Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özkök'ün önceki gün yaptığı konuşmada üzerinde durduğu çok önemli bir konu da "etnik çatışma" ihtimaliydi.Türkiye, eğer 2005 yılında böyle bir ortama sürüklenirse, kendisini değil Suriye, doğrudan Afganistan, Pakistan konumunda bulur. Bunu görmemek mümkün değil. O halde ancak Türkiye'yi "ileride yeniden doğmak üzere" en dibe göndermek isteyenlerin böyle bir amacı olabilir.Türkiye'de Kürt milliyetçiliği Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren hep vardı. Bu "milliyetçi" hareketlerin Cumhuriyetin ilk yıllarında büyük olasılıkla Batılı teşviklerle giriştikleri isyan hareketleri ise Kürtlere karşı ciddi bir güvensizlik yarattı. Bunun ardından da "Kürt yoktur" dönemi geldi. 1960'ların sonunda milliyetçi Kürt hareketlerinin "Devrimci Doğu Kültür Ocakları" adıyla örgütlenmeleri ve büyük mitingler yapmaları karşı tedbirleri getirdi ve PKK isyanına kadar bu ortam yaşandı.* Şu anda Türkiye'nin ulaştığı "demokrasi" ve "insan hakları" aşamasında "Kürt hakları"ndan, kültürel haklardan söz etmek, bunları tartışmak mümkündür.Yaşanmış onca acılı dönemin ardından bu gelişmenin bütün ülke için en "hayırlı" durum olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.Düşünmek bile kâbusŞimdi karşımızda gelen soru, milliyetçi Kürt hareketlerinin bugünkü demokratik gelişmeleri "nasıl zorlayacakları...""Etnik çatışma" sözü de bu noktada gündeme geliyor. 1980'lerde PKK'nın yürüttüğü milliyetçi Kürt isyanının karşılığı, Türk tarafında da radikal milliyetçi duyguların gelişmesi oldu.Buna yakın bir duyarlılık "bayrak yakma" kışkırtmalarıyla tekrar gündeme getirilmiş bulunuyor.* Tırmanışı başlatan olaydaki, Mersin'de iki çocuğun eline bayrak verip "yakın" diyen kişinin kimliği henüz "tespit edilmedi."Ama sonuç alınmış ve radikal bir milliyetçi dalganın sokaklara taşması sağlanmıştır. Bu da, örneğin Gönen'de görüldüğü gibi, herhangi bir konuda yapılacak bir provokasyonun büyük toplumsal çatışmalara dönüşmesi tehlikesini ortaya çıkarmıştır.Ortam böyleyken, milliyetçi Kürt hareketlerinden gelecek provokasyonlar da yangını bir anda bütün ülkeye yayabilir.* Yangın çıkarmayı deneyenlerin ve Türkiye'yi tekrar bir "iç savaş" ortamına sokmak isteyen milliyetçi Kürtlerin de bulunduğu gizli bir şey değil. Bunlar, büyük bir çatışma ortamında ABD ve Avrupa'dan gelecek desteklerle "ileri sonuçlar" alma peşindedir.* Akılsız Kürt milliyetçiliği ile sokağa çıkmış radikal Türk milliyetçiliği arasında kalacak bir Türkiye'yi düşünmek bile en büyük kâbus.Genelkurmay Başkanı'nın uyarısını herkes çok ciddiye almak ve yangına yol açabilecek her türlü davranıştan kaçınmak zorundadır.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök dün Harp Akademileri'nde uzun bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın içeriğinde, özellikle "dışa" dönük uyarılar yer aldı.Ancak konuşma bir "dış politika" konuşması değildir, içeriğinde Türkiye'nin, siyasi iktidar tarafından yürütülmesi gereken "tüm" politikalarıyla ilgili olarak en yetkili askerin görüşleri bulunmaktadır.Orgeneral Özkök'ün görüşleri içinde yer alan Avrupa Birliği tanımına, "Batı'nın değerleri" vurgusuna bakıldığında, Türkiye'nin ana siyasi çizgileri itibariyle Silahlı Kuvvetler'de "esas olarak" farklı bir tavır olmadığını görülüyor.* Türkiye'nin AB üyeliğinin "seçkin ülkeler topluluğu arasında yerini alması" olacağını söyleyen Ozkök'ün çizdiği Türkiye, Suriye değildir, Irak değildir, İran hiç değildir.Konuşmanın içeriğindeki siyasi iktidarın doğrudan alınabileceği tek unsur, "dinci kadrolaşmaya" dikkat çekilmesidir. Ancak bu konuşmanın önemi, içeriği kadar "yapılmış olması"ndadır.Batı nasıl görecekKonuşma yeri Harp Akademileri'dir. Konuşma yapılan topluluk, geleceğin kurmay subaylarından oluşmaktadır. Ve Genelkurmay Başkanı'nın konuşmasındaki bütün unsurlar kurmay subayların doğrudan ilgi alanı içinde yer alacak konulardır.Genelkurmay Başkanı'nın konuşması, çağrılan kameralar ve canlı yayın ekipleriyle, bütün haber programlarında ilk haber olmasıyla "başka" bir anlam kazanıyor.Yani konuşmanın iletilmek istendiği kişiler sadece kurmay adayı subaylar değil, bütün Türk halkıdır.* Ve Silahlı Kuvvetler'in halka doğrudan mesaj iletme ihtiyacı duyması da kendi başına önemlidir.Bu "halka açık" konuşma dünyanın siyasi merkezlerinde yine Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyasetteki ağırlığının bir göstergesi olarak görülecektir.Belki Orgeneral Özkök, bu mesajı da vermek istemiştir.Genelkurmay Başkanı'nın ülkenin bütün önemli iç ve dış sorunları hakkında bir "sivil hükümet yetkilisi" tarzında görüş belirtmesi, Türkiye'nin hedef olarak benimsediği Bati demokrasilerinde artık "doğal" bir durum olarak görülmüyor.* Böyle bir konuşma yapılması ihtiyacının belirmesine AKP hükümetinin birçok ana meselede, ipleri elinde tutar halden çıkmasının ve yaşanan dalgalanmanın yol açtığı yorumu da yapılacaktır.Boşuna heyecan olur...Gerçekten Başbakan her konuda; tekstil sektörünün sorunlarından futbola kadar her konuda konuşmasına rağmen ipleri elinde tuttuğu ve ülkeyi ana gündemler çerçevesinde yönledirdiği izlenimi vermekten uzaktır.Ankara'da "asker" sözcüğü sık sık geçmeye başladığında en çok işitilen cümle, "Siyasette boşluk olmaz" cümlesidir.Ancak şu anda, hükümetteki çeşitli dalgalanma ve tereddüt görüntülerine rağmen büyük bir boşluk olduğunu söylemek de mümkün değil.Başbakan bugün Trabzonspor yöneticilerini kabul etti, sonra havaalanında Beşiktaş Teknik Direktörü'yle ilgili tartışmaya "ben de zenciyim" diyerek katıldı, ardından da Afganistan'a gitti.O sırada Orgeneral Özkök, Harp Akademileri'de konuşuyordu. Bu görüntü dolayısıyla tekrar askerin odak noktasında olduğu bir siyasi gerilim ortamına yönelme özlemi çekenler heyecanlanmış olabilir. Ama bunlar Ozkök'ün konuşmasının içeriğini iyi okurlarsa, boşuna heveslendiklerini de görürler.
Dün iki köşe yazısı yayınlandı. Bunlardan birisi emekli büyükelçi Gündüz Aktan imzasıyla Radikal Gazetesi'nde yer aldı. Başlığı: "Bunları Kendilerinden Kurtarın." Diğeri de İlhan Selçuk'un Cumhuriyet'te yayınlanan yazısı. Başlığı: "Ülkücülerin Durumu?"Gündüz Aktan "liberal aydın" olarak tanımladığı kişilerin savunduğu görüşlere, bunları zaman zaman tahrif ederek saldırıyor. Kızdığı da "liberal aydınlar"ın Kürt, Kıbrıs ve Ermeni meselelerinde "devlet"i eleştirmeleri.Gündüz Aktan bir devlet memuru olarak başarılı hizmetlerde bulunmuş, değerli bir büyükelçidir. Ama bu yazısındaki öfkeyi anlamak mümkün değil.Nasıl kurtarılacaklar?Aktan'a göre Türkiye Cumhuriyeti devletinin Güneydoğu politikası doğrudur.* Bu politikayı eleştirenler yapılan yanlışların bütün Güneydoğu'nun ve kurt kökenli Türk vatandaşlarının PKK ve benzeri örgütlere teslim edilmesi olacağını söylediler.Bugün ne oldu?Gündüz Aktan şöyle bir baksın. Uzağa gitmesine de gerek yok. Son Nevruz kutlamalarına bir baksın. Sonra elini kalbine koyarak söylesin.* Aktan bugüne kadarki Kıbrıs politikasını eleştirenlere büyük öfke duyuyor.O zaman bu politikalar sonucunda Rauf Denktaş'ın torununun bile Rum pasaportu ile dolaştığını da düşünmek zorunda.Gündüz Aktan, Ermeni meselesinde yine "biz" diye konuşuyor. Aktan kendisinden farklı düşünenlerin uyarılarını hiç izlememiş. Söylenen çok basit: Birileri bu meseleyi Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerine yıkmak istiyor, bu oyuna gelmemize yol açacak yanlışları yıllardır yaptık. Artık yapmayalım.Gündüz Aktan yazısının başlığını "Bunları Kendilerinden Kurtarın" diye atmış. Başlığın ne anlama geldiğini yazının sonunda görüyoruz:"Toplumda yeniden doğuş krizinin ne demek olduğunu, ölmek isteyenin katilini nasıl çağırdığını, Yunan tragedyasından ilkel bir Türk trajedisi yaratmak üzere olduklarını belki anlayabilirlerdi..."Benim ilk aklıma gelen, herhalde başkalarının da aklına gelmiştir ve aklıma gelen "şey" bir emekli büyükelçinin kastedebileceği bir "şey" değildir.* Gündüz Aktan Türkiye Cumhuriyeti'nin emekli bir büyükelçisi olarak Atatürk'ün "muasır medeniyet" sözünü de düşünmek durumunda olmalı. Türkiye'nin Suriye, Irak, İran, Pakistan olması mıdır Atatürk'ün sözünü ettiği muasır medeniyet?Vahim unutkanlık...İlhan Selçuk, yazısının başlığındaki "Ülkücülerin Durumu?" sorusuna "cevap verirken" şöyle yazıyor: Dincilik sağcılıktır, milliyetçilik-ülkücülük solculuktur.* İlhan Selçuk da birçok şeyi unutmuş. Başta Uğur Mumcu cinayetini, Abdi İpekçi cinayetlerini... Susurluk çetelerini, öldürülen, boğazlanan insanları unutmuş. Elinde Cumhuriyet Gazetesi olduğu için dayak yiyen, öldürülen insanları, Sivas'ta Madımak Oteli'ne canlı canlı yakılan insanları unutmuş. Halen "çeşitli" alanlarda faaliyet gösteren "ülkücü mafyalar"i görmezden geliyor. Linç girişimlerini de görmüyor. Yazıyı yazdığı sırada Gönen'de ne olduğunun bile farkında değil.Gündüz Aktan yazısını "Allah onları ve bizi korusun" diye bitirmiş.Bu iki yazıyı birbirinin ardından okuduktan sonra söylenebilecek bir tek söz kalıyor:Allah Türkiye Cumhuriyetini, Türk ulusunu ve hangi kökenden olursa olsun bütün Türk vatandaşlarını korusun.Buna çok ihtiyacımız var.
Bu, açık bir "aşağılama" cümlesi olarak sömürgecilerin Doğu'ya, sömürdükleri ülkelere bakışını gösteriyor. Ancak sorun yalnızca bu bakış tarzı değil, "Doğu"nun, özellikle yönetici sınıfların da bu "aşağılanma"yı kabul etmeleridir.* "Gelişmiş Batı'da olanın tümünün bizde olması gerekmez, bize birazı yeter" anlayışı, çeşitli dönemlerde ve çeşitli şekillerde sürekli olarak karşımıza çıktı, çıkıyor.Türkiye'yi yöneten kadroların, bir iki istisna dışında bu anlayışa boyun eğdiklerinin ve "nasıl olsa yapamayız" deyip yan çizdiklerinin örnekleri sayısızdır.* AKP hükümetinin de 17 Aralık'ta Avrupa Birliği tam üyelik görüşmeleri için tarih alınmasından itibaren "yılgınlık"tan ibaret bu anlayışın etkisi altına girdiğine ilişkin belirtiler çoğalıyor.Nasıl bir zamanlar birileri "Bize tam demokrasi fazla gelir" diyerek Türkiye'yi demokrasinin gerisinde kalmış koşullarda yaşamaya mahkûm ettiyse bugün de "Biz bu işi beceremeyiz" anlayışı Ankara'da dalga dalga yayılıyor. Bunu görmemek mümkün değil.Örneğin CHP yönetimi, Türk toplumunun Avrupa standartlarında bir toplum olabileceği inancını kaybetti ve "bu yola devam etmeyelim" cephesine geçti.AKP Hükümeti de bu yoldaki iradesinin kaybolduğuna ya da azaldığına ilişkin işaretler verdikçe bu "duygu" hızla "aşağıya doğru" yayılıyor.Bunun anlamı, toplumun çok geniş bir şekilde benimsediği "muasır medeniyet" hedefinin zaman içinde rafa kalkması ihtimalidir.* "Bu kadar yeter" düşüncesi tam anlamıyla teslimiyetçi bir ruh halinin ifadesidir. Ne yeter?* Ebediyen AB üye adayı olarak kalırız.* Bu arada biraz yabancı sermaye gelir, ekonomi biraz hareketlenir.* Demokatik hukuk devleti için bir sürü şey yapıldı, toplumun ve kurumların hazmetmesi zaman alacak, dolayısıyla bu noktada durabiliriz...Bu mantıkla Türkiye'nin nasıl hızla geriye gideceğini görmemek için ancak Ankara'nın karanlık bürokrasi koridorlarında kaybolmak gerekir.Yoksa, geriye giderken Türkiye'nin de tekrar karanlık dehlizlerde kaybolacağı çok açık.Yanlışlara devamErmeni soykırımı tartışmalarında bugüne kadar yapılmış olan yanlışlar ve bunlar nedeniyle yaşanan sıkıntıların farkında olmayanlar aynı yanlışlıkları sürdürüyor.Ankara'da dün 78 sivil toplum örgütü adına bir toplantı yapıldı. ATO Başkanı toplantıda konuşurken şöyle dedi "soykırım yaptığımızı iddia edenler." * Bu konuda konuşacak olanlara tekrar hatırlatalım: "Biz" yani Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkı soykırım da yapmadı kıyım da yapmadı, toplu ölümlere yol açan yanlış kararlar da almadı. Bunları yapanlar Osmanlı'yı batıran İttihat ve Terakki yönetimidir, suçlarını da yargı önünde itiraf etmişlerdir. Bırakın artık bu iddiaları üstlenmeyi.* Konuşmacı bir de "Anadolu'da Ermenilere ait toplu mezar yok" dedi. Nereden biliyor? Yarın birileri kalkar ve "şu şu bölgelerde Ermenilere ait toplu mezar var, biz buraları kazmak istiyoruz" derse bunu söyleyenler ne yapmayı düşünüyor?Türkiye'ye ve Türk halkına zarar böyle böyle verilmiştir ve konudan tamamen habersiz olanlar tarafından verilmeye devam ediyor. Yeter, susun artık.
Yorulma nerede, belli ve anlamak da zor değil: Avrupa Birliği "süreci"nin ne olduğunu gereğince sindirmemiş olanların yorulması her halükârda mümkün.Başbakan Erdoğan MÜSİAD Genel Kurulu'nda çok ağır bir söz söyledi: "AB'de birçok dayatmalar olduğu bellidir. Hatta bizi parçalamaya yönelik gayretler içerisinde önümüze tezler geldiği de oluyor..."Bu "bölücü tezler" in ne olduğunu söylememiş Başbakan, ama bazı tahminlerde bulunabiliriz:Kürtçe eğitim ve yayın konusu olmasa gerek. Çünkü Kürtçe yayın yapılabiliyor. Kürtçe kurslan da açıldı, hatta aralarında öğrenci yokluğu nedeniyle kapanma eşiğine gelenler var.Bu "bölücü tezler" sözüyle, örneğin "azınlıklar" meselesinin kastedildiğini düşünebiliriz. Evet, Türkiye'de azınlıklar var, Müslüman azınlıklar da var, Müslüman olmayan azınlıklar da var. Azınlık vakıflarının mallarına haksız yere el konulmuş olması var ve bu malları geri vermek bir türlü mümkün olmuyor.Başbakan'ın kastettiği "bölücü tezler" bunlarsa yapılacak tek iş "hukukun" gereklerinin yerine getirilmesi, yani siyasi korkularla teşvik edilmiş olan haksız uygulamaların hukuki uygulamalarla onanlmasıdır."Azınlık mazınlık yok" ama..."Azınlık" sözcüğü Türkiye'de birçok çevrede başlı başına "bölücü" bir sözcük olarak görülüyor. Oysa Türkler de birçok başka ülkede "azınlık"tır.Bulgaristan'da en büyük azınlık Türklerdir. Yunanistan'da, Makedonya'da çok önemli Türk azınlık toplulukları vardır. Hatta Almanya'da da Türkler azınlıktır. Irak'ta Türkmenler önemli bir azınlıktır.Eğer bütün bu ülkelerde Türklerin "azınlık" olarak haklarının tanınmasını istiyorsanız, bu hakların gelişmesi için çalışıyorsanız, bu ülkelerde "azınlık" olan Türk kökenli insanları çeşitli şekillerde destekliyorsanız.... Sonra da "Türkiye'de azınlık mazınlık yok" diyorsanız uluslararası toplumda ciddiye alınamazsınız.Başbakan'ın sözlerinin nedeni belki de böyle somut "sorunlar" ya da 2005 yılında yüzleşmemiz gereken gerçekler değildir.Başbakan sadece bundan sonra Türkiye'nin yürüyeceği yolu aklından geçirip "yorgunluğunu" ifade etmiş de olabilir.Yorgun bir iktidarın bugünkü Türkiye'yi gerçek anlamda ve Avrupa hedefleri içinde ileriye götürmesi de doğrusu zordur.Havlu atan evine döner.
Varlıklı bir genç, bir sufi bilgeye gitti. Ondan ders almak, hayatı öğrenmek istiyordu. Sufi bilge önce onu dinledi sonra da sordu:"Peki ben seni derslerime alayım, ama sen buna karşılık ne vereceksin?""Ne istersen" dedi genç; "Para, altın, toprak...""Hayır" dedi sufi bilge, "Ben senden bir halı istiyorum. Bu halı bir seccade büyüklüğünde olacak ve keçi kılından yapılacak. Eğer benden ders almak istiyorsan git, bana bu halıyı getir..."Genç adam kendisinden istenen şeyi bulmanın çok kolay olduğunu düşünerek halıcıya gitti."Olur," dedi halıcı, "Yalnız bu halıyı dokumam için keçi kılından yapılmış ip gerekli. Bana şu kadar ip getir, hemen yapayım.."Genç doğru ipçiye gitti. İpçi de "Olur" dedi, "Ama bende keçi kılı yok, şu kadar keçi kılı getir, istediğin ipi yapayım..."Genç hemen keçi çobanına gitti.Çoban da "Kolay da..." dedi, "benim keçi ağılımın çitleri kırıldı, ancak bunlar tamir edildikten sonra senin istediğin kadar keçi kılını verebilirim..."Genç adam bunun üzerine marangozagitti.Marangoz, dükkânında üzgün üzgün oturuyordu. Genç adam ona da derdini anlattı. "Olur ama" dedi marangoz, "Benim çalışacak moralim yok. Doğru dürüst bir çit yapamam. Ben evlenmek istiyorum ama bunu başaramadım, o yüzden çalışamıyorum..."Genç adam artık yapacağı hiçbir şey kalmadığını düşünerek çıktı, bir su kenarına oturdu, kara düşüncelere daldı. Ardından yanına bir yaşlı adam geldi, o da üzüntülü üzüntülü oturmaya başladı.Biraz sonra yaşlı adam derdini anlattı. Çok sevdiği kızı yemeden içmeden kesilmiş, odasına kapanmıştı. Hiç çıkmıyordu. Ne derdi olduğunu da söylemiyordu."Ne yapacağımı bilmiyorum" dedi yaşlı adam, "Sen akıllı bir gence benziyorsun, bu konuda bana yardımcı olur musun?""Tabii" dedi genç adam ve birlikte yaşlı adamın evine gittiler. "Bir konuğumuz var" diye kızına seslendi yaşlı adam; "seninle de tanışmasını istiyorum."Bir süre sonra genç adam kızın odasına girmiş sohbete başlamıştı. Ona güvenen genç kız sonunda derdini söyledi: Marangozu içten içe seviyor ama bunu ne babasına ne marangoza söyleyebiliyordu. Bu derdinden dolayı umutsuzluğa kapılmıştı.Genç adam hemen fırladı, gidip marangozu buldu. Marangoz yaşlı adamın kızıyla düğün tarihini belirledikten sonra çobanın ağılını onardı. Çoban keçilerinin kıllarını topladı. İpçi bu kıllardan ip yaptı. Halıcı da iplerle halıyı dokudu.Genç adam sufi bilgenin yanına elinde halıyla gittiğinde çok mutluydu. Halıyı verdi ve sordu: "Derslere ne zaman başlıyoruz?""Başladık bile" dedi bilge: "Kendi çıkarın için bir şeyler yapmaya çalıştıkça yolların tıkandı. Ama bencilliği bırakıp başkası için bir şey yaptığında bütün yollar birbiri ardına açıldı. Bu halı da sende kalsın. Eğer içinde tekrar bencillik tohumları yeşerirse buna bakar ve ilk dersi hatırlarsın..."
Söz İsmet İnönü'ye aittir: Bu ülkede namuslu insanlar namussuzlar kadar cesur olmalıdır, yoksa...Evet "yoksa" ne olur? Bugün olanlar olur.Siyaset yapmayı, siyasi iktidar olmayı devlet imkânlarının hortumlanması için bir araç olarak görenlerin cesaretinin sınırları olmadığını bir kez daha görüyoruz.Türkiye'de siyasetin yerlerde sürüklenmesinin önde gelen nedenlerinden biri buydu. Sağcısı solcusu, milliyetçisi, sosyal demokratı, kamu imkânlarını "kullanma"nın en açık örneklerini verdikleri için siyaset sahnesinden temizlendiler.Halk bundan öncekiler gibi "karışık" işlere bulaşmayacağını umduğu bir kadroyu iktidara getirdi ve bu kadroya çok uzun zamandır görülmemiş bir "kredi" açtı. Bir süredir eski döneme ilişkin yolsuzluk ve hortum davaları devam ediyor. Eskinin çok önemli mevkilerde bulunmuş kişileri mahkemelere çıkıyor. Eski bakanlar, başbakanlar, büyük işadamları yargılanıyor.* Ve bütün bunlar olurken "birileri" yine devlet imkânlarını kendi çıkarlarına kullanmakta sakınca görmüyor.Bu, gerçekten büyük cesarettir. * Daha küçük çapta olsa da spordaki şike olayları da şu andaki durumu ve "bazılarının" ruh halini yansıtıyor. Ortalık "şike" iddialarıyla birbirine girmiş, Futbol Federasyonu bağırıyor, Meclis'te bir araştırma komisyonu kurulmuş... Buna rağmen bazı kişiler şike için futbolcuları aramaktan çekinmiyor.Bu da büyük cesarettir.Bu tür bir "cesaret" in varolması ya da ortaya çıkması için insanların bazı şeylere güvenmesi gerekir.Bu güveni sağlayan kanaatlerden en önemlisi "Bir şey olmaz, biraz tiyatro yapılır, sonra her şey eskisi gibi olur" inancıdır.Bu inanç sarsılmadığı sürece yine ihaleler rahatlıkla paylaştırılır, rüşvetler açık açık el değiştirir, bazı bürokratlar banka hesaplarında trilyonlar bulundurmaktan çekinmez."Fezleke" ne olacak...Bu cesareti bazı kişilere veren ikinci unsur da kuşkusuz "ilişkiler"dir. Yani bu işlere kalkışan insanlar "birileri" tarafından korunacaklarına inanmaktadır. Böyle olmasa, bazı güvenceler olduğuna inanmasalar insanlar nasıl böyle büyük vurgunlar yapmaya kalkarlar?* Bu cesaretin kırılması için önce "siyasi irade"nin çok güçlü bir şekilde ortaya konulması, sonra da yargının hızlı ve etkili biçimde çalışması gerekir.* CHP'den AKP'ye geçmiş bir milletvekili için hazırlanmış olan fezleke hakkında Meclis'te yapılacak işlem, hükümet için de bir sınav olacaktır.Bu sınavın sonucuna göre de ya "namussuzlar" daha cesur olacaktır ya da "namuslular."
Ermeni meselesinin, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin sırtına haksız yere yıkılmasının suçlusu, bugüne kadar bu konuda yürütülmüş olan yanlış resmi politikalardır.O politikaların temelinde birçok "yalan" yatıyor. Bunlardan biri, devlet arşivlerinin "hep açık" olduğudur. İlgili herkes bilmektedir ki, Ermeni meselesinde günü kurtarmak peşindeki devlet görevlileri arşivleri kendilerine göre ve araştırmacılara göre "seçerek" açmışlardır.Bu da bütün dünya kamuoyunda, "Türklerin gizleyecek bir şeyleri var" inancının yayılmasına neden olmuştur.Sayı tartışmak!* 1915 tehciri sırasında hayatını kaybeden Ermeniler için "üzüntü" belirtmek yerine sürekli olarak "ölü sayısını" tartışmak; "1,5 milyon olamaz, sadece 300-400 bin ölü olabilir" şeklindeki budalaca tartışmalar açıp sürdürmek de Türkiye aleyhine dönmüştür.* Soykırımı ile kıyım arasındaki farkın ölü sayısı olduğunu zanneden cahillerin yürüttüğü bu tarz tartışmaların hepsi şu anda Türkiye aleyhine "delil" haline dönmüştür.* Önce bunların açıkça tespit edilmesi ve bugüne kadar yapılan yanlışların itiraf edilmesi gerekir ki bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkının haksız yere suçlanmasının önüne geçilebilsin.İçeriye propagandaHalen devam eden yanlışlardan biri de mesele üzerine sürekli olarak "içeriye" propaganda yapılmasıdır.* Geçenlerde bir Amerikalı nüfusbilimci geldi, Türklere "soykırımı olmadığını" anlattı. Bu kişinin çok açık olmayan birkaç makale dışında kendi ülkesi ABD'de hangi yayınları yapmış olduğunu ve bu konuda kaç konferans verdiğini kimse sormadı.* Yine geçenlerde TRT'nin dış yayın yapan "Int" kanalına Devlet Arşivleri Genel Müdürü çıktı ve herhalde yabancılar da anlayabilsin diye tane tane Türkçe konuşarak Ermeni tarihçileri "belgelerini göstermeye" çağırdı!..Birileri artık susmalı* Son komiklik de Başbakan ile ana muhalefet partisi liderinin ortak bir mektupla İngiltere Parlamentosu'na "bir kitap yok sayılsın" diye mektup yazması. Bu mektubu alan İngiliz parlamenterlerin hemen hemen tamamının tepkisinin, "ne kitabı?" olacağını bu siyasilere kimsenin söylememiş olması da Ankara'da işi yürütmeye çalışanların zayıflığının bir göstergesi.Aynı şekilde, Ermenistan Cumhurbaşkanı'na yapılan "tarihçilerimiz bir araya gelsin, tartışsın" davetinin alacağı cevap da Başbakan'a söylenmemiştir ki bu durum, Ankara'da bu mesele hakkında fikir beyan eden herkesin kovulmasını gerektirir.Bu iki mektup olayı da sadece Türkiye'yi daha zor duruma, hatta gülünç duruma düşürecek girişimlerdir. Bir cahiller ordusu sürekli olarak sapla samanı karıştırarak, gülünç "manevra"ları tedbir zannederek Türkiye'yi zora sokmuşlardır. Öncelikle bunların artık susmaları şarttır.Bundan sonra da meselenin artık ciddi bir siyasi mesele haline geldiğinin açık olarak görülmesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin suçlanır olmaktan çıkarılması için gereken "siyasi" yolların bulunması şarttır.