Son günlerin en popüler konularından biri futboldaki "teşvik primi" olayı... Spor sayfalarında hukuki nedenlerle pek "sade" yazılar yer alıyor.Bu olay gündeme geldiğinden beri, futbol dünyasının içindeki herkes her şeyi konuşuyor. Biz o dünyanın içinde olmadığımız için "söylenenleri" rahatlıkla aktarabiliriz.* Teşvik primi almayan ya da vermeyen, yani bu işe karışmamış hiçbir kulüp yokmuş. Uygulama tamamen sistemleşmiş.* Teşvik primi, "şike" kapsamı içinde olmadığından kulüp yöneticilerinin çoğu, hatta "kamu" adına futbolu yönetenlerce yıllardır "legal" olarak görülüyormuş.* Rakibini yendiği zaman teşvik primi alan takımın oyunculan, bu primi alabilmek yani taahhütlerini yerine getirebilmek için doping yapıyormuş.* Bazı kulüplerin sezona iyi başlamasının, sonra orta sıralarda kalmasının nedenlerinden biri, ikinci devrede giriştikleri "ticari" ilişkilermiş.* Teşvik primi organizasyonu daha çok futbolcular arasında hallediliyor (tabii yöneticilerin desteği ya da göz yummasıyla), teknik direktörler bu işe az "bulaşıyormuş".* Teknik direktörlerin az "bulaşmaları"nın nedeni, çok takım değiştirdikleri için yarın primi veren kulüpte çalışma ihtimalleri olmasıymış.* Teşvik primi, yakın zamanda, bu mesele konuşulurken bile verilmiş.* Teşvik primi uygulamasının sona ermek "zorunda" olması en çok futbolcuları üzmüş.Çünkü kulüplerinden doğru dürüst para alamayan futbolcuların birçoğu teşvik primleri ile geçinebiliyormuş.* Teşvik primlerinin en ilginçlerinden biri, birkaç yıl önce bir takıma, "az gol yemeleri" için verilen primmiş. Söz konusu takım az gol yemiş ve primi haketmiş.* Paralar hemen maç sonrasında gelir ve kimsenin hakkı yenmeden dağıtılırmış.***Futbol dünyasının içindekiler bunları anlatıp duruyor. Tabii ki, biz yasal nedenlerle herhangi bir isim söyleyemiyoruz. Bu konuşmalar yapılıyor, ama mesele resmileştiği anda herkes susuyor.Futboldaki teşvik primi olayı, Türkiye'de "kara paranın" gücünün görüldüğü uçlardan biridir.* Kulüp bütçeleri şeffaf değildir. * Futbolcu hakları belli değildir. * Kaynağı belirsiz paralar sektörde dolaşıp durmaktadır.Bu kirlilik sadece futbol dünyasına ait değildir.
Canlara mal olan "hızlı tren" olayının ardında alaturka bir mantık yatıyordu. Altyapı tamamlanmadan, riskler tam olarak gözden geçirilmeden, personel ve görevlilerin eğitimi sağlanmadan büyük bir işe girişilmişti.* Sonuçta insanlar öldü ve aslında yapılması işten sağlanması gereken de sağlanamadı. Hızlı tren projesi de böylece rafa kalktı. Kim bilir kim, artık ne zaman bu işe gerçekten el atma cesaretini gösterir.Aynı mantıkla girişilmiş iki "büyük" iş de son günlerde insanların hayatlarını karartmaya devam ediyor.Bunlardan biri bütün eczanelerin SSK'lılara ilaç vermesidir. Bu düşüncenin doğru olduğu ortada. SSK'lılar böylece anlaşmalı eczane aramayacak, her eczaneden ilacını alabilecek.Çıkış noktası doğru.Gelgelelim, iş yine alaturka bir acelecilik içinde yapıldı. Eczanelerle tam anlaşma sağlanamadı, gerekli altyapı oluşturulmadı. Bu işi yürütecek olanların "katılımı" da sağlanmadı. * Sonuç tam bir keşmekeştir, eczaneler ne yapacaklarını şaşırmıştır, hastalar ilaçlarını alamamaktadır.SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı'na devri ve bütün sosyal sağlık hizmetlerinin tek elden yürütülmesi, anlamsız ayırımların kaldırılması da doğru bir düşünce olabilir. Bu iş yapılırken de ne SSK hastaneleri çalışanlarının durumları tam olarak ele alınmış ne de geçiş için tam bir planlama yapılmıştır.* Sonuç olarak sağlık hizmetlerinde, hastanelerde büyük bir kargaşa yaşanmaktadır.Bir iş yapılmaya başlandı mı o klasik alaturka ruh ortaya çıkıyor ve doğru düşüncelerin yanlış sonuçlara dönüşmesine yol açıyor.Ben yaptım oldu (mu?)Bu alaturka mantığa göre ortada sorun filan yoktur; başta kargaşa yaşanabilir, ama "zamanla" her şey yoluna girer.* Neden "zamanla" yoluna girsin? * Neden bir işe bütün gerekleri yerine getirilmeden başlansın?Bu sorular, alaturka ruhun anlayacağı, anlamak isteyeceği sorular değil.* Bu alaturka mantığın son örneklerinden biri de "teşvik kapsamındaki iller" meselesinde ortaya çıktı. Teşvik kapsamına alınan illerin sayısının artırılması ve kapsamının genişletilmesi, şu anda hükümet ile IMF arasında ciddi bir kriz konusu.Bunun da ötesinde, ortaya çıktı ki teşvik kapsamına alınan iller, ülkenin tam bir sanayi envanteri çıkarılmadan, bu konudaki çalışma henüz tamamlanmadan "tespit" edilmiştir. Elde tam bir envanter olmadan bu iller nasıl, neye göre tespit edildi? Bu soru da alaturka mantık için geçerli bir soru değildir. O tespit etmiştir, oluvermiştir.Hızlı tren olayını katliama çeviren mantık bütün bu olaylarda da aynen geçerli. Doğru dürüst iş yapmamak, alelusul hazırlanmak, olayları "zamana" bırakmak alaturka mantığın en basit dışavurumlarıdır. Ve Türkiye bu mantıkla yönetilmeye devam ediyor.
Amerikalılar bir süredir Türkiye'deki "anti-Amerikan" havaya takmış durumda. Bu havanın giderilmesi için de Dışişleri Bakanı Rice'ı gönderdiler.Amerikalılar "istatistik" işlerine çok inanır. Son yapılan araştırmalarda Amerika'ya kızan Türkler'in oranının bütün Avrupa ülkelerinden fazla olması Washington'da belli ki çok ciddiye alınıyor.Türkiye'deki Amerikan aleyhtarı havanın kaynağı bu kez de başkent Ankara. Hükümet partisinin en tepelerindeki şahısların, geçmişleri dolayısıyla bilinçaltlarına yerleşmiş Amerikan ve Yahudi aleyhtarlığı zaman zaman dışarıya vuruyor.Türkiye'de "takıntılı" bir Amerikan ve Yahudi düşmanlığı sadece radikal sağda vardır, bundan önce de hep böyleydi. Radikal sol ise geleneksel Amerikan düşmanıdır, ama anti-semit olmamaya çok özen gösterir.Amerikan yönetiminin şu andaki dış politikasını, özellikle Ortadoğu politikasını eleştirmek ayrı, "toptan" Amerikan aleyhtarı olmak ayrı.Aynı şekilde israil yönetiminin Filistin politikalarını eleştirmek ayrı, Yahudi düşmanlığı (anti-semitizm) ayrı.Bunların arasındaki, "nüans" değildir, dünyaya bakışla ilgili temel bir farktır. O temel fark da bu konudaki görüşler açıklanırken ister istemez dışa vurur. Bilinçaltı, davranışlara yansıyıverir.İlacı da yok ki...Bu durum Başbakan'da çok sık görülmeye başlandı. Ve en tipik örnek de Amerika ile ilgili sözleri.Başbakan'ın Davos'ta bir Alman gazeteciye söylediği "türban" ile ilgili görüşleri de bu anlamda bir bilinçaltı çığlığı olarak görülebilir.Başbakan bu duygusal geri dönüş anlarında bir de "yaşayan bilir" ifadesini kullanıyor. Bu ifade özellikle "türban acısı" için kullanılmakta. Herhalde "içimdeki acıyı ne siz sorun ne ben söyleyeyim" şeklinde bir "arabesk" hissiyatı belirtmeye yaramakta.Afrika'daki açların durumunu eğer "yaşayan bilir" ise, Afrika'ya gidip aç kalmamış insanlar bu dramı anlayamaz... Başbakan'ın "yaşayan bilir" ifadesi bu mantığa gelir ki, bu da biraz aşırı bir "kıraathane" edebiyatına denk düşer.* Duygusal ve "ideolojik" takıntılarla yapılan politikanın uluslararası ilişkilerde sadece zarara yol açtığını görmeyen kalmadı.Ama bilinçaltına egemen olacak ilaçlar da henüz bulunmadı.
Daha eski dönemin yolsuzluklarıyla ilgili dosyalar kapanmadan, yeni döneme ilişkin dosyalar açılmaya başladı. Yeni dosyalar açıldıkça hükümet partisinin çevresinden kişilerin ilişkileri ortaya çıkıyor. Bu da doğal olarak hükümet partisinin tepesinde tepki yaratıyor.Başbakan haklı olarak "kendi" insanlarının yolsuzluk olaylarıyla ilişkisinin ortaya çıkmasına öfkeleniyor. Ancak bu öfkesini farklı şekillerde yansıtıyor. Ve en kolayını yapıyor. CHP'yi eski hikâyeler dolayısıyla suçluyor ve de bazı medya mensuplarının da "kirli ilişkiler" içinde olduklarını, çıkar sağlamaya çalıştıklarını ima ediyor.* Bu tür çabalar yolsuzluğun gerçek kaynağını gizleyemez. Gerçek kaynak da her hükümetin, her hükümet partisinin kendi zenginlerini yaratma takıntısından başka bir şey değildir.Bu çarpık, ama geleneğe dönüşmüş mantık, son 50 yılın hemen bütün hükümetlerinde mevcuttu. Adnan Menderes'in "her mahallede bir milyoner yaratacağız" sözü bu mantığın en saf ifadesidir.Sonra Demirel kendi zenginlerini yarattı. Örneğin Kemal Uzan'ı. Sonra Özal kendi zenginlerini yarattı. Örneğin Cem Uzan'ı. Yılmaz kendi "büyük" zenginlerini yaratmaya çalıştı. Korkmaz Yiğit olayının da özeti budur.* Hükümet katında kendi zenginlerini yaratma manüğı geçerli olduğu sürece, bu mantık alta doğru dalga dalga yayılır ve bunun arkası her düzeyde yolsuzluğun ortaya çıkması demektir."Güç bende, para bende!"AKP hükümeti erkânının kimi sözleri ve tepkileri ve bazı olaylar, aynı mantığın varlığını şimdi de sürdürdüğünü gösteriyor. Tabii bu mantığın yaşamasını, ikide bir dirilmesini sağlayan temel gerçeklerden biri de hâlâ ekonomik faaliyetlerin çok büyük bölümünün devletin elinde olması. Son krizler ve sıkı para programları bu imkânları daralttı ama yok etmedi. Enerji hâlâ devletin ve devleti yönetenlerin elinde. Bağımsız kurul kâr etmemiş bu alanda işler yine aynı şekilde yürümüştür. Örnekse, son enerji tutuklamalarıdır...En tepedeki kişiler kendi iktidarlarına "güç bende, para bende" diye bakmaya devam ettikleri sürece yolsuzlukların sonu gelmez.En tepeden bu "işareti" alanlar da hemen iktidarın çevresini doldurmaya başlar. Turgut Özal'ın seyahatlerine katılan işadamları daha sonra Demirel'in seyahatlerinde görünmez oldular. Şimdi onların hiçbiri ortada yok; Erdoğan'ın uçaklarını bambaşka "işadamları" dolduruyor.* Asıl kaynağı açıkça söylenmediği ve Ankara'nın yarını yüzyıllık alışkanlıkları değişmediği sürece yolsuzluklar devam edecektir.
Genç bir hükümdar kendisini çok güçlü görüp büyük işlere kalkışmış ve ülkesinin dağılmasına yol açmıştı.Önce umutsuzluğa kapıldı, sonra kendine güveni tekrar yerine geldi. Büyük bir komşu ülkenin hükümdarı ile akrabaydı. Aklına bu akrabasına gidip ondan toprak istemek geldi. Böylece yine kendisine bir ülke kurabilirdi.Bir avuç adamıyla birlikte yola çıktı. Zor koşullarda dağ bayır aşarak komşu ülke hükümdarının sarayına ulaştılar.Bu hükümdar yaşını başını almış, görmüş geçirmiş ve halkı tarafından sevilen bir kişiydi. Genç hükümdarı kabul etti. Dinledi. Düşündü. Sonra da şöyle dedi:"Falanca bölgede bir çiftlik var. Adamlarınla birlikte oraya git, sana yüz koyun göndereceğim. Senin sorumluluğun bu olacak..."Genç hükümdar bu öneriden hiç hoşlanmadı, ama başka herhangi bir seçeneği yoktu. Adamlarıyla birlikte hükümdarın gönderdiği çiftliğe gitti, yerleşti. Sonra koyunlar geldi. Onlarla uğraşmaya başladılar. Ama sık sık bir hastalık baş gösteriyor, birkaç koyun ölüyordu.Bir yılın sonunda yüz koyunun tamamı telef olmuştu ve genç hükümdar yine başkentin yolunu tutmuştu.Yaşlı hükümdar onu dinledi ve "Çiftliğe dön, sana yüz koyun daha göndereceğim" dedi.Genç hükümdar bu işten yine hiç hoşlanmamıştı ama söyleneni yaptı. Koyunlar geldi ve yine aynı olaylar yaşandı. Bu kez iki yıl geçmiş ve canlı bir tek koyun kalmamıştı.Genç hükümdar yine yaşlı hükümdarın karşısına çıktı ve aynı şeyleri anlattı.Yaşlı hükümdar yine çiftliğe dön dedi ve bu kez elli koyun göndereceğini söyledi. Elli koyun geldi. Genç hükümdarla adamları bu koyunlara bakmaya başladılar.Bir yıl sonra yaşlı hükümdar genç hükümdarı gönderdiği çiftliğe geldi. Koyunların sayısı iki katına çıkmıştı, besili besili ortalıkta dolaşıyorlardı.Yaşlı hükümdar bu kez "sana elli koyun daha göndereceğim" dedi. Bu elli koyun da geldi. Çiftlikte hayat aynı şekilde devam edip gitti.Yaşlı hükümdar bir yıl sonra tekrar geldiğinde karşısında o güne kadar gördüğü en büyük ve güzel koyun çiftliğini buldu.Genç hükümdarı karşısına aldı ve "tamamdır" dedi, "ülkemin sınırındaki şu eyaletin yönetimi artık senindir..."Genç hükümdar bunu hiç beklemiyordu. Şaşırdı, "ama neden" dedi, "neden bunca yıl sonra bu isteğimi yerine getirdiniz?""Ben halkımı severim" dedi yaşlı hükümdar, "senin halkının başına gelenlerin ve ilk iki yüz koyunun başına gelenlerin onların da başına gelmesini istemedim..."
Brüksel zirvesinden bugüne tam iki ay geçti. Avrupa Birliği ile görüşmelerin başlamasına 7,5 ay kaldı. Geçen iki ay içinde Ankara'nın havası, sanki tarih alınmasıyla birlikte her şey bitmiş ve bundan sonra yapılacak bir şey yokmuş havası.Bu havayı "yorgunluğa" bağlayan görüşler var. Diyorlar ki "AB için hükümet çok çalıştı, yoruldu, böyle bir bekleme dönemini anlayışla karşılamak gerekir..."Oysa "anlayış göstermek" için hiçbir gerçek neden yok ve olamaz da. Çünkü bir ülkenin yönetimi hiçbir zaman tek bir meseleye "takılmış" olarak çalışamaz. Ne Irak meselesi ne Kerkük meselesi ne de başka bir mesele Avrupa Birliği konusundaki "durgunluğun" gerekçesi olabilir.* Ortada bir "erken yorgunluk" durumu olduğu belli. Ama bu yorgunluğun kaynağı, olsa olsa bundan sonra yapılması gerekenler, atılacak adımlar konusunda "vizyon tıkanması"dır.Yorgunluğun en açık göstergesi, iki aydır bir "başmüzakereci" belirlenmemiş olması.Hükümetin nasıl bir "müzakere süreci" yaşanacağı konusunda açık, net bir fikir sahibi olduğunu göstermesi gerekir.Kuşkulananlar haksız mı?* "Başmüzakereci" görevini üzerine alacak olan kişinin ve kadrosunun "müzakere alanı" ve muhatapları sadece Avrupa Birliği organları ve Avrupa kurumları değildir."Başmüzakereci"nin asıl müzakere edeceği kişiler ve kurumlar Türkiye'deki kişi ve kurumlardır.* "Başmüzakereci" gerekirse ki sık sık gerekecektir, asıl kavgayı içerde yapacaktır.Hükümetin bu açıdan neleri öngördüğüne ilişkin herhangi bir bilgi de yok. Ortadaki tek bilgi, iki aydır hiçbir şey yapılmamış olduğu."Başmüzakereci"nin eğer içerde kavga edebileceği, gerekenin yapılması için baskı kurabileceği bir etki gücü olmazsa, işte o zaman bitmez tükenmez bir müzakere süreci yaşanır.* Bunun sonucu da, Brüksel zirvesi kararındaki "ucu açık" kavramının hayata geçmesidir. Yani AB "Türkiye'nin aslında gerçek bir uyum sağlama çabasında olmadığına" karar verecek ve kendi belirleyeceği şekilde görüşmeleri durdurabilecek, erteleyebilecektir.* Türkiye'de varolan bir kuşkuyu AKP'nin bilmesi gerekir. Bu kuşku AKP'nin aslında Türkiye'nin AB üyesi olmasını istemediği ve bu süreci sadece "kullanmayı" amaçladığı yönünde.İki aylık hareketsizlik ve "yorgunluk" bu kuşkuyu besledi ve halen de besliyor.Türk halkının üzerinde en büyük ittifakla görüş birliği içinde bulunduğu bir konuda gösterilen bu tavrı "başka amaçlara" bağlayanlara da hükümet erkânının söyleyeceği bir söz olamaz.Ortada çok açık bir durum var.
Bir olay anlatacağız. Yer İstanbul. Tarih, geçen hafta, yani 2005'in Şubat ayı. Olay şu:İstanbul'daki azınlık okullarından biri, kendi cemaatlerinden bazı vatandaşları düzenledikleri sohbet - tanışma toplantısına davet eder. Düşündükleri ise olağan, basit bir şeydir: Çocuklar, kendi cemaatlerinden olup "ülkeleri" Türkiye'de başarılı olmuş kişileri bizzat tanıyacak, dinleyecektir. Tabii ki eğitimcinin bir amacı da öğrencilerinin bu kişileri örnek almalarıdır.Konuşma yapmaya davet edilenler Türkiye'de doğmuş, büyümüş, okumuş, çalışmış ve çalışmakta olan "vatandaşlar"dır. Küçük çocuklara yapacakları konuşma da herhalde "siyasi" nitelikli olmayacaktır.Okul yöneticileri davet ettikleri kişilere küçük bir ayrıntıyı da iletirler. "Yerel" mülki "yöneticiler konuşma yapacak olan kişilerin kısa hayat hikâyelerini ve yapacakları konuşmanın özetini istemektedir." Belli ki bu isteğe dayanak olabilecek bir yönetmelik, talimat falan vardır.* Bundan daha aşağılayıcı ne olabilir? Okul "Türkiye'nin okulu."* Öğretmenler "Türkiye'nin öğretmenleri."* Öğrenciler "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları."* Konuşma yapacak kişiler "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı."* "Mülki amir"ler bu vatandaşları ve yapacakları konuşmayı önceden "denetlemek" istiyor!Bu azınlıklara mensup çok sayıda çocuk da diğer devlet okullarında ya da özel okullarda öğrenim görüyor. Bu okullara da ziyaretçiler, konuşmacılar, ünlü kişiler geliyor. Elbette ki aynı "mülki amir talebi" söz konusu değil. Ve elbette ki bunların bulunduğu ilçelerin "mülki amirleri" bu faaliyetlerin büyük bölümünden haberdar bile değil.Geleceği de karartmak içinBu olay Türkiye'de bir "azınlık sorunu" olduğunu gösteren çok tipik bir olaydır. Bu kişilere, ülkenin vatandaşı olan bu insanlara "potansiyel suçlu" muamelesi yapılıyor. Çünkü bunlar "azınlık."* "Azınlık sorunu" azınlıklar nedeniyle çıkmaz, azınlıklara "azınlık aşağılaması" yapanlar yüzünden çıkar.Türkiye'de azınlık sorunları vardır, çünkü azınlıklara diğer vatandaşlardan farklı davrananlar, "aşağılayıcı" muamele yapanlar vardır.* Türkiye'nin uygarlık düzeyinin geri kalmasının, Türkiye'nin "azgelişmiş" kalmasının birinci sorumlusu olan o kafa halen faaliyette. Ve bu kafa faaliyette olduğu sürece "çağdaş uygarlık" da, "Avrupa Birliği" de birer hayaldir.Türkiye'nin geçmişini karartan kafa geleceğini de karartmak için hâlâ olanca gücüyle uğraşıyor.
İran'dan gelen "saldırı" haberi kuşkusuz sadece Türkiye'de değil bütün dünyada insanların yüreklerini ağızlarına getirdi. Kısa bir süre, farklı açıklamalar yapılıncaya kadar herkes aynı soruyu soruyordu:Acaba ABD İran'a saldırıyı başlattı mı?ABD ve İsrail saldırı iddialarını yalanladı, İran'dan da çelişik açıklamalar gelmesine rağmen olayın bir saldırı olmadığı anlaşıldı.* Bu kuşku ve heyecan dolu saatler, Amerikan yönetiminin her an her şeyi yapabileceği konusunda dünyanın fikir birliği içinde olduğunu gösteriyor.Amerikan yönetiminin son adımı; Suriye'den Büyükelçisini çekme kararı da gerilim politikasını yürüteceğinin kanıtıdır. * Irak Türkiye'nin komşusudur ve Irak'ta Amerikan işgali ve iç savaş vardır.* Suriye Türkiye'nin komşusudur ve ABD ile ilişkileri hızla gerilmektedir.* İran Türkiye'nin komşusudur ve bu ülkeye bir Amerikan saldırısı beklenmektedir.Türkiye'nin, üç komşusuyla savaş halinde olan ABD ile ilişkilerini tanımlamak için en yetkili kişiler "stratejik ortak" kavramını kullanıyor...Ciddiyet zamanıÜç komşusu ateş altında ya da ateş tehdidi altında olan Türkiye'nin bu yangından en az zararlı çıkması büyük diplomatik başarılara bağlıdır.Çok önemsiz ve küçükmüş gibi görünen bir yanlış Türkiye'yi yangının merkezine çekebilir.Dünkü olay da gösterdi ki İran'a yönelik bir Amerikan operasyonunu kimse yadırgamayacak. Ve böyle bir operasyon her an yapılabilir.* Amerikan yönetiminin Ortadoğu'da yürüttüğü politikaların kısa ve orta dönemde "barış"a katkıda bulunacağını söylemek mümkün değildir.ABD'nin baskı ve gerilim politikasının yeni hedeflerinin İran ve Suriye olması, başka anti-Amerikan ittifakların da gündeme gelmesine yol açacaktır.* Üç tarafında savaş ve savaş ortamı bulunan Türkiye'nin ilk zararları şimdiden belli. İran ve Suriye ile gelişmeye başlamış ekonomik ilişkiler yine darbe yiyecektir.Türkiye'nin turizm gelirleri de kaçınılmaz olarak gerileyecektir. Çünkü üç komşusunda savaş durumu bulunan bir ülkeye turistik gezi yapanların sayısının azalması olağan bir sonuçtur. Türkiye'nin doğusunun ve güneyinin dev bir savaş alanı olmasını aklı başında hiç kimse isteyemez, kabul edemez.* Böyle bir kargaşadan, Türkiye'nin dışa dönük bazı avantajlar sağlayabileceğini düşünenler ham hayal peşindedir.Türkiye'nin kısa, orta ve uzun dönemde çıkan sadece ve sadece, barış ortamına dönülmesindedir.