İnat politikası

Başbakan Erdoğan, son zamanlarda bir "inat" politikası geliştirmeye başladı ve bu politika giderek kronikleşiyor

Haberin Devamı

Başbakan Erdoğan, son zamanlarda bir "inat" politikası geliştirmeye başladı ve bu politika giderek kronikleşiyor.

Bu politikadaki "yerleşme"ye göre, karşısında yine "medya" var.

Kilit söz, "medya istedi diye yapacak mıyız," tekrar edilip duruyor.

Medyanın Başbakan'ı son olarak aynı tepkiye yönelten uyarısı, Avrupa Birliği Komisyonu ile görüşmeleri yürütecek olan "başmüzakereci"nin gecikilmeden belirlenmesi oldu.

* Söylenen oldukça basit: 17 Aralık'tan bu yana geçen sürede, görüşmelerin başlayacağı 3 Ekim'e kadar yapılması gerekenler açısından zaman kaybedildiği görülüyor. Zaman kaybını en açık biçimde gösteren de "başmüzakereci"nin henüz belirlenmemiş olması.

Başbakan ve diğer hükümet sözcüleri bunun bir zaman kaybı olmadığını tekrar ediyorlar.

Oysa, "Başmüzakereci" bütün teknik sürecin birinci sorumlusu olacağına göre, bu kişinin görevine bir an önce başlamış olması, "dersini çalışması" ve teknik kadroyu oluşturmak için harekete geçmesi gerekirdi.

* Önemli bir gecikme olmadığını, 3 Ekim'e kadar çok zaman olduğunu söylemek tipik bir "alaturka" savunmadır. Böyle bir savunmaya gidilmesi, aynı zamanda hükümetin 17 Aralık sonrası için bir strateji belirlememiş olduğunu da gösteriyor.

"Zamanı gelince bakarız" sistemi, her zaman işlerin son ana bırakılması, dolayısıyla düşünce ve zihinsel hazırlık süresinin iyice kısılması anlamına gelir.

"Kızmak"la nereye varılır
Başbakan bu çerçevede, "durup dururken" çıkılan Afrika gezisi konusunda söylenenlerden de hoşlanmadı.

Türkiye'nin bu çapta bir "dünya politikası" yürütmesini anlamlı kılacak temel altyapıya ulaşmış olmadığının söylenmesi de Ankara'yı kızdırıyor.

Eğer Başbakan kendisi bir "başmüzakereci" belirlemişse ve kamuoyundan saklanan bu kişi gizli gizli çalışıyorsa, bu bir yere kadar anlaşılabilir bir durumdur diyelim.

* Ama "gizli tutma" eğer "medyadan" gelmesi muhtemel tepkileri geciktirmek içinse yine fazlasıyla "alaturka" bir taktikle tedbir alınıyor demektir ki, bu yine Hükümetin kendine güven sorunu olduğunu gösterir.

Siyasi ve kişisel üslubu çok farklı olan Dışişleri Bakanı Gül'ün Ankara'nın zaman kaybettiğini söyleyen Avrupa Birliği temsilcisini "haşlaması" da yine bir "sorun" göstergesidir.

"Başmüzakereci"nin asıl görevi Avrupa Birliği ile pazarlık değildir. Türkiye'nin içindeki siyasi, ekonomik ve bürokratik dirençleri kırmaktır. AB'nin politikaları belli ve pazarlık, süreler üzerine olacak.

Ama "başmüzakereci" belirlenen takvimler konusunda "içeride" etkili olamazsa devreye en kötü senaryo girer, yani AB görüşmeleri keser.

Bunun sorumlusu kim olacaktır?

DİĞER YENİ YAZILAR