Son olarak Çeşme'de bir bomba patladı. Doğu'da trenlere sabotajlar sürüyor. Neden?Türkiye'de şu anda şiddet kullanma eğilimi ve imkânı olan birkaç örgüt var. Bunlardan biri PKK'dır, biri radikal siyasi İslamdır, üçüncüsü de "nostaljik" radikal soldur. * Şu anda demokrasi süreci ilerlerken, Türkiye'de bomba kullanmak en basta kendisiyasi idealine ihanettir.PKK'nın ve radikal solun bombalı şiddet eylemlerine girişmesinin hiçbir siyasi gerekçesi olamaz. Radikal siyasi İslama gelince... Türkiye Irak'ta taraf olmadı, ABD ile ilişkisini bozmayı göze alarak taraf olmadı.Bu üç hareketin de Türkiye topraklarında şiddet eylemlerine girişmesi için hiçbir siyasi ve toplumsal taban bulunmuyor.O zaman neden yapıyorlar?Bombanın getirisi!* Kökeni ne olursa olsun, siyasi hedefini kaybetmiş ve kendisini sadece şiddet döngüsü içine hapsetmiş kişiler ve örgütler olabilir.PKK'nın bombalı eylemleri kuşkusuz karşıdan da sert tedbirlerin gelmesini ve bunların Kürt kökenli vatandaşları rahatsız etmesini sağlama amacına yöneliktir. Askerler ölecek, devlet sert tepki gösterecek, bundan rahatsız olan insanlar da tekrar PKK'yı destekleyecektir! Bu kadar kaba ve basit bir taktiğin bu zamanda başarılı olabileceğini sanmak için gerçeklerden epey kopmuş olmak gerekir."Nostaljik" radikal sol ise uzun süredir her türlü tabanını ve desteğini kaybetmiş görünüyor. Burada da terörü hayat tarzı yapmış olanlar söz konusu. Bunların bomba patlatarak insan öldürmelerinin de gerçek hiçbir siyasi amacı bulunmuyor.* Radikal siyasi İslam ise Türkiye'yi "sevmiyor." Türkiye'nin karışması ve bir kaos ortamında Batı ile bağlarının zayıflaması bunlar için en basit bir hedeftir.Bu taktiğin de başarılı olması mümkün değildir. Radikal siyasi İslam Türkiye'de insan öldürdükçe Türk halkından ancak tepki görür, destek göremez. Hiç kimse, aklını kaybetmemişse, kendi yaşadığı ülkenin kan ve ateşe boğulmasını istemez.Bunu isteyenlerin, kan dökmeye devam edenlerin kendileri açısından hiçbir ilerleme sağlamaları mümkün değildir. Türkiye'de halkın çok büyük çoğunluğu hedefini seçmiştir. Patlayan her bomba sadece onu kullanana olan nefretin biraz daha büyümesine yol açar.
Fazlasıyla mağrur ve katı olan bir hükümdar vardı. En çok önem verdiği şey avdı. Kendisine konuk olarak kim gelirse gelsin hemen ava çıkılır, hükümdar konuklara avda ne kadar başarılı olduğunu gösterirdi.Hükümdar, iki av arasında geçen zamanı kaybedilmiş zaman sayardı. İşleri elverse her gün ava çıkacaktı.Bir gün yine yabancı konuklar1nı toplamış ava giderken, sarayın hemen yanında, duvarın gölgesinde oturmuş bir derviş gördü. Derviş dikkatle ava giden kalabalığa bakıyordu...O günkü av hükümdar için tam bir felâket oldu. Tek bir hayvan vuramamış, konuklarına gücünü ve iktidarını gösterememişti.Birkaç gün geçtikten sonra yeni bir av fırsatı doğdu. Hükümdar, konukları ve maiyetindekiler atlarının üzerinde yola çıkarken hükümdar yine o dervişi gördü. Derviş aynı duvarın gölgesine oturmuş ava çıkan topluluğu izliyordu.O gün de hükümdar için korkunç bir gün oldu. Yine tek bir hayvan vuramamış, her attığını ıskalamış ve konuklarına gösterisini yapamamıştı. Kendisini küçük düşmüş hissediyordu.Öfkeyle kıvranırken aklına iki kez duvar dibinde gördüğü derviş geldi. Tamam, bulmuştu. Uğursuzluk getiren bu dervişti. Onu iki kez onu görmüş, o ikikez de avda rezil olmuştu.Hemen dervişin bulunup getirilmesini emretti. Derviş aynı duvarın dibinde otururken bulundu, hükümdarın karşısına çıkarıldı.Hükümdar dervişe öfkeyle baktı:"Kafan kesilecek!"Derviş sessizce durdu. Hükümdar daha da öfkelendi:"Neden kafan kesilecek, merak etmiyor musun?Derviş "hayır" dedi, hükümdar daha da öfkelendi ve bağırmaya başladı:"Sen uğursuzsun, seni her gördüğümde avdan eli boş döndüm... Bu yüzden kafan kesilecek, uğursuz adam!..""Bir şey söyleyebilir miyim" dedi derviş, hükümdar başını salladı."Efendim, ben uğursuz olabilirim ama siz benden daha uğursuzsunuz..."Hükümdar "ne demek bu" diye öfkeyle sıçradı."Çok basit" dedi derviş "siz beni iki kere gördünüz her ikisinde de avdan eli boş döndünüz... Bense sizi iki kere gördüm ve kafam kesilecek... Şimdi hangimiz daha uğursuz oluyoruz?" ***Hikâyenin sonunda hükümdarın dervişi affedip etmediği söylenmiyor.
Radikal İslamın terör eylemleri, bütün dünyanın savaş alanına dönüşebileceği gerçeğini ortaya çıkardı.Bu terörün kendi mantığı, kendi hedefleri ve kendi "intihar" ruhu var. Ve bütün bu unsurların vardığı nokta sınırsız bir terör alanıdır.* İstanbul eylemlerinden sonra da bazı kişilerin açıkça söylediği gibi, radikal İslamın terör eylemlerinde suçsuz insanların ölmesinin önemi yoktur. Bu tür eylemlerde her zaman "kaza" olur ve ölüm bu insanlar için kötü bir durum değildir.* Dünyada bugüne kadar yaşanmış en şiddetli "fanatizm"ler istisnasız, dini kökenli olanlardır. Her dinin tarihi çok ağır ve mantıksız fanatik eylemlerle doludur.Böyle bir terör mantığının egemen olduğu durumlarda da dünyada hiçbir yer ve hiç kimse güvenlik içinde olamaz.* Radikal İslamın yaratmak istediği dehşet ortamı da budur.Radikal siyasi İslam bütün dünyayı savaş alanı olarak belirleyince "hedef" olasılığı sonsuza dek genişleyebiliyor. Herkes ve her şey hedef olabilir. Metro olduğuna göre mağaza da olabilir, otel olduğuna göre lokanta da olabilir, tren olduğuna göre sinema salonu da olabilir.Siyasi tarihte bugüne kadar yaşanan terörist faaliyetler içinde ilk kez alanı bu kadar geniş tutabilen bir mantıkla karşı karşıyayız.Bundan sonrası zorSiyasi terör eylemlerinin hedefleri her zaman teröre girişen örgütün siyasi amaçlarına göre belirlenmiştir. Dolayısıyla halkın desteğini umut eden hareketler de çoğunlukla "masum insan" ayrımı yapmaya çalışmıştır. Radikal İslamda böyle bir ayırım kaygısı bulunmuyor. Bütün dünya savaş alanı, herkes hedef olabilir; önemli olan, dünyanın her yerinde, herkesin kendisini savaş alanında hissetmesidir.Londra saldırılarının ardından Batı dünyasının her türlü güvenlik önlemini artırması, sıklaştırması kaçınılmaz. Bunun doğal sonucu da bütün Müslümanların, bulundukları bütün Batı ülkelerinde tekrar "potansiyel suçlu" muamelesi görmesi olacak, bunun yanında o ülkelerde vatandaş olan olmayan ayrımı yapılmaya da başlanacak.Bütün dünya savaş alanı olduğunda, Müslümanların tümünün kuşku altında kalmasının önüne geçmek çok zordur.Resmi açıklamalar ne olursa olsun, gerçekte Batı'da yaşayan bütün Müslümanlar yeni güçlüklerle karşılaşacaklar.Bütün dünya savaş alanı olduğunda her iki tarafın da Türkiye'den beklentileri olacak.Dünya artık daha güvensiz, daha gergin. Radikal İslam ilk hedefine ulaşmıştır.
11 Eylül 2001'de Washington ve New York saldırıya uğradı. 15 Kasım 2003'te İstanbul ve 11 Mart 2004'te Madrid saldırıya uğradı. 2005'te de hedef Londra oldu.Bu çizgiye bakıldığı zaman bir "topyekûn savaş" stratejisini görmemek mümkün değildir. Hedef bellidir, bütün Bati dünyasıdır.* Siyasi İslamın en radikal kesimi bütün Batı dünyasına "topyekûn" savaş ilan etmiştir ve bu savaşın bütün gereklerini yerine getirmektedir. Sivil ayırımı yapılmamaktadır, çocuk-kadın ayırımı yapılmamaktadır.Amaç bütün Bati dünyasını bir savaş tedirginliği içine sürüklemek ve gerilimi artıracak tepkiler oluşmasını sağlamaktır.* Kırk yıl boyunca 'Üçüncü Dünya Savaşı'nın kapitalizm-komünizm ekseninde çıkacağından korkuldu, ama öyle olmadı. Bunun yerini "gelişmiş dünya-radikal İslam" ekseni aldı.İstanbul'u kan gölüne çeviren radikal İslamdı, Londra'yı kan gölüne çeviren de aynı siyasi güçtür.* Bu aşamadan sonra hâlâ "terörün dini olmaz," "terörün milliyeti olmaz" gibi boş sözler söylemenin anlamı kalmamıştır. Bugün dünyayı bir üçüncü büyük savaşa sürüklemeye çalışan güç, din kökenlidir. Bu güç Ortadoğu'da etkindir, Afganistan'da ayaktadır, Pakistan'da vardır... Ve Türkiye'de de vardır.2003 kasımındaki İstanbul saldırılarını yapan, onca insanın ölümüne yol açan bu güçtür. Onlarca faili meçhul cinayetin sorumlusu da aynı güçtür. Bu saldırıların farklı örgütler adına yapılmış olmasının önemi yoktur. Farklı mezheplere dayanması da çok önemli değildir. * Güç tektir, kökeni siyasal İslamdır.Londra saldırısına karşı Avrupa'da tepki oluşmaması mümkün değil. Dolayısıyla tüm Avrupa ülkeleri güvenlik önlemlerini artıracak, öncelikle Müslüman gruplar çok daha fazla izlenecek, göçmen politikaları daha da sıkılaşacak. Böyle olunca bütün Müslüman topluluklarında tepkiler yükselecek. Bu da radikal örgütlerin kendilerine yeni militanlar, destekçiler bulmaları anlamına gelir."Topyekûn savaş" aşamasına böyle zincirleme tepkilerle ulaşılır. Ve El Kaide ya da adı ne olursa olsun, radikal İslamcı terör, amacına biraz daha yaklaşmış oluyor. Siyasal İslam dünyanın en yoksul bölgelerinde yaşıyor ve gelişmeye devam ediyor. Batı'nın, özellikle ABD'nin politikaları bu gelişmeyi önleyemedi.Türkiye de kendi açısından bakarken olayın adını açık olarak koymak mecburiyetindedir. Radikal siyasi İslam savaşını büyütüyor. Bu konuda tereddüt edilirse, gösterilecek tepkilerin hiçbir anlamı olmaz.
Bilgi Üniversitesi'nin Silahtarağa'daki eskiden elektrik santrali olan yeni mekânındayız. Tanışmak ve konuşmak için Jack Lang'ı görmeye geldik.Jack Lang, Fransa'da Mitterrand döneminde on yıl kültür bakanı, iki yıl da eğitim bakanı olarak görev yaptı. Kültür ve sanat alanında olduğu gibi eğitimle ilgili çalışmalarıyla da önemli izler bıraktı. Bıraktığı en önemli iz de bütün o çalışma dönemlerinde kültür ve sanat işleriyle uğraşanların, öğrenci ya da öğretmen olanların kendisini sevmeleri.* Fransa'da iki yıl sonra Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. Jack Lang Sosyalist Parti'nin adayı olmak istediğini çoktan ilan etti ve şu andaki kamuoyu yoklamalarında yüzde 40'a yakın bir destekle en şanslı aday adayı olduğu görülüyor.* Politikacıların en sevimsiz yanlarından biri, bilmedikleri şeyler üzerine yuvarlak sözler söylemeleridir. Jack Lang, bilmediği bir konu ortaya gelmişse, soruyor; bilmediği bir alanda yuvarlak laflarla durumu idare etmeye yönelmiyor.Türkiye'nin AB üyesi olmasında herhangi bir tereddüdü yok. Bizans -Osmanlı İmparatorluğu - Türkiye Cumhuriyeti hattının doğal olarak Avrupalı olduğunu çok net söylüyor.Cumhurbaşkanı olursa...* Açık konuşabilen bir politikacı, sözünü dinletmek, sözünün ciddiye alınmasını sağlamak bakımından en önemli aşamayı geçmiş demektir. Çirkin politikacılar, küçük çıkarlar peşinde yalan söyleyebilenler, halkın geleceğiyle değil kendisinin o günkü çıkarlarıyla ilgili olan siyasetçiler, yabancı düşmanlığı yapanlar, insan sevmeyenler Lang için "başdüşman." "Onlardan Fransa'da çok var, herhalde Türkiye'de de çoktur" diye açık konuşabiliyor.Fransa'da en yükseğe çıkmayı hedefleyen bir siyasinin Yaşar Kemal'in son romanı üzerine yorum yapabilmesi, Orhan Pamuk'un "Benim Adım Kırmızı" romanının sonunun daha farklı olabileceğini söylemesi, Zülfü Livaneli ve Fazıl Say'ın müzikleri hakkında konuşabilmesi, Mehmet Ulusoy'un farklı tiyatro anlayışından söz edebilmesi, Türk yazarlarını yayınlayan yayınevinin adını bilmesi kuşkusuz her Türk vatandaşının hoşuna gider.Eğer Jack Lang Fransa'nın yeni Cumhurbaşkanı olursa bu Türkiye açısından, Türkiye'nin kendisini anlatma çabaları bakımından büyük avantaj olacaktır.Politikacı var, politikacı var.Jack Lang ikinci türden bir politikacı.
Yasalara her şeyi yazmak mümkün değildir. Sistemin işleyişine dair bir güvensizlik mevcutsa, o zaman yasalarda her şeyin ince ince düzenlenmesine çalışılır. Her şey "maddeye," "fıkraya" sokulduğu zaman da yasalar arasında çelişkiler ortaya çıkması kaçınılmazdır.Meclis'te son sürat kabul edilen 24 yasa, 700 madde değişikliğini içeriyor. Bu 700 maddede neler olduğunu biz bilmiyoruz. El kaldıranların bilmediği de çok kuşkuludur. Muhalefet zaten izleyemediği için bilmiyor.Şu anda bu 700 dolayında madde Cumhurbaşkanı Sezer'in önünde. Sezer bunları inceleyecek, başka yasalarla çelişkili durumlar olup olmadığını kontrol edecek, sonra imzalayacak ya da geri gönderecek. Bunlar Resmi Gazete'de yayınlanacak. Yine hiç kimse ya da çok az kişi dışında hiç kimse bunlarla getirilen düzenlemelerin farkında olmayacak.Ta ki hayatımızın herhangi bir döneminde, herhangi bir alanında bunlarla karşılaşana kadar...İfratla tefrit arasındaHer şeyi, muhtemel her durumu tek tek yasalara koymak hem sisteme güvensizliktir hem de yargının işleyiş tarzına. Bu kadar ayrıntılı yasaların yürürlüğe konulması "yargıç takdiri" nin de en aza indirilmesi anlamına gelir.Yasa koyucu, yargıcın takdirini kullanmasını istememekte, bunun için her özel durumu yasaya yazmaktadır.Meclis'ten geçen 24 ayrı yasanın içerdiği 700 maddede ne bulunduğunu milletvekillerinin bilmemesi, küçük bir grubun el kaldırıp indirmesiyle bunların yasa haline gelmesi parlamenter sistemin ruhuna aykırı bir durumdur.Parlamentoda yapılan her konuşmanın, her tartışmanın asıl amacı halkı bilgilendirmek, halkın dikkatini çekmektir. Halk bu tartışmaları izleyerek "aslında ne olduğunu" öğrenir, buna göre fikir oluşturur ve iktidarın icraatlarını izler.Böyle olmuyorsa parlamento görevini bir yanıyla eksik yapıyor demektir. Vatandaş ne olduğunu ancak bu yasalar karşısına çıktığı anda öğreniyorsa parlamenter sistemin ruhunda varolan şeffaflık da ağır biçimde zedelenmiş olur.Meclis'in performansının tek ölçüsü çıkardığı yasa sayısı değildir. Son günlerde yaşanan sürat, hatta Türk Ceza Kanunu dolayısıyla yaşananlar bu sayısal ölçütün gerçek durumu yani başarının düzeyini yansıtmadığını gösteriyor.Ankara, "ifrat ve tefrit" arasında yaşamaya alışmıştır, bu yaşama tarzını terk etmeye de niyetli değildir. Hükümetler değişir, sistem kalır.
Bu olay birçok Türk gazetesinde yer aldı. Ama yine de unutulmuş olabilir. En azından bu hikâyeyi bilmeyenlerin bilenlerden çok olduğunu biliyoruz. Bir kez daha anlatalım:Fransa'nın eski başbakanlarından Pierre Beregovoy, Paris'te bir ev almak için iş adamı arkadaşından borç ister. Evi alır, ancak bu arada iş adamı ölür. Beregovoy arkadaşının mirasçılarına gider. Elden verilmiş olduğu için borçtan kimsenin haberi yoktur. Mirasçılara borçlu olduğunu söyler, ancak parası olmadığından borcunu elindeki değerli tablolarla ödemeyi önerir.Mirasçılar tabloları kabul ederler.Sonuçta bu, kayıt dışı bir borç alacak ilişkisidir, ticari bir yanı yoktur. Beregovoy, tabloları verip borçtan kurtulduğunu düşündüğü sırada bir gazeteci durumu öğrenir. Olay basına yansır. Beregovoy ve ölen arkadaşının çocukları olayı olan biteni anlatır ve borcun temizlendiğini söylerler.'Ne var bunda' dedikçe...Ancak Fransız basını olayın üzerinde durmaya devam eder. Öncelikle bir siyasinin bir iş adamıyla, arkadaşı bile olsa para ilişkisine girmesi tartışılır. Borca faiz ödenmemiş olması da sorundur. Çünkü normal vatandaşlar ev alacakları zaman bankaya gider, kredi alır, fazini öder. Bir eski başbakanın normal vatandaşlara göre parasal bir avantaj sağlaması, karşıdaki kişi eski bir arkadaşı olsa bile doğru bulunmaz.Bu tartışma sürerken Pierre Beregovoy bir gün arabasını Seine Nehri kıyısında tenha bir alana çektirir. Şoföre ve korumasına beklemelerini söyler. Biraz yürür, sonra cebindeki tabancayı çıkarır ve intihar eder.Bu olayı hatırlaması gerekenler, hatta mesela olayın bir kupürünü her gün görebilecekleri bir yere asması gerekenler, bütün yüksek bürokratlar ve bütün siyasilerdir.Vali ile batık iş adamının bilet ilişkisi ortaya çıktığında da bu olay hatırlanmalıdır.Başbakan'in çocuklarının bir işadamı dostunun verdiği bursla ABD'de okumaları konuşulduğunda "ne var bunda" diyenlere de bu olay hatırlatılmalıdır.Türkiye'de bazı değerlerin tekrar öne çıkması gerekiyorsa, bütün o değerleri özetleyen olay budur. "Ne var bunda" diyerek hoşgörmek ile gerçek insani ve toplumsal değerleri benimsemek ve korumak arasındaki fark da tam bu olaylar arasında ortaya çıkıyor."Ne var bunda" diyenler baskın çıktıkça onurlu toplumsal değerlerin düzeni her gün biraz daha gerileyecektir. Bu düzen geriledikçe bursların yanına villalar, biletlerin yanına otomobiller eklenecek, "ne var bunda" diyenler çoğalacak. Bir gün herkes "ne var bunda" dediğinde de artık toplum için herhangi bir dönüş noktası kalmamış olacak...
ABD'deki Ermeni lobisi, Türkiye'ye Ermenistan sınırını açması için baskı yapılması yönünde harekete geçti. Amaç, Ermenistan'a uygulanan ambargonun sona erdirilmesi ve çok ağır ekonomik zorluklar içindeki bu ülkeye nefes aldırılması.Ermenistan bugünkü durumuyla ancak diasporadan gelen ekonomik desteklerle ayakta duruyor. Türkiye'den giden birçok ürün de çeşitli mafyaları zengin ederek Ermenistan'a ulaşabiliyor.* Tıpkı Kuzey Irak ya da Kürdistan özerk yönetimi gibi, Ermenistan'ın da dışarıya açılabilmesi için tek kapı Türkiye. Bu iki ülke için de Türkiye ile iyi ilişkilere sahip olmak hayati önemde.* Kuzey Irak Kürt yönetimi ile ilgili sorun çok açıktır: PKK gibi terörist örgütlerin bu bölgede sağladıkları imkânların ortadan kaldırılması ve bunlara yasa dışı unsurlar, terörist muamelesi yapılması.Ermenistan'la ise özetle iki sorun var. Birincisi ambargoya neden olan Karabağ işgali, diğeri ise Türk halkını rahatsız eden "soykırım" tartışmasıdır."Soykırım" tartışmasında bütün Batılı kamuoyu ve siyasi güçlerin Ermeni diasporası tarafından etkilendiği ortada. Bu tartışmayı bugüne kadar yapıldığı şekliyle sürdürmenin Türkiye'yi hep sıkıntıya soktuğuna da kuşku yok.* Ermenistan ile iki devlet ve iki halk arasında kurulacak yeni ilişkiler bu tartışmayı da gerçek, olması gereken mecraya sokacak önemli bir unsurdur.Net bir seçenek varTürkiye, Karabağ işgali dolayısıyla Ermenistan'a ambargo uyguluyor. Ermenistan işgali altındaki Karabağ Azerbaycan toprağıdır.Türkiye, Azeri yönetiminin ve halkının duyarlılığına uygun davranmış ve en kati biçimde onların yanında yer almıştır.* Buna karşılık Azerbaycan, Kıbrıs sorununda aynı tavrı göstermedi. KKTC'yi tanımamıştır, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'yle diplomatik ilişkisi vardır. Attığı tek adım, geçen hafta Erdoğan'ın Bakü gezisi arefesinde KKTC pasaportlarının tanınması olmuştur.Bu, Türkiye açısından önemli bir sorun. Çünkü Türkiye bir taraftan Kıbrıs Türk toplumuna KKTC'ye uygulanan ambargoların kalkması için uğraşmakta, diğer yanda ise Ermenistan'a ambargo uygulamakta.Türkiye'ye "ılımlı İslam" modelleri çizerek İslam dünyasına liderlik etme umutlan tam anlamıyla hayaldir. Buna karşılık Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafyada, kendi yakın çevresi ile ekonomik ilişkilerini geliştirerek gerçek bir bölgesel lider olmasının bütün yolları açıktır.Fransa ile Almanya bir yüzyılı savaşarak geçirdiler, son savaşın ardından ekonomik ilişkilerle işe başladılar, Avrupa Birliği'nin iki öncüsü olarak bütün geçmişi gömmeyi başardılar.Türkiye'nin Yunanistan ile sık sık soğuyan ilişkileri de ekonomik düzeyde sağlanan gelişmelerle yeni bir aşamaya ulaştı. Aynı politikayı Ermenistan ve Kürdistan'a yönelik olarak geliştirmemek için gerçek bir neden yoktur. Tabii ki bu iki ülkenin yöneticilerinin de bunun bilincinde olmaları koşuluyla.