Avrupa Birliği zirvesinden görüşme tarihi alınacak. Bu kararın yanında birçok da "eğer" olacak. Bu "eğer"lerin başında yer alacağı cümlelerin büyük çoğunluğu Türkiye için sorun değildir ve bunların gereği zaten yapılmaktadır.Ama asıl "eğer," yine Kıbrıs kelimesinin önüne getirilen olacak. Büyük olasılıkla söylenecek olan şudur ve zaten söylenmektedir:* Türkiye AB üyesi olmak istemektedir, bunun gereklerini yerine getirmektedir, ancak üye ülkelerden birini tanımamaktadır, bu olamaz.Bu cümle daha diplomatik ifadelerle kurulabilir. Ancak söylenecek olanın, söylenmekte olanın aslı bu kadar açıktır.Türkiye, Kıbrıslı Türklerin Annan Planı için evet oyu kullandığını, buna karşılık Rum tarafının hayır dediğini söyleyerek Kıbrıslı Türkler lehine bazı sözler almak istemiş ve almıştır ama Batı'dan verilmiş sözlerin yerine getirildiğini söylemek de güçtür. * Buna karşılık Avrupa, "Annan Planı kabul edilmemiştir, geride kalmıştır, tekrar bir çözüm bulacaksınız, üstelik siz ikiniz bulacaksınız" demektedir.Türkiye, Avrupa Birliği üyesi olan "Kıbrıs Cumhuriyeti"ni tanımamaktadır. Ama Kıbrıslı Türkler bu Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımışlardır, o devletten kimlik kartı ve pasaport almakta, AB ülkelerine vizesiz gidip gelmekte, istedikleri ülkeye yerleşip oturabilmektedirler.Hedef AB üyeliği ise* Kıbrıs Rumlarının reddettikleri Annan Planı, 5'inci plandır. Bundan önceki 4 planı da çıkmaza sokan, Türk tarafının temsilcisi Denktaş olmuştur. Bu nedenle de Avrupa, geriye dönük tartışmalara "yüz vermemektedir".Denktaş, BM Genel Sekreteri'nin ilk dört planını da reddetmiş ama kendi torunu gitmiş, Kıbrıs Rum tarafının nüfus kağıdını ve pasaportunu almıştır. Bu olayın üzerine Denktaş'ın hemen Cumhurbaşkanlığı görevinden istifa etmesi ve evinden çıkmaması gerekirdi.* Durum gerçekten garip. Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesidir, ama Türkiye tarafından tanınmamaktadır. Kıbrıs Türk kesimi, KKTC, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin koruması altındadır, ama korunan Türkler "düşman" devletin kimlik ve pasaportlarını kullanmakta, "düşman" toprağında çalışmakta, "düşman" devletten emekli maaşı almaktadır.Bu garip durumu yaratan Denktaş'tır, Denktaş'ın en büyük destekçileri Demirel'dir, Ecevit'tir.Denktaş, Annan planlarını çıkmaza sokmaya uğraşırken Rumlar "Berlin duvarı"ndan söz ediyordu, yani duvarın kendi kendine yıkılmasını ve Demokratik Almanya diye bir devletin kendiliğinden buharlaşmasını örnek alıyorlardı.Denktaş ve destekçileri bunu anlamadıkları, kavrayamadıkları için bugüne gelindi.Ve bugün gelinen aşamada Türkiye'nin, eğer AB üyeliği hedefine doğru ilerlemesi söz konusu ise, şu anda Rumların denetiminde olan Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıması kaçınılmaz olacaktır.Ankara, bu konuda kaçınılmaz olan adımları ne kadar çabuk atarsa Türkiye o kadar zaman kazanacaktır.
Son yıllarda sürekli olarak bazı kişilerin adları ve icraatları konuşuluyor. Bunların ortak özelliği, kendilerini kanunların üzerinde, toplumun genel değerlerinin üstünde görmeleridir. Söz konusu kişilerin iş hayatları da, özel hayatları da bu duyguları doğrultusunda şekillenmiştir. * Her hareketlerinin, her davranışlarının arkasında "ben ne yaparsam yapayım bana bir şey olmaz" inancı bulunmaktadır.Bu kişilerden bazıları sembol isimler olmuştur. Yeraltı dünyasından Alaattin Çakıcı, Sedat Peker, iş dünyasından Cem Uzan, sanat dünyasından İbrahim Tatlıses, bu "ruh hali"nin sembol isimleri olarak hep gündemdedir.Elbette aynı "ruh hali" içinde olan başka kişiler de vardır, ancak en çok saydıklarımızın adları duyulmakta, yaptıkları her şey haber olmakta ve konuşulmaktadır.* Bir toplum içinde yaşayan insanların o toplumu birarada tutan yazılı ve yazılı olmayan yasalara uymaları zorunludur. Yazılı olmayan yasalar da "etik" kelimesiyle ifade edilir.* Zor durumdaki bir işyerini pazarlık yaparak satın almak yasalara da uygundur iş eriğine de ama bu işyerine tehditle ve zorla el koymak hiçbirine uygun değildir.Yapılacak ilk işBu tür işleri ve faaliyetleri olanlar cezasız kaldıkça da toplumun bir kesiminde "helal olsun" duygusu gelişmeye başlar.* Bunun arkasından gelen, yasalara, yargıya ve toplumu yönetenlere tam güvensizliktir.Sembol isimlerin dördünü yan yana koyduğumuz zaman önemli bir toplumsal "portre" ortaya çıkıyor.Bu "portre"nin bir ucunda, en tepesinde "verdiysem ben verdim ne olmuş" mantığı vardır. Bu söz Süleyman Demirel tarafından "etik olmayan" bir işin savunulması amacıyla kullanılmıştır. Aynı uçta Turgut Özal'ın "Anayasa bir defa delinirse bir şey olmaz" sözü de bulunmaktadır.* "Ben güçlüyüm, durum gerektirdiği zaman yasalara ve etik kurallara uymam" şeklindeki "ruh hali" nin bir ucunda toplumun en tepesindeki kişiler varsa diğer ucunda da kırmızı ışıkta durmayıp geçen bütün şoförler vardır. Komşunun bahçesinden bir metre çalmak için silah çeken insanlar vardır.* "Ben yaparım kardeşim, gücün varsa engelle" sisteminin tümüyle yok edilmesinin yolları bellidir.Ve bu yolların en başında da kendilerini kanunların üzerinde görenlerin devletteki bağlantı ve etkilerinin kesilmesi gelmektedir.
Araştırmayı yapan, Meclis komisyonu. Sonuç korkunç: 40 bin çocuk sokakta yaşıyor, 635 bin çocuk da "kısmen" sokakta yaşıyor. Üstelik bu araştırma bütün illeri değil, 50 ili kapsıyor.Uzun süredir tartışılan "kapkaç" olaylarının temel nedeni de burada yatıyor.Kapkaç suçuna ne ceza verirseniz verin, hangi özel önlemi alırsanız alın, bu 675 bin çocuk, kendilerine göre "yaşamak" için "bir şeyler" yapacaktır. Bu "bir şeyler" de hiçbir zaman toplum tarafından onaylanan "bir şeyler" olmayacaktır.Bu rakamın bu kadar korkunç boyutlara ulaşmasının ekonomik sorunlar, işsizlik vs. gibi genel olarak bilinen nedenleri yanı sıra bir de özel nedeni var. Bu da Güneydoğu'da yıllarca süren "savaş" koşullarının yarattığı büyük göç dalgalarıdır.Bu çocuklar yeniden toplum içine döndürülemediği sürece genel suç oranlarında herhangi bir düşüş ummak mümkün değildir.Birkaç yıl önce Türkiye'nin "kadın ve çocuktan sorumlu" bakanı, bir Avrupa ülkesinde aynı görevi yapan bakanla konuşurken "sokak çocukları sorununu nasıl çözdüklerini" sormuştu. Ve o bakan, kendisine sorulan bu soruyu bir türlü anlayamamıştı.İthal yöneticilerle mi!Bizler, dilinde "Sokak çocuğu" kavramının bulunmadığı bir ülkede yaşamıyoruz. Gerçek çok açıktır: "Sokak çocuğu" kavramı sadece az gelişmiş ülkelere özgü bir kavramdır. 675 bin çocuğun "kısmen" sokakta yaşadığı bir ülkenin gelişmişlik düzeyi de buna göredir.Sokak çocuklarının topluma kazandırılmaları için yapılan çeşitli çalışmalar hem devlet hem de özel kuruluşlar ve dernekler tarafından yürütülüyor.Ancak bu alanda çabalayanlar da sorunun çok küçük bir bölümüne ulaşabildiklerini söylüyorlar.Aslında Türkiye'de sadece "sokak çocukları" sorunu değil genel olarak bir "çocuk" sorunu bulunmaktadır. Bu sorunun büyüklüğünün bir örneği de yine bayram günü, Türkiye'de yaşanmıştır.Bolu'da mantar patlatarak eğlenen çocuklar gözaltına alındılar.Benzer bir olay kısa süre önce yaşanmış, top oynarken cam kıran çocuklar öğretmenlerinin şikâyeti üzerine gözaltına alınmışlardı.Çocukları, çocuklukları nedeniyle gözaltına alabilen insanların, yetkililerin ve öğretmenlerin bulunduğu bir toplumda "sokak çocukları" sorununu da ancak "ithal" yöneticiler çözebilir.
Eskiden gazeteciler Ramazan ve Kurban bayramlarını çok sever, bu günleri kelimenin tam anlamıyla iple çekerlerdi. Nedeni, gazetelerin hep birlikte tatile girmeleriydi. Günlük gazetelerin yerini toplam 5 gün için gazeteciler cemiyetlerinin çıkardıkları bayram gazeteleri alırdı.90'lı yılların kendine özgü rekabet koşulları içinde gazeteler bayram günlerini cemiyet gazetelerine bırakmamaya karar verdiler. On yıldır gazeteciler toplu tatil yapamıyor.Tatil günlerinde "hafif yazı" yazma adeti de yayılınca bayram günlerinde, yılın diğer günlerini karartan konular üzerinde yazmak zor olmaya başladı. Oysa ki o konular bayram filan dinlemiyor...Bu arada eski bayramları, bu özel günlerin özel geleneklerini anmak da artık her bayramda karşımıza çıkan alışılmış yazı türlerinden.Bütün bunlar bir yana, zaten Türkler uzun bayramlarda iki ana faaliyete yoğunlaşıyor. Birincisi, seyahat merakı ve imkânı olanların ek tatil yapmaları. İkinci ana faaliyet de bu türden tatili yapmayan, yapamayanların televizyon izleme durumuna daha bir kuvvetle sarılmaları...Ya Türk icadına ne demeli!Televizyon yayınlarına ilişkin temel bir eleştiri, şu anda medyanın ana konularından biri olmaya devam ediyor.Bu sıkıntı, özellikle en çok izlenen dizilerin arasına bütün kurallar çiğnenerek alınan reklamlardır. Bu reklamlar sayesinde bir saatlik bir dizi bölümü bazen iki saate kadar çıkıyor. Tabii ki bu da televizyonların kolayından yayın süresi doldurmalarını, üstelik süreyi iyi gelir sağlayarak doldurmalarını sağlıyor.Bu durumu eleştiren bütün meslektaşlar sürekli olarak "dizi"lerden söz ediyor. Hiç kimsenin aklına sinema fimleri gelmiyor. Oysa hemen bütün televizyonlar, hatta bu konuda en dikkatli ve saygılı olması beklenen devlet kanalları dahi, en iyi filmleri en olmadık şekillerde keserek araya reklam, hatta reklamdan çok kendi program tanıtımlarını koyuyorlar.Bu arada özel bir "Türk icadı"ndan da söz etmek gerekir. Bu da programların altından akıp geçen veya durdukça duran yazı ya da bantlar. Film gösterilirken ekranın neredeyse yarısı görünmüyor, alt yazı okunamıyor, maç izlenirken alttaki istatistikler güme gidiyor.Ve galiba çoğumuz da bunlara ilk karşılaştığımız anda ve sonra da ancak lafı açıldığında sinirleniyoruz, öylece geçip gidiyor...
Bir sufi hikâyesinde, aynı gölette yaşayan üç balık anlatılır. Bu üç balıktan biri çok akıllı, ikinci akıllı, üçüncüsü aptaldır. Ancak aynı göletin içinde aralarındaki bu farklılık herhangi bir sorun yaratmaz, birlikte yaşayıp gitmektedirler.Bir gün göletin yanına insanlar gelir. Balıkları fark ederler ve hemen onları avlamayı düşünürler.Üç balık insanların attıkları yemleri yerken insanlar da aralarında konuşmaya, balıkları nasıl avlayacaklarını tartışmaya başlarlar.Çok akıllı balık bu konuşmaları duyar duymaz yem peşinde koşmayı bırakır, diğerlerine de "kaçın" diye seslenir ve göleti nehre bağlayan ağza doğru gider.Çok akıllı balık göletten çıkmış, nehrin güvenli sularına ulaşmışken akıllı balık insanların konuşmaları üzerine düşünmektedir. Az sonra o da durumu kavramıştır, o da nehire açılan ağza doğru ilerler.Ama düşünüp karar alana kadar insanlar göletin nehre açılan ağzını bir ağla kapatmışlardır bile. Akıllı balık korku ve telaş içinde hızla düşünür ve bir çare bulur.Kendisine ölü süsü verir. Biraz sırt üstü, biraz yüz üstü durarak kendini göletin sularına bırakır. İnsanlardan biri onu görür ve gerçekten ölü olduğunu sanır, alıp nehre fırlatır.Çok akıllı değil ama akıllı olan balık da çaresizliğe düşecekken bulduğu akıllıca bir yolla insanlardan paçayı kurtarabilmiştir.Üçüncü balık ise bütün bu olup bitenlerin ortasında şaşkın şaşkın dolanmaktadır. Çok akıllı balığın gittiğini izlemiştir, akıllı balığın ölü taklidi yapmasını da izlemiştir ancak kendisi ne yapmalıdır, buna bir türlü karar verememiştir.O öylece düşünedururken, insanların ağı gelir ve aptal balığı yukarı çeker.
Yaser Arafat'ın ölümüyle birlikte bütün dünya televizyonlarında eski filmler, yeni filmler, ağlayan Filistinliler ekranlara geldi.Bunların çoğunluğu, önemli bir liderin, siyasi kişinin ölümünün ardından gösterilen doğal ve içten tepkileri yansıtıyordu.Ancak aralarında bunlardan farklı görüntüler de vardı.Biri, önceki gün İsrail'de çekilmişti. Başlarında "tika" denilen başlıklarıyla bazı Museviler "eğlence" düzenlemiş, Arafat'ın ölümünü neşe içinde kutluyorlardı. Aralarında çocuklar da vardı. Büyükler onları da eğlenmeye teşvik ediyordu.Belli ki bu Musevi topluluğu, radikal dinci eğilimli kişilerden oluşuyordu...* Bu görüntünün üzerine bir soru sormak ve bu soruyu herkesin cevaplandırması için çaba göstermek zorundayız.Soru şudur:* Şu anda insanlık için en büyük tehlike sadece radikal İslam mıdır, yoksa diğer dinlerdeki kendilerini din savaşçısı olarak gören bütün radikal dinciler mi?O görüntüye baktığımızda, Arafat'ın ölümünü büyük bir keyifle kutlayan radikal Musevilerle, kendi savaşı uğruna Müslümanları da öldürmekten çekinmeyen radikal İslamcılar arasında herhangi bir fark görebilir miyiz?İstersek görebiliriz. Kendimizi islam tarafında hissediyorsak, o görüntüye karşı nefretle tepki gösteririz. Kendilerini diğer tarafta hissedenler de Arafat'ın ölümünde düğün bayram yaparlar.Bağnazlığın üç tarafıRadikal dincilik ve bağnazlık sadece kendilerine Müslüman diyen insanlarda değil, Musevi diyenlerde de, Ortodoks diyenlerde de, Protestan ve Katolik diyenlerde de vardır.* Bush'un bir yanında bu tür bağnaz radikallik vardır.* Şaron'un iki yanında da aynı bağnaz radikallik vardır.* İdeolojik bağnazlıklar yeryüzünden silinirken, adeta yerlerini dini bağnazlığa bırakmışlardır.* Ya da uykudaki dini bağnazlık, ortaya çıkan boşluğu doldurmaya soyunmuştur.Usame Bin Ladin, Ariel Şaron, George W. Bush aynı tür bağnazlığın, aynı tür sevgisizliğin üç tarafıdır. Biri "İslam" adına savaşmaktadır, biri "Musevilik" adına, üçüncüsü de "Hıristiyanlık" adına.Bugün, dünya yeniden cehenneme dönme tehlikesiyle karşı karşıyaysa, bu kadar masum insanın kanı dökülmeye devam ediyorsa sorumluluk sadece bunlardan birinde değildir, aynı anda üçündedir.Üçü de farklı birer dinin bağnaz takipçileri olarak "bu" dünyayı herkes için cehenneme dönüştürme faaliyetlerine devam etmektedirler.
Yaser Arafat hakkında çok şey söylendi, bundan sonra da söylenecektir. İsrail'in "dezenformasyon" sistemleri de durmaksızın çalışmaya devam edecektir.Ne söylenirse söylensin, Yaser Arafat yirminci yüzyılın en önemli siyasi kişilerinden biri olarak tarihe geçmiştir.* Filistin'de neler olduğunu dünyaya öğreten kişi Arafat'tır. Onun Filistin direnişinin başına geçmesinden itibaren dünya, Ortadoğu'nun en hassas bölgelerinde neler olduğunu öğrenmiştir. Filistin davasını dünyaya tanıttığı gibi, bu davanın bir "Filistin Devleti" ile sonuçlanması için de son aşamaya kadar uğraşmış ve bunu başarmıştır.Bilinmezlerin eşiğindeİsrail'deki Şaron yönetimi bir süredir şunu tekrarlayıp durmaktadır:"Arafat Ortadoğu barışının önündeki en büyük engeldir."Şimdi Arafat ölmüştür. Yerine tek bir kişinin gelmesi güçtür. Arafat hem El Fetih'in hem Filistin Kurtuluş Örgütü'nün başkanlığını elinde tutuyordu, hem de Filistin Devlet Başkanıydı. Artık bu görevleri farklı kişiler yapacaktır. Bu yeni durum, kolektif yönetimlere, demokratik işbirliği sistemlerine fazla alışkın ve yatkın olmayan Ortadoğulular için çok sayıda bilinmezi getirmektedir.* İsrail, dört yıldır en savaşçı çizgiyi izlerken, Filistin tarafında da İslamcı örgütlerin gelişmelerine, daha etkin olmalarına yol açtı.* Arafat, farklı eğilim ve siyasi görüşlere sahip olan direniş örgütlerini Filistin Kurtuluş Örgütü çatısı altında toplamayı ve hareketin koordinasyonunu sağlamayı başarmıştı.Barışı gerçekten isteyen var mı?* İsrail'de Şaron yönetimi uzlaşma ve anlaşma istememektedir. Filistin'de Hamas ve Hizbullah barış değil savaş için vardır.* Arafat'ın ölümünü İsrailli radikaller bir fırsat olarak, Filistinlileri en sert savaşla "yola getirmek" fırsatı olarak görebilirler. Eğer Şaron bu yolda devam ederse, Filistin tarafında radikal İslamcılar daha da güçlenecek, barış yolları biraz daha uzaklaşacaktır.Ortadoğu'da barışın kilidi Filistin'dir. Bu kilit açılmadıkça, hatta Şaron ve radikal İslamcılar tarafından biraz daha sıkılaştırıldıkça bunun sonuçları Afganistan'da da Pakistan'da da Türkiye'de de görülecektir.Arafat olmayınca, barış yollarının açılacağı yolunda bir iyimserlik taşımak zordur. Kötümser olmak için ise çok fazla neden vardır.
Merkez sağı on yedi yıldır dört kişinin, ikişer ikişer kendi aralarındaki mücadelesi belirledi.Önce Özal ile Demirel kıyasıya savaştılar. Sonra da Mesut Yılmaz ile Tansu Çiller, her şeylerini birbirlerini "imha"ya yatırdılar.Böylece merkez sağın geleneksel partileri sıfırlanmaya yaklaşırken, boşluk radikal sağdan gelen bir parti tarafından dolduruldu.* AKP şu anda, geleneksel merkez ve merkez sağ politikaların bütün temel unsurlarını üstlenmiştir. Ana siyaset çizgilerini buna göre belirlemiştir ve uygulamaktadır. Bunun anlamı, gerek DYP'ye gerekse ANAP'a bu alanda fazla yer kalmamasıdır.DYP, Tansu Çiller ile birlikte en dibe inmiştir, Mehmet Ağar ile tekrar ayağa kalktığı görüntüsünü vermektedir.* ANAP ise düştüğü yerde kalmıştır. Böyle dipte kalmış partilerin hayatlarında bazı pratik sorunlar vardır: Parti binalarının kiraları, toplantı masrafları, çeşitli yayınların yapılabilmesi, çalışanlara maaş ödenebilmesi için herkes genel başkanın ya da onun kasası durumundaki kişinin ağzına bakar. Pratikte genel başkan her şeyi öder.Aynı kaderi İsmail Cem'in YTP'si de yaşamış ve tek çözüm olarak CHP'ye katılmak bulunmuştur.Özellikle İsmail Cem'in adının taşıdığı ağırlık nedeniyle CHP, YTP'yi bütün borçlarıyla birlikte "bağrına basmıştır".Geç gelen akılDYP ile ANAP arasında da şu anda benzer bir ağırlık farkı bulunmaktadır. DYP, merkez sağda varlığını sürdürebileceğini göstermiştir. Buna karşılık ANAP, kapısına kilit vurma aşamasına gelmiş bir partidir. Dolayısıyla DYP-ANAP birleşmesi değil, ANAP'ın DYP'ye katılması söz konusudur.Ayrıca ANAP'ta, İsmail Cem'e benzer ağırlıkta bir ismin bulunduğunu söylemek güçtür.* Buna karşılık Özal ve Yılmaz dönemlerinden kalma ve adı kamuoyunda bilinen çok sayıda siyasetçi halen ANAP'tadırlar. Bunların toplu olarak DYP'ye gelmeleri, DYP için de bir ağırlık teşkil edebilir.* ANAP ve DYP en güçlü dönemlerinde birleşme, ortak politikalar üretme yollarını aramak yerine birbirleriyle savaşmayı tercih etmişlerdi. Şimdi en alt noktadayken birleşme ya da ANAP'ın DYP'ye katılması konuşulmaktadır.Bu kadar geç gelen aklın getireceği fayda da kısıtlı olacaktır.