bulmadı. PKK'nın Güneydoğu'daki hakimiyeti bu girişimleri sonuçsuz bıraktı.Güneydoğu'daki yerel yönetimler, PKK denetiminden çıkma sürecinin başladığının işaretlerini bir süredir veriyor.Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir dünkü Milliyet'te Derya Sazak ile yaptığı konuşmada bundan sonraki adımın "silahların susması" olduğunu açıkça söyledi.Bunun arkası, bölgedeki bütün DEHAP'h belediye başkanlarının bir araya gelip bu çağrıyı tekrarlamaları olabilir. PKK ya buna şiddeti yoğunlaştırarak cevap verir ya da halkın taleplerini dikkate alır. Barışçı bir geçişin yolu da çok açık ki ikinci ihtimalden geçiyor.Osman Baydemir, Diyarbakır halkını temsil ettiğini elbette savunabilir ve haklıdır. Çünkü bir önseçimden geçmiş ve büyük bir oy çoğunluğuyla seçilmiştir.Bu durum karşısında olumsuz tavır alanlar, hâlâ eski dönemin kavramlarını kullanıyor ve öfkeleri kışkırtıyorlar. Bunun Türk halkının geleceği için en büyük kötülük olduğunu göremeyen körler her iki tarafta da var.O kişileri susturacak olan da bu sürecin sağlıklı biçimde ilerlemesidir. Tabii ki geniş kesimlerin katkısı ve desteğiyle. Çünkü bu bir AKP siyaseti değildir. Bir ülkenin geleceğini kazanma siyasetidir.

Devamını Oku

İki ahmak, üç ahmak

13 Ağustos 2005

Bir köyün iki ahmağının yollan bir gün aynı yere düştü. Birlikte yürümeye karar verdiler. Yolda giderlerken birinci ahmağın aklına bir şey geldi ve anlatmaya başladı:"Düşünüyorum da şöyle 100 koyunum olsa. Bunların sütünü satarım, etini yerim, yününden güzel elbiseler yaparım..."ikinci ahmak bu sözleri dinledi, düşündü ve birinci ahmağın bu durumunu kıskandı. O da konuştu:"Ben de şunu isterim; 50 kurt köpeğim olsun, onları senin sürünün içine salayım, bütün koyunları parçalasınlar..."Birinci ahmak çok kızdı ve ikinciye vurdu, ikinci de ona vurdu, yolun yarısında dövüşmeye başladılar.Onlar dövüşürken karşıdan eşeğinin üzerinde bir adam geldi. Dövüşen ahmakları ayırdı ve neden dövüştüklerini sordu.Birinci ahmak diğerinin kurt köpeklerine koyunlarını nasıl parçalattığını anlattı. İkinci ahmak da kendi köpekleriyle istediğini yapabileceğini söyledi.Tam tekrar dövüşmeye başlayacaklardı ki, eşeğiyle gelip kavgayı ayıran adam onları durdurdu:"Böyle yapamazsınız, en iyisi ben size yardımcı olayım..."iki ahmak eşekli adama baktılar, gerçekten akıllı biri olduğuna karar verdiler ve sordular:"Peki ne yapalım?"Eşekli adam düşündü düşündü, sonra parlak bir fikir bulmuş gibi eşeğini gösterdi:"Bakın", dedi, "Eşeğimin iki yanında iki bal tulumu var. İkiniz de birer tulum alın, bunlarla birbirinize vurun, bari canınız yanmasın..."iki ahmak tulumları aldılar, birbirlerine vurdular da vurdular. En sonunda yoruldular. Ama bu arada tulumlar patlamış, içlerindeki bal yerlere saçılmıştı.Eşekli adam "Gördünüz mü" dedi, "İşte çözdünüz..."İki ahmak sorunu nasıl çözdüklerini anlamadılar, ama eşekli adama teşekkür edip yollarına gittiler.Eşekli adam da böyle karmaşık bir soruna bulduğu çözüm dolayısıyla kendisinden pek memnun olarak patlak tulumlarını topladı, eşeğine binip yola koyuldu.(Bu hikâye 700 yıllıktır, herhangi bir siyasi olayı anlatmamaktadır.)

Devamını Oku