O gün için

11 Aralık 2004

Falın her türlüsüne çok meraklı bir hükümdar vardı. Herhangi bir konuda karar almadan önce mutlaka defalarca fal baktırır, ülkenin, hatta komşu ülkelerin tanınmış bütün falcıları ile görüşürdü.Baklalarda, suda, bulutlarda, kartlarda geleceğin ipuçlarını bulmak için saatlerini, günlerini falcılarla geçirirdi.Falcılara akla gelebilecek her türlü soruyu sordu da yıllarca asıl soruyu sormadı. O soru hep aklındaydı, ama sormadı. Ve bir gün sormaya başladı.İlk falcıyı çağırdı ve sordu: "Bak bakalım, ben ne zaman, nasıl öleceğim?"Falcı baktı, bir şeyler söyledi, ama tatmin edici bir cevap veremedi.Hükümdar onu gönderdi, ikinci falcıyı çağırdı. Sonra üçüncüyü, sonra dördüncüyü...Falcıların hepsi de çok açık olmayan şeyler söyleyip durumu idare etmeye çalışıyorlardı. Ülkenin bütün falcıları aynı şekilde davranınca sıra komşu ülkelerin falcılarına geldi. Birer birer hükümdarın sarayında konuk olmaya başladılar.Sonunda falcılardan biri hükümdarı tatmin edecek şekilde konuşmaya başladı. Hükümdarın bir eşyasını almış, suya batırıyor, sonra suya bakarak konuşuyordu.Ve söyledi; yıl söyledi, ay söyledi, gün söyledi. "Ama birkaç gün şaşabilir" dedi.Hükümdar heyecanla sordu:"Peki ölümden kurtulmak için, Azrail'in beni almasını önlemek için bir çare var mı?""Ben görmüyorum" dedi falcı; "Hatta benim gördüğüme göre, Azrail küçük bir delik bile bulsa o delikten geçip yanınıza gelecek ve canınızı alacak..."Hükümdar, her iktidar sahibinin yapacağı gibi önce falcının kafasını kestirdi, sonra da oturup düşünmeye başladı.Falcının söylediği tarih yaklaştıkça doğal olarak gerginliği artıyordu. En sonunda kendince bir çare buldu.Ülkesinin en sarp dağlarının bulunduğu bölgeye gitti; en sarp tepeye, en kalın taşlarla bir bina inşa ettirdi. Taşların aralarını tek tek bizzat kontrol etti. Ustalar gerçekten tam istediği gibi iş yapmış ancak doğal olarak iki pencere yeri bırakmışlardı. Hükümdar onları da kapattırdı. Ve kapının da iyice küçük, ancak kendisinin geçebileceği genişlikte olmasını istedi.İçeri girdi. Düşündü ki bu kapıdan kendisi girdiğine göre Azrail de rahatça girebilir.Emir verdi, kapıyı da ördüler. Hatta binanın çevresine bir sıra duvar daha çekilmesini istedi. O duvarı da ördüler ve hükümdar içerde beklemeye başladı.O gün hemen ölmedi. Aç ve susuz birkaç gün direndi. Sesi duvarlan aşıp dışarıya ulaşamıyordu. Falcının son söylediği doğru çıktı, birkaç gün sonra öldü.

Devamını Oku

'İlan'ın zamanı ve mesajı

10 Aralık 2004

Türkiye'de ve Avrupa'da yaşayan Türk vatandaşı Kürtler tarafından imzalanarak Batı'nın iki büyük gazetesinde yayınlanan ilanın mesajını doğru okumak gerekir.İlanda örnek verilen "azınlık" hakları için kullanılan deyim, "bunlarla kıyaslanabilir" şeklindedir. Örneklerse şunlardır:Basklılar, Katalanlar, İskoçlar, Laponlar, Güney Tiroller halkı ve Belçika'nın yarısını oluşturan Valonlar. Kıbrıs'ta Türkler için istenen haklar da aynı tanımın, "kıyaslanabilecek haklar" tanımının içindedir. * Bu örneklerde azınlık hakları, farklı süreçler ve farklı siyasi formüller içinde gerçekleşmiştir. Bu açıdan bakıldığında ilandaki ifadeleri "federasyon ya da özerklik istiyorlar" diye nitelemek, aşırı bir hassasiyetin ürünü olur. Nitekim dört DEP'linin imzasıyla dün yayınlanan açıklamada da "federasyon ve özerklik talebi" iddiası açık olarak reddedilmektedir.İlan, içeriğinin ötesinde, zamanlaması ve seslendiği güçler açısından önem taşımaktadır. Doğrudan doğruya AB'ye seslenmekte ve "daha ileri haklar için destek" istemektedir.* Bu olaydaki en büyük haksızlık, ilanın Türkiye'de bugüne kadar en ileri demokratik adımların atıldığı dönemde yayınlanmasıdır. Bundan 20 yıl, hatta 10 yıl önce büyük direnişlerle karşılaşan haklar ve özgürlükler bugün Türk vatandaşı Kürtlerin elindedir.Herkes için demokrasiİlan, Batı'ya "bizi unutmayın" diye seslenmekte ve AB ile görüşmeler içinde Türkiye'deki Kürtlerin haklarının da savunulmasını istemektedir.* İkinci haksızlık da budur. Türkiye'de kendisi için demokrasi ve özgürlük isteyen herkes, aynı hakları başkaları için de istemelidir. Gerçek demokratlığın ölçülerinden biri budur. Kürtler Türkiye'nin en kalabalık azınlığıdır ama tek azınlığı değildir. Mahrum kaldıkları demokratik haklardan yıllarca Türkler dahil bütün Türk vatandaşları mahrum kalmıştır.Türkiye'nin geleceğiyle ilgili olarak Batı'nın "hassasiyetini" isteyen Türk vatandaşı "aydınların" en gelişmiş demokratik hakları Türkler, Kürtler ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkes için istemesini beklemek bu ülke için "gerçek demokrasi" isteyen herkesin hakkıdır.17 Aralık arefesinde yayınlanmasıyla bu ilan, Avrupa liderlerine yönelik, o gün alınacak kararda kendilerine de "ayrıcalık" tanınması için bir taleptir.* Türkiye'de demokrasi, esas olarak Türkiye'de yaşayanların eseri olacaktır. Elbette bunun için demokrasiyi savunan bütün dünyanın desteğine ihtiyaç vardır. Ama sadece dışardan gelecek baskı ve etkilerin fazla bir geçerliliği olmayacağını Türkiye'nin yakın tarihini bilen herkes görebilir.* Türkiye'de demokrasi için Türk vatandaşları mücadele etmiştir ve mücadeleye devam edeceklerdir. Kürt kökenli Türk vatandaşlarının böyle bir zamanlamayla sadece kendileri için "ileri demokratik haklar" istemeleri ise "milliyetçi" mantıktan henüz kurtulamamış olduklarını göstermektedir.* Türkiye'de demokrasinin en ileri koşulları herkes için şarttır. Bunun içinde sadece "kendini" görmek, düşünmek ve sadece "dışarıya" sığınmak bugüne kadar ancak kuşku yaratmıştır, bundan sonra da yeni kuşkular yaratacaktır.

Devamını Oku

7 bin kişi

10 Aralık 2004

Günümüzde, gelişmişlik düzeyini gösteren ölçütlerden biri de insanların kitap okuma alışkanlıklarıdır. Türkiye, bu ölçüte göre, ligin en alt sıralarında, en az gelişmiş ülkeler arasında yer alıyor.* Japonya'da her 100 kişiden 14'ü, Avrupa Birliği ülkelerinde her yüz kişiden 15'i, Amerika'da her yüz kişiden 12'si düzenli kitap okuru.* Türkiye'de ise 10 bin kişide 1 kişi düzenli kitap okuyor. Gelişmiş ülkelerle aramızdaki farkın kapanacak yerde açılmasının nedenlerinden biri budur.Cahil cesareti* Bilgi yarışması programları, dünyada en çok ilgi çeken TV programları arasında. Bazıları onlarca yıldır sürüyor ve o ülkelerin kurumlaşmış bilgi yarışmaları. Türkiye'de ise bu programların benzerleri en çok iki yıl dayanıyor, sonra izleyici bulamıyor.* Nedeni ise çok basit: Yarışmacıların bilgi düzeyleri inanılmaz derecede düşük. İzleyicinin ilgi göstermesi için yarışmacının bir şeyler bilmesi, üst sıralarda yarışması gerekir.Bu yarışmalar, ülkemizdeki genel kültür düzeyinin de göstergesi.Bunun yanında, bilgi düzeyleri çok düşük olanların bu yarışmalara katılmaları da büyük bir cesaret örneği. Buna "cahilliğin cesareti" diyebiliriz.* Kitap okuyan sayısı bu kadar az, genel kültür düzeyi bu kadar düşük olursa, kaçınılmaz olarak ortalık "cahil ve cesur" insanlarla dolar.Büyük çoğunluğu kandırmak mümkün olduğunda da cesur cahiller kendilerini ortaya atarlar. Ve başarılı olduklarını zannederler.Yanlıştan dönmeliyiz* 40'lı, 50'li, 60'lı yıllarda kitap okunma oranının bugüne göre 8-10 kat fazla olduğu hatırlandığında gerilemenin bugün vardığı boyut daha iyi anlaşılacaktır.* Türkiye'de eğitimden sorumlu olan bakan ve bakanların ülkemizdeki okuma azlığından yakındıklarını çok sık görürüz.Görevleri bu önemli soruna çözüm bulmak olan kişilerin de bütün yapabildikleri yakınmak olduğunda soruna çözüm getirmek mümkün olmuyor.* Okuyan insan sayısını artırabilmek için çok basit birkaç önlem hemen alınabilir.Örneğin kitapta KDV sıfırlanır, böylece kitap fiyatlarının düşmesi sağlanır. Örneğin, telif haklarında yüksek vergi muafiyet oranlan uygulanır ve insanların kitap yazarak geçinmeleri sağlanır. Örneğin sadece kitap satan dükkânlara gelir vergisi indirimleri getirilir, kitapçı dükkanı açılması teşvik edilir, böylece illere, ilçelere kitap girmesi sağlanır.Örneğin, TV ve radyo kanallarıyla kitap okumayı teşvik edecek programlar için işbirliği yapılabilir. Örneğin, öğretmen ve öğrencilerin kitap harcamaları için ek vergi iadesi getirilebilir.Örneğin, kütüphaneler herkesin aradığı kitabı bulabileceği, kolayca üye olabileceği; resmi daire havasından uzak, samimi ve sıcak bir yapıya kavuşturulabilir. Küçük yerleşim yerlerindeki kafelerin bir köşelerini kitaplık yapmaları özendirilebilir...Yapılabilecek daha birçok şey vardır. Yeter ki Türk vatandaşlarının daha çok kitap okuması istensin. Son 40 yıldır kitap okumaması istendi ve sonuç alındı. Ama bu büyük yanlıştan dönmek için de bir yerden başlanması gerekiyor.

Devamını Oku

Dikkat, taslak yağıyor!

9 Aralık 2004

Ağaçlara, çalılara takılarak ormanı gözden kaçırma alışkanlığımızı kaybetmediğimizi bir kez daha gösterdik.Avrupa'dan sızan her metin ya da "taslak taslağı" bir gün moralimizi düzeltiyor, ertesi gün keyfimizi kaçırıyor.* Karar metninde yer alacak ifadelerin mümkün olduğu kadar az "incitici" olması gibi bir sorunumuz var. Sanki mesele, duygusal bir meseleymiş gibi inip inip çıkıyoruz.Meselenin son derece "soğuk" bir mesele olduğunu, hiç kimsenin diğerinin ne babası ne de düşmanı olduğunu anladığımız zaman her şey daha basitleşecek.* Korkularımızdan biri, karar metnine "ucu açık" ifadesinin girmesi. Bunun anlamı, "eğer bir uzlaşma olmazsa görüşmelerin uzlaşma olana kadar süreceği"dir. Yani her görüşmenin, her pazarlığın doğasında olan bir durumdan söz edilmektedir. Tabii ki uzlaşma sağlanamazsa, sağlanana kadar görüşme sürer.* İkinci korkumuz "tam üyelik" dışında kalan ihtimallerdir ki bunların karara girmesi gerçekten "hakkaniyetsiz" bir tavır olacak ve Türkiye'yi yoracaktır.Bunların dışında ister Kıbrıs, ister azınlık hakları, ister dinsel özgürlükler, isterse Ermeni meselesi karar metnine sızsın, hiçbirinde paniğe kapılacak bir durum yok. Çünkü bütün bu meseleleri zaten tam üyelik öncesinde Türkiye'nin çözmesi gerekiyor.Asıl hedefi kaçırmayalımBu meselelerin çözümünün bugüne kadar izlenen üslupla mümkün olamayacağı da anlaşılmış olmalıdır. Bugüne kadar benimsenmiş olan "kaba devletçi" ve "çocukça milliyetçi" üsluplar Türkiye'nin hep yalnız kalmasına yol açmıştır.* Orman, Türkiye'nin görüşme tarihi almasıdır. Esas olan budur ve asıl dikkate alınması gereken budur. Bunun yanında tabii ki pazarlıklar olacak, farklı siyasiler çeşitli nedenlerle bir şeyler "isteyebilecektir."Eğer dikkatimizi bu "istekler" üzerine yoğunlaştırıp olayın aslını kaçırırsak yine gereksiz yere moralimizi bozmuş oluruz.Hükümet çalışıyor, onlarca sivil toplum kuruluşu çalışıyor, iş dünyasının örgütleri çalışıyor ve bütün bu çalışmaların tek bir hedefi var: Avrupa Birliği'nin tam üyelik için düğmeye basması.Verilecek tarih yakın olursa elbette moralimize katkıda bulunacaktır. Ama, anlaşıldığı kadarıyla 2005'in sonuna doğru bir tarih belirlenecektir. Bu da önemli değil, hatta Türkiye'ye birçok konuda daha iyi hazırlanma fırsatı verir.* Şu günlerde herkesin çok dikkatli olması gerekiyor. Avrupa'dan "taslak" yağıyor, aman herkes dikkatli olsun. Bu "taslaklar" kimsenin kafasına düşmesin, gözüne girmesin.

Devamını Oku

Baykal gitmedi çünkü...

7 Aralık 2004

Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül, CHP Genel Başkanı Baykal'ı ziyaret ederek 17 Aralık'ta Brüksel'e davet ettiler.Görüşme sonrasını ekranlarda bütün ülke gördü. Baykal daveti kabul etmiyor, çok uzun ve anlaşılması güç sözlerin arasında "önemli olan fikirlerimizin orada temsil edilmesi" diyordu.* Bunu şöyle anlayabiliriz: Baykal Başbakan'a bazı "fikirler" söylemiş ve Brüksel'de o şekilde davranmasını tavsiye etmiştir. Eğer Başbakan bu fikirlere uygun davranmazsa Baykal konuyu iç politika meselesi yapacaktır.* Baykal'ın bu tavrı eski "siyaset yapma" anlayışının devamından ibaret ve eğer Baykal bu nedenle halktan "aferin" alacağını sanıyorsa fena halde yanılıyor.Türk halkının çok geniş kesimleri, Avrupa Birliği hedefini ülke geleceği açısından, ekonomik refah ve demokrasi açısından önemli bir dönemeç, dayanak olarak görüyor ve tam üyeliği istiyor.Baykal ve üç kişilik CHP üst yönetimi ise Kıbrıs konusunda da Avrupa konusunda da "karnından konuşma" yoluyla içeriği anlaşılmaz itirazlarda bulunuyor.Bunun halk dilindeki adı "mızmızlanmak"tır.Baykal'ın ve CHP yönetiminin, bu temel meselede "karnından konuşmak"ta, "mızmızlanmakta" ısrar ederek herhangi bir siyasi çıkar sağlaması olanaksızdır.Nehir akıyor CHP bakıyor* CHP, Kıbrıs'ta Denktaş politikasını desteklemek istemekte ancak bunu açık açık yapamamaktadır. CHP, Avrupa Birliği konusunda MHP - İşçi Partisi -Cem Uzan - İlhan Selçuk çizgisinde bir politika izlemeye yatkındır, ama bunu da açık açık yapamamaktadır.CHP Genel Başkanı, dün yaptığının tam tersini yapsaydı, Erdoğan'ın davetini kabul ederek, 17 Aralık öncesinde Brüksel'de güçlü bir kadroyla hükümetin çabalarına katkıda bulunsaydı "bir şey" yapmış olacaktı.CHP'nin bugünkü politikasının öylece "durmak" ve "bir şey yapmamak" üzerine kurulu olduğunu görmemek mümkün değildir.CHP yönetimi, kendisini Türkiye'deki oluşumların, Türk halkının ilgi alanlarının dışında tutmayı başarmaktadır. Akıntının dışında kalmış bir siyasi hareketin, ister "milli" isterse "dini" unsurlar kullansın, kendisini halkın yanında gibi gösterme çabası da etkili olmayacaktır.* Nehir akmakta, CHP üst yönetimi kıyıdan bakmaktadır. Ve böyle durmaya kararlı olduğunu da her fırsatta göstermektedir.

Devamını Oku

Başkan baba

7 Aralık 2004

Turgut Özal, parlamentoyla ve dağınık bir siyasi yapıyla yönetmenin zorluklarıyla karşılaşınca ortaya "başkanlık sistemi" tartışmasını atmıştı.Konu tartışıldı ve bir süre sonra unutuldu. Özal'ın ardından Demirci Cumhurbaşkanı oldu. Görev döneminin sonuna yaklaşırken bu kez de Demirel "başkanlık sistemi"nin faydalarından söz etmeye başladı.Onun çıkış noktası da aynıydı; parçalanmış bir siyasi yapıda yönetmek güç oluyordu ve ancak yürütme yetkilerinin çoğunluğu Cumhurbaşkanı'nda toplandığında istikrar sağlanabilecekti. * Tabii ki hem Özal hem Demirel "Başkan baba" olarak kendilerini görüyorlardı...* Başkası için bir yol açmak bizim siyasi geleneklerimizde yoktur. Tam tersine, kendinden sonrakilerin önünü tıkamanın yolları düşünülür.Her iki tartışmada da genel olarak varılan uzlaşma noktası, Amerikan tarzı bir başkanlık sisteminden çok Fransa'daki yarı-başkanlık sisteminin Türkiye'ye uyabileceği yönündeydi.* Bugün AKP üst yönetimi bir kez daha başkanlık sistemi tartışmasını gündeme getirmeye çalışıyor. Tabii ki onların gözündeki ana hedef de, eğer bir yarı-başkanlık sistemine geçilirse başkanın doğal olarak Tayyip Erdoğan olacağıdır...Temel sorunu çözmüyorTürkiye'nin bugünkü sisteminde Cumhurbaşkanlığı makamının yasama ile yürütmeyi denetleme görevleri vardır. Bunun araçları da yasaları veto etme yetkisi ve önemli atamalarda imzasının aranmasıdır.Başbakanı ataması daha "uyumlu" ve duruma uyularak çatışmasız yapılabilen bir görev olsa da, Bakanlar Kurulu üyelerinin atanmasında Cumhurbaşkanı her zaman söz sahibi olmakta ve zaman zaman kıyasıya "pazarlık" yapabilmektedir.* Yarı başkanlık sisteminde bu yetki ve sorumluluklara sahip olan Cumhurbaşkanı, öncelikle dış politikada ve uluslararası görüşme ve anlaşmalarda birinci yetkili olmaktadır. Bunun yanında, yürütmeye bağlı olan birçok kamu kuruluşunun doğrudan Cumhurbaşkanı 'na bağlanması da söz konusudur.* Türkiye'de, çok kısa dönemler dışında başbakanların hep cumhurbaşkanları ile sorunları olmuştur. Yarı başkanlık sistemi ise bunu giderecek bir sistem değildir. Çünkü, daha önceki örneklerde görüldüğü gibi, bugün şu eğilimdeki bir başkanı seçen halk yarın onun karşısındaki siyasi partiyi parlamentoda çoğunluk yapabilmektedir. Bu durum, başkanlık sisteminin yürürlükte olduğu ABD'de bile görülmekte, birçok başkan Kongre'de karşı partiye ait çoğunlukla boğuşmak durumunda kalmaktadır.* Devlet Başkanı'nın halk oyuyla seçilmesi ilk anda kulağa hoş gelmektedir. Ancak bu sistemi tartışırken, sadece bugünkü sıkıntılardan yola çıkmak, yeni sistemin getirebileceği sorunları bugünden hesaplamamak Türkiye'yi yeni siyasi krizler içine sokabilir.* Kaldı ki, şu anda asıl siyasi sorun, halk desteği almış bütün siyasi görüş ve partilerin Meclis'te temsil edilmemeleri sorunudur.Eğer yarı-başkanlık sistemi, gelecekte böyle bir olasılık ortaya çıkmasına karşı düşünülüyorsa, buradaki temel sorun da çözülmüş olmayacaktır.

Devamını Oku

Yakın geçmişin kara izleri

6 Aralık 2004

Toplumda birçok kesim "devletten nemalanmaya" alışmıssa, asıl geçim kaynağı üretim değil devlet ise, yolsuzlukların önünü ardını kesmek mümkün değildir.Devlet para yağdırırken, bu paradan "hakkının" fazlasını almaya çalışanlar, "hakkını" daha fazla görenler olacaktır. Yolsuzlukların, hırsızlıkların kaynağı buradadır.Eski bir meclis başkanının, devletin verdiği makam aracıyla bütün ülkeyi birkaç kere dolaşmış oluşu birçok insana "tuhaf" gelebilir. Aslında bunda hiçbir tuhaflık yok, çünkü sistem bu mantık üzerine işliyor.Bu "hakkımdır" mantığının bir ucunda Susurlukçular varsa diğer ucunda da devletin arazisine gecekondu yapıp yine devletten para isteyen vatandaş var.Devletten geçinmenin ve her imkânı kullanarak fazlasıyla geçinmenin "aferin" aldığı günleri geride bırakmış olduğumuza bir türlü ikna olamıyoruz.Yakın geçmişin bütün bu kara izlerini silmekte halen güçlük çekiyoruz.Bu izler öyle yayıldı ki, bir Yargıtay Başkanı'nı "perişan" etti. Ama bazı Susurlukçuların halen kahraman gibi dolaşmalarını da sağlayor.Her şeyin hesabı sorulmalıSusurluk davasından mahkûm olanlardan birisiyle yapılmış görüşme iki gündür Elif Ergu imzasıyla VATAN'da yayınlanıyor.Bu, gerçekten çok önemli bir gazetecilik olayıdır. Çünkü "Susurluk"un gerçek boyutlarını hapishane fotoğraflarıyla göstermektedir.Bir hapishane hücresinin lüks otel odasına dönüştürülmesine izin veren ya da bunu sağlayan "yetkili" kişilere hesap sorulmuyorsa, o zaman ipin ucunu kimse tutamaz.Susurluk kazası bütün kirli ilişkilerin Türk halkının gözünün önüne "ilk" kez serilmesini sağlamıştır. Ancak bu olayın "hesabı" bitmemiştir, bitmediğini görmemek de "suça" katılmaktır.Yakın geçmişin kara izleri hapishane yöneticilerinden yargının en tepesine, iş dünyasının tanınmış isimlerine kadar yayılmıştır.Bu kara izleri yüzlerinde taşıyanların bazıları hâlâ "kahraman" gibi dolaşabiliyorsa, namuslu bütün Türk vatandaşlarına en büyük ayıp yapılmaktadır.Susurluk davası tekrar açılmalı ve hesap, en başından bugüne kadar geçen bütün sürede yapılan her şey için sorulmalıdır.Yakın geçmişimizin bütün kara izlerini silmek için yola çıkan her siyasi, toplumdan büyük destek göreceğinden emin olabilir.

Devamını Oku

Ağacın ilk meyvesi

4 Aralık 2004

Zengin bir adam, atını dörtnala kaldırmış, çorak topraklarda alabildiğince süratle gidiyordu. At hızlandıkça adam iktidarını biraz daha fazla hissediyor, daha bir keyifleniyordu.Adam, nerede olduğunun, nereye koştuğunun farkında değildi, sadece atını çatlatırcasına koşturup gücünü ve zenginliğini tam manasıyla algılama peşindeydi.At sınırlarını zorlarken, adam eyerin üzerinde keyifleniyor, çevresiyle ilgisi tamamen kopuyordu. Atını koşturduğu alan, hakimi olduğu toprakların hemen yanı başında, bölgedeki en fakir insanlarının yaşadığı en çorak topraklardı.Adam için bunların hiçbir önemi yoktu. Onun için önemli olan, eyerin üzerinde ulaştığı hızdı.Bir ara soluklanmak ve hayvanı biraz dinlendirmek için küçük bir su birikintisinin yanında durdu. Atından iner inmez de az ilerideki yaşlı adamı fark etti.Yaşının tahmin edilmesi bile zor olan bir adam, elleri titreye titreye ağaç dikmekteydi.Gördüğü bu manzara, zengin adamın ilgisini çekti. Neredeyse bin yaşında olan yaşlı adam, büyük bir ciddiyet içerisinde fidanları dikiyor, küçük birikintiden su taşıyıp diplerine dökerek geleceğin ağaçlarına ilk besinlerini veriyordu.Zengin adam yaklaştı, ihtiyara "merhaba" dedikten sonra lafı uzatmadan kafasındaki soruyu sordu:"Ey ihtiyar, sen ki bu yaşına gelmişsin, hiçbir zaman meyvelerini göremeyeceğin ve yiyemeyeceğin ağaçları dikmek için neden bu kadar çaba gösteriyorsun?"Yaşlı adam istifini bozmadan cevap verdi:"Benim bugün meyvelerini yediğim, kokularıyla keyiflendiğim ağaçları benden önce yaşamış olan insanlar diktiler. Ben onların diktiği ağaçların meyvelerini yiyorum, benden sonra gelecek insanlar da benim diktiğim ağaçların meyvelerini yiyecekler... Anladın mı neden böyle çalışıp çabaladığımı..."Zengin adam ihtiyarın cevabından çok etkilendi ve ona bir armağan vermek istedi. Cebinden bir kese altın çıkardı, ihtiyarın önüne bıraktı.İhtiyar önce keseye baktı, sonra zengin adama döndü; "Gördün mü, bazen bir ağacın meyvesini daha diktiğin anda yiyebilirsin" dedi ve keseyi cebine koyduktan sonra işine devam etti.

Devamını Oku