O kafa gizleniyor, kendini unutturuyor, sonra ilk fırsatta, her fırsatta ortaya atlıyor.* O kafa tartışamaz, çünkü karşısındakini dinleyemez, aslında dinleyebilecek kapasiteye de sahip değildir.* O kafa, kendi küçük ufku dışında kalan her şeyden korkar.* O kafa bir şey bilmez, bilmediği için de karşısına çıkan her yeni bilgi onu biraz daha korkutur.* O kafa korktuğu için saldırır. En ilkel dürtülerle hareket eder.* O kafa, hiçbir zaman bir şeyi öğrenmek için çalışmaz, her zaman kendi kanaatini doğrulamak için çalışır.* O kafa, konuşma ve dinleme yetisine sahip olmadığı için kendini ancak saldırarak kanıtlar.* O kafa, doğruyu başkalarıyla birlikte aramak gibi bir fikre sahip olmaktan bile korkar.* O kafa her türlü bilgiden korkar, her türlü bilgiye düşmandır.* O kafa, hayatı boyunca aynaya bakmış değildir, bakamaz, aynada kendisine ait olan görüntüyü görmekten korkar.* O kafa, kendi takıntılarını dünyanın en önemli meseleleri zanneder.* O kafa, kulak dolgusu bilgi kırıntılarıyla konuşmaya kalkışır, o kadarıyla konuşmayı başaramayınca da saldırır.* O kafa kendini bir şey sanır, kendinden hep memnundur.* O kafa, bağıra çağıra başkalarını susturduğu için kendisini hep karşılaşmanın galibi zanneder.* O kafa, kendine bazen solcu, bazen milliyetçi, bazen İslamcı, bazen Atatürkçü der, ama kafa aynı kafadır.* O kafa, en ucuz ve basit formüllerle diğer insanlara üstünlük sağlamaya çalışır, başaramayınca yine saldırır.* O kafa, herhangi bir şeyi öğrenmeye niyetli değildir.* O kafa, kendisinden fazla bilenlerin hain olduğunu düşünür.* O kafa kendi bildiği üç beş kırıntının dışında bir şeyler öğrenmiş olanların niyetlerinden hep şüphelenir.* O kafa, hangi meslekten hayatını kazanırsa kazansın, hep aynı kafa olarak kalır.* O kafa hep kendinden memnun olduğu için, her durumda kendini över.O kafa konuşamaz. O kafa tartışamaz. O kafa öğrenemez. O kafa sadece saldırır.
Dünya, kendi geleceğini görebilmek için ABD Başkanlık seçimini bekliyor. Seçime yine büyük bir katılım beklenmiyor. Ama Bin Ladin dahil herkes sonucu merak ediyor.Son kamuoyu yoklamalarına göre iki aday arasındaki yarışta aşağı yukarı başa baş denebilecek bir durum var. Dünyanın kaderini etkileyecek olan böyle önemli bir seçim öncesinde yarışın bu kadar eşit ağırlıkta yürümesi de bekleyişteki heyecanı artırıyor.Bu seçime sadece Türkiye politikaları açısından bakıldığı zaman özel olarak iki aday arasında önemli bir fark görünmüyor. Avrupa Birliği konusunda her halükârda Türkiye'ye destek sürecektir. Seçim sonucu ne olursa olsun Washington'un Kıbrıs siyasetinde de önemli bir değişiklik beklememek gerekir.Bunlara karşılık Türkiye açısından en önemli değişim, Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak, Ortadoğu ve genel olarak İslam dünyasına ilişkin politikalarında yaşanabilir.Bush yönetiminin "savaşçı" politikalarının sonuçları, Türkiye açısından da hep olumsuz olmuştur. Irak'ın fiilen parçalanmaya götürülmesi ve "erken" bir Kürt devleti yolunda atılan adımların Türkiye üzerindeki yansımaları hep "zarar" hanesine yazılmıştır.Fıkradaki gibi ama maalesef fıkra değilKerry ve sözcüleri, seçim kampanyası süresince Bush'un politikalarını sürekli eleştirmişler, ama bu politikalarda yapmayı düşündükleri değişiklikleri net olarak anlatmamışlardır. Bu da, birçok kesimde Bush'un yerine Kerry'nin geçmesiyle önemli bir değişiklik ve "iyileşme" olmayacağı inancının yayılmasına yol açmıştır.Amerikan halkı ise her şeyi 11 Eylül saldırıları çerçevesinde algılamaktadır. En büyük ve etkili iki gazetenin, The New York Times ve Washington Post'un Kerry'yi desteklediklerini açıklamaları da Kerry lehine önemli bir fark yaratmış görünmemektedir.Bütün belirsizliklere rağmen, dünyanın geleceğiyle ilgili kaygıları olan herkes Kerry'nin kazanması istemekte haklıdır.Bektaşi babasının önüne iki sürahi koyup sormuşlar: "Baba, şu iki şarabı bir tadıver de hangisi daha iyi söyle..." Bektaşi babası birinci sürahiden bir yudum almış sonra diğer sürahiyi gösterip "Bu daha iyi" demiş. "Aman baba, ondan tatmadın ki" demişler ve şu cevabı almışlar: "Tatmama gerek yok, çünkü bundan daha kötüsü olamaz..."Uzun tartışmalara gerek yok. "Bush mu, Kerry mi" sorusuna en kısa cevabı bu eski fıkra veriyor.
İktidar sahipleri, kendilerinin aslında en akıllı ve en zeki insanlar olduklarına inanırlar. Zaman zaman da bu konuda içlerini rahatlatmak için deneyler yaparlar.İşte böyle bir ülkenin hükümdarı da kendisinin ülkesindeki en zeki ve akıllı insan olduğunu kanıtlayacak bir oyun bulmuştu.Bütün ülkeye haber salındı: Hükümdarı ikna edecek, onun aksini ispat edemeyeceği bir yalan söyleyene bir küp altın verilecektir...Altının peşine düşen bütün açıkgözler hükümdarın sarayına akın etti.Biri geldi:"Gözümle gördüm, bir kuş aslanı kapıp dağdaki yuvasına götürdü..."Hükümdar cevap verdi: "Bunun neresi yalan! Kuş kartaldır, aslan da küçük bir aslan yavrusu... Tabii ki kapar götürür..."Bir başkası geldi:"Hükümdarım, komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar..."Hükümdar "Olabilir" dedi, "Kral pencereden bakarken tacı başından düşmüş, aşağıda duran eşeğin kafasına geçmiştir. İnsanlar da taç kimin başındaysa onu kral beller..."Biri de şunu anlattı:"Hükümdarım ben gökyüzüne bir ok attım, altı ay sonra geri döndü..."Hükümdar onun da cevabını verdi: "Senin okun bir ağacın dallarına takılmıştır. Sonbahar gelip de yapraklar dökülünce tekrar yere düşmüştür..."Her gelenin yalanına bir cevap bulan hükümdar, sonunda tam ülkesindeki en akıllı ve zeki insanının kendisi olduğuna inanmışken bir genç geldi ve şöyle dedi:"Hükümdarım, sen babamdan borç olarak bir küp dolusu altın almıştın... Eğer yalan diyorsan ödülümü ver, doğrudur diyorsan da borcunu ver..."Hükümdar düşündü taşındı. Saatlerce bir cevap bulmak için uğraştı durdu ama bulamadı. Sonunda delikanlıyı çağırttı:"Evet sen beni yendin, işte sana iki küp altın. Biri borcum için diğeri bu yalana cevap bulamadığım için..."Delikanlı iki küp altını aldı. Heyecan içinde huzurdan ayrılırken hükümdar arkasından adamlarına bakışlarıyla bir emir verdi. Delikanlı ilk ıssız sokağa girdiğinde, boğazı hükümdarın adamları tarafından kesildi.Böylece hükümdar ülkesinin en akıllı ve en zeki adamı olarak kalmıştı.
Tayyip Erdoğan'ın Roma'da Avrupa Anayasası için attığı imza "yeni bir hayat" için atılmış en önemli irade beyanıdır.Bu anayasa, getirdiği yeniliklerle ilgili olarak Avrupa'da uzun süredir ayrıntılı olarak tartışılıyor. Biz ise bu anayasa olayına, her zamanki gibi, çok uzağımızda gördüğümüz için fazla ilgi göstermedik.Ama işte Başbakan Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti adına bu anayasayı imzaladı.* Avrupa Anayasası'nın en temel özelliği bugüne kadar ulaşılmış en geniş özgürlükler alanını güvence altına almasıdır. Bu, şu demek: AB üyesi herhangi bir ülke "benim özel koşullarım var, bu yüzden ben şu şu özgürlükleri daraltmak durumundayım" diyemeyecektir.* Bu anayasa ile bir tür "Avrupa hükümeti" getirilmekte ve Avrupa Parlamentosu bugünkü kısıtlı-işlevli durumundan çıkarılarak gerçek bir parlamentoya dönüştürülmektedir.* Kabul eden bütün ülkeler, tıpkı kendi anayasaları gibi Avrupa Anayasası'na da tam "itaat"le yükümlüdürler. Dolayısıyla üye ülkelerin anayasaları, Avrupa Anayasası ile tam bir uyum halinde olacaktır. Bu, demokrasinin kökleştiği ülkeler için değil ama, bizim gibi "geçiş sorunları" yaşayan ülkeler için bazı sıkıntılar yaratacaktır.Örneğin, bizde Başbakanlık İnsan Hakları Komisyonu raporu üzerine yapılan tartışmalar bu anayasa ile bitmiştir. Önce "devletin dili" olmayacaktır, "devletin desmi dili" olacaktır. "Azınlıklar" konusunda koparılan gürültü de bu anayasaya atılan imza ile sona ermiştir. Kendisini yaşadığı ülkede "azınlık" olarak hisseden herkes azınlıktır ve bu konumu dolayısıyla hiçbir ayırıma tâbi tutulamayacaktır. "Ben azınlığım" diyene "sen azınlık değilsin" diyen, bundan böyle Avrupa Anayasası'nın getirdiği temel haklara karşı çıkıyor demektir.Kaderin cilvesi...Bu anayasa ile bize yeni bir başka "sorun" daha gelmektedir. Biz henüz "Türki", "Türkiyeli", "üst kimlik-alt kimlik" gibi kavramları tam anlamış ve öğrenmiş değilken bunların üzerine bir de "Avrupa vatandaşlığı" kimliği gelmektedir. Bazılarının bunun içinden çıkmaları oldukça zor olacaktır.Tayyip Erdoğan, ülkemizi sarmış bunca örümcek ağına aldırmadan Avrupa Anayasası için imza atmıştır. Hem de Hıristiyanlık tarihindeki en önemli papaların heykellerinin bakışları altında. Bu adımı atmak, bu imza için bu cesareti göstermek, siyasal İslam kökenli bir partinin liderine, faizin haram olmasının mümkün olmadığını yeni öğrenmiş bir siyasiye düşmüştür.Buna "kaderin cilvesi" denir.Onca "laik", "batıcı", "demokrat" vb. isimlerle anılmaktan hoşlanan siyasinin yapamadığını Erdoğan yapmıştır.* Tabii bu imzanın devamını getirmek onun görevidir. Bu yolda atılacak her adımı desteklemek de gerçek ilerici, aydın, Atatürkçü, laik, demokratların görevidir.
Balkanlar'da cumhuriyet de yoktur demokrasi de. Ortadoğu'da demokrasi de yoktur cumhuriyet de. Her iki bölgede de hâlâ büyük sıkıntılar var.O sırada Yunanistan krallık, Bulgaristan krallık. Sovyetler Birliği farklı bir yol içine girmiş.Avrupa ağır bir savaşın içinden demokrasi ve cumhuriyet ile çıkmaya çalışıyor. Cumhuriyet, demokrasi ve laiklik düşünceleri yeniden oluşuyor. Almanya demokrasi ile diktatörlük arasında sallanıyor.* İşte o günlerde, yoksul Anadolu'da en cesur, en devrimci proje başlatılıyor: Laik cumhuriyet ve demokrasi projesi.29 Ekim 1923 günü bu projenin hayata geçirilmek üzere düğmeye basılan gündür. Ve bunun onuru, o günlerin bütün çalkantılarının üzerine çıkarak ileriyi görebilen, büyük ufuklara sahip Mustafa Kemal'e aittir.Mustafa Kemal laik cumhuriyetin ilk taşını koyduktan hemen sonra demokrasi için harekete geçti. Olmadı. O günün şartları, ileriyi göremeyenler, bu ilk girişimin başarıya ulaşmasını engelledi. Tekrar denedi. Yine olmadı.Tamamlamak zorundayızSonra oldu. Eksiğiyle gediğiyle oldu. Ufuksuzların ve çapsızların bütün yozlaştırma çabalarına rağmen oldu. Laik cumhuriyet ve demokrasinin anlamını kavramayanlann engellemeleri, hatta bunları savunduğunu iddia eden çapsızların verdiği zararlara rağmen Türkiye, bugün laik demokratik cumhuriyetin en ileri aşamasına ulaşma çabası içindedir.* Mustafa Kemal'in 81 yıl önce topluma vermek istediği ufuk, toplumu yönlendirmek istediği en devrimci proje tamamlanmak üzeredir.Atatürk, 81 yıl önce dünyanın gidişini, "çağdaş uygarlığın" yönünü görmüş ve Türkiye'yi bu hedefe doğru konumlandırmak için düğmeye basmıştı.Bu devrimci projenin tamamlanma aşamasındaki somut adı da uzun süredir Avrupa Birliği'dir. Eğer Mustafa Kemal'in ufkuna sahip bir siyasi lider onun hedefini devralabilseydi, Türkiye bu projeyi çoktan tamamlamış olurdu.Olup bitenler için hayıflanmaya gerek yok. Her toplumunki gibi bizim tarihimiz de inişlerle çıkışlarla doludur. Hem inişlerin nedenini iyi anlamak, çıkışların işlevini de iyi anlatmak durumundayız.Mustafa Kemal'in 29 Ekim 1923'te başlattığı büyük projenin son eksiklerini tam olarak görmek ve tamamlamak zorundayız. Mustafa Kemal'in 29 Ekim'de attığı büyük adımın bugünkü anlamı budur.
Bu ülkede iyi bir şey olmuyor mu? Üst üste olumsuz konular, olaylar gelince gazeteler, gazetelerdeki köşeler bu olumsuzluklarla dolup taşınca çok sayıda insan bu soruyla çıkar gelir.Elbette oluyor. Hem de çok önemli gelişmeler oluyor. Bazı olaylara bir-iki yıllık değil, yirmi yıllık bir perspektifle baktığımız zaman ne kadar önemli gelişmeler yaşadığımızı görebiliriz.* Türkiye hakkında anlamsız ve dayanaksız önyargılara sahip yabancılara gösterilmesi gereken bir olay şu anda İstanbul'da yaşanıyor.İstanbul Kitap Fuarı, bir otelin küçük bir salonunda başladı. Çünkü o sırada Türkiye'de kitapçılık, yayıncılık ancak bir otel salonunu doldurabiliyordu. Bugün ise dev bir fuar alanı bile dar geliyor.* Yirmi yılda Türkiye'de çok şey oldu. "Kürt" kelimesinin kullanılması yasaktı, bugün TRT'de Kürtçe yayın yapılıyor.* Yirmi yıl önce "Kıbrıs" denildiği zaman insanlar donar kalırdı. Bugün Kıbrıs'ta çözümden korkan Rum tarafıdır.* Yirmi yıl önce milliyetçi Kürt terörü kan dökmeye başlamış ve herkesin kafasını karıştırmıştı. Bugün hangi düşünce için olursa olsun, herhangi birinin veya birilerinin silaha sarılmasını hiç kimse onaylamıyor.* Yirmi yıl önce Türkiye'de faili meçhul cinayetler işlenir, insanlar gözaltında kaybolurdu. Bugün faili meçhul cinayet olmuyor, "işkence" bir insanlık suçu olarak takip ediliyor.İnsanlar bilgiye ulaştıkça...Bundan sonraki yirmi yılda da, bugün insanların kanını donduran, beynini durduran birçok konu son derece rahat bir şekilde konuşulacak.* Yirmi yıl önce "zararlı yayın", "sakıncalı kitap" gibi kavramlar vardı, bugün bunlar da tarihin çöplüğüne gitmiştir.* Yirmi yıl önce kitap okuyana kötü gözle bakılır, kitaplar toplatılır, yazarlar düşünceleri nedeniyle hapse atılırdı.Bugün, birkaç "kara miras" dışında kitap toplatılması, insanların yazı yazdıkları için hapse atılmaları söz konusu değildir. Daha doğrusu, bundan böyle de olmayacak ve "kara miras"ın son kalıntıları da temizlenecektir.* İstanbul Kitap Fuarı büyüdükçe, geliştikçe, daha çok kitap yayınlandıkça, daha çok kitap okundukça Türkiye de gelişti.Uğur Mumcu "bilgisi olmadan fikri olanlar" derdi. "Bilgisi olmadan fikri olanlar"ın, "bilgisi yokken varmış gibi yapanlar"ın, bilgi kırıntısını bilginin kendisini zannedenlerin sesleri şu anda çok çıkıyor.Kitap Fuarı büyüdükçe, daha fazla sayıda insan gerçek bilgiye ulaşmaya başladıkça Türkiye daha da değişecektir.
İktisatçılar son dönemde iki kavramla sürekli "bir şeyler" anlatıyor. Siyasiler de aynı kavramları kullanarak "bir şeyler" anlatıyor.Biri "cari açık" diğeri de "faiz dışı fazla". Bunların yanına milyar, trilyon ve katrilyonlar eklendiğinde ortaya anlaşılması zor bir görüntü çıkıyor. Doğrusu vatandaşın bunları anlamak için çaba göstermesini bekleyen de yok. Onlar aralarında konuşuyorlar, başka kimsenin konuştuklarını anlaması pek işlerine gelmiyor.Aslında bunlar çok açık ve basit durumları anlatıyor."Cari açık" ile başlayalım. * Cari açık, yurt dışından gelen para ile yurt dışına çıkan para arasındaki farkı-gösteriyor.Yurt dışından para birkaç yolla gelir. Yabancılar yatırım yapar, "sıcak para" denilen nakit parayla gelir borsadan kağıt alır.Döviz dışarıya yatırım için çıkar, ithalat için çıkar. Eğer yurt dışına giden döviz gelen dövizden daha fazla ise aradaki farkın adı "cari açık" oluyor. Ve bu durumda aslında bizde olmayan dövizi harcamış oluyoruz.* Bu yılın ilk beş ayında "cari açık" yaklaşık 9 milyar dolar. 33 milyar dolar gelmiş, 42 milyar dolar çıkmış.Olmayan para harcanamayacağına göre bu fark, "cari açık" yine dışardan kredi alınarak, borç alarak karşılanıyor. Yani Türkiye biraz daha borçlanıyor.Teorik moral...* "Faiz dışı fazla" ise gerçekten kimsenin hiçbir şey anlamaması için iktisatçılar tarafından bulunmuş en ilginç kavramlardan. IMF heyetleri gelip gittikçe bu kavram kullanılıyor. Ne anlama geldiğini de yine sadece kendileri biliyor.Önümüzdeki yılın bütçesini alalım. Bütçenin geliri 105 katrilyon, gideri 150 katrilyon. Yani daha baştan 45 katrilyon açık var.Devlet bu açığı karşılamak için önce içeriye gidiyor, yani yine borç alıyor. Borçlanarak gelir gider eşitliği sağlanmış oluyor.Sonra devlet buradan 65 katrilyon borç faizi ödüyor. Yani ödenen faiz 65 katrilyon, alınan borç 45 katrilyondur.Bundan sonra o sihirli kelime geliyor: Faiz dışı fazla. Devletin geliri gerçekte 105 katrilyon. Önce 45 katrilyon borç alıyor. Faiz borçlarını ödüyor. Geriye 85 katrilyon kalıyor. Geliri 105 olduğuna göre, harcadığı da gerçekte 85 olduğuna göre 20 katrilyon tasarruf etmiş oluyor. Hesabı böyle yapıyorlar ve kağıt üzerinde büyük bir tasarruf görünüyor. * Bu hesap sistemiyle gerçekte her gün, her yıl ağırlaşan borç yükü "kaynatılıyor."Borçlanıyoruz, hepsi buAslında gerçek durum özetle şudur:Devletin gelecek yıl açığı 45 katrilyondur ve bu açık yine borç alınarak karşılanacaktır. Bu açık böylece kapandıktan sonra devlet 65 katrilyon faiz ödeyecek, 85 katrilyon ile diğer işlerini görecektir. Faiz dışı fazla da "teorik" olarak yapılan tasarrufu göstermektedir.Gerçek durum şudur: * "Cari açık" yani dışarıya giden paranın gelen paradan fazla olması dolayısıyla Türkiye bu yıl 20 milyar dolar kadar yeni borç almış olacaktır.Bütçe açığı dolayısıyla da 45 katrilyon yeni iç borç alacaktır.IMF heyeti dolayısıyla yine bu kavramlar ve rakamlar bol bol telaffuz edilecek, ama gerçekte ne olduğunu fazla kimse anlamayacaktır.Sonunda böyle bir borç sistemiyle yeni bir krize girersek bunu da anlatmak zor olacaktır.
Avrupa meselesi her açıldığında, ortaya bir "zihniyet" kavramı çıkıyor. Herkes iki lafın arasında "önce zihniyet değişikliği şart" diyor. Böylece bu söz de her fırsatta söylenen, ama içinde ne olduğu düşünülmeyen sözler arasındaki yerini aldı.Ancak, gelişmiş bir toplum düzenine sahip olabilmekteki en büyük eksiğimizin de bu "zihniyet" kelimesinin ardında saklı olduğu kesindir.Bunun en somut göstergesi, "tartışmayı" ve "konuşmayı" bilmememizdir.Tartışmayı sadece karşı çıkmak, tersine bir görüş savunmak sanıyoruz.Konuşmayı ise sadece aynı görüşü paylaşmak sanıyoruz.İnsanlar aynı görüşe sahip olmakla birlikte tartışabilirler, farklı görüşlerde olanların da oturup konuşmaları son derece "doğal" bir insani davranıştır.Avrupa ve "çağdaş uygarlık" denildiğinde, hiçbir "tabu"ya tâbi olunmaması, her şeyin tartışılabilmesi, ama tartışanların birbirlerini ezmemeleri ve birbirlerinin söz hakkını kısıtlamamaları, akla gelen en temel ilkelerdendir.Bir görüşe, boğazını yırtarak, bol bol "hain", "vatan haini", "satılmış", "dönek", "..... düşmanı" gibi sıfatlar kullanarak karşı çıkmanın adı tartışmak değildir. Bu, olsa olsa en ilkel düzeyde "tepki göstermek'tir."Ben demokratım ama..."Herhangi bir alanda tartışmaya girişecek kişilerin öncelikle "her şeyin tartışılabileceğini" kabul etmeleri gerekir. "Ben de demokratım, ama filanca, falanca konunun tartışılmaması gerektiğini düşünüyorum" sözü, gerçek anlamdaki bir demokrasinin içinde yer alamayacak, ama bizde çok fazla duyulan bir sözdür. Bu "yarım gebelik" durumu, ne yazık ki toplumumuzda çok etkin biçimde yaşamaktadır.Avrupa Birliği'nin üzerinde durduğu "demokrasi" kavramının temeli, bütün "tabuları" reddetmesidir. Herkes ve her şeyin tartışılamadığı, toplumun "tartışma konusu olabilenler ve olamayacaklar" diye ikiye ayrıldığı durumlarda demokrasiden söz etmek olanaksızdır.Kendine bilim adamı diyen, kendine yazar diyen, kendine gazeteci diyen, kendisine ilerici diyen insanlar tartışmaya "Ben bunu tartışmam ve tartıştırmam" diye başlıyorsa vah o ülkenin haline.Televizyonlarda, gazetelerde ortadaki konu hakkında değil bir kitap okumuş olmak, iki cümleden fazla bilgisi olmayan insanların saatlerce konuşabildiği, sayfalarca yazabildiği bir ülkede "konuşmak" ve "tartışmak" gerçekten zordur.Bu kişiler ekranları fazlasıyla doldurduğu için meseleyi gerçekten bilenlere de yer kalmıyor.Bir konuda bilgi ve fikir sahibi olan bir kişinin, o konuyu bilmeyen bir kişiyle tartışmak durumunda kalması, dünyanın en zor işlerinden biridir.Bilmeyen tarafsa, karşısında kim olursa olsun, takılmış plak gibi aynı şeyi söyler durur ve karşı tarafın o anki "çaresizliği" karşısında tartışmadan galip çıktığını düşünür.Ne yazık ki şu anda durumumuz budur. Ne yazık ki, gerçekten konuşabilen ve tartışabilen bir topluma geçemedik. Geçmemize de daha epeyce zaman var.