Milli Eğitim Bakanlığı ilköğretim öğrencilerinin okuması için 100 kitaplık bir liste yayınlamıştı. Bu liste açıklanır açıklanmaz ortaya üç tür tepki çıkıverdi.Birinci tepki soldan geldi: 100 temel eser seçilirken, listede yer alması gereken bazı kitaplar, yazarları solcu bilindiği için kapsama alınmamış, yani sağcı yazarlara "torpil" yapılmıştı.İkinci tepki, birincinin aynısıydı ama tam karşıdan, sağdan gelmişti. Onlar da "tarafsızlık" adına "gerçek Türk kültürünün" bazı önemli eserlerinin liste dışı bırakıldığını söyleyip kızdılar.Üçüncü tepki ise bizim gibi iyimserlerden geldi. Her okur yazar vatandaştan bir liste yapması istense, o vatandaşların sayısı kadar farklı liste çıkacağı belli. Türk gençlerinin okumaya yönlendirilmesi, kitap sevmeleri için yapılanlar da belli. Dolayısıyla, hiç değilse böyle bir listenin varlığı ve gençlerin bunlarla haşır neşir olarak eğitim görmeleri her açıdan önemli bir adımdı.* Ne yazık ki zaman iyimserleri haksız çıkardı. Milli Eğitim Bakanlığı, Necip Fazıl Kısakürek ve Mehmet Akif'in kitaplarını koyabilmek için bu 100 eser listesinden iki kitabı çıkardı.Liste dışı kalan kitaplardan biri "Küçük Prens"tir. Bu kitap 20'nci yüzyıl çocuk edebiyatının başeserlerinden biridir, kimilerine göre de "birincisi" dir.Eğitimciler(!)Gençler elbette ki Necip Fazıl'ı da okusun, Mehmet Akif'i de okusun, tanısın, öğrensin. Ama bunları "Küçük Prens"e alternatif gibi koymaya gelince, eğitim yetkilileri orada dursunlar.Eğer Türk gençleri çok erken yaşlarda her üçünü de tanırlarsa, işte o zaman asıl görev yerine getirilmiş olur. Ama "o değil bu" denilirse, durum fena halde değişir.Milli Eğitim yetkililerinin bu değişikliği yapmalarıyla, liste ilk açıklandığı sırada takındıkları "tarafsızlık", bütün "farklı türlere açıklık" pozları ve süsleri çöktü.Demek ki, takındıkları o havalar gerçek değilmiş ve bunlar "sağdan" gelen baskılara açık "eğitimciler"miş.Asıl ayrımcılığı Necip Fazıl ve Mehmet Akif ile "Küçük Prens"i karşı karşıya koyduklarında yaptıklarını bu "eğitimciler" herhalde biliyorlardı.Ama bunda bir sakınca görmediler, yaptılar. Yazık ettiler. İyi niyetin ve bütün düşüncelere açıklığın bu ülkede yerinin halen çok gerilerde olduğunu bir kez daha gösterdiler. Türk gençlerinin "tek boyutlu" olmasını istediklerini de gösterdiler. Çağdaş değerleri savunmak ve bunları yeni kuşaklara iletmekle yükümlü eğitimciler değil, "başka tür" eğitimciler olduklarını da gösterdiler.Hem Necip Fazıl'ı hem Mehmet Akif'i hem de "Küçük Prens"i okuyacak bir kuşağa ulaşmakta biraz daha gecikeceğiz.Gerçekten yazık ettiler.
Türkiye'nin bir tek Kıbrıs politikası yok. İki Kıbrıs politikası var. Birincisi, hükümetin bir ileri bir geri yürütmeye çalıştığı "uzlaşma" ve çözüm politikası. İkincisi ise otuz yıldır yürütülen "uzlaşmama" ve KKTC'nin bugünkü durumuyla sürdürülmesi politikası.Otuz yıllık bir süreç sonunda varılan noktada en önemli gelişme de Kıbrıs halkının (gerçek Kıbrıslı Türklerin, Türkiye'den gönderilmiş olanlar değil) KKTC'nin bugünkü haliyle sürmesinden yana olmadıklarını belirtmiş olmalarıdır.Kıbrıs Türk halkının açık tavrına rağmen "ikinci" politikanın, otuz yılın ucunda duvara vurmuş olan politikanın sürdürülmesi için çalışmanın herhangi bir pratik anlamı kalmamıştır.Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılmasının Avrupa'daki karşıtları, bu aşamada Kıbrıs sorununu bir tür şantaj gibi kullanıyorlar.* Aslında ilke olarak ortaya konulan yargı ilk bakışta doğrudur. Bir birliğe eşit haklara sahip bir üye olarak katılmak istiyorsunuz ama bu ailenin 25 üyesinden biriyle ilişkiniz yok. Elbette bu durum mantıklı değildir ama bu durumun bütün Kıbrıs halkının yararına bir çözümle giderilmesi yerine Türkiye'nin sıkıştırılması yolunda kullanılması da haksızlıktır.* Türkiye, bütün iç sorunlara rağmen Kıbrıs konusunda, Kıbrıs Türk halkıyla birlikte çok önemli adımlar atmış ve gerçek bir çözüme hazır olduğunu ortaya koymuştur.Avrupa Birliği'ni oluşturan temel ilkeler de Birliğin bu sorunun hiç kimseye haksızlık edilmeden, hiç kimseyi ezik bırakmadan, herkesin haklı bulacağı bir temel üzerinde çözümüne katkıda bulunmasını gerektirmektedir. * Avrupa Birliği'nin de tek bir Türkiye politikası yoktur. Ve içinde bulunduğumuz dönemde, özellikle radikal İslamın son saldırılarıyla kafası iyice karışmış olan Avrupa kamuoyu ve yöneticileri Türkiye konusunda açık bir politikaya yönelmekte zorlanıyor.* Bu tıkanıklığı giderecek olan, AB üyesi bir Türkiye'nin önemini görmüş Avrupa'daki güçlerle Ankara'nın açık işbirliğidir. Bu işbirliği için ilk hedef de Kıbrıs meselesinin bir şantaj aracı olmaktan çıkarılmasıdır. Bunun herkesin yararına olacağını Kıbrıs'taki Rum liderler ve Türkiye'deki otuz yıllık politikaya sıkışmış olanlar dışında herkes kolayca görebilir. Yeter ki gerçek bir iyi niyet havası yükselsin.Aynısını yapmak şart mıydı?Kıbrıs Rum tarafının futbol takımı dün Trabzonspor'la yapacağı rövanş maçı için geldi. Konuklar havaalanında olağanüstü arandı. Bunun nedeni Türk sporculara maç öncesinde Kıbrıs'ta yapılmış muameledir. Bu "mukabele" kararını verenler olaya biraz farklı bakabilseydi, onların bizim sporculara yaptıkları muameleye rağmen diğer yabancı bütün sporculara yapılan olağan muamele yapılsaydı...Çoğu kez "mukabele" etmek yerine o küçük olayın dar çerçevesi dışına çıkabilmek diğerleri açısından da eğitici olur. Kıbrıs Rum yöneticilerini, sporcularına herkese yapılandan farklı bir şey yapmayarak utandırsaydık kuşkusuz çok daha iyi olurdu.
Kerkük'te bir binaya PKK bayrağı asılması Türkiye'de doğal bir tepkiyle karşılandı. Son günlerde ardı ardına Mehmetçiklerin, subayların ölmeleri yaralanmaları bu tepkinin nedeni.Türkiye yine her gün cenazelerin kalktığı bir ülke haline geldi. Bu da meselelere soğukkanlılıkla bakmamızı engelliyor, ister istemez duygusal tepkiler gösteriyoruz. Son derece doğal. Ancak bu ülkeyi yönetenlerin ve geleceğini düşünenlerin asıl görevi, bu duygusal ortamdan sıyrılmak ve bir kuşağı daha savaş ortamında yaşatmamaktır.* Kerkük, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde değil. Kuzey Irak'taki Kürt yönetiminin kontrolü altındaki bir kent. PKK'nın bu bölgede uzun süredir rahat hareket ettiği, büyük imkânlardan yararlandığı biliniyor.* Önemli olan ve "sınır ötesi operasyon" tartışmalarını gündeme getiren sonuç, PKK'nın Kuzey Irak'taki imkânlardan yararlanarak Türkiye'de kan dökmeye devam etmesidir.Bir yanda insanlar ölüyor, ama diğer yanda Kürtçe kursları öğrencisizlikten kapanıyor. Sekiz Kürtçe kursu açıldı, bin kadar öğrencileri oldu, sonra öğrenciler giderek azaldı ve kurslar kapandı.Takılıp kalamayızKürtçe kursları açılmasının nedeni Kürt kökenli vatandaşlarımızın ana dillerini öğrenme imkânına kavuşmalarıydı. Ana dili Kürtçe olan kitlenin bu dili oldukça geri bir düzeyde kullanması ve kendini daha fazla ifade etmek isteyenlerin de Türkçeyi seçtikleri bilinen bir durum.Ancak kendi ana dilini az bilenler de bu kurslara gitmediler. Dayanışma duygularıyla gidenler olduysa da kursların kapanması bu duygunun düzeyini gösteriyor.* Her türlü terör örgütünü tecrit etmenin bir tek yolu vardır, o da örgütün "kitle bağları"ndan kopmasını sağlamaktır. Kitleyle bağlan kopmuş olan örgütler, maddi kaynakları ne olursa olsun, yok olma sürecine girmiş örgütlere dönüşürler.İspanya'da ETA böyle küçüldü, şiddet yöntemlerinde ısrar etmekle de kendisini en zayıf noktaya kadar getirdi. Ama İspanya'nın Bask bölgesinde Bask bayrakları asılıdır. Atletico Bilbao futbol takımının maçlarından önce "Bask ulusal marşı" söylenir, stadyumu dolduran seyirciler Bask bayrağı sallar durur.İspanyol yöneticiler bunlara terörist muamelesi yapmamıştır, yapmamaktadır. Teröristler uzun bir süreçte kendi kitleleri olarak gördükleri insanlardan kopmuşlardır.Kerkük'te asılan bayrağa öfke duymakta haklıyız, ama buna takılıp kalamayız. Bu öfkenin ötesine geçerek geleceği kurmak mümkündür. Örneğin bugün Kürtçe kurslarının kapanmaması için bir yol bulmak... Neden olmasın?
Araştırmalarla, "nabız tutan" gazetecilerin izlenimleri aynı durumu gösteriyor: AKP'nin ve Erdoğan'ın iktidara geldikleri günlerdeki popülerliği azaldı, ancak bugün seçim olsa AKP yine tartışmasız birinci parti çıkacaktır.* Diğer partiler arasında halen canlılık gösterebilenler yüzde 10 barajı için mücadele edecektir.Ana muhalefet partisi CHP de bunların arasındadır.CHP ile ilgili olarak son günlerde gündeme gelen gelişmeler ve parti sözcülerinin açıkladıkları siyasi görüşler bu partinin durumuyla ilgili herhangi bir "değişim" işareti vermiyor.CHP'nin son "sert" çıkışı Gümrük Birliği ek protokolüyle ilgiliydi. Deniz Baykal ve diğer parti sözcüleri ek protokolün imzalanmasının "Kıbrıs'ı satmak" anlamına geleceğini tekrarladılar ve imzalanmamasını istediler.Bu görüşü savunanların, hemen ardından çıkıp açıkça söylemeleri gereken şey bellidir:Türkiye Avrupa Birliği üyeliğinden vazgeçsin!CHP'liler bunu açıkça söyleyemiyor, ama fiilen "vazgeçme" sonucunu yaratacak olan bir siyaset öneriyorlar. Bu "taktiğin" adını çok önceden birileri "karnından konuşmak" olarak koymuştu.Bu gidişle baraj da zor...Bugünkü CHP yönetimi Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olabilir. Hatta bunu, kendisine oy verenlerin yüzde 80'inin iradesini dikkate almayarak da yapabilir. Ama sonuçlarına da katlanır.CHP sözcüleri, hem Avrupa Birliği üyeliğine karşı olduklarını açıkça söyleyemiyor hem de Türkiye'nin yolunu kesmek için çalışıyorlar.Türk halkının bunu görmemesi mümkün değildir. Bu nedenle CHP ana muhalefet partisi olmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran siyasi parti olmasına rağmen, sosyal demokrat düşünceyi Türkiye'ye getiren parti olmasına rağmen yüzde 10'luk bir halk desteğine sevinen bir parti haline gelmiştir.CHP kurultayları "fikir" üretilen "tarihi" toplantılar olmaktan çıkmış, Baykal yanlılarıyla karşısındakilerin dövüştüğü sevimsiz savaş alanlarına dönüşmüştür.CHP'nin dünkü İstanbul il kongresindeki görüntüler de farklı değildi.Bu görüntülerin Cumhuriyetin kurucusu olan bir sosyal demokrat partinin, ana muhalefet partisinin İstanbul il kongresinin görüntüleri oluşu, CHP'nin hallerinin ne olduğunu ortaya koyuyor.* Bu görüntülerle CHP'nin yüzde 10'luk oy desteğini dahi koruması çok güç olacaktır.CHP kendi kendini küçültmeye devam ediyor.
Süheyli, 16'ncı yüzyılın sonu ile 17'nci yüzyılın başlarında yaşadı. İstanbul'da "kâtip"ti. Ama imparatorluğu bir ucundan bir ucuna dolaştı. Bu gezilerinde dönemin İslam kültürüyle ilgili araştırmalar yaptı."Nevadir-i Süheyli" adlı kitabında İslam tarihinin dilden dile dolaşan hikâyelerinden bir bölümünü topladı. Nevadir-i Süheyli'de konu insandır; insanın zayıflıklarıdır, nitelikleridir.Süheyli, kitabının bir bölümünü "ahmaklık" konusuna ayırmıştır. "Ahmaklık" bölümü, Şeyh Ekber'in bir sözüyle başlar:"Ahmaklık bir hastalıktır ve bu hastalığın ölümden başka çaresi yoktur."Ve Süheyli devam eder:Ahmak olan bir kimsenin ahmaklığına delil olan bazı özellikleri vardır.Mesela ahmakların sakalları çok uzun olur, çünkü sakalın çıkış yeri beyindedir. Uzun sakal beynin küçüklüğünü gösterir. Küçük beyin ise akıl azlığı demektir.(Süheyli sakalı çok uzun olanlarla burada kendine bilgin süsü vermeye çalışanları anlatıyor.)Ahmaklığın belli başlı delillerinden biri de şudur:Ahmak bir adam girdiği bir işin sonunun nereye varacağını düşünmez ve kendi bildiğinden kim ne derse desin, şaşmaz.Kendisinden başka bir kimsenin fikir ve düşüncelerini beğenmez.Hep "ben bilirim" diye düşünür ve esasında bilmediğini biliyorum sanır.Öğrenmek için de çaba harcamaz.Sırlarını, tanıdığı mıdır değil midir bakmadan her önüne gelene açar.Bulunduğu bir mecliste usule adaba uymaz.Böyle bir mecliste hitap edilen başkası olduğu halde kendisi cevap vermeye yeltenir.Bilimden, bilgiden yana hiçbir nasibi yoktur.Gaflet içindedir.Konuşma sırasında hiç yeri değilken kahkahalarla güler.Ağladığı zaman da merkep gibi bağıra çağıra çirkin sesler çıkarır...Süheyli, ahmaklığın örneklerini vermeye geçmeden önce de şu hükme varıyor:Eğer bugün, yani şimdi bulunduğumuz bu zamanda bu sıfatı taşıyanları birbirinden ayırmak gerekse, doğru ahmakla akıllıyı birbirlerinden ayırt etmek çok zor olacaktır...Süheyli biraz çevresine bakmış ve umudunu kesmiş.
Türkiye "ek protokol"ü imzalarsa Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'ni tanımış olur mu olmaz mı?Avrupa Birliği sürecinde takıldığımız soru bu. Bu sorunun açıklığa kavuşması için başka bir soru daha sormak gerekiyor:Türkiye ek protokolü imzalamazsa ne olur?Bu sorunun cevabı basit ve açıktır:Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci durur, hatta bitebilir.Ek protokolün ne olduğunu tekrar edelim:Türkiye 1994'te imzaladığı anlaşmayla Avrupa Birliği'nin 15 üyesiyle gümrük birliği içine girdi. Bu, mal ve hizmetlerin büyük ölçüde serbest dolaşımı anlamına gelmektedir. Ek protokol, Türkiye'nin bu anlaşmayı AB'nin 10 yeni üyesi için de geçerli saydığını açıklamasıdır.Bu 10 yeni üyenin 9'u önemli değildir. Sadece Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti önemlidir.Ankara'daki "manşet muhalefeti" partisi ile Kıbrıs Rum yönetimi Ankara'yı sıkıştırıp bu protokolün imzalanmasını engellemeye çalışıyor:* Rum kesimi siyasetini "Ya Türkiye bizi tanıdığını açıklasın ya da imzalamasın ve AB üyelik süreci dursun" ikilemi üzerine kurmuş.* Ankara'daki sözde muhalefet de ek protokolün kesinlikle imzalanmamasını ve Türkiye'nin AB üyeliği hedefinin ortadan kalkmasını istiyor.Papadopulos ya da başkası...Türkiye, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'ni tanımıyor. Ama KKTC vatandaşı binlerce Türk bu cumhuriyetin vatandaşıdır, onun pasaportuyla dolaşıyor.Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ancak Türkiye dışında herhangi bir ülke üzerinden Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'ne girebilirler.Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti vatandaşları da kendi ülkeleri dışındaki herhangi bir noktadan hareket ettikleri takdirde Türkiye'ye girebilirler.Türkiye'nin futbol takımları Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti takımlarıyla resmi maç yapıyor. Onların takımları da Türkiye'ye gelecek. Zaten birçok spor dalında, voleybolda, basketbolda, atletizmde Rum sporcular yıllardır Türkiye'de yarışıyor.Türkiye'nin ek protokolü imzalamasıyla değişen fazla bir şey olmayacaktır.Türkiye'nin bu protokole şerh düşerek "Bu imza Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'ni tanımak anlamına gelmemektedir" demesi de pratikte bir değişiklik yaratmayacaktır.Ama dar kafalı ve varlıklarını savaşlara bağlamış politikacılar Kıbrıs sorununun çözümü yolunda dostça ve akıllı adımlar atılmasını engellemeye devam ediyorlar.Bunların Rum tarafında olanlarının adı Papadopulos ya da başka bir şey olabilir; Türk tarafında bulunanların adı da Baykal ya da başka bir şey olabilir. Ancak insanlık için sağlıklı bir gelecek öngören, insanların mutluluğunu ve barışı hedefleyen tavırlar "her tarafta" aynıdır.
İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (IRA) yaklaşık yüz yıldır İrlanda'nın bağımsızlığı ve iki İrlanda'nın birleşmesi için savaşıyordu. Bu savaşa dün IRA tarafından resmen nokta konuldu. Yüz yıllık savaşın, amaçlarının gerçekleşmesi bir yana, İrlandalıları böldükçe böldüğü, dökülen kanın hiçbir ilerleme sağlamadığı da çoktan ortaya çıkmıştı.IRA'nın silah bırakma kararında, son dönemde radikal siyasi İslamın terörist saldırılarının da etkisi olduğu düşünülebilir. IRA böyle bir savaşla adının birlikte anılmasını istememiş de olabilir.* Bu haberi duyan herkesin aklına PKK'nın gelmesi son derece doğaldır. Yirmi yıllık PKK terörü 30 bini aşkın Türk vatandaşının ölümüyle sonuçlandı. Yüz binlerce insan evinden işinden oldu, kocaman bir bölgede ekonomik faaliyet neredeyse sıfıra indi, eğitim yapılamadı, çocuklar okula gidemedi.* Eğer Türkiye'de bazı temel insan haklarında önemli ilerlemeler sağlandıysa, güçlü bir demokrasi iradesiyle sağlanmıştır. Terörse bunların gerçekleşmesini engellemiş, geciktirmiştir.IRA'nın kararı, Türkiye'de kendilerini "Kürt davası"nın içinde hisseden herkes için önemli bir örnektir.Kuşaklar boyu sürmesin* PKK'nın ya da örgütün bir kolunun Doğu ve Güneydoğu'da, zaman zaman da Batı'nın turistik merkezlerinde düzenlediği saldırıların "Kürt davası"na bir faydası olduğunu söylemek için ahmak olmak gerekir.* Ülkemizde bugün PKK dışında radikal İslam terörü sorunu da bulunuyor. Şu ana kadar öğrenildiğine ve kısmen açıklandığına göre radikal İslamcı örgütlenmeler hiç de hafifsenecek bir boyutta değil.* Radikal İslamın ülkemizde her an harekete geçmesi mümkündür ve beklenmelidir. Ülkemizde bir yanda PKK terörü diğer yanda da radikal İslam tehdidi bulunuyor. Bu ikili tehdit tabii ki Türkiye'ye kendini savunma konusunda bütün hakları verecektir.Böyle bir çifte savaş ortamında demokratik hak ve özgürlükler de sürekli olarak tehdit altında olacaktır. Bu nokta radikal İslamın umurunda değildir, çünkü onların demokrasiyle ilişkisi sadece dinsel örgütlenme imkânlarına sahip olmak düzeyindedir.IRA, İrlanda'da yaklaşık yüz yıldır faaliyette. Bu, en az üç kuşak İrlandalı'nın aynı süreçten geçmiş olduğu anlamına gelir. Ama dördüncü kuşak geleceği doğru görebilmiştir.* Türkiye'de de geleceğin doğru görülebilmesi için üç kuşağın acı içinde yaşaması gerekmez.
Radikal İslamın son terör eylemleriyle birlikte Türkiye tekrar Batı'nın gündemine geldi. Ancak bu tartışma içinde eski bir kavram karışıklığı devam ediyor.Daha çok Amerikalı siyaset yapıcıları tarafından ısrarla savunulan bakış açısına göre Türkiye bir "ılımlı İslam" ülkesi. Bunu bazı Avrupalılar da benimsiyor ve Türkiye bu tanımla "ortada" bir yere konuluyor.* "Ilımlı bir İslam ülkesi" tanımıyla "halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu laik bir ülke" tanımlan arasında büyük bir fark olduğunu Batılı siyaset yapıcıları anlamak zorundadır.Türkiye bir ılımlı İslam ülkesi olmadığı gibi Türkiye'de siyasal İslamın farklı renkleri de bulunuyor. 70 milyon Müslümanın yaşadığı bir ülkede bu son derece doğaldır.* Ancak ortadaki sorun, bu siyasi İslamcı hareketlerin ülkedeki etkinliğinin ve gelecekle ilgili taleplerinin engellenmesidir.Hükümet içinde de tanımla ilgili kafa karışıklığı bulunuyor. Kafa karışıklığı Kur'an kursları, imam hatip okulları, din eğitimi ve türban gibi konularda sık sık ortaya çıkıyor. Bunların tümü Türkiye'deki siyasal İslam için sembol konulardır ve bu alanlarda her fırsatı değerlendirerek mücadele girişiminde bulunuyorlar.* Türkiye eğer, bazı Amerikalıların tercih ettiği gibi "ılımlı bir İslam ülkesi" olma yoluna girecekse, türban meselesi türbancıların istediği gibi çözülecektir.Her mahallede bir Kur'an kursu, yaygın ve zorunlu dini eğitim ve de sağlam din eğitimi almış olan imam hatip mezunlarının toplumda yüksek kademelere ulaşmalan gibi girişimler bir araya getirildiğinde ortaya çıkan, "ılımlı İslam ülkesi" görüntüsüdür.Eğer bu görüntüye eşinin başı türbanlı bir cumhurbaşkanı da eklenirse Türkiye'nin gerçekten laik bir ülke olduğuna kimse inanmaz.* AKP sözcüleri de sık sık söylüyor, Türkiye'nin bir İran, bir Pakistan olması mümkün değildir. Ama kurumlarla oynanmaya devam edilir ve siyasi İslamın sembol konuları onların istediği yönlere götürülürse kısa sürede kendine özgü bir ılımlı ülkesi olmamız da mümkündür.* Türkiye, uygarlıklar çatışması içinde "ılımlı İslam ülkesi" tanımıyla bir arabulucu ya da İslamcılara yakın gelecek yarı-laik bir model olamaz.Türkiye, ileri dünya ülkelerinin arasında laik-demokratik kimliğiyle yer almak durumundadır. Başka bir kimlikle Türkiye'ye verilecek başka roller Türkiye açısından sadece birer "tehlike"dir. Bunu Amerikalıların, Avrupalıların ve de tabii ki Ankara'daki bazı çevrelerin görmesi şarttır.