Koltuğun bedeli

19 Mart 2005

Halife Harun El Reşid'in hüküm sürdüğü dönemde Bağdat'ta Behlül adında biri yaşıyordu.Behlül, hafif delilikle bilgelik arasında gidip gelen ama tanıyan, bilen herkesin sevdiği ve saydığı bir kişiydi.Dönem, Harun El Reşid'in gücünün zirvesinde olduğu, en çok sevildiği dönemdi. O kadar ki, "Halife'nin düşmanı yoktur" denilirdi.Behlül bir gün şehirde dolaşıyordu. Gezine gezine Harun El Reşid'in sarayına geldi. Sarayın kapısında nöbetçi, muhafız kimseler yoktu. Durmadı, içeri girdi.Daha sonra birilerini gördü ama onlar da kendisine bir şey sormadılar.Behlül biraz dolaşıp sonunda Harun El Reşid'in tahtının bulunduğu büyük salona ulaştı. O koca mekânda kimsecikler yoktu.Behlül çıktı, Harun El Reşid'in tahtına oturdu ve hemen düşüncelere daldı.Fakat o sırada da birkaç muhafız, büyük salona göz atma ihtiyacını hissetmişti. Ve Behlül'ün Halife'nin tahtına kurulmuş uzaklara bakmakta olduğunu gördüler.Hemen koşup, bu yarı deli yarı bilge kişiyi yaka paça tahttan indirdiler. Muhafızlardan biri, neye uğradını şaşırmış görünen Behlül'e iki de tokat atıverdi.O anda Harun El Reşid salona girdi, muhafızların arasında yere oturmuş Behlül'ü gördü. Behlül de onu gördü. Halife'ye baktı ve ağlayıp dövünmeye başladı.Harun El Reşid muhafızlara "Ne yaptınız, suçu neydi" diye sordu. Muhafızlar, Behlül'ü Halife'nin tahtında otururken bulduklarını ve alaşağı ederken de sadece iki tokat attıklarını söylediler.Harun El Reşid Behlül'ü tanıyordu. Ona döndü ve sordu:"Behlül, iki tokat attık diyorlar ama sen ağlayıp dövünüyorsun, nedir bu iş?"Behlül ağlayıp dövünmeye devam ederek cevap verdi:"Ah Halifem! Ben kendim için ağlamıyorum. Senin için ağlıyor, dövünüyorum. Ben geldim, bu tahtta iki dakika ya oturdum ya oturmadım, iki tokat yedim.Sen ki senelerdir bu tahtta oturuyorsun, kimbilir sana neler yapıyorlardır..."***Hikâyeyi aktaranlar Harun El Reşid'in Behlül'den işittikleri karşısındaki tepkisinin ne olduğunu söylemiyorlar.

Devamını Oku

Öcalan davası

19 Mart 2005

Cumhuriyet Gazetesi'nde dün yer alan bir haberin başlığı şöyleydi: "Öcalan AKP'yi karıştırdı." Konu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden çıkması beklenen Öcalan davası kararıyla ilgili.Kısaca özetlersek durum şu:* Abdullah Öcalan'ın avukatları gözaltı ve yargılama aşamasındaki çeşitli uygulamalar dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuştu. Mahkeme şu ana kadar yaptığı incelemelerde iddiaların çoğunun doğru olduğu görüşüne varmış. Bunlar gözaltında tecrit uygulaması, savunma hakkının kısıtlanmasıyla ilgili uygulamalar.AİHM'in "Büyük Daire"si önümüzdeki iki ay içinde son kararını verecek. Ve bu kararın başvuru lehine, yani Abdullah Öcalan'ın yeniden yargılanması yönünde olacağı düşünülüyor.* Türkiye daha önce kabul ettiği uyum yasaları dolayısıyla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyulmasını ve buna göre yeniden yargılama yapılmasını kabul etti. Ancak bir tarih sınırlaması getirilerek Öcalan davasının bu maddeler kapsamı dışında kalması sağlanmıştı.Küçük siyasi hesaplara alet edilmezse...İşte "AKP'de kriz" bu noktada çıkıyor. Ceza Muhakemesi Yasası'na yürürlük tarihiyle ilgili bir madde eklenerek AİHM'den dönen davalarla ilgili tarih sınırlaması kaldırılmak isteniyor. Hükümet böyle bir girişimde bulunmuş, ancak bazı AKP'lilerin itirazıyla karşılaşmıştır.Daha önce yapılanın, yani AİHM kararlarına uyma konusunda tarih sınırlaması koymanın hukuk açısından savunulacak bir yanı yok.* Hukuk kuralları herkes için geçerlidir, Abdullah Öcalan için de geçerlidir. Çünkü hukukun eşitlik ilkesi, kişilerin kim ve ne yapmış olduğuna bakmaksızın, her türlü çifte standardı yasaklar.Abdullah Öcalan davası çerçevesinde gereksiz milliyetçilik yaparak siyasi parsa toplamaya kalkışmanın da savunulacak bir yanı yok.Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymayı taahhüt etti ve bunu yasalaştırdı. Bu süreçte "duygusal" saiklerle yapılmış bir istisnadan vazgeçmek gerektiği ortada.* Öcalan davasının yeniden görülmesinde hiçbir sakınca yoktur. Yeter ki bu dava bahane edilerek yeni gerilimler yaratılmaya kalkışılmasın.Böyle bir davanın sonucu ne kadar farklı olabilir ki...Ancak, Türkiye Cumhuriyeti'nin Öcalan olayında kendine güvendiği böylece tekrar kanıtlanmış olacaktır.AKP'den de diğer partilerden de bu meseleyi küçük siyasi hesaplarla kullanmak isteyenler olabilir. Ama bütün bunlar, hükümeti doğru adımları atmaktan caydırmamalıdır.

Devamını Oku

İnatlaşmaya gerek yok

17 Mart 2005

Yeni Türk Ceza Kanunu'nun yürürlüğe girmesine iki hafta kala tartışmalar giderek sertleşiyor.Bu temel kanunda yıllardır yapılamayan değişiklikleri gerçekleştirmek için yola çıkıldığında hükümete hem muhalefetten hem de kamuoyundan büyük destek gelmişti.Kanun üzerinde bir süre Meclis Alt Komisyonunda çalışıldı. Sonra da tasan Komisyondan ve Meclis genel kurulundan yıldırım hızıyla geçti.Herkesin dikkati bu değişikliğin Avrupa Birliği'nden tarih alınacağı zirveye yetişmesine odaklandığından içeriği üzerinde doğru dürüst bir tartışma yapılamadığı doğrudur.Üstelik araya giren "zina" kavgası, tartışmanın biraz daha "magazin" düzeyine sürüklenmesine de neden olmuştu.Ve bunların sonucunda yeni TCK'da başta basın özgürlüğü olmak üzere birçok konuda önemli eksikliklerin ve yanlışların bulunduğu ortaya çıktı.İlgili bütün kesimler bu eksik ve yanlışları kanun çıktıktan sonra fark etmeye başladı.Örneğin böyle önemli bir meselede katkısı bulunması mutlaka gereken birkaç kişiden biri olan Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, yasayla ilgili eleştirilerini dün, 17 Mart günü, yasanın yürürlüğe girmesine iki hafta kala yazdığı bir yazıyla açıkladı...Basının görevini yapmasını gerçekten güçleştirecek, gazetecilerin sürekli olarak hapis tehdidi altında çalışmalarına, daha doğrusu çalışamamalarına yol açacak maddeler, getirdikleri sakıncalarla birlikte ayrıntılı olarak açıklanıyor. Basın kuruluşları bu önemli sakıncalara halkın ve ilgililerin dikkatini çekmek için uğraşmaya devam ediyor.Biraz "zihin açıklığı" yeter* Bu tartışmaya hükümet tarafından gelen tek "katkı" ise Adalet Bakanı'nın "zamanında neredeydiler" şeklindeki sözleri oldu.* Uzman hukukçulann bile "zamanında" göremediğini şimdi görmek ve söylemek bunların dikkate alınmaması için gerekçe olamaz.* Üstelik şu andaki tartışmaların odak noktası olan maddelerin değiştirilmesi de birkaç günlük bir çalışmayla mümkündür. Ayrıca yasanın dili ve tekniğiyle ilgili eleştirilerin dikkate alınması ve gerekenin yapılması için yasanın yürürlük tarihinin ileriye alınması da mümkündür.Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün vatandaşlarının hayatlarını birinci derecede etkileyecek bir kanunda olumlu yönde değişiklik yapmak mümkünken bunu bir "inatlaşma" konusu yapmanın kimseye faydası yok.Adalet Bakanlığı uzman hukukçulardan oluşan bir komisyon toplayıp, sorunların en pratik şekilde nasıl giderilebileceğine ilişkin bir görüş ve program hazırlayabilir. Bu programa göre de TCK'nın sakıncalı ve yanlış bulunan maddeleriyle ilgili değişiklikler yapılır.Buna ne muhalefet karşı çıkar ne kamuoyu ne basın ne de sivil toplum örgütleri.* Bu, bir siyasi "zihin açıklığı" meselesidir ve hükümetin bu zihin açıklığını göstermesi de en başta kendi yararına olur.

Devamını Oku

Amerikan baskısı

16 Mart 2005

Cumhurbaşkanı Sezer'in Suriye ziyaretine gösterilen tepki, Washington'un Türkiye üzerinde kurmaya çalıştığı baskının son örneği oldu.Amerikan yönetimi için "uluslararası toplumun içinde yer almak," kendi politikalarının, kendilerinin istediği şekillerde desteklemesi anlamına geliyor.Uygulanan bu baskı, Irak savaşı öncesinde Türkiye topraklarının Amerika ve müttefikleri tarafından kullanılmasına izin verilmemesine dayanıyor. Eğer izin çıksaydı, operasyon askeri açıdan daha kolay olacaktı.* Bush yönetimi, hâlâ bunu affetmemiş olduğunu gösteriyor.Amerikan medyasında yer alan yorumlar, bir yandan Bush yönetiminin Türkiye'ye güvensizliğini yansıtırken bir yandan da baskı unsuru olarak kullanılıyor.Türkiye'deki "anti-Amerikan" hava da yine bir baskı unsuru olarak abartılıyor. Bu havanın esasen anti-Amerikan olmaktan çok anti-Bush olduğu bellidir. Ancak Amerikan yönetimine bağlı kanallar havayı farklı yorumlayıp farklı tepkiler gösteriyor.* AKP'nin siyasal İslamcı kökeni bütün Batı dünyasında halen bir kuşkunun kaynağı. Bu parti yönetiminin her an "aslına yönelme" eğilimine girebileceğini düşünenlerin sayısı da az değil.Amerikan yönetiminin Türkiye'ye bakışında bu kuşkunun da önemli bir etkisi olduğu anlaşılıyor. Medyaya yansıyan yorumlarda Bush'un çevresinin Türkiye'yi "karşı tarafa dönebilecek" bir ülke olarak gördüğünün belirtileri var.Hedef "İsrailleştirme" iseBakış açısı böyle olduğundan, Amerikan yönetimi Türkiye'nin Irak'ta söz sahibi olmasını engelliyor. Bu da Türkiye'nin doğrudan ilgi konusu olan sorunlarda da dikkate alınmamasına yol açıyor. En somut örnek, PKK'nın durumu.Amerikan yönetimi daha önce bu örgütün Kuzey Irak'ta gelişmesinin önleneceği konusunda Türkiye'ye söz vermiş olmasına rağmen sözünün gereklerini yerine getirmedi. Bu da Türkiye'de Bush yönetimine ilişkin güven sorunları yaratıyor.Biraz daha ileri gidilirse, Amerikan yönetiminin PKK'yı "kullanma" ihtimalini göz önünde tuttuğu için varlığını sürdürmesine ve gelişmesine izin verdiği gibi bir sonuca da varılabilir.* Amerikan yönetimi Türkiye üzerinde baskı kurarken bütün imkânlarını kullanmaktadır. Sezer'in Suriye gezisine, gezinin iptalinin söz konusu olamayacağı bilinerek tepki gösterilmiştir.Bunun anlamı, Amerikan baskısının daha da yoğunlaşarak süreceğidir. Bu politikanın ucunda Türkiye'nin "İsrailleştirilmesi" hedefi bulunuyor olabilir. Demek ki, Türk-Amerikan ilişkilerinde daha büyük sorunlar da yaşanabilecektir.

Devamını Oku

Ermeni meselesini doğru tartışmak (II)

15 Mart 2005

Ermeni meselesini belli başlı konu başlıkları altında ele aldığımız bu yazımızda dün "Osmanlı Ermeniler" in sayısına, "Tehcir" karanna, tehcir boyunca meydana gelen "öldürme"lere ve bu olayları izleyen gelişmelere bakmıştık. Meseleye konu başlıkları altında bakmayı sürdürüyoruz:5- Kaç Ermeni öldü.Ermeni diyasporası, olaylarda ölen Ermeni sayısını 1,5 milyona kadar çıkartıyor. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti topraklan dışında kalan Osmanlı topraklarına ilişkin arşiv bilgileri bulunmadığından bu sayının ne ölçüde sağlıklı olduğu bilinmiyor.Türkiye'deki "resmi" görüşe yakın araştırmacılar 400-600 bin sayısını veriyor.Ancak tehcire tâbi yani zorla göç ettirilen Ermeni vatandaş sayısının 1 milyonun üzerinde olduğu kesindir.Bu sorunu Türkiye'nin başına bela edenler, bir de böyle bir "sayı" tartışması açtılar.Böyle bir meseleyi "sayı" üzerinden tartışmak çok büyük bir ayıptır. Gerçek bir insanlık ayıbıdır.1,5 milyon değil de l milyon olsa ne olacak? Ya da 400 bin olsa!.. Sayıya takıp da 400 bini "az" bulanlar, sayı saymayı da bilmiyor demektir.Bu sayıyı "az" bulanlar, bir hafta sonu İnönü Stadı'na gidip 15 bin kişiyi bir arada görsünler ve bunu yirmiyle çarptıktan sonra sayı tartışmanın ne olduğu üzerine bir kez daha düşünsünler.6- Arşivler meselesiTürkiye'nin hak etmediği bir suçlamayla karşı karşıya kalmasının nedenlerinden biri de, devlet arşivlerinin çok uzun bir süre kapalı tutulmasıdır.Yıllardır tarihçiler, araştırmacılar gelir, arşivlerde çalışmak ister, ya izin verilmez ya da belli bölümler için izin verilirdi.Hasan Celal Güzel'in açıklaması çok nettir: "Devlet arşivlerinin Kürt meselesi yüzünden kapalı olduğunu sanırdım, Başbakanlık Müsteşarı olunca öğrendim ki Ermeni meselesi yüzünden kapalıymış...Arşivleri kapatmak Türkiye'yi yanlış ve yersiz kompleksler içine sokmuş, dolayısıyla da dünyada Türkiye'nin "suç ortağı" gibi gösterilmesine yol açmıştır.Eğer arşivler, böyle kompleksli bir tepkiden uzak şekilde açılmış olsaydı Türkiye "bir şeyleri gizliyor, demek ki suç ortağı" ithamlarıyla karşı karşıya kalmayacaktı.7- Tarihçiler tartışsınTürkiye'de, özellikle 1970'lerdeki Ermeni terör örgütü ASALA'nın diplomatlarımızı öldürmeye başlamasından sonra milliyetçi bir tepki gelişti.Teröre ve terör yoluyla amaçlarına ulaşmaya çalışanlara gösterilecek yerinde tepkiye, ehil olmayan kişilerce 1915 olaylarına sahip çıkmak gibi bir görüntü verildi.Yetersiz bilgilerle ve milliyetçi güdülerden yola çıkılarak Ermeni meselesi hakkında fikir sahibi olabilmek de, bu meseleyi tartışmak da mümkün değildir.Bugüne kadar yapılan yanlışlar Türkiye'yi ve Türk halkını zora soktu. Milliyetçi duygulardan kaynaklanan tahrikler ve yeterli bilgisi olsun olmasın herkesin, serinkanlılıktan uzak ortamda öne çıkma merakı sonuçta dönüp dolaşıp Türkiye'ye zarar verdi, veriyor.Bundan böyle tarihçiler tartışmalı ve ehil olmayanlar susmalıdırlar ki artık Türkiye'ye zarar görmesin, Türk halkının morali bozulmasın.1915 olaylarını tarihçiler tartışsınlar, ulaştıkları sonuçları bize anlatsınlar. Bizler de öğrenelim. Öğrenelim ki tepkilerle yaşamaktan kurtulalım.Ve unutmayalım ki bu topraklarda 1,5 milyondan fazla Ermeni yaşıyordu. Yüzyıllardır Müslümanlarla birlikte, azınlık olarak ama mutlu bir biçimde yaşıyorlardı...

Devamını Oku

Ermeni meselesini doğru tartışmak

15 Mart 2005

Önümüzdeki ay 90'ıncı yıldönümü dolayısıyla birçok ülked6e 1915 Ermeni tehciri ve sonrasındaki olaylar konuşulacak.Bugüne kadar bu olayları "doğru" konuşamadığımız için, bugünkü Türkiye'nin ve Türk halkının suçlanması gibi bir durumla bir kez daha karşı karşıya kalacağız.Bu meselenin sanki bugünkü Türkiye Cumhuriyetinin sorunuymuş gibi bir sonuca ulaşılmasının nedeni, kendilerini bu konuda "yetkili" zannedenlerin yaptıkları "resmi" yanlışlardır."Ama onlar da bunu yaptı" demenin bir anlamı yoktur. Ermeni diyasporası 1915 olaylarının "birleştirici" bir unsur olması için bütün çabayı göstermiş ve sonuçta başarılı olmuştur.1915 olaylarıyla ilgili olarak ve o dönemde Anadolu'da yaşayan Ermenilerle ilgili olarak yüzlerce kitap, onbinlerce belge bulunmaktadır. Bir tek kitabın yargılarıyla "ben bu işi öğrendim" demek en azından ayıptır.Ermeni meselesi tartışırken ya da daha doğrusu anlamaya çalışırken konuları birkaç başlık altında bölmek daha uygun olabilir.1- Osmanlı Ermeniler.1912 yılı nüfus sayımına göre, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde 1 milyon 400 bin Ermeni vatandaş yaşamaktadır. 1914'te Ermenilerin yaptığı sayıma göre bu rakam 1 milyon 700 bin dolayındadır. Bu da bütün Anadoludaki toplam nüfusun yüzde 10'undan fazladır. Bu nüfus 61 ile dağılmıştır.Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, "Misak-ı milli" sınırları içinde yaşamaya devam eden Ermeni vatandaşların sayısı yaklaşık 300 bindir.2- Tehcir.Tehcir "zorla göç ettirme" demektir. 1915'te bazı büyük güçlerin Ermeni milliyetçi hareketlerini kışkırtmalarına karşı İttihat ve Terakki yönetimi bu kararı almıştır.İstanbul ve çevresindeki şehirlerin dışında hemen hemen bütün Anadolu'daki Ermeniler tehcire zorlanmıştır.Yani yaklaşık 1 milyon Ermeni evlerini, işlerini, bazen çocuklarını, mallarını bırakmaya ve güneye doğru yola çıkmaya zorlanmıştır.İstanbul hükümetinin "soykırım" talimatı verip vermediği tartışmalıdır. Ama yola çıkarılan Ermenilerin büyük bir kısmı çete saldırıları ve hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmiştir.Talat Paşa Ermeni tehciri için "Siyasi hayatımın en büyük yanlışı" demiştir.Bugün bu kararla ilgili olarak doğruydu ya da yanlıştı tartışmasına girebilmek için çok fazla bilgi sahibi olmak gerekir.Bu konuyu düşünecek olanların şunu da düşünmesi şarttır: Bu 1 milyondan fazla Ermeninin malı vardı, evi vardı, işyeri vardı. Bunlar ne oldu?4- Kim kimi öldürdü.Savaş koşullarında Anadolu'da özellikle Kürt çetelerinin yaptıkları kıyımlar da bellidir. Ermeni çeteleri de müslüman köyleri basarak kıyım yapmışlardır.Abdülhamit ünlü "Hamidiye alaylarını" kurarak bu olayı kurumlaştırmıştır.Bunlara dayanarak "Aslında Ermeniler daha çok müslüman öldürdü" demek için geçerli hiçbir belge bulunmamaktadır.3- Olaylardan sonra.Ermeni tehcirinin fiilen kıyıma dönüşmesi sadece dünyada değil İmparatorluk içinde de büyük tepkilere yol açmıştır. Bunun üzerine İstanbul hükümeti soruşturma açtırmış, 1700'den fazla kişi bu kıyımlarda rol aldıkları için mahkum edilmiştir.4-Kaç Ermeni öldü.Ermeni diyasporası olaylarda ölen Ermeni sayısını 1.5 milyona kadar çıkartmaktadır. Bugünkü TC toprakları dışındaki arşiv bilgileri bulunmadığından bu rakamın sağlığı bilinmiyor.Ancak kesin olan rakam zorla göç ettirilen Ermeni vatandaş sayısının 1 milyonun üzerinde olduğu kesindir.Bu sorunu Türkiye'nin başına bela edenler böyle bir rakam tartışması açmışlardır.1.5 milyon değil de 1 milyon olsa ne olacaktır. Ya da 400 bin olsa! 400 bin rakamını az bulanlar da sayı saymayı bilmiyor demektir.Türkiye'deki "resmi" görüşe yakın araştırmacılar 400-600 bin rakamını vermektedir.Bu rakam üzerine tartışmak çok büyük bir ayıptır. Gerç ek insanlık ayıbıdır.Örneğin bu sayıyı "az" bulanlar bir hafta sonu İnönü stadına gitsinler 15 bin kişiyi birarada görsünler ve bunu yirmiyle çarptıktan sonra göreceklerdir bu rakam tartışmasının ayıp olduğunu.5- Arşivler meselesi.Türkiye'nin haketmediği bir suçlamayla karşı karşıya kalmasının nedenlerinden biri devlet arşivlerinin kapalı olmasıdır.Yıllardır tarihçiler, araştırmacılar gelir, ya izin verilmez ya da belli bölümler için izin verilirdi.Hasan Celal Güzel'in açıklaması çok nettir: "Devlet arşivlerinin Kürt meselesi yüzünden kapalı olduğunu sanırdım, Başbakanlık müsteşarı olunca öğrendim ki Ermeni meselesi yüzünden kapalıymış..."Arşivleri kapatmak Türkiye'yi yanlış kompleksler içine sokmuştur. Ve dolayısıyla dünyada Türkiye'nin "suç ortağı" gibi gösterilmesine yol açmıştır.Eğer arşivler, böyle bir kopleksli tepki gösterilmeden açılmış olsaydı Türkiye "bier şeyleri gizliyor demek ki suç ortağı" ithamlarıyla karşı karşıya kalmazdı.6- Tarihçiler tartışsın.Bugüne kadar Türkiye'de, özellikle 1970'lerdeki Ermeni terör örgütü ASALA'nın diplomatlarımızı öldürmeye başlamasından sonra milliyetçi bir tepki gelişmiştir.Teröre ve terör yoluyla amaçlarına ulaşmaya çalışanlara gösterilecek tepki ehil olmayan kişiler tarafından 1915 olaylarına sahip çıkmak gibi bir görüntüye sokulmuştur.Az bilgilerle ve ilkel milliyetçi güdüleri kaşıyarak Ermeni meselesini tartışmak, tartışmadan önce öğrenmek de mümkün değildir.Bugüne kadar yapılan yanlışlar Türkiye'yi ve Türk halkını zora sokmuştur. İlkel milliyetçi tahrikler ve bilir bilmez herkesin bu milliyetçi havada öne çıkma merakları sonuçta dönüp dolaşıp Türkiye'ye zarar vermiştir, vermektedir.Tarihçiler tartışsın, ehil olmayanlar sussun ki artık Türkiye'ye zarar verilmesin, Türk halkının morali bozulmasın.1915 Ermeni olaylarını tarihçiler tartışsın ve bize de farklı görüşleri anlatsınlar. Biz de öğrenelim. Öğrenelim ki ilkel ve geri tepkilerle yaşamaktan vazgeçelim.Ama unutmayalım ki bu topraklarda 1.5 milyondan fazla Ermeni yaşıyordu. Ve yüzyıllardır müslümanlarla birlikte yaşıyordu, azınlık olarak ama mutlu yaşıyordu.

Devamını Oku

Baş düşman medya!

13 Mart 2005

Başbakan medyayı hedef alan saldırılarına devam ediyor. Daha önce de böyle yapmış, sonra sakinleşmişti ama bu kez "medya" Başbakan'ın tek sorunu gibi ifade ediliyor, kendi ağzından.Bütün iktidar sahipleri gibi Erdoğan'ın da nasıl bir medya istediği belli: Sadece "olumlu" olanlar yazılacak, eleştiri yapılmayacak.Böyle rejimler vardı. O rejimlerde bütün gazeteler parti ve devlet liderlerine övgü risaleleri halinde çıkardı. "Düşmanlar" yerden yere vurulur ve "düşmanları" mahveden "büyükler" de övüle övüle bitirilemezdi.Bu rejimlerden Orta Avrupa'da çok vardı. Latin Amerika'da vardı. Asya'da vardı, Afrika'da vardı. Ama bilinmesi gerekir ki bunların sayısı çok çok azaldı.* Örneğin şu anda Kuzey Kore'de böyle bir durum var...Kim, ne ile suçlanıyor?Başbakan Erdoğan dün medyaya saldırırken, medyanın kendi istediği gibi yazmamasına birkaç neden gösterdi.Dedi ki: "Medyanın çıkar sistemi bozulmuştur... Hortumları kesilmiştir... Yine hortum istiyorlar..."Bunlar çok ağır suçlamalardır ve bu şekilde genel ifadelerle söylenip bırakılamaz.* Erdoğan medyanın istediği "çıkarlar" ve "hortumların" neler olduğunu açık açık söylemekle yükümlüdür.* Erdoğan bunları söyleyerek medyayı suçlarken, şu anda devletin elindeki medya kuruluşlarının durumunu da açıklamak zorundadır. Batık bankalar dolayısıyla çok sayıda televizyon, radyo ve gazete şu anda devletin yani siyasi iktidarın elinde. Bunların yaptığı yayınların Başbakan'ı rahatsız etmediği de belli. Aynı şekilde devletin elinde "rehin" durumunda olan bazı yayın organları da vardır. Başbakan'ın bunlardan da şikâyetçi olduğunu sanmıyoruz.* AKP ve siyasi iktidar ile "yakın" ilişki içinde olan "siyasi islam" kökenli medyadan ve bu kesimin ticari işlerinden de Başbakan'ın rahatsız olduğunu düşünmek için bir neden yok.Düşman görmenin sonu...Başbakan'ın şikâyetçi olduğu, hedef seçtiği ve hedef gösterdiği medya, devletten ve siyasi iktidardan "bağımsız" olan medyadır.Suçladığı "devletten bağımsız" medya, Başbakan'a göre devletten bir şeyler istemektedir. Bu suçlama tarzının adı, halka hedef göstermektir. Dolayısıyla isterse Başbakan olsun, hiç kimsenin bütün bir yapıyı suçlamaya hakkı yoktur. Kim ne istemişse, kime ne verilmişse Başbakan'ın bunlan tek tek açıklaması gerekir.Başbakan medyaya saldırıyor. Başbakan iş dünyasına saldırıyor. Başbakan kendi haklarını isteyen işçilere saldırıyor. AKP, sanayi-ticaret ve meslek odalarındaki yöneticileri değiştirmek, bu örgütlere hakim olmak için saldırıyor.* Her yerde "düşman" görmeye başlaması, bir siyasi iktidarın karşı karşıya olduğu sorunları çözemediği için "daraldığını" gösterir. Bunun sonu kendisine oy vermemiş bütün vatandaşlan düşman görmeye kadar gider ki bu hastalığın tek tedavisi emekli olmaktır.

Devamını Oku

Porselen tabaklar

12 Mart 2005

Hükümdarın biri, mala mülke fazlasıyla meraklıydı. Gösterişi sever, değerli mallarıyla övünüp dururdu. Bir gün Çin'de çok özel bir ustanın değişik porselen tabaklar yaptığını duydu. Bu tabaklardan on tane getirilmesini istedi.Bir süre sonra tabaklar geldi. Gerçekten de çok güzeldiler. Hükümdar hemen önem verdiği kişileri akşam yemeğine çağırttı.Yemek servisi başladı. Bu sırada elindeki porselen tabağı konuğun önüne koymak için eğilen bir hizmetkârın ayağı kaydı. Dengesi bozuldu. Ve tabak yere düşüp kırıldı.Hükümdar çok öfkelenmişti. Porselen tabakların dokuzu sofranın yanında duruyordu. Takım bozulmuştu.Hükümdar bu öfkeyle ayağa fırladı, muhafızları çağırttı. Muhafızlar geldiler, korkudan titremekte olan hizmetkârı kollarından tuttular.Hükümdar köpürüyordu. "Alın" dedi, "bu beceriksizi götürün, şehrin meydanında kafasını kesin. Böylece herkes görsün mal değeri bilmemenin cezasını!"Muhafızlar hizmetkârı götürmek üzereyken adam titrek bir sesle konuştu:"Efendim. Madem ki ölüm cezasına çarptırıldım, son bir arzumun yerine getirilmesi gerekir..."Hükümdar şaşırdı ama "söyle" dedi."Şehrin meydanına kadar çok yol var hükümdarım" dedi hizmetkâr, "bari bu yolu rahat yürüyeyim. Şu elinizdeki bastonu verirseniz bir idam mahkûmunun son isteğini yerine getirmiş olursunuz..."Hükümdar bir an düşündü, sonra hizmetkâra bastonunu uzattı.Hizmetkâr bastonu alır almaz muhafızların arasından sıyrıldı, diğer 9 porselen tabağın durduğu yere gitti ve hükümdarın bastonuyla vurarak tabakları kırmaya başladı.Herkes şaşırıp kalmıştı. Hiç kimse tepki gösteremedi ve hizmetkâr göz açıp kapayıncaya kadar bütün tabakları tuzla buz etti.Sonra döndü ve bastonu hükümdara uzattı."Neden?" diye sordu hükümdar.Hizmetkâr cevap verdi:"Bunlar porselen tabaklar. Ve bir gün mutlaka kırılacaklar. Şunun ya da bunun elinde. Siz bu tabağın insan hayatından daha değerli olduğunu düşündüğünüz için beni ölüme gönderdiniz. Geriye kalan 9 tabak da birer birer kırılacak ve 9 kişi daha bu yüzden ölüme gidecekti.Ben nasıl olsa öleceğim, bari onları kurtarayım diye düşündüm..."

Devamını Oku