Amerika karşıtlığı

8 Haziran 2005

Amerikan yönetimleri, yönetici kadroları halklardaki Amerika karşıtlığına alışıktır. Onların önem verdiği, diğer ülkelerdeki yönetimlerin tavrıdır.Başbakan Erdoğan'ın Amerika gezisinin amacı da bu. Amerikan yönetimine birinci ağızdan "AKP yönetiminde bir Amerikan karşıtlığı yoktur. Tam tersine, ABD'nin Ortadoğu ve dünya politikalarında tam bir görüş birliği içindeyiz" denilmiştir.Amerikalılar meselelere düz ve basit bakarlar. Bu sözün "gereğinin" yapılmasını doğrudan ve en açık şekilde isterler.* Bush-Erdoğan görüşmesinde bu açıklık büyük olasılıkla yer almamış, genel ve karşılıklı övücü sözlerle durum geçiştirilmiştir.Başbakan, daha önce açıkladığı gibi kendi yönetiminde bir ABD karşıtlığı olmadığını ve ABD'nin ana politikalarına katıldığını söylemiş, buna karşılık Kıbrıs ve PKK konularındaki talepleri iletmiştir. * Erdoğan'ın Amerikan yönetimine verdiği sözlerin ve taahhütlerin nasıl yerine getirilebileceği önemlidir.Amerikan yönetiminin tersine Erdoğan, Suriye'nin kendi haline bırakılması ve iç gelişmelerle doğal olarak değişim yaşaması gerektiğini düşünmektedir.Bush yönetimi ise Ortadoğu'yu "bizden olanlar ve bizden olmayanlar" diye ikiye ayırmıştır. "Bizden olmayanların" arasında Suriye ve İran da vardır ve Irak'taki gelişmelere bağlı olarak Amerikan yönetiminin bu ülkelere ilişkin yeni adımlar atması beklenmektedir.Zor dönem ve AKP...* Ankara'nın bu konuda yaşayacağı güçlükler zaman geçtikçe artacak ve Amerikan yönetimi Erdoğan'ın sözlerini somut olarak kanıtlamasını isteyecektir.Bunun içinde Suriye'nin ekonomik olarak biraz daha sıkıştırılması yönünde adımlar vardır ve Türkiye'nin buna katılması beklenecektir.Aynı şekilde İran üzerinde yeni baskılar kurulduğu zaman da Türkiye'ye bazı talepler gelecektir.Hükümet, bu meseleler ortaya çıktıkça "bunalmaya" daha fazla aday bir dalgalanma içinde olduğunun işaretlerini veriyor.Başbakan'ın Amerika gezisinin ardından "büyük başarı," "her konuda anlaştık," "çok samimi davrandılar," üslubu yine tekrarlanacaktır. Ama gerçek durumun böyle olamayacağı da biliniyor.* AKP hükümeti, Irak savaşının başında "yan çizdiği" için Bush yönetimi tarafından "kuşkulu listesi "ne konulmuştur. Bu gezi o listeden çıkarılmaya yetmeyecektir. Ve hem bu listeden çıkmak hem de Türkiye'yi zora sokacak politikalardan kaçınmak büyük bir siyasi ve diplomatik ustalık gerektirecektir.Bu ustalığa AKP hükümetinin sahip olduğunu söylemek de biraz fazla iyimserlik olur.Düzeltme ve açıklamaDünkü yazımızda Kuzay Irak'ta Kürt yönetiminin durumu ele alınırken bir dil alışkanlığı nedeniyle "Musul ve Kerkük" ifadesi yer almıştır. Tabii ki Musul'un Kuzey Irak'taki durumla bir ilgisi yoktur. Özür dileriz. * Buna karşılık Kerkük'ün bir "Kürt şehri" olması ve önemli petrol bölgesinde Kürtlerin egemenliği konusundaki ifade, "fiili" durumu anlatmak için kullanılmıştır. Bu konuda henüz yasal bir "teyit" yoktur, ancak fiili durumun bu şekilde özetlenmesi bizce doğrudur.

Devamını Oku

Amerika ve Kürtler

7 Haziran 2005

Başbakan'ın ABD gezisinin ana gündem maddelerinden biri Kuzey Irak ve PKK sorunu olarak açıklandı. Türkiye'nin Amerikan yönetiminden isteği, açık olarak bu bölgedeki PKK askeri varlığına son verilmesidir.Bu konudaki talep ve tartışmalar yeni değil. Amerikan yönetimi de Irak savaşında kendisine "stratejik" ve "sadık" ortak seçtiği Kürtlerle uyumunu bozmak istemiyor.* II. Dünya Savaşı sonrasında bölgedeki milliyetçi Kürt hareketleri varlıklarını ve etkinliklerini sürdürmek için bazen Sovyetler Birliği'nin, bazen de ABD'nin yanında olmuştur.Bir tarafta Barzaniler diğer tarafta Talabaniler Türkiye-İran-Irak üçgeninde tutunabilmek için her zaman büyük bir güce yaslanmıştır.Şu anda da durum aynı. Sovyetler'in dünya etkinlik savaşından çekilmesinden beri tek büyük güç olarak kalan ABD, Kürtlerin vazgeçemeyecekleri müttefik durumunda.* Bu denge içinde Amerikan yönetiminin PKK'ya karşı askeri tedbir alması çok güçtür. Kuzey Irak'taki Kürt yönetiminin de kendi içinde sağladığı zor barışı ve uyumu bozacak bir şey yapması mümkün değildir.Geleceğin Irak'ında, adı ister federasyon ister konfederasyon olsun, Kürtler bağımsızlığa çok yakın bir konum elde etmek üzere. Onların da kendi içlerindeki dengeyi bozmaları beklenemez.Türkiye'nin kararlılığıMusul ve Kerkük'ün Kürt şehirleri olarak tescil edilmeleri bu önemli petrol bölgesinin tam anlamıyla Kürt yönetimine geçtiğinin ilanı olmuştur.PKK Türkiye için sorun olmaya devam ediyor. Kürt asıllı Türk vatandaşlarının önemli bölümünün silahlı eylemlere karşı açık tavır almaları Türkiye'nin iç barışı açısından temel unsurdur. Ancak PKK bu barışı çiğneme yönünde faaliyet gösteriyor. Bu durumda PKK'yı hem Türkiye'de hem Kuzey Irak'ta pasifliğe yöneltecek asıl unsur Türkiye'deki demokratik gelişimin sürmesidir.* İkinci önemli unsur da Kuzey Irak'ta kurulmuş fiili Kürt yönetiminin Türkiye ile yakın işbirliğini ana politika olarak benimsemesidir. Tabii bunun için güven verici adımları iki tarafın da atması gerekiyor.Avrupa'nın sınırlarının Türkiye ile birlikte Kuzey Irak'ı da içine alacağı bir "manevi" yapının oluşması bizi silahlardan, savaşlardan kurtaracak, Kürt halkının geleceğini de güvence altına alacaktır.Bu yolda asıl aktör ve yönlendirici güç de ABD yönetimi değil Türkiye'nin ufuklarıdır.

Devamını Oku

Halkın yetkisi

7 Haziran 2005

Başbakan son konuşmalarında sürekli olarak "halkın verdiği yetkiye" dayanarak toplumsal uzlaşma aramalarına gerek olmadığını savunuyor.Halkın verdiği yetkinin sınırlarını Anayasa çizer ve bu yetkinin hangi organlar tarafından kullanılacağını da açık olarak gösterir. "Yetkinin" çerçevesine bütün anayasal kurumlar girdiği gibi Cumhurbaşkanı da giriyor. Cumhurbaşkanı'nı da halkın yetki verdiği Meclis seçiyor.Parlamenter sistemde işleyişin temeli, yargının da yer aldığı böyle bir güçler ayrılığıdır. Mantığı da bütün güçlerin aynı anayasal çerçeve içinde birbirlerini denetleme dengesinin gözetilmesidir. Bu denge bir "çatışma" dengesi değil birbirini "denetleme" dengesidir. Yargıtay bunun için vardır, Anayasa Mahkemesi bunun için vardır. Ve ayrıca geleneklerin, teamüllerin oluşturduğu yazılı olmayan kurallar sistemi vardır. Her şeyin Anayasa'ya yazılması gerekmez.Örneğin "Cumhurbaşkanı ve eşi, Başbakan ve eşi şöyle giyinir" diye bir madde yazılması, o makamlara aday olanlar için adeta hakarettir. Ama Anayasa'da böyle bir madde olmadığı için geleneklerin, toplumsal hassasiyetlerin dışında davranmak hakkı olduğunu düşünmek, "halk yetki verdi" gerekçesiyle de mümkün değildir.Bugünkü demokrasi anlayışında halkın 4-5 yılda bir oy verip evine çekilmesi, o dönem için yetki alanların da istedikleri gibi at koşturması yok. Tam tersine, "sivil toplum örgütleri" denilen organlar aracılığıyla halk "yetki denetimini" sürekli olarak kullanabiliyor.Hükümetin, aslında halkın "emrinde" olan bürokrasiyle ilişkisi de böyle bir denetim ve paylaşım üzerine kurulmak durumundadır.Bürokrasi, hükümetin emrindeki memurlar topluluğu değil, halka hizmet etmekle yükümlü, siyasi iktidarın politikaları çerçevesinde çalışan bir örgüttür.AKP'nin üst yönetiminde bu örgütü parti örgütü ile karıştırma eğiliminin de oldukça güç kazandığı, Başbakan'in çeşitli beyanlarından anlaşılıyor."Halkın verdiği yetki"nin "her şeyi yapma" hakkını kapsadığı mantığı bugünkü özgürlükçü demokrasi kavramı içinde yer almıyor. Bu mantık demokrasinin emekleme döneminde olduğu geçen yüzyılın ilk bölümüne ait.Ankara'da ciddi bir "demokratik sistem" eğitiminin şart olduğu bir kez daha ortaya çıktı.Demokrasi nedir? Parlamenter demokrasi nedir? Anayasa ne işe yarar, ne için yazılır? Halkın yetkisi ne anlama gelir?Bu soruların cevaplarını hukuk, siyasal ya da diğer toplumsal bilim eğitimi görenler bilir. Ama Ankara'daki bazı etkili ve yetkili zevat henüz bu bilgilere ulaşmış gibi görünmüyor.

Devamını Oku

Kadrolaşma

6 Haziran 2005

Serbest seçimlerle "kısmi" demokrasiye geçildiğinden bu yana iktidar ve muhalefet partileri arasında bitmeyen çekişme konusu "kadrolaşma" dır.Muhalefette olan iktidardakini "kadrolaş-makla" suçlar, iktidar, kendini savunur. Yer değiştirdikleri zaman roller de değişir. Suçlayan savunan olur, savunan da suçlayan.Şu anda ise Ankara'da bu çekişmenin tarafları iktidar ile muhalefet değil, Başbakan ile Cumhurbaşkanı.İktidara geçen siyasi partinin, bütün kamu görevlerini kendine yakın bulduğu bürokratlar ile doldurması, demokrasi kavramının bugünkü anlamını kazanmasından önceki döneme ait bir iştir. Hatta ABD'de bu duruma verilen isim "spoil system" yağma sistemi olmuştur. İki partiden hangisi iktidar olursa bütün devlet tad-rolarını kendi kafasına göre değiştirirdi.Bu alışkanlığın terk edilmesinin nedenlerinden biri, devlet bürokrasisinin ağır biçimde siyasileşmesidir. Bu sistemde bürokratlar üçe ayrılır: Kendi partisinin gelmesini kızakta bekleyenler, kendi partisinin gitmesini koltukta bekleyenler ve onların arasında durmaya çalışanlar.AKP hükümetinin göreve geldiğinden bu yana yaptığı atama 76 bin olarak açıklandı. Bunların 32 bini "açıktan", 11 bini yer değiştirme, 32 bini sözleşmeli yeni atama olarak yapılmıştır.Bu büyük bir sayıdır. Üstelik bu atamaların çok önemli bölümü kilit noktalar sayılabilecek görevlere yapılmıştır.Sınırı da var süresi de Cumhurbaşkanı, en başından beri bu atama sistemine karşı durdu. Hükümetin buna karşılık bulduğu yöntem de, eskiden de kullanılmış olan "vekaleten atama" oldu. Şu anda Ankara'da en üst düzeyde görev yapan onlarca kamu görevlisi "vekaleten" çalışıyor.Görevde kalmasının ya da girmesinin tümüyle siyasi iktidar değişikliğine bağlı olduğunu bilen bir kamu görevlisinin nasıl çalışacağını tahmin etmek Ankara'yı bilmeyenler için bile zor değildir.Partiye ya da partilere ve siyasi gelişmelere bağlı ve bağımlı bir yapının sakıncalarını da tekrarlamaya gerek yok.Ancak AKP'nin seçtiği yol, Ankara'da ve bütün kamu örgütlerinde her şeyin tümüyle kendisine bağlı olmasıdır. Bu, hem bir güvensizliği gösterir hem de normal bir çalışma düzeni konusundaki eksikleri.AKP, siyasi yapıdaki "seçenek yok" yanılsamasına uygun olarak en az bir dönem daha iktidarda kalacağı inancıyla hareket ediyor ve buna göre bir kadrolaşma faaliyeti yürütüyor.Bu konuda tek engel olarak görülen Cumhurbaşkanı Sezer'in görev süresinin tamamlanmasına daha iki yıl var. Bu da bundan sonra önemli bütün atamaların yine "vekalet" sistemiyle yürütüleceği anlamına gelir.Eğer iki yıl sonra Çankaya Köşküne Tay-yip Erdoğan ya da "AKP'li" biri çıkarsa bütün bu atamalar "asalete" çevrilir olur biter, diye baktıkları da anlaşılıyor.Erdoğan sürekli olarak "halktan aldıkları yetkiden" söz ediyor, siyasal sistemin diğer "güçleriyle" uzlaşarak yönetme niyetinde olmadığını belirtiyor.Akıllardan hiç çıkmamalıdır: Halkın verdiği yetki asla sınırsız ve süresiz değildir.

Devamını Oku

Gerek kalmadı

4 Haziran 2005

Hazreti Ömer, bir gün işsiz birini yanına çağırdı. Adama "iş istiyor musun" diye sordu. Adam önce kabul ettiğini belirtir şekilde saygıyla eğildi, sonra ne iş yapacağını sormadan bekledi."Her sabah yanıma geleceksin" dedi Hazreti Ömer "ve şöyle diyeceksin: Ölüm var ya Ömer... Unutma ölüm var...""Anladım" dedi adam.Ve ertesi sabah işe başladı.Sabah Ömer kalkmadan kapısına gitti, beklemeye başladı. Ömer kapıdan çıkarken yanına yaklaştığında söylemesini istediği sözü söyledi:"Ölüm var ya Ömer... Unutma ölüm var..."Ömer adamın söylediği iki cümleyi dinledi, sonra kesesinden bir altın çıkardı, adama verdi ve adam da çekilip gitti.Ertesi sabah ve sonraki sabahlarda da bu sahne hep aynı şekilde tekrarlanmaya devam etti.Çevredekiler çok geçmeden bu durumu fark ettiler. Olup biteni şaşkınlık ve merakla izliyorlardı. Ama hiç kimse Hazreti Ömer'e ne olup bittiğini soramıyordu.Adamcağız da her sabah iki cümlesini söylüyor, bir altınını alıp gidiyordu.En sonunda birisi dayanamayıp, Hazreti Ömer'e sordu:"Ya Ömer! Bu adam her sabah kapında bekliyor, dışarıya çıktığında sana bir cümle söylüyor ve sen de ona her sabah bir altın veriyorsun, çok değil mi?"Hazreti Ömer "Hayır" diye cevap verdi; "çok değil, çünkü onun söylediği cümle benim o günkü kararlarım için en önemli cümledir..."Aradan aylar geçti. Hâlâ her sabah aynı olay tekrarlanmaktaydı. Hazreti Ömer her sabah aynı söze kulağını uzatıyor, adama altını veriyor sonra işlerinin başına gidiyordu.Bir sabah, adam yine kapısında beklemekteyken Hazreti Ömer dışarı çıktı fakat adamı konuşmadan durdurdu:"Al bu bir altını ve git, bundan sonra gelmene gerek yok..."Adam böyle hafif bir işten iyi para kazanmaya alışmıştı, o yüzden sormadan edemedi: "Neden ya Ömer?" "Çünkü" dedi Hazreti Ömer, "Bu sabah aynada sakalımda bir beyaz tel gördüm. Artık senin bana o sözü söylemene gerek yok. Ben her sabah o beyaz teli ve sonra çoğalan beyaz telleri gördükçe o sözü kendi kendime hatırlayacağım..."

Devamını Oku

Yanlış sevinç

3 Haziran 2005

Fransa ve Hollanda'daki halkoylamalarında Avrupa Birliği anayasası anlaşmasına "hayır" çıkması Türkiye'de bazılarının erken sevinmelerine yol açtı.Bu iki ülkede de anayasa tartışılırken, birliğin büyümesi ve Türkiye'nin adaylığı da yoğun şekilde konuşulmuştu. "Hayır" oylarının ağır basmasında birinci unsur olmasa da Türkiye ve İslam'ın etkili olduğunu kabul etmek gerekir.* Fransa, büyük Müslüman göçmen kitlesi ve Cezayir dolayısıyla siyasi İslam konusunda en hassas Avrupa ülkelerinden biridir.* Hollanda'da ise geçen yıl bir sinema yönetmeninin fanatik İslamcılar tarafından öldürülmesi bütün ülkede aynı kaygıları uyandırmıştır.* "Hayır"ın kaynaklarından bir diğeri, Avrupa Birliği'nin geleceğinin güçlü bir federatif yapıya sahip olmasını savunanlar ile nispeten gevşek, ulusal özellik ve egemenlik alanlarının daha fazla kısılmadığı bir "konfederasyon" öngörenler arasındaki tartışmadır.İki ülkede "hayır" oyu çıkmasının nedenlerinden biri de her ikisinde de sürmekte olan ekonomik sorunlar ve özellikle işsizliktir. Her ikisinde de radikal sağ partiler, çalışan kitledeki işsizlik kaygısını iyi kullanmışlardır.O tez sadece hayalOrtalama çalışan tarafından Avrupa Birliği'nin büyümesi, özellikle Türkiye'den daha ucuz işgücü gelmesi ve işsizlik sorununun daha da büyümesi olarak görülmüştür.Türkiye'de, kendilerini sağcı ya da solcu diye adlandırmış, AB üyeliği ya da bu üyeliğin gerektirdiği ileri standartları istemeyen kesimler için de bu bir sevinç konusu olmuştur.Avrupa halklarının "Türkiye'ye hayır" demeleri bu kesimler için "Avrupa zaten bizi istemiyor" görüşünün kanıtı olacağından bir "umut kapısı" olmaya devam ediyor. Ne zaman Avrupa halklarında herhangi bir nedenle Türkiye karşıtı duygular yükselse bu kesimler seviniyor.Ne var ki bu kesimlerde hakim olan, iki ülkede anayasaya hayır çıkmasının Avrupa Birliği'nin gelişmesini durduracağı, hatta birliğin dağılmasına kadar gidebilecek bir süreci başlatacağı sanısı tümüyle bir hayaldir.* Fransa'da faşist Le Pen dışında ülkenin AB'den aynlması gerektiğini savunan yok. Avrupa'nın hemen bütün ülkelerinde bulunan faşizan sağ partiler ve bazı radikal sol örgütler dışında AB'ye tümüyle karşı çıkan herhangi bir siyasi örgüt bulunmuyor.Dolayısıyla, Türkiye'deki Avrupa Birliği düşmanları biraz erken sevindiler.

Devamını Oku

Kulak ve telekulak

2 Haziran 2005

VATAN'ın haberiyle gün ışığına çıkan telefon izleme olayı kurcalandıkça gerçek boyutlar ortaya çıkıyor.Gerçek boyut şuymuş: Telefon ve her türlü haberleşme, "kitabına uydurularak" ve son derece yaygın şekilde izleniyormuş.Son birkaç yıldır gazetelere yansıyan türlü çeşitli telefon kayıtlarına bakılınca, bu imkânı sadece Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) kullanmadığı da anlaşılıyor.MİT'in böyle izlemeler için gerekli teknolojik yapıya sahip olması ve dinleme imkânını tümüyle keyfi, siyasi olmayan ve hukuki gerekçeleri açık şekilde kullanması doğaldır.* Doğal olmayan, her teknolojik altyapıyı kuran birimin böyle bir izleme imkânına sahip olması.Gizli dinlemenin hukuki altyapısı ileri ülkelerde de çok uzun tartışmalar sonucu oluşmuştur. Buna göre gizli dinleme ve izleme için hukuki gerekçelerin sağlam olması şarttır.* Yani izlemeyi yapacak kamu birimi yargıya talebini çok açık şekilde yapacak, izlemenin nedeni ve sınırları çok açık olarak belirtilecek ve buna göre yargıdan onay alınacaktır.Türkiye'de de mevzuat belli ve bu süreci öngörüyor. Ancak her konuda başvurduğumuz "esnetme" yeteneğimiz böyle açık bir hukuki durumda da ortaya çıkıyor.O irade var mı?En ileri yasaları yapmak, bunları Meclis'te kabul edip Resmi Gazete'de yayınlamak yermiyor. Bu yasalara uyma, gerçekten uyma iradesinin öncelikle kamunun her kesiminde egemen olması gerekiyor.* Devlet her zaman güçlüdür. Ve yasalar sadece vatandaş için değil, devletin gücünü kullanmasının sınırlarını belirlemek için vardır. Yasalar, devletin gücünü kullanmasının sınırlarını çizer ve bu sınırlar her zaman vatandaşın korunmasını sağlar.Gizli dinlemenin, bugünkü teknolojik düzeyde çok kolaylaşmış olması tabii ki her zaman birileri için çekici bir durum.* Bu çekiciliğe rağmen devlet kendini sınırlayabiliyor ve her türlü keyfiliği önleyecek bir şekilde çalışıyorsa, onun adı "demokratik hukuk devleti"dir.Diğerinin adı belli. Ve Türkiye'nin bugünkü sancıları sonuçta dönüp dolaşıp aynı noktaya, birinden diğerine geçiş sıkıntılarına dayanıyor.Kabinede revizyonHükümette değişiklik uzun süredir bekleniyordu. Böyle bir değişikliğin hükümete gerçekten taze kan katması, "yorgunluk" işaretlerini giderecek bir imkân olarak kullanılması bekleniyordu.Ancak Başbakan Erdoğan bunu yapmadı, küçük bir "revizyon" ile yetindi.* Başbakan için bu konudaki güçlüğün AKP'nin çeşitli kanatları arasındaki hassas dengeden kaynaklandığı biliniyor.Bir parti liderinin, başbakanın bu dengeleri hesaba katması doğaldır. Ancak kendisini bu dengeler içine hapsettiği takdirde yönettiği örgütlerin, parti ve hükümetlerin de aynı dengeler içinde hapis kalmasına yol açar.Hükümetteki küçük değişikliğe bu açıdan bakıldığında iyimser yorum yapmak zorlaşıyor.

Devamını Oku

Kendini yönetememek

1 Haziran 2005

Siyasi yorgunluk, ufuk ve vizyon kaybının sonucudur. Bir siyasi hareket ya da parti, vizyonuyla ilgili tereddütlere düştüğü zaman, plan ve programda tereddüde düştüğü zaman yorgunluk belirtileri göstermeye başlar.Türk Ceza Kanunu ile ilgili durum, tipik bir yorgunluk belirtisidir. Hükümet, böyle önemli bir reformun neden yapıldığı konusundaki dayanaklarını zihninde canlı tutmayı başaramamıştır.* Siyasi iktidar bu zihinsel canlılığı kaybetmişse, dalgaların içinde kendi iradesinin dışında sürüklenen bir gemiye dönüşür.Gemi vardır. Kaptan vardır. Dümen vardır. Tayfalar vardır. Ama gemi kendi başına sürüklenir. Ya gemiyi yönetenler hava değişimlerini öngörmemişlerdir ya da zaten öngörecek donanıma sahip değildirler.* Avrupa Birliği konusunda kararlı olan iradenin zaman zaman buharlaşmasının yarattığı sonuçlar belli. Bu iradenin Ankara'da irtifa kaybettiğini hissedenler hemen ortaya çıkar, çıkıyor da. Kitap toplatan kaymakamlar, şiir okuyan çocuğu gözaltına aldıran kaymakamlar bu irade boşluğunun ürünleridir. Her fırsatı kullanarak radikal milliyetçi ajitasyon yapanların ortalığı sarması yine bu irade kaybı sorununun ürünüdür. Kendisini vatandaş olarak ayrı, bakan olarak ayrı gören kişilerin hükümette bulunması da yine aynı sıkıntının sonuçlarından biridir.Yorgun siyasiler toplumu da yorarSiyasi yapılar her zaman yorulabilir. Bunun birinci ilacı da kadronun yenilenmesi, yapıya gerçek taze kan katılmasıdır.Bu yapılmadığı takdirde yapının tam anlamıyla "dağılması" ve siyasi parçalanma gündeme gelir. Çünkü sürüklenen gemi, hakim olunmadığı takdirde kaçınılmaz olarak bir yerlere bindirecektir.* Avrupa Birliği hedefi, basit bir üyelik statüsü edinme projesi değildir. Bir uygarlık projesidir. Türkiye için, kaybedilmiş yılların telafisi projesidir. Türkiye'nin toplumsal, hukuki, ekonomik ve siyasi bakımdan "ikinci sınıf" konumundan çıkarılması projesidir.Bunun için de temel koşul siyasi yapıdaki dinamizmin sürmesidir. AKP ise bir süredir tam tersi işaretler veriyor. Ve bu projeyi yürütecek olan iktidar partisinin kafasının karışık olması, ne yazık ki yeni zaman ve enerji kayıplarının habercisi.* Türk Ceza Kanunu'nun bugünkü şekliyle yürürlüğe girmesi bu kafa karışıklığının çok açık bir örneği olarak önümüzde duruyor. Yapılan düzeltmeler durumda bir değişiklik olmadığını ortaya koydu.Siyaset yorgunluk kaldırmaz. Yorgun siyasiler de bütün toplumu yorar.

Devamını Oku