Türkiye'nin en karanlık döneminin sembol isimlerinden birinin daha yurt dışında yakalanması ve Türkiye'ye getirilmesi, bundan sonrası için iyimserliği artırıyor.1970'li yıllardan başlayarak ülkemizde yaşanan en gerimli günlerde, siyasi bir suç örgütünün içinde "yetişmiş" olan kimi şahıslar, daha sonra geleceği göremeyen bazı yetkililer tarafından "devşirilmiştir." Yani "devlet hizmeti'ne alınmıştır.* Bu şahısların hepsi 1980 öncesinde ülkücü hareket içinde yer almış, suç işlemiş, cinayet işlemiş, bombayla, tabancayla, boğma teliyle adam öldürmüş şahıslardır. Hepsinin geldiği yer aynıdır.* Bu şahısların yakın zamana kadar gerek siyasette, gerek bürokraside, gerekse yargıda "kollarının" bulunduğu ve bu "kollar" sayesinde "korundukları" artık kimsenin gizlisi değildir.Bunların üzerlerine bugüne kadar gidilmemesinin bir nedeni, çapsız siyasilerin "bir gün biz de faydalanırız" iğrençliğidir, bir başka nedeni ise bunların devlet içinde iyi örgütlenmiş olmalarıdır.* Son olarak Ukrayna'da yakalanan katil, af kanunu dolayısıyla "Yargıtay'da yapılan bir yanlış hesap nedeniyle" salınmış ve kaçabilmiştir. Yargıtay üzerine son günlerde yapılan tartışmaların ardından çok basit bir soru akla gelmektedir: Neden bu hesap yanlışı herhangi bir başka kimse için yapılmamış da bu şahıs için yapılmıştır?Böyle bir yanlışın herhangi başka bir suçlu için yapılmış olduğuna ilişkin olarak bilinen bir durum yoktur. Varsa bile Yargıtay'dan bu konuda bir bilgi gelmemiştir.Cevap bekleyen sorular varYargıtay Başkanı, birkaç gün önce ağır bir savunma bildirisi okudu. Siyaseti suçladı, basını suçladı. Ama kendi adının ve bazı Yargıtay mensuplarının adlarının bu kadar tartışılmasına neden olan olaylar hakkında bir açıklama yapmadı. Daha önceki açıklamalarda yer alan çelişkileri de açıklamaya girişmedi.Ukrayna'da yakalanan katilin serset bırakılmasıyla ilgili bir açıklamayı da bugüne kadar görmedik.* Kim, nasıl bir hesap yanlışı yapmıştır ve bu yanlış yapılarak son yılların en kanlı katillerinden birinin salınmasına ve kaçmasına yol açılmış olması nedeniyle kimler hakkında kovuşturma, soruşturma yapılmış, kimlere ne gibi cezalar verilmiştir?Yargıtay Başkanı'nın açıklama getirmesi gereken çok fazla sayıda soru işareti vardır. Bu sorulara cevap verilmeden basına ve siyasete saldırmak, birbirini aklamak, kamuoyundaki kuşku ve kanaatleri gideremez.* Bu sorunların çözülmesi için birinci şartın "siyasi irade" olduğu bilinmektedir. Bu siyasi iradeyi şu ana kadar bugünkü hükümet göstermiş görünmektedir. Göstermeye de devam etmek zorundadır.
Bir baba oğlunu ilk kez balığa götürüyordu. Yolda ona neler yapması gerektiğini anlattı.Oltayı nasıl hazırlayacak, nasıl yem takacak, oltayı nasıl tutacak, balıkları nasıl çıkaracak, kovaya nasıl koyacak...Her şeyi bütün incelikleriyle bir güzel anlattıktan sonra da, "şimdi en önemlisini söyleyeceğim" dedi; "Oltayı sarkıttıktan sonra dua edeceksin. Unutmayacaksın, her seferinde dua edeceksin ve göreceksin bak, balıklar nasıl gelecek..."Çocuk her şeyi anladığını söyledi, babasının sözlerini tekrar etti.Deniz kıyısına geldiler, babası çocuğa bütün aşamaları tek tek göstererek oltaları hazırladı ve "Haydi" dedi. Bunun ne anlama geldiğini anlayan çocuk dua etti: "Tanrım ne olur bol bol balık gelsin, büyük büyük balıklar gelsin, bizim oltalarımıza takılsın..."Baba, oltaları yerleştirdikten sonra oğlunu alarak gölgelik bir yere çekildi. Bir saat kadar bekledikten sonra kıyıya dönüp oltalarına baktılar.Gerçekten de oltalara koca koca balıklar takılmıştı. Keyifle onları aldılar. Baba tekrar oltaları kıyıya yerleştirdi.Sonra da oğluna, "Haydi, gölgeye çekilelim, bir şeyler yiyerek bekleyelim" dedi.Tekrar gölgeye gittiler, evden getirdikleri yemekleri yediler.Sonra tekrar kıyıya indiler. Baba oltaları hevesle sudan çekti ama hepsi boştu. Önce şaşkın şaşkın baktı. Biraz önce o kadar balık gelmişti, şimdiyse bir tane bile yoktu.Birden öfkeyle oğluna döndü: "Yoksa dua etmedin mi?""Hayır etmedim" dedi çocuk."Neden etmedin?"Çocuk "Etmeme gerek yoktu" diye cevap verdi.Baba iyice öfkelendi: "Ne demek gerek yoktu! Ben sana söylemedim mi, oltayı suya sarkıtırken dua edeceksin, diye! Neden etmedin?"Çocuk sakin cevap verdi: "Etmedim çünkü oltaları yem takmadan suya sarkıttın.Ben de dua etmeme gerek olmadığını düşündüm..."
Yönetiminde Leyla Zana'nın da yer alacağı yeni bir "Kürt" partisi kurulacağı açıklandı. DEHAP'ta geçen seçim öncesi yaşanan anlaşmazlıklardan sonra bir yenilenme bekleniyordu. Yenilenme hareketliliği içerisinde Leyla Zana'nın da bulunması normaldi.Normal olmayan, bu yeni parti için işaretin yine Abdullah Öcalan tarafından verilmiş olmasıdır.Öcalan, PKK, Kongra-Gel, artık eski dönemin, Türklere ve Kürtlere çok pahalıya mal olmuş dönemin isimleridir.O döneme, savaşa yeniden dönülmesi için çaba gösterenlerin eskisi gibi destek sağlayabilmeleri artık mümkün değildir.* Türkiye'de demokrasi geliştikçe, kurumlar demokrasinin ilerlemesine uyum sağladıkça o dönemin oyuncuları da işlevsiz kalacaklardır, zaten daha şimdiden de kalmışlardır.İşte bu anlamda yeni bir Kürt partisinin doğması ve yeni demokrasi süreci içinde yapıcı bir rol oynaması her bakımdan doğrudur.* Önümüzdeki dönemde, kaçınılmaz olarak seçim barajı da indirileceği için böyle bir partinin Meclis içinde yerini alması da hem doğal hem kaçınılmazdır. Demokrasi temeli üzerinde Ancak gerçekten "oyunun kuralları" içinde yer almak isteyen bir partinin; en başından, kuruluşundan itibaren "demokrasi" temeli üzerine oluşması ve hareket etmesi şarttır. Bu partide Kürt kökenli aydınların ağırlık taşıması da önemlidir.* Buna karşılık, eski dönemin kalıntıları üzerine inşa edilecek, inşa edilmeye çalışan bir parti, sadece eski dönemin devamı niteliğini taşıyacaktır.Böyle bir parti de ne Kürt kökenli vatandaşlarımızın haklarının savunulması, yaşam düzeylerinin yükseltilmesi ne de bütün ülkenin gelişmesi yolunda katkıda bulunabilir.Türk ve Kürt halkının büyük acılar yaşamasına yol açanların kenara çekilmelerinin zamanı çoktan gelmiş geçmiştir. Bunların yaşattıkları da bir tarih dersi olarak geride kalacaktır.Yeni bir Kürt partisi bu anlayış üzerine oluşursa bütün ülkenin; barışın ve demokrasinin temel unsurlarından biri olabilir. Yoksa daha çok parti kurulur ve kaybeden hep Türk demokrasisi, barış ve özellikle Kürt kökenli Türk vatandaşları olur..
Başbakan Tayyip Erdoğan, Fransa gezisinde gazetecilerle görüşüyor, televizyonlara çıkıyor. Önceki gün iki kanalda ayrı ayrı Erdoğan'la yapılan görüşmeler yer aldı.Erdoğan bütün bu konuşmalarda sürekli olarak üç konuda sıkıştırılıyor.Bunlardan birincisi "türban" konusu.* Avrupa'da en kalabalık Müslüman nüfusa sahip olan ve radikal İslamcı hareketlerin özellikle Cezayir üzerinden etkili oldukları Fransa'da "laiklik" meselesi son dönemin en hassas konularından biri oldu.Okullarda "dini sembollerin teşhiri"ni engelleyen kanun da başları kapalı kız öğrenciler için çıkarıldı.Söz konusu kanun öğrencilerin ve ailelerinin öncelikle ikna edilmesini, eğer bütün bu çabalar boşa çıkarsa çocukların okuldan atılmasını öngörüyor. Geçen hafta iki kız öğrenci bu şekilde okuldan atıldı ve büyük tartışmalar yaşandı.* Fransızlar bu nedenle Erdoğan'ın "türban" meselesine bakışını net olarak öğrenmek istiyor.Erdoğan'ın da açık ve tatmin edici cevap veremediği, genel sözlerle durumu "geçiştirdiği" birinci mesele bu.Soykırımı meselesiİkinci mesele bir "klasik". Bu meselenin en sıcak tutulduğu iki ülkeden biri Fransa, diğeri de ABD. Bu mesele 1915 Ermeni soykırımı meselesidir.Erdoğan bu meselenin tarihçilere bırakılması gerektiğini söylerken güçlü kanıtlarla bir cevap verebilmiş değildir. Ayrıca bu konuda sorular geldiği zaman da "sinirlenme" belirtileri göstermektedir.Erdoğan'ın bu konuda söylediği "arşivler açıktır, gelin inceleyin" sözü daha önce birçok siyasi tarafından da söylenmiş, ancak arşivleri inceleme izinleri zorlukla ve çeşitli kısıtlamalarla verilmiştir.* Bunları bilmek, hatırlamak ve ona göre konuşmak gerekiyor. Bizim hafızamız zayıf olabilir, biz unutmuş olabiliriz, ama onlar unutmuyor. Onun için de Başbakan "sıkılıyor".Eşcinsellerin hukuku...Üçüncüsü de yine şu anda Avrupa'nın en sıcak meselelerinden biri olan, özellikle "evlenme" konusuyla birlikte en çok tartışılan "homoseksüellik" meselesi.* Fransa'da bugün eşcinsellerin evliliği tartışılmaktadır. Bir kesim bunun zamanının geldiğini savunmakta, muhafazakâr kesimler ise henüz erken olduğunu söylemektedir.Fransızlar bunu kendileri çok tartıştıkları için Erdoğan'a da sordular. Erdoğan bu konuda da "kem küm" etti ve ikna edici bir cevap veremedi.Üstelik, söylediği Türkiye'de eşcinsellerin "hukuku" olduğu sözü de doğru değildir.Türk Ceza Kanunu'nun son şekli Meclis'ten geçmeden önce ilk taslakta yer alan "cinsel yönelim nedeniyle ayırımcılığı" yasaklayan hüküm Meclis komisyonunda çıkarılmıştır. Bu hüküm, genel olarak "ayrımcılık" ve "cinsel ayrımcılığı" yasaklayan bölümde yer alıyordu. Bu bölümde "cinsel yönelim" sözüyle ifade edilmiş olan şey çok açıktı, ama AKP ve CHP bunu "erken" buldular. Yani eşcinsel oldukları için insanlara "ayrımcılık" yapılabileceğini Meclis ve hükümet kabul etmiştir.* Bu üç meselede de Erdoğan'ın "sıkışması" normaldir. Çünkü bu üç meselede de hem toplumda hem de toplumu yönlendirmesi gerekenlerde "sıkıntı" vardır.
Türkiye'ye geldiğinden beri Kemal Derviş'in her sözü doğal olarak uzun tartışmalara konu oluyor. Bunlardan bazılarıyla da şiddetli eleştirilere uğradı.Kemal Derviş, son olarak Fransız Le Monde Gazetesi'ne verdiği bir demeç dolayısıyla saldırıya uğradı. Saldırının nedeni görüşmeyi yapan Fransız gazetecilerin son sorusu ve Derviş'in buna cevabı.Önce soruyu ve Derviş'in cevabının Türkçesini okuyalım:"Soru: Avrupa ile Türkiye'nin takıldığı anlaşmazlık noktalardan biri, 1915-1917 yıllarındaki Ermeni soykırımıdır. Bir soykırım olduğunu siz kabul etmiyor musunuz?Cevap: Bu fırsattan faydalanarak, Birinci Dünya Savaşı sırasında meydana gelen Ermeni kıyımları için derin acımı ifade etmek isterim. Bu acıları kabul etmek ve çok derin üzüntü ifade etmek gerekir, aynı zamanda da diğer taraftaki Müslüman kıyımlarını unutmamalıyız. Ancak bu tarihi anıları aşmak gerekir. Aksi halde barışa hizmet edilmez. Avrupa'nın kuvvetli düşüncesi, tam da bir barış gücü olmasıdır."* Derviş'in saldırıya uğramasının nedeni "kıyım" kelimesini kullanmasıdır. Bu kelimenin Fransızcası "mossacre", Türkçesi "katliam" ya da "kıyım"dır.Soruyu soran "soykırım" kelimesi kullanmış, Kemal Derviş cevabında "soykırım" değil "kıyım" kelimesini kullanmıştır.Derviş'e bu kelimeyi kullandığı için saldırmak ciddi bir haksızlık olur. Çünkü "soykırım" (genocide) ile "kıyım" (massacre) arasında büyük bir fark vardır.Önce ucuzluğu aşalım"Soykırım" bir canlı türünü, bir ırkı dünya yüzünden silmek için yapılan planlı kıyımdır."Kıyım" ya da "Katliam" kelimesi böyle planlı bir "dünya yüzünden silme"yi ifade etmez, buna karşılık öldürülenlerin sayısına işaret eder.* 1915-1917 olaylarında hayatını kaybeden Osmanlı tebaası Ermenilerin sayısı en az 1,5 milyondur.Bu kadar çok sayıda insanın öldüğü bir olaya "kıyım-katliam" dışında bir ad verilemez.* Derviş'in cevabında bir de "regrets" kelimesi kullanılmaktadır. Bu kelime yüzünden de Derviş'e saldırı olabileceği için bunu da açıklamak gerekiyor."Regrets" sözcüğü esasen "üzüntü" sözcüğünün karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bu kelimenin fiili "regretter" ise esasen "pişman olmak" anlamına kullanılır.* "Regrets" isim olarak kullanıldığı zaman birinci anlamı "üzüntü" dür.* Kemal Derviş'in Fransız gazetecilere cevabı açıktır. Bu cevap yüzünden Derviş'i "vatan haini" ilan etmek haksızlığın ötesinde bir durumdur.Üstelik 1915 -1917 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu topraklarında gerçekleşen Ermeni "kıyımı" tartışılmaya devam edecektir. Bu tartışmayı sağlıklı yapmak için önce ucuz suçlamalardan vazgeçmek ve Derviş'in dediği gibi "bu tarihi anıları aşmak" gerekiyor.
Bir eski bakan daha "ihaleye fesat karıştırmak" iddiasıyla Yüce Divan'a gönderilecektir. Komisyondan çıkan kararı Meclis onaylayacak ve böylece bir "otoyol" ihalesi daha Yüce Divan'lık olacaktır.İhaleye fesat karıştırma iddiasıyla eski başbakan Mesut Yılmaz da Yüce Divan'da yargılanacaktır. Tansu Çiller, aynı iddiayla suçlanmış, ancak Meclis'te "aklanmıştı". * "İhaleye fesat" karıştırmaktan gerçekten siyasiler yargılanacaksa 1960'lı yıllardan bu yana söz sahibi olmuş bütün siyasilerin yargılanması gerekir.Yine bir tiyatro oynanmakta, herkesin bildiği gerçekler yokmuş gibi davranılmaktadır.* Para devletin elindedir. Ve devleti yöneten her siyasi kendi "zenginleri"ni yaratır. 1965'ten itibaren bu böyle olmuştur ve böyle olmaya devam etmektedir.Bunun yolu da devlet ihalelerinin dağıtım sisteminden geçer. Bu ihalelere "fesat" sürekli karıştırılmış, sürekli olarak parti büyüklerine yakın insanlar nemalandırılmıştır.40 yıllık sisteme aynen devam...Şu anda kaçak durumda olan Kemal Uzan bir "Demirel zengini"dir. Demirel'in başbakanlık dönemlerinde bu kişinin hangi ihaleleri aldığı bellidir.Aynı şekilde, Özal döneminde de o dönemin zenginleri ortaya çıkmıştır. Demirel "zenginleri"nin bir bölümü Özalcı olmuş, bunlara yenileri eklenerek devlet ihalelerinden para kazananlar çoğalmıştır.Çiller dönemini hatırlayanlar da o dönemde hangi yeni zenginlerin ortaya çıktığını göreceklerdir.* Devletin ihalelerinin yüzde yüzüne olmasa da yüzde doksanına "fesat" karıştırılır. Bu ihaleler Ankara'da bazı "yazıhanelerde" bölüşülür, anlaşmazlık durumlarında işin içine mafyalar girer. Ankara'da "baba" diye anılan kişilerin asıl işlerinin bu ihale "ayarlamaları"nı yapmak ve bundan para kazanmak olduğunu herkes bilir.Yine, iktidar partisiyle ilişkisi olmayan bir büyük şehir ya da küçük şehir müteahhidinin herhangi bir ihale alma şansının olmadığını da herkes bilir.* Bu sistem yaklaşık 40 yıldır böyle yürümektedir. Her yeni iktidar bu sistemi kendisi için kullanmış, sistemi bozmayı asla denememiştir.* Devlet ihalelerinin asıl "küçükleri", sürekli olarak partiye yakın kişilere gider. Bunları almak isteyenler de iktidar partisine yakınmış gibi davranırlar.İlişkiler buna göre kurulur.* Düzen 40 yıldır böyle işlerken ve bu gayet iyi bilinirken, şimdi birkaç bakanı Yüce Divan'da yargılamak Ankara'da egemen olan iki yüzlülüğün en büyük göstergelerinden biridir.
Çok tipik bir olay dün haber oldu. Yıllardır Akkuyu'da bir nükleer santral kurulmasıyla ilgili tartışmalar yapılıyor. Henüz bir kazma bile vurulmadı.Buraya nükleer santral kurulmasına ve genel olarak nükleer santrallara ilişkin kaygılar giderilmediği için herhangi bir çalışma yapılmadı.Ve haber şu: Hiçbir çalışma yapılmamış olan Akkuyu nükleer santralı için işçi alınmış ve bu işçiler emekli olmuş.* Bu, bizdeki devletçiliğin devlet imkânlarının çalınmasından ibaret olduğunun tipik bir kanıtıdır.* O sırada iktidarda hangi parti var idiyse, o partinin adamlan daha iş başlamadan uyanık davranmışlar ve işe hemen kendi partililerini ya da eş-dost-hemşeri-akrabadan birilerini almışlardır.Bu, emeklilik durumu dolayısıyla ortaya çıkan bir olay. Zaman zaman benzeri örnekler de görülüyor. Ama hiç kuşku yok ki, bunun gibi yüzlerce örnek "başarıyla" gizli tutuluyor.* Öyle bir devletçilik ki, devlet olmayan iş için işçi alıyor.* Öyle bir devletçilik ki, devlet sahibi olduğu bina, arsa ve arazilerin tam kaydını tutamıyor.* Öyle bir devletçilik ki, çökmüş sosyal güvenlik sisteminin en çökmüş örgütü olan SSK'nın hastaneleri Sağlık Bakanlığına satılacak!Devlet bizim, sorun yok!* Bu da şu demek: SSK'nın dev kara deliğinin bir bölümü hastanelerin satışıyla kapanacak. Ancak açığı kapatacak olan parayı verenle kapatılacak olan açığı veren aynı merci yani devlet. Devlet, bütçesinden SSK açıklarını kapatırken şimdi hastanelerin satın alınması için de para ödeyecek.* Geriye kalan açık ne olacak? Hiç, devlet yine onu kapatmaya devam edecek.* Bir başka soru daha var: SSK hastaneleri iyi çalışmıyordu da Sağlık Bakanlığı'na bağlı devlet hastaneleri iyi mi çalışıyor?* Devletçilik, ama böylesi bir devletçilik Ankara'nın havasına ve suyuna öyle yerleşmiş ki her sorunun çözümü yine bir tür "devletçilikle bulunuyor.* Aynı mantık batık bankalar dolayısıyla el konan varlıklar için de geçerliliğini sürdürüyor. Halen devletin televizyon kanalları, müzik kanalları, radyoları, gazeteleri ve bir futbol takımı bile var. Ve bunların elden çıkarılması için herhangi bir ciddi hareket yapılmıyor.Çünkü televizyon kanalları, gazeteler her halükârda siyasete lazımdır, onlar için acele etmeye gerek yoktur.* Devletçilik ruhumuza öyle bir sinmiş, daha doğrusu bütün sistemi öyle bir ele geçirmiş ki, onsuz hiçbir şey yapamıyoruz.
Avrupa Birliği liderleri, 17 Aralık'ta yapacakları zirvede Türkiye hakkında karar verecekler. Bu kararda sadece Türkiye'ye ilişkin değil, Avrupa'nın kendisine ve geleceğine bakışıyla ilgili birçok unsur rol oynayacak.* Bir yabancı gazetecinin sözüyle, Türkiye için bu karar "tutku" ve "takıntı" ya dönüşmüş durumda.Eğer kararda herhangi bir "ima" yer alırsa yine kalbimiz kırılacak gibi ve huzursuz bir ruh hali içinde bekliyoruz.Huzursuz olmamız için birçok neden var.* Önce Avrupalılar son "zina" tartışmasını unutmuş değil. Bu tartışmanın içinde, Türkiye'de "kadının durumu" nu görüyorlar. Töre cinayetlerini görüyorlar, imam nikâhlarını görüyorlar, kuma düzenini görüyorlar, başlık parası gerçeğinin hâlâ hüküm sürdüğünü görüyorlar, kız çocuklarının okula gönderilmemesini görüyorlar.Huzursuz olmakta haklıyız çünkü "kadının durumu" na bağlı olan bütün diğer meselelerde de tatmin edici bir ilerleme sağlamış değiliz.* 2004 yılında biz hâlâ "kız çocuklar okula" kampanyası yapıyoruz ve buna rağmen İstanbul'da bile sayıları on binleri bulan kız çocuklarının okula gönderilmediğini biliyoruz...Ortak irade olmadan...Huzursuz olmamız için başka nedenlerimiz de var ve kimileri, ne yapılırsa yapılsın, bu nedenlerin etkin olması için hâlâ direniyorlar.* Mehdi Zana'nın havaalanında gözaltına alınması bu nedenlerden biridir.* Kandil Dağı'nda röportaj yaptı diye bir gazetecinin gözaltına alınması da bu nedenlerden biridir.* Suç dünyasının emniyete ve yargıya uzanmış ilişkileri de bu nedenlerden biridir.Türkiye ortak bir iradeyle, büyük bir toplumsal değişimin yaratması gereken coşkuyla 17 Aralık'ı bekleyemiyor.Değişime direnenler alttan alta çalışmaya devam ediyorlar.Bunlar AKP'de de var, CHP'de de var, iş hayatında da var. Halkın her kesiminde var olmaya devam ediyorlar.Daha ileri bir toplumdan korkanların, bu topluma ulaşma yolunda herhangi bir fedakârlık yapmak istemeyenlerin sesleri şu anda çok yüksek çıkmıyor, ama varlıklarını sürdürüyorlar.Huzursuz ve tedirginiz. Ödevlerimizi tam olarak yapıp yapmadığımız konusunda içimiz rahat olmadığı için huzursuzuz; "öğretmen" durumumuzu anlayacak diye de tedirginiz.17 Aralık öncesinde ve sonrasında gerçek ve samimi bir "toplumsal hamle" iradesini gösterebildiğimiz gün tedirgin ve huzursuz olmamız için hiçbir neden kalmayacaktır.