Tribün olayın ucudur

3 Aralık 2004

En 'kolay' konu olduğu için haftalardır, İnönü Stadı'ndaki cinayetin ardından futbolda şiddeti konuşuyoruz.Statlara biraz daha fazla polis dikilecek, seyircilerin üstü başı birkaç kere aranacak, kulüp yöneticileri lümpen taraftara bedava bilet vermeyecek... Ve böylece sanki sorun hallolacak.Hayır, sorun hallolmayacak, çünkü ne yazık ki toplumumuzun her yanından şiddet fışkırmaktadır.* On binlerce ruhsatsız ateşli silah, hatta kaleşnikoflar elden ele dolaşıyor.* Her küçük trafik tartışmasının ardından küfürleşme, dövüşme ve "levye çekme" faaliyetleri geliyor.* Polis göstericiye "Allah yarattı" demeden vuruyor, gösterici de polise aynı şekilde cevap veriyor.* Aile içi şiddetin boyutlarını uzmanlar anlatıyor. Okulda dayak yiyen çocuk yüzlerini, ağabeyi tarafından hırpalanmış genç kız yüzlerini her gün, her tarafta görmekteyiz.* Futbol maçlarından sonra evlerin pencerelerinden, balkonlarından kutlama ateşi açma adeti henüz giderildi.Ama köylerine okul açıldığı için sevinen köylüler hâlâ kutlamayı havaya ateş ederek yapıyor.Yerlerine yenileri gelirÖrneklerini uzattıkça uzatabiliriz. Ancak bu örneklere eklenmesi şart olan bir husus da şiddeti kullanan bazı kişilerin toplumun önüne "kahraman" gibi çıkarılmasıdır.İşi gücü, eğitimi ve hiçbir umudu olmayan on binlerce genç insanın Alaattin Çakıcı'ya, Sedat Peker'e, İbrahim Tatlıses'e özenmesi için gerekli her şey yapılmıştır.Bugün sokağa çıkamayan bir eski başbakanın, "Bu vatan için kurşun yiyen de kurşun atan da kahramandır" sözüyle ne demek istediğini herkes anlamıştı da galiba bir tek kendisi, lafın ucunun nereye varacağını anlamamıştı.Ama mesaj belliydi, şiddetle yaşayan o kişiler aynı zamanda kahramandı.Tribünleri dolduran, stat kapılarına yığılan ve umutsuzluklarını şiddet kullanarak tatmin etmeye ve ilerde o "abiler" gibi olmaya çalışan gençler, gerçekteki durumun su yüzünde fazla açık duran görüntüsünden ibaret.* Şiddet, babanın kız çocuğunu okula göndermemesiyle evde başlıyor, küçük bir kabahat için çocuğun "kemiklerinin kırılmasıyla" gelişiyor, kadının "kocamdır, döver de söver de" demesiyle kökleşiyor. * Ve bu şiddetle yaşama güdüsü günlük hayatın her yanına sıçrıyor, tribünde de sadece bir ucu ortaya çıkıyor.Sorunun temellerine yönelmedikçe ve bu yönde çaba harcanmadıkça, üç beş çocuğu kovalamak bir işe yaramaz, çünkü onların yerine yenileri gelir.

Devamını Oku

İyimserliğe bıçak ve kurşun

2 Aralık 2004

Türk toplumunun kendine güveni ne zaman artmaya başlasa, ne zaman kötümser duyguların yerini iyimser beklentiler alsa "birileri" bir şeyler yapıyor ve havayı tam tersine çeviriyor.Önce İnönü Stadı'nda bıçak çekildi, futbol dünyasının altındaki bütün çirkinlikler ortaya döküldü.Bu şokun etkisi sürerken Mardin Kızıltepe'de silahlar patladı, bir baba oğul kurşun yağmurunda can verdi.* Bu iki olay da "birileri"nin Türk toplumunun yakasından ellerini çekmediğini gösteriyor.Kimdir bu birileri?Aslında herkes bunları biliyor, ama çeşitli nedenlerle kimse açık açık söylemiyor.İnönü Stadı'nda, maçta bir çocuğun başka bir çocuğu bıçaklamasının ardındakiler, futbol dünyasındaki, spor dünyasındaki kirlenmenin sorumlularıdır. Sporu kirleten büyüklü küçüklü mafyalar, onlarla el ele durmaktan vazgeçemeyen anlı şanlı kulüp yöneticileridir.* Mardin Kızıltepe'de 12 yaşındaki bir çocuğun üzerine 13 kurşun sıkanlar, Türkiye'nin ve Türk toplumunun değişmesini istemeyenler, kamu görevlilerini eğitmeyenler, yeni bir Türkiye'de eskisi gibi iktidarları olmayacağını hissedenlerdir.Geçiştirmeye kalkarsanız...Türk toplumu yine iyimser bir havaya girmişti, 17 Aralık'ta açılacak Avrupa kapısının hayatına getireceği iyileşmeleri bekliyordu. Ve bu beklentileri yine bıçak ve kurşunlarla karartıldı.İnönü Stadı'nda da ne olduğu bellidir, Kızıltepe'de de ne olduğu da bellidir.* Bunların üzerine en kararlı ve ciddi biçimde gidildiğine ve gidileceğine dair inandırıcı işaretler vermeyen yöneticiler de sonuçta bir tür suç ortağı durumuna düşerler.İnönü Stadı cinayetinden sonra kem küm eden İçişleri Bakanı, Kızıltepe'deki çifte cinayetten sonra da kem kümlerle durumu idare etmeye çalıştı.* Bakanlar böyle olayları "geçiştirme" çabası içine girdikleri takdirde statlar birkaç ay sonra eski durumlarına döner, Kızıltepe cinayetleri de tekrarlanır.17 Aralık, Türk toplumunun kendi geleceğine; sağlıklı, kaliteli bir hayat özlemine olan inancının belgesi olacaktır. Ama bu inanç ancak iyimser duyguları güçlü bir toplumda yaşayabilir.Bu iyimserliğin bıçakla ve tabancayla katledilmesine imkân sağlayanlar da gerçek vatan hainleridir.

Devamını Oku

Plaketler, fotolar

1 Aralık 2004

Kamu binalarına giren herkes bol miktarda fotoğrafla karşılaşır. Elbette Atatürk'ü herkes tanır. Bunların dışında çeşitli "büyüklerimiz"in fotoğrafları kamu binalarının duvarlarını süsler.Bunlar, daha önce aynı görevde bulunmuş kamu görevlilerinin fotoğraftarıdır. Bu fotoğraflar sayesinde "kalıcı" olacaklarını sanan bazı kamu görevlileri, kim bilir ne zaman bu uygulamayı bulmuştur, sonra da adet olmuştur.* Başbakan'ın bu fotoğrafların kamu binalarından kaldırılmasına ilişkin talimatı dün öğrenildi.* Hayatımızda onlarca, yüzlerce böyle küçük "iş" var. Kimin neden başlattığı belli olmayan, neye yaradığını kimsenin bilmediği adetler sürüp gidiyor.Bunlardan biri de "plaket" merakı. Sadece kamuda değil, "sivil" hayatta da çok sayıda plaket meraklısı bulunuyor.Tuhaf bir alış-veriş...Bu plaket meraklıları sürekli olarak birbirlerine "plaket" veriyor.Bir toplantıya katılıp konuşma yapanlara "plaket" veriliyor, konuşmacılar da toplantıyı düzenleyenlere "teşekkür plaketi" veriyor.Böyle bol bol alınıp verilince plaketlerin pek bir değeri kalmayacağını kimse aklına getirmediği için de plaket değiş-tokuşu artan bir hızla devam ediyor.* Eğer Başbakan bu plaket alışverişini de yasaklar ya da belli bir düzeye inmesini sağlarsa, bu işlere meraklı "siviller" kaçınılmaz olarak karara uyacaktır. Plaketler yerli yerinde verildiği için değer kazanacak, verilen kişi için de gerçekten bir anlamı olacaktır.* Kendi kendisiyle meşgul bir "kamu yönetimi" anlayışını ortaya vuran ve bir bakıma da zararsız örneklerdir fotoğraf ve plaketler.Ama bir anlayışın değişmesi sürecinde küçük iş ve düzeltmeler de "büyük" kararlar kadar önem taşır.Fethullah Gülen cemaatiHaftalık Dergisi'nin son sayısında çok ilginç bir görüşme var. Derginin konuştuğu kişi uzun yıllar Fethullah Gülen'in çok yakınında yer almış, önde gelen bir "cemaat mensubu".Bu kişinin anlattıkları eğer doğruysa, Fethullah Gülen "örgütü"nün çalışma tarzı tam bir "yarı legal" siyasi parti niteliğinde.Fethullah Gülen, cemaat mensuplarına kendilerini gizleyerek devlet yönetiminde yükselmelerini söylediği kasetin ortaya çıkmasından sonra ABD'ye gitti ve geri dönmedi.Bu durum, söz konusu "cemaat"in bazı "dış koruma"lara sahip olduğuna ilişkin kuşkulan yoğunlaştırmıştı.Haftalık Dergisi'ndeki konuşma bu "cemaatin" yapısına ilişkin de önemli bilgiler veriyor.

Devamını Oku

Hiçbir sürpriz yok

30 Kasım 2004

Avrupa Birliği zirvesi öncesinde hazırlanmış olan taslağın erkenden ortaya çıkması yeni bir heyecan dalgası yarattı. Taslakta yer alan bazı unsurlar iki yanlı tepkilere yol açtı. Bunlardan biri üyelik görüşmelerinin kesintiye uğrayabileceği, ikincisi Türkiye'nin ekonomide fazla geride olmasının üyelik sürecini etkileyeceği, üçüncüsü Türk işgücünün serbest dolaşımına tam üyelikte bile sınır getirilmesi ihtimali ve dördüncüsü de Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti ile normal ilişki kurması gereğidir...Bunların hepsi aslında bilinen, sıkıntıların yoğunlaştığı önemli unsurlardır. Ve bu konularda çözüme ulaşılmadan Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin üyesi olması zaten mümkün değildir.Çözüm Türkiye'de* Görüşmelerin Avrupa Birliği tarafından durdurulabilmesinden başlayalım: Bu husus sadece Türkiye ile ilgili değildir, ama Türkiye söz konusu olduğunda bu şekilde vurgulanması önemli.40 yıldır Avrupa Birliği yolunda doğru dürüst hiçbir adım atmamış olan Türkiye'nin tam üyelik görüşmelerini de, çeşitli bahanelerle fazlasıyla uzatabileceğine ilişkin bir kuşku vardır. Ve bu kuşku yerindedir.* Türkiye ile AB ülkeleri arasındaki ekonomik düzey farkı giderek kapanmak şöyle dursun, daha da açılmaktadır. AB'nin en son katılan üyeleri ve diğer adaylar ekonomik gelişme açısından Türkiye'ye yaklaşmıştır. Avrupa, en kalabalık ve en büyük üyelerinden birinin ekonomik açıdan uçurumun diğer yanında kalmasını kabul etmemektedir ve etmeyecektir.* Türk işgücünün serbest dolaşımı, Türkiye'nin ekonomik gerçeklerine bağlıdır. Bu sorunu çözümü de yine Türkiye'nin ekonomik gelişmesini hızlandırmasına ve AB standartlarına yaklaşmasına bağlıdır.* Kıbrıs meselesinin taslak metinde açık olarak zikredilmesine şaşıranlar, gelişmeleri iyi izlemeyenlerdir; şaşırmış gibi yapanlar ise kendilerine göre siyasi oyun peşindedirler.Müzakereye hazır mıyız?Kalabalık bir aileye gelin ya da damat olacaksınız ve olmak istiyorsunuz.Ekonomik açıdan o ailenin 25 ferdinin en fakiri ve iyiden iyiye fakiri olmanızın yanı sıra aile fertlerinden biriyle de kavgalısınız. Bu durumda size "aileye gireceksen barışmalısın" deniyor ve siz de buna şaşırıyorsanız ya gerçekten saf ya da saf numarası yapıyor olmalısınız.Ve bu arada da ailenin bütün fertleri yanı sıra bütün diğer komşular da sizin bu anlaşmazlıkta haksız olduğunuza inanmaktadır!.. Kıbrıs meselesi bu kadar basittir.* Avrupa Birliği liderlerinin 17 Aralık'ta ele alacağı karar taslağının bu kadar erkenden "sızdırılması"nın bir amacı da bazı pazarlıkları erkenden başlatmak olabilir.Ama aynı zamanda Türk kamuoyunun bazı gerçeklere kendisini hazırlamasının istendiği de anlaşılmaktadır.Taslakta hiçbir sürpriz yok.Kendi kendimize açıkça tartışamadığımız bazı meseleler açık olarak söyleniyor, hepsi bu.

Devamını Oku

Kızıltepe olayı

30 Kasım 2004

Mardin'in Kızıltepe ilçesinde meydana gelen olay yaşanan büyük gerilimi henüz atlatmış olmadığımızı gösteriyor. Olay, bir baba ile 12 yaşındaki oğlunun terörist sanılarak taranması ve öldürülmesidir.Görgü tanıklarına göre tek taraflı ateş açma söz konusudur. Baba ile oğlunun silahlı olduklarına ilişkin herhangi bir bulgu yoktur. Ve 12 yaşında bir çocuğun tehdit edici bir silahı nasıl taşıyıp kullanabileceği de ayrı bir sorudur.Kuşkusuz, bir baba ile oğlunun üzerine gecenin karanlığında ateş açan güvenlik kuvveti mensupları da bu eylemi bir şeye dayanarak yapmışlardır.Gerekçesi ne olursa olsun, silahsız bir baba-oğulun bu şekilde öldürülmesinin herhangi bir açıklaması olamaz.Bir babanın, küçük oğlu yanındayken, kalabalık oldukları anlaşılan güvenlik kuvveti mensuplarıyla çatışmaya girmiş olduğuna da kimse kimseyi inandıramaz.Olay yetkililer tarafından araştırılmaya başlanmıştır ve gerçekten araştırılması gerekir.Gerçekten istiyorsak...Güneydoğu'da 15 yıl boyunca savaş ortamında ve savaş gerilimi içinde yaşandı. Güvenlik güçleri de, sivil halk da 15 yıl boyunca böyle yaşadı.15 yıl uzun bir süre. Ve bu süre içinde yaşanan kötü, acı verici olayların izlerinin kısa sürede silinmesi kolay değil.Ama bunun için en başta çaba göstermesi gereken ve her uygulamasında bunu gözetmesi gereken kesim, devlet kesimidir.Güneydoğu'da halkın ve orada görev yapanların, savaş halinden çıkıldığına ve bundan sonra da artık savaş ortamına girilmeyeceğine inanmaları gerekiyor.Bu inancı yerleştirebilecek tek güç de devlettir.Devlet, sadece Ankara değil. Tam tersine, devlet, bölgede görev yapan validen emniyet müdürüne ve en alttaki emniyet görevlisine kadar uzanıyor.Bu olay dolayısıyla yürütülecek araştırma ve soruşturmanın kısa sürede tamamlanması, sorumluların cezalandırılması, ülkemizin güneydoğusunda savaş halinin sona erdiğinin kanıtı olacaktır.İnsanların birbirlerinden şiddetle kuşkulanmaya devam ettikleri bir ortam, gerçek bir barış ortamı olamaz. Ve büyük çoğunluk gerçek barış ortamını istediğine göre bu ortama ulaşmak için yapılması gereken her şeyin yapılması zorunludur.Kızıltepe olayının son üzücü olay olmasını yürekten istiyorsak, sonuca çok daha kolay ulaşabileceğiz demektir.

Devamını Oku

Her şey 17 Aralık'a

29 Kasım 2004

Bütün sorunlar erteleniyor. Mümkün olduğu kadar gürültü etmeden hep birlikte "o" günü bekliyoruz. Kimilerine göre "o" gün bir sihirli değnek ortaya çıkacak ve 18 Aralık gününden itibaren hayatımızda her şey bambaşka olacak.Kimileri ise asıl bundan sonra daha çok çalışılması gerektiğini, gerçek toplumsal hamlelerin ve zihniyet değişimlerinin yapılması gerektiğini küçük küçük, "korkutmadan" anlatıyor.Birileri de var ki, "o" günü en az birinciler kadar heyecanla bekliyorlar. Onların umudu, 17 Aralık'ta Avrupa liderlerinin Türkiye kararına en az iki sıkıntılı unsurun girmesi.Bunların birincisi, Türkiye için tam üyeliğe "yakın" bir özel ortaklık statüsü önerilmesidir ki bu, Avrupa Birliği kapısının Türkiye'ye kapanması anlamına gelir. Bu kesimin istediği gibi tekrar içe döneriz.İkinci umutları ise, karara açık bir şekilde "Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıması" koşulunun girmesidir. Gerçi bu mesele er ya da geç gündeme gelecektir, hatta gelmiştir bile. Ancak bunun bir koşul şeklinde getirilmesi, Avrupa karşıtı bütün güçleri yine harekete geçirecektir.Son viraja girerken...17 Aralık günü Avrupa hem kendi geleceğiyle hem de Türkiye'nin geleceğiyle ilgili hayati bir karar verecektir. Şu nokta asla gözden kaçırılmamalıdır: Batı kapısının kapanması, Türkiye'yi doğu kapısına yöneltmek isteyenlerin önünü açmış olacaktır.Türkiye Cumhuriyeti'nin bugüne kadarki en büyük başarısı, Doğu kapısını da kapatmadan Batı kapısını sonuna kadar açık tutması olmuştur.Eğer Batı, alacağı kararla bu kapıyı kapatırsa, Doğu kapısı kendiliğinden önem kazanacaktır ve Türkiye, diğer Ortadoğu ülkelerinin arasında, bölgesel sorunlarla ve iç sorunlarıyla boğuşmaya mahkûm kalacaktır.Türkiye ile Batı'nın gerçek anlamda el sıkışacağı tarih 17 Aralık'tır. El sıkışma, bundan böyle iki tarafı da artık vazgeçilmez, geri dönülmez ve tartışılmaz taahhütlerle bağlayacaktır.Bugüne kadar yapılmış olanlar sadece bir ön hazırlıktı. Bütün bu hazırlıklara anlam kazandıracak olan yine 17 Aralık kararı olacaktır.Türkiye ile arasına mesafe koymasının, önümüzdeki yıllarda Avrupa için yaratacağı güçlükleri birçok Avrupalı siyasi, bilimadamı, düşünür ve gazeteci kendi karar vericilerine anlatmaya çalışıyor.Bunu onların anlatması elbette daha etkilidir. Türkiye'de ise, son viraja girilirken havayı bozmaya yönelik her girişim, Türkiye'nin geleceğine yapılmış bir sabotaj olacaktır.

Devamını Oku

Kartallığa kalkışan karga

27 Kasım 2004

Karganın biri kendine yiyecek bulmak için sağda solda dolaşıyordu. Derken bir kartal gördü. Kartal gökyüzünden yere doğru şimşek gibi iniyor, bir anda hedefinin üzerinde beliriyor ve kendisine hiçbir şans bırakmadan avını yakalayıp gidiyordu.Karga önce kartalın bir kuzuyu kapıp götürdüğünü gördü. Kartalın uçtuğu yöne doğru gitti, uygun bir yer bulup tüneyerek kartalı beklemeye başladı.Bir gün sonra kartal yine ortaya çıktı. Yine önce hedefini gözüne kestirdi. Sonra şimşek gibi daldı ve bir kuzuyu daha kapıp gitti.Kendisi aç aç dolaşırken, kartalın böyle seçtiği kuzuyu kapıp götürüvermesi kargayı çok kıskandırmıştı.Oturup düşündü: Kartal avına nasıl ulaşıyordu, uçarak. E kendisi de bir kuştu, o da uçabiliyordu. Kartalın kanatları vardı, kendisinin de kanatları vardı. Kartal avını pençeleriyle tutup götürüyordu. E onun da pençeleri vardı...Karga bu şekilde düşüne düşüne kendisini iyice havaya soktu. Görünüşte kartaldan herhangi bir eksiği yoktu. Demek ki kartalın yaptığı gibi yaparsa karnını da bir kartal gibi doyurabilecekti. Hemen işe koyuldu.Birkaç gün sonra artık bir kartal gibi davranmaya tamamiyle hazırdı. Tıpkı kartallar gibi gökyüzünde daireler çizmeye başladı. Böyle döndükçe de kartaldan hiçbir farkı olmadığına inandı, kendisini bir kartal gibi hissetti.Biraz uçtuktan sonra bir koyun sürüsü görür gibi oldu. Daha iyi görebilmek için iyice alçaldı. Evet, bir koyun sürüsü, başlarındaki çoban, dolaşıp otluyordu.Aralarında kuzu var mı diye bakındı ve birini hedef olarak belirledi. Kartaldan gördüğü gibi hedefine doğru uçtu, kuzunun üstüne kondu ve tıpkı kartal gibi pençelerini kuzunun postuna geçirdi. Sonra kanatlarını çırpa çırpa tekrar havalanmayı başardı. Fakat pençelerinde kuzu filan yoktu. Biraz tüy vardı, hepsi o kadar.Yükselirken bir yandan da düşündü, "herhalde kuzuya biraz daha sıkı yapışmam gerek" diye bir karara vardı.Sürünün çobanı şaşkın şaşkın olup biteni izlerken karga tekrar alçaldı, yine bir kuzunun üzerine indi, pençelerini kuzunun sırtına sıkı sıkı geçirdi, ama bu sefer de havalanamadı. Kanatlarını deli gibi çırptı; uğraştı, uğraştı, uğraştı ama kuzuyu alıp havalanmayı başaramadı.Mecali tükenip pençeleri kuzunun postuna geçmiş halde öylece dururken çoban geldi, elindeki sopayı karganın kafasına indiriverdi.Yere serilen karga "kartaldan bir farkım yok; uçmaksa uçuyorum; kanatsa kanat, pençeyse pençe, bunlar bende de var ama bir türlü beceremedim" diye hayıflanıp hâlâ nerede hata yapmış olabileceğini düşünüyordu.Çobansa sürüsüyle birlikte uzaklaşırken "Bu aralar kendisini kartal sanan kargalar çoğaldı" diye kendi kendine gülüp söylenmekteydi.

Devamını Oku

CHP'nin halleri

27 Kasım 2004

AKP hükümeti Türk siyasi tarihinin en şanslı hükümetlerinden biridir. Karşısında muhalefet yoktur. Tek parti dönemi boyunca bile, iktidardaki partiler CHF-CHP'nin içinde değişik gruplar vardı, siyasi rekabet vardı.* AKP liderlerinin böyle bir dertleri yok. Parti içinde de sorunları yok, Meclis'te ve Meclis dışında da sorunları yok.Sabah gazeteleri okuduktan sonra oturup demeç hazırlayan ve bütün siyasi faaliyetlerini bu sistem üzerine kurmuş olan ana muhalefet partisi yöneticilerinin, bu şekilde iktidar partisini rahatsız etmeleri mümkün değildir.CHP yönetiminin son derdi, genel başkan adayı olarak ortalıkta dolaşan Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ve ona destek veren milletvekilleridir.* Sarıgül'ün Mersin mitingine katılan 15 milletvekilinin disiplin kuruluna verilmesiyle CHP yönetiminin bu olayı ne kadar ciddiye aldığı ortaya çıkmıştır.* CHP'de değişik bir fikir söylemek yasaktır. Değişik fikirleri ancak, gerektiği zaman parti yöneticileri-yöneticisi söyleyebilir. Kemal Derviş biraz farklı konuşmalar yapmaya kalktı, dersini aldı.* CHP'de genel başkan adayı olmak, yönetime aday olmak da yasaktır. CHP'de ancak milletvekili ya da belediye yönetimleri için aday olunabilir, bunun için de lider ve liderin vazgeçilmez kadrosunun önünde beklenir, onların gözüne girmeye çalışılır.Ne kadar çok kişi milletvekili olmaya heveslenirse, yönetimin "oynama" imkânı o kadar çoğalır. Hazırolda bekleyen, önünü ilikleyip boynunu kıran insan sayısı çoğaldıkça lider ve kadrosunun memnuniyeti de artar. Ne kadar önemli kişiler olduklarını en çok böylesi durumlarda hissederler ve bu hisle memnuniyet duyguları daha da yükselir.Görev anlayışı...Bütün önemli sorunlarda ilk adımı hep iktidar partisi atar, muhalefet partisi de ona demeçlerle cevap verir, böylece herkes görevini yapmış olmanın memnuniyeti içinde evine gider.Toplumu ilgilendiren önemli sorunların çözümü için ilk adımı atmak, yeni görüşler öne sürmek, bu görüşler çevresinde insanların katılımını sağlamak, gerektiğinde salonlarda, gerektiğinde sokaklarda toplumun sesinin duyulmasını sağlamak, sivil toplum örgütlerinin daha etkili olmaları için çaba göstermek onlara yol göstermek... Gibi görevler fazla çalışma, hem de fikir çalışması gerektirir, ayrıca bunları yapacak insanların öne çıkmaları da yeni sorunlar yaratır!O zaman, Meclis'te, merkezden gelen talimatlara göre basın toplantıları yapılır, gazetelerde yer alan haber ve yorumlarla ilgili bir şeyler söylenir, bu da herkese yeter.Bunlardan farklı bir şeyler söyleyen, farklı bir şeyler bekleyen olursa da, onları partiden atarsınız olur biter.İşte CHP'nin halleri.

Devamını Oku